Sonsuzluğun Frekansı 29 / Yedi Diyar Yedi Savaş

Mine Çağlıyan

18-10-2026 01:40

Advert

                          5. BÖLÜM                                              7 DİYAR 7 SAVAŞ 
                   KARTALLAR DİYARI

Sultanahmet Meydanı‘ndaki kaostan melezler sayesinde kurtularak Kartallar Diyarı’na geçen büyücüler, yaşadıklarının şokunu bir türlü atlatamıyor; verdikleri büyük kayıpların, en çok da on bir büyücü yaşlısının artık aralarında olmamasını kabullenemiyorlardı.

Hayatta kalan son altı büyücü yaşlısı ise zihinlerine yapılan bağlama büyüsünden kurtulmuş olsalar da bu süreçte yaptıklarını hatırladıkları ve tüm bunların üstüne bir de kızıl ejderhayla karşılaştıkları için hala kendilerine gelememişlerdi. Şaman yaşlıları, şayaların ve vaşaların yardımıyla onları şifalandırmaya başlamışlardı ancak yalnızca onların değil, diğer herkesin de şifadan çok daha fazlasına ihtiyacı vardı.

Kızıl Diyar’ı uyandıran Ameshia’nın, yeni çağın kraliçesinin yarattığı hayal kırıklığı kalplerinde büyük bir ağırlık oluşturmuş; onun getirdiği karanlık, gelecek umutlarına daha da büyük bir gölge düşürmüştü ve artık kurtuluşları yalnızca İmparatoriçe Ani’ye bağlıydı. Ani, torunu Mayıs’la iletişime geçip olanları açıkladıktan sonra ona bir şey daha söylemiş ve herkesle paylaşmasını istemişti;

“Hayal kırıklığınızı ve öfkenizi yüreğinizde taşımayın, bu algılarınızı körleştirir ve sizi geriye götürür. O sizin kraliçeniz ve zor bir seçim yaptı. Bunun yanlış olduğuna hemen karar vermeyin, yaptığı seçimin doğurduğu karanlık belki de aydınlığa ve dengeye hizmet edecek. Bunu sakın unutmayın ve peşinen yargılamamaya çalışın.”          
Mayıs, onun sözlerini herkesle paylaşmıştı ama kendi de dahil olmak üzere kimseyi fazla yumuşatamamıştı. Ameshia'nın Yangi kraliçesi olarak uyanışıyla bir mucize gibi yeşererek sürekli büyüyen ahenkleri bozulmuştu.

Herkes kendi içine kapanmıştı, kimse birbiriyle konuşmuyordu. Altın kartallar bile gruptan koparak diyardaki kendi bölgelerine çekilmişlerdi. Karya ise herkesten daha kötü bir durumdaydı, büyükannesini belki de en fazla o yargılıyordu.

Sonuç olarak, ahengi bozulan Dünya ordusunun askerleri dört bir yana dağılırken Kartallar Diyarı’nı sinsice sarmaya başlayan karanlığı, kimse kendi duygusal karanlığından ayırt edecek durumda değildi.
                                MOYAR
                            Bir süre öncesi

Aya, kaybettiğini sandığı; yüzüne ve geçmişinin anılarına kavuşmayı başaran yolcu şaman kocası Yota’yla birlikte hala ormandaydı. Moyar’ın uyanışının yarattığı enerji, ormanın üzerinde manyetik bir alan yarattığı için henüz kardeş kartalı Kaida’ya ya da diğer kardeşlerine ulaşamamıştı, aynı nedenle ormanın dışındaki enerjileri de algılayamıyordu. Moyar uyanmış olsa da bu, tehlikenin bittiği anlamına gelmiyordu; emin olana kadar ormandan uçarak çıkmak yerine ormanın içinde kalarak Mor Saray’a doğru yürümeye başladılar.

Zorlukla ilerleyebiliyorlardı fakat bir süre sonra bu imkânsız bir hale geldi; toprak hareketlenmeye başlamıştı, yer yer içe doğru göçüyordu. Bir süre sonra ayakta bile durmakta zorlanmaya başlamışlardı. Gitgide artan bu sarsıntı; Emon, Mavyaların enerjilerini çekmeyi bitirdiğinde İmparatoriçe Ani’nin asayı kadim Moyar ormanına doğrultmasıyla başlamıştı.           
Sarsıntı giderek daha da şiddetlendi ve etraflarındaki ağaçlar devasa çukurlar açarak birer birer toprağa gömülmeye başladı.

Tam önlerinde açılan bir çukura düşmekten kıl payı kurtulmuşlardı. Bunun üzerine Aya, tüm dikkatini yerin altından gelen titreşimlere verdi, az sonra bir sonraki hareketin nerede başlayacağını ve nasıl devam edeceğini anladı. Ancak sonra ağaçların hareketi tersine döndü; bu defa devasa yapraklarıyla yerin altından yukarı doğru çıkıyorlardı ve bu Aya ve Yota için daha büyük bir tehlike yaratmaya başlamıştı. Aya, son çare olarak ikisinin etrafında bir küre yarattı ve kürenin içinde yerden yükselmeye başladılar. Küre onları ağaçların hareketinden koruyordu ama ağaçların biri topraktan çıkarak hızla yükselirken bir diğeri tam tersi hareketle hızla toprağa gömülürken küreye çarpıyorlar ve gerisin geriye düşmelerine neden oluyorlardı.

Sonunda hareket kendini tamamladı ve Aya, ancak o zaman ağaçların arasından kolaylıkla sıyrılarak ormandan çıkmayı başardı. Ormanın karanlığından ışığa çıktıkları anda gördüğü ilk şey Aya’nın donup kalmasına neden oldu. Işıklı şeffaf bedeniyle yanındaki herkesi gölgede bırakan annesi İmparatoriçe Ani, tam o anda elindeki asayı gökyüzüne doğrultup devasa bir geçit yaratmıştı, birkaç saniye içinde de tüm Moyarlılar imparatoriçelerinin peşinden geçide girerek gözden kaybolmuşlardı. Aya, gördüklerinin şokunu atlatamadan geçit ardında parlak bir ışık bırakarak kapandı.

“Ne oldu Aya?” dedi Yota, onun olumlu olumsuz birçok duyguyu bir arada yaşadığını fark etmişti.
“Annem… Anlatması zor, o artık daha başka bir varlığa dönüşmüş. Bu kötü bir şey değil, hatta bir mucize bile diyebilirim ama…”

“Onu tamamen kaybetmekten korkuyorsun.”

“Evet, her şey bittiğinde burada kalamayacak.”

Annesinin değişiminin etkisi yüzünden geride kalan Moyarlıların farkında bile olmayan Aya, kardeşlerinin sesleriyle kendine geldi. En önde Kaida, arkasında Gökçil, Vala, Boleslav ve çocukları onlara doğru yaklaşıyorlardı. Hepsinin yaşadığını görmek çok rahatlatıcıydı. Aya, Yota’yla birlikte biraz daha yükseldiğinde kardeşlerinin, gözlerini gurrit lanetinden kurtulmayı başararak gerçek haline dönen Yota’dan alamadıklarını fark etti. Hepsi çok şaşkın görünüyorlardı. Aslında Ani onlara, “Aya ve yolcu şamanı bulun.” demişti ama o anda hiçbiri buna dikkat etmemişti. Aya, meraklı gözlerle yaklaşan kardeşlerine gülümsedi, sonra Yota’nın dudaklarına bir öpücük kondurdu, soru işaretlerinin bir kısmını böylece ortadan kaldıracağını biliyordu.

Gökçil Yota’ya, “Aramıza ve hayatına tekrar hoş geldin.” dedi, yanlarına varır varmaz.

“Merhaba Gökçil… Ben Yota, Aya’nın kocasıyım.” dedi Yota da mutlu bir ifadeyle; Aya’nın kardeşlerini tek tek selamlayarak. Sonra,
“Ve Rin’in babasıyım.” diye ekledi. Yota’nın sözleriyle hepsinin gözleri hayretle açıldı. Önce kimse bir şey diyemedi sonra hepsi bir ağızdan konuşmaya başladılar. Boleslav’ın başı önüne düşmüş bir halde biraz gerilediğini bir tek Yota fark etmişti.

“Her şeyi biliyorum Boleslav ve seni suçlamıyorum, sana kızmıyorum. Lütfen artık sen de kendini suçlama.” dedi elini uzatarak.

Boleslav, yavaşça yaklaştı ve kendisine uzanan eli tuttu. Ancak o zaman onun sözlerinin gerçekliğinden emin olabildi ve başını kaldırıp gülümsedi.

“Şu anda güzel kız kardeşimiz Boleslav sayesinde yaşıyoruz; Moyar evrenini o uyandırdı.” dedi Vala, bu duygusal anı devam ettirmek ama en çok Boleslav’ın biraz daha rahatlamasını sağlamak için. Aya, Boleslav’ın ışığına kavuşmuş; damarsız güzel yüzünü gördüğünde onun bu işte parmağı olduğunu anlamıştı zaten. İçinden onun varlığına şükretti fakat bu arada en önemli soruyu sormadığını fark etti.

“Emon… Ona ne oldu?”

Aya, kadim Moyar asasıyla uyumlanan annesinin karşısında Emon’un bir şansı olamayacağını biliyordu ama annesinin onun akıbeti için verdiği kararın ne olabileceğini kestiremiyordu. Her şeye rağmen Emon’u seviyordu ve o kardeşlerini yok etmeye çalışırken bile onun kurtuluşu için dua etmişti.

“Annem onu öldüreceğine bir görev verip buradan gönderdi Aya. Giderken enerjisi tamamen farklıydı. Tüm bunlar bizim kavrayışımızın ötesinde, tam olarak anlayamadık ama sonuç olarak sanırım annem onun ruhunda bir şeyi uyandırdı ve ona bir seçim hakkı sundu.” dedi Gökçil.

Biraz sonra Eadrich’in uyarısıyla gitme zamanının geldiğini anladılar. Yüceler Kurulu bir an önce geçitleri mühürlemek istiyordu. Eadrich, kızlarını yanına çağırdı, yüzü biraz endişeli görünüyordu.

“Anneniz gitmeden önce bana bir şey söyledi; ‘İnsanlar uyanacak’ dedi. Ne demek istediğini anlayamadım ama sizin anlayacağınızı düşünmüş olmalı.” dedi.

“Gücü olmayan sıradan insanları uyutup korumaya almıştık; onlardan bahsediyor olmalı, sanırım onları korumamızı istiyor.” dedi Boleslav.

“Bir şey daha var… Kızıl Diyar uyandırılmış, sanırım düşündüğünüzden farklı bir tehlikeyle karşılacaksınız orada, dikkatli olun.”

Bunun ne demek olduğunu biliyorlardı ve bu, her şeyi değiştiriyordu; belirsizlik ve tehlike büyümüş ve hepsinin nutku tutulmuştu.

“Korkmayın, annenizin bununla ilgilendiğinden eminim.” dedi Eadrich ama kendi korkusunu bile saklayamıyordu. İçinden çocukları ve tüm boyutların geleceği için kısa bir dua okuduktan sonra onlarla vedalaştı ve diğer Yüceler Kurulu üyeleriyle birlikte Mor Saray’a yöneldi.           
Gökçil ve kardeşleri onların ardından bakakalmışlardı, hiçbiri konuşacak durumda değildi ama artık harekete geçmeleri gerekiyordu. Sonunda kendini ilk toplayan Aya oldu ve onun uyarısıyla kırmızı dağa doğru geri dönerek geçide yöneldiler.

Korya ve Minel, orada onları bekliyorlardı. İkisinin de sabırsız ve huzursuz halleri uzaktan bile belli oluyordu fakat yanlarına vardıklarında daha ziyade keyifsiz hatta asık yüzleriyle öfkeli oldukları bile söylenebilirdi.
“Bir sorun mu var?” dedi Gökçil, onların bir görüleri olduğunu düşünerek.

“Hayır gidelim.” dedi Korya, oldukça kaba bir tavırla. Gökçil, Korya’nın korkusunu hemen algılamıştı, onun Kızıl Diyar’la ilgili gerçeği gördüğünü düşündü, korkusunun nedeni bu olmalıydı. Onu rahat bırakmaya karar vererek geçide doğru döndü ama tek bir hareketle açılması gereken geçit hiçbir şekilde açılmadı.
 
                            İSTANBUL
                         KARA AFYALAR

Lady Purple’ın insanların sığınaklarını bulmak üzere İstanbul’un dört bir yanına yolladığı kara afyalar, birkaç saat içinde hepsini bulmuş ve her bir insanın zihnine sızmayı kolaylıkla başarmışlardı. Huzurlu uykuları sona eren insanlar, kendilerini bekleyen hayatın gerçek imgeleriyle dolu bir kâbusun içine sürüklenmişlerdi; daha da kötüsü gördüklerinin bir rüya olmadığının bilincinde olmalarıydı ve asıl kâbus uyandıklarında başlayacaktı.

Kara afyalar, Moyar’da bin yıllarca süren uykularından uyandıkları anda yaratıcıları Lady Purple’a zihnen bağlanmışlardı. Nerede olursa olsun onu bulabilir ve her şekilde iletişim kurabilirlerdi fakat son bir saattir onun enerjisini tamamen kaybetmişlerdi. Kralları Korgath’ı da bulamıyorlardı. İşlerini tamamlayıp tüm şehir halkını karanlığa ve korkunun ellerine bıraktıktan sonra onları gördükleri son yerde, Sultanahmet Meydanı’nda toplanmaya başladılar. Oraya vardıklarında kızıl ejderhaların kralı Kzongarth’ın, melezlerin yarattığı kalkana yolladığı son alevler büyük bir yangına dönüşmüştü ve meydanda başlayan yangın ara sokaklara da sıçrayarak tüm şehre yayılmaya can atar bir hızda ilerliyordu.

Ateşten korkmayan ve alevlerin kendilerine bir zarar vermeyeceğini bilen kara afyalar, şehri saran dumanın içine hiç düşünmeden daldılar fakat biraz alçaldıklarında bu dumanın normal bir yangın dumanından farklı olduğunu hatta alevlerin büyülü bir gücü olduğunu hemen anladılar. Aşağı inmekten vazgeçip yeniden yükselmeye başladıkları anda acı dolu, çığlığa benzer bir kükreme sesi duyunca durdular. Bu ses, yanan bölgede herkesten daha uzun bir süre canlı kalmayı başarmış tek varlığa, Sultanahmet Camisi’nin avlusundaki kara afyaya aitti. Ve onun da fazla vakti kalmamıştı. Cayır cayır yanan caminin içindeki insanlarsa kabuslarından uyanamadan dumandan boğularak çoktan ölmüşlerdi.

Aşağıda can çekişen kara afyanın kanatları tamamen yanmış ve alevler bedenine sıçramıştı. Bu görüntü, diğerlerinde acıma ya da merhamet gibi bir duygu uyandırmadı; böyle bir bilinçleri yoktu ama bilinmezliğin yarattığı korku yüzünden öfkeleri giderek büyüyordu. Fakat ölmek üzere olan kardeşlerinin zihninden zihinlerine akan kısa bir süre öncesinin görüntülerini izlediklerinde, korku sinsice öfkeyi alt ederek onları ele geçirdi. O andan itibaren tüm boyutların en tehlikeli ve en ölümcül kadim yaratığıyla karşı karşıya olduklarını öğrenen büyüyle yaratılmış kara afyalar, çılgına dönerek oradan kaçmaktan başka bir şey düşünemediler.

Hayatta kalmayı başarmış bu son yüz kara afya birbirlerine iyice sokularak tek bir vücut gibi, gökyüzünde devasa bir gölge gibi uçmaya başladılar. Nereye diye düşünmeden yaratıcılarından ve krallarından uzakta, terk edilmişlik hissiyle ve korkuyla bulanmış zihinleriyle giderek yükseliyorlardı. Bedenleri gibi zihinleri de birleşmişti ve hepsinin ortak çığlığı hem dışarıda hem de zihinlerinde o kadar yüksekti ki artık uçmaktan başka her türlü işlevlerini kaybetmişlerdi.

Yaklaşmakta olanı fark edemediler, sıcağı ve üç yönden etraflarının sarıldığını hissedemediler. Bedenleri yanmaya başladığında bile birbirlerinden kopamayacak ya da kaçamayacak kadar işlevsizleşmişlerdi. Her yönden gelen büyülü alevler, kara afyaları olağanüstü kısa bir sürede sonsuz ölümlerine taşıdı. Son kara afya da öldüğünde İstanbul’un insanları teker teker uyanmaya başladı.
 
                   KARTALLAR DİYARI

Daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde gece, Kartallar Diyarı’na yoğun bir sisle birlikte çöktüğünde oradaki hiç kimse, olan veya olmak üzere olanın farkında değildi. Herkes birbirinden kopuk ve ruhları yaralı bir halde bir köşede uyuyakalmış ancak tüm kartallar, ortak bir hisle uyanık kalarak alarm durumuna geçmiş bekliyorlardı. Çok geçmeden altın kartallar da kendi bölgelerinden çıkıp insanlara yakın yerlere inmeye başlamışlardı. Henüz hiçbiri yaklaşan bu karanlığı tanımlayamamış ve kaynağını bulamamıştı.

Mayıs, daldığı kabuslu uykudan bir anda uyandı. Zihninde kartalların birbirleriyle olan iletişimlerini duyuyordu. Kartallar, yaklaşan bir tehlikeden bahsediyor ve hazırlık yapıyorlardı fakat o, “tehlike” kelimesinin anlamını kavrayacak durumda değildi o anda. Çok yorgundu; bedeni, zihni, göz kapakları bile sanki iki katı ağırlaşmıştı. Yine de bir içgüdüyle gözlerini açmak istedi fakat bunu oldukça zorlanarak başardığında hiçbir şey göremedi. Zifiri bir karanlık vardı, “ya da kör oldum” diye geçirdi içinden fakat sonra bunun da mümkün olmadığını düşündü. Hayal meyal de olsa yıldızlarla dolu bir gökyüzüne bakarak uyuduğunu hatırlıyordu. O zaman bu karanlık normal olamazdı. Gözleri karanlığa alışınca mağaraya benzer bir yerde olduğunu anladı ama tek sorun bu değildi; başı ve gözleri dışında hiçbir uzvunu hareket ettiremiyordu ve yalnız da değildi. Nisan, Patricia ve Rin de yanında yerde yatıyorlardı; üçü de derin bir uykudaydılar. Artık beyni alarm vermeye başlamıştı, içgüdüleri derhal ayağa kalkması gerektiğini söylüyordu. Zihninde ulu yolcu şaman kartal Marcus’un sesini duyunca iyice panik oldu.

“Uyanın! Geliyorlar!”

Kızları uyandırmayı denedi; önce onlara seslendi, sonra zihinlerine ulaşmaya çalıştı fakat hiçbir şekilde başaramadı. Sanki kızların bedenleri orada ama zihinleri başka bir yerdeydi. “Bu çok saçma, dünyanın öbür ucunda da olsalar onlara ulaşabilmem lazım.” dedi kendi kendine. Sonra Marcus’u duyduğuna göre en azından ona ya da başka birilerine ulaşabileceğini düşündü. Hemen Marcus’u denedi, olmadı. Mete, Alp, Mevhibe, Karya… Aklına gelen herkesi denedi; kimse onu duymuyordu. Ancak o zaman güçlü bir büyüyle oraya hapsedildiklerinin ve bunu bir tek Lady Purple’ın yapabileceğinin idrakine vardı. Zihni deli gibi çalışmaya başladı, bildiği tüm duaları okudu, yeni bir büyü hatta yeni bir şarkı yapmayı bile denedi ama hiçbir şeye tam anlamıyla konsantre olamıyordu. Sonunda durdu, derin nefesler alıp vermeye başladı ve gözlerini kapadığında kendini Moyar’da anneannesi Ani’yle birlikte gördü. Ani ona gülümsüyor ve bir şeyler anlatıyordu. Ne söylediğini anlamıyordu ama onun yüzünü görmek ve sesini duymak o kadar rahatlatıcıydı ki Mayıs gevşediğini ve çaresizliğinden sıyrıldığını hissetti.

“Ah anneanneciğim! Ne yapacağım ben?” dedi kendi kendine onunla konuşur gibi.

“Mayıs! Kızım!”

Mayıs az kalsın çığlık atacaktı, oysa gördüklerinin bir hayal olduğunu düşünmüştü ama işte Ani’nin sesi çok uzaklardan gelse de gerçekten zihnindeydi. Yumuşacık, ilahi bir tınısı olan sesiyle Mayıs’ın hiç bilmediği bir dilde bir şeyler mırıldanıyordu. Mayıs içgüdüsel olarak beklemesi gerektiğini anlamıştı. Az sonra ellerini ve ayaklarını oynatabilmeye başladı, bedenindeki ve zihnindeki ağırlık da giderek azalıyordu. Sonunda Ani büyüyü bitirip sustuğunda Mayıs, artık ayağa kalkabilecek duruma gelmişti. Nisan, Rin ve Patricia da tam o sırada uyandılar.

“Geliyorlar Mayıs! Tek şansları sizsiniz, biraz daha dayanmalısınız. Hemen gidin!” dedi Ani ve Mayıs ona hiçbir şey söyleyemeden bağlantı kesildi.

“Mayıs, ne oldu, neredeyiz?” dedi Nisan.

Üçü de büyüyle girdikleri derin uykudan en ufak bir mahmurluk yaşamadan uyanmıştı ama oraya nasıl geldiklerini hatırlamadıklarından şaşkın bir haldeydiler.

“Lady Purple burada ve kızıl ejderhalar geliyor.” dedi Mayıs. Başka bir şey söylemesine gerek yoktu, hiç vakit kaybetmeden dışarı çıktılar. Karşılaştıkları manzara korkunçtu. Kartallar Diyarı’nın üzerine çöken yoğun sis, gökyüzünü ışığa boğan uğursuz alevleri görmelerini engellemiyordu. Yüzlerce kızıl ejderha, Dünya ordusunun her bir askerinin gücüyle yaratılan kalkana saldırıyor ve kalkanın dışında kalarak yüksekliklerini koruyan yüzlerce kartal da kalkanı olabildiğince güçlendirmeye çalışıyorlardı. Buna rağmen kalkanın çok dayanmayacağı belliydi. Belki başka bir zaman olsa bu manzarayı gördükleri anda dördü de donup kalabilirdi fakat diğerlerinin tek şansı olduklarının bilinciyle cesaretlerini korumayı başarabildiler ve dehşet içinde el ele koşmaya başladılar.

“Kaç taneler? Yalnızca bir tane yok muydu?” dedi Patricia, gördüklerini hazmetmeye ve çaresizliğe kapılmamaya çalışıyor ama pek de başarılı olamıyordu.

“Sakin ol! Evet, çok fazlalar ama biz de diğerlerinin tek şansıyız. Çok daha büyük bir enerji yaratacağız.” dedi Mayıs. Ejderhaların dikkatini çekmeyecek bir uzaklıkta durup hemen kırmızıyla morun birbirine karıştığı bir koruma kalkanını kendi etraflarında oluşturmaya başladılar ancak olağanüstü hızlı olmaları gerekiyordu. Herkesi, tüm sevdiklerini koruyan kalkan, ejderha ateşi karşısında gücünü tamamen kaybetmek üzereydi.

                                       * * *

Saldırı başlamadan ve kartallar alarm durumuna geçip herkesi uyandırmaya başlamadan önce hiçbir şekilde uyumayı başaramayan Karya, herkesten uzak bir köşede meditasyon yaparak kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu. Yoğun sisle birlikte diyarın üzerine çöken karanlığı ve yaklaşmakta olan tehlikeyi kartallardan önce o algıladı. Hemen konsantrasyonunu derinleştirip enerjinin kaynağına ulaşmaya çalıştı ama ilk fark ettiği şey, Kartallar Diyarı’nın üzerine çöken yoğun sisin aslında bir enerji alanı olduğuydu. Karya, nasıl olup da bunu daha önce fark edemediğinin şaşkınlığıyla bir süre dondu kaldı ama tehlikeyi gittikçe daha çok ve tüm hücrelerinde hissediyordu. Tüm gücünü ve dikkatini bu enerji alanına verdi, bir süre geçtiğinde zorlanmaktan beyni patlayacak hale gelmişti ama sonunda enerjinin ne yaptığını çözdü ve bu defa daha büyük bir şok yaşadı. Bu enerji alanı, tüm algıları körelten bir manyetik alan yaratmıştı ve bu da diyardaki tüm iletişimi koparmıştı. Zaten depresif ruh halleri yüzünden birbirlerinden kopmuş oldukları için de kendisi hatta yaşlılar dahil hiçbiri bunu fark edememişti.

Az sonra Karya’nın uyarısına gerek kalmadan altın kartallar dağlardan aşağı inmeye, diğer kartallar da insanları uyandırmaya başlamıştı. O da hemen ayağa fırlayarak gördüğü herkesi uyandırmaya başladı. Ama büyüyle uyutulanlar yalnızca kendilerini bir mağaranın içinde bulan Mayıs, Nisan, Patricia ve Rin değildi. Mevhibe, Alp, Mete, Funda ve Nolan da aynı şekilde uyutulmuşlardı. Karya, hemen herkes çabucak uyanırken onların hala uyuduğunu görünce ve melezlerin de orada olmadıklarını fark edince içlerinde bir düşman olduğuna emin oldu. 
“Kendinizi korumaya alın! Taşımı uyandıracağım.” dedi uyanan herkesin zihnine. Büyüyle uyutulanları uyandırmak için aklına başka bir çözüm gelmemişti. Fakat tam taşına dokunup ondan istediğini fısıldarken her yönden gelen alevler geceyi ve sisi delerek Kartallar Diyarı’nı ışığa boğdu. Karya, alevlerden kaçamayan kartalların yanarak düşmeye başladıklarını gördüğünde bir an için donup kaldı ama o sırada taşı uyanıp o güçlü frekansını yaymaya başlamıştı ve bu frekans, büyüyle uyutulanları hemen uyandırırken ejderhaları da bir anda durdurup gerilemelerine neden oldu. Bu da Karya’ya kalkanı biraz daha güçlendirmesi için zaman kazandırdı.

Az sonra ejderhalar alçalmaya ve kalkanın üzerinde her yöne dağılarak saldırı için yerlerini almaya başladılar. Daha vahşi, daha kararlı ve öfkeli görünüyorlardı. Saldırı, neredeyse eş zamanlı olarak saldıkları büyülü alevlerin kalkana ulaşmasıyla yeniden başladı ve o andan itibaren kesintisiz devam etti. Karya, tüm gücüyle ve diğer herkesle birlikte kalkanı güçlendirmeye çalışıyordu ve bu yüzden asıl düşmanın varlığını hemen algılayamadı fakat kısa bir süre sonra bir hisle durdu. Eli taşına gitti. Taşını uyutmadığını hatırlamıştı. Birisi, onun taşının frekansını engellemişti ve bunu yapabilecek tek bir kişi vardı. Başını kaldırdı ve onunla göz göze geldi. Bu, Kzongarth’ın üzerinde saldırıyı yöneten, yüzünde hain bir gülümsemeyle Karya’ya ve diğer herkese küçümseyerek bakan ve belki de Mayıs’ı ve diğer üç melezi yok etmiş olan Lady Purple’dan başkası değildi. Onu görünce bedenine yeni bir enerji doldu, donup kalmış bedeni hareketlendi, zihni açıldı ve ne yapması gerektiğini bilerek yaşlılara doğru koşmaya başladı. Az sonra herkesi bir araya toplamıştı.
“Enerjilerimizi birleştireceğiz, herkes el ele tutuşsun! Tüm enerjiyi kalkana aktaracağız.” dedi.

Elleriyle birlikte zihinleri de birleşti, gökyüzüne, alevlere ve ölümlerine düşen kartallara bakmamaya çalışarak tüm güçlerini kalkana aktarmaya başladılar. Az sonra kalkanın zayıflayan yerleri yeniden güçlenmeye başlamış, enerjinin büyüklüğüyle kalkan göz alıcı bir parlaklığa ulaşmıştı. Ancak Kızıl Diyar’ın ejderhalarını sadece bir an için körleştiren bu ışık, sonunda onları daha da çılgına döndürdü. Kartallarla savaşanlar da kalkana yöneldiler ve bu defa tüm güçleriyle saldırıya geçtiler. Kalkanı bu şekilde korumaya çalışmak, kaç kişi olurlarsa olsun, ne kadar güçlü olurlarsa olsun hepsinin enerjisini tüketmeye başlamıştı. Kalkan yeniden zayıflamaya ve sonunda da yer yer çatlamaya başladı.

“Şimdi bırakmazsak savaşacak gücümüz kalmayacak.” dedi Mevhibe.

Haklıydı, birçoğu ölecekti belki ama kaçabilenler mutlaka olacaktı ve güçlerini toplamak için, durmak için son andaydılar. Yolcu şamanlar, kartalları uyardıktan sonra ellerini ve zihinlerini birbirlerinden kopardılar ve güç meditasyonuna başladılar. Fazla zamanları yoktu, çatlaklardan sızmaya başlayan alevler henüz onları yakacak güçte değildi ama az sonra bu değişecek, kavurucu sıcak ve ölümcül ateş bedenlerini bulacaktı. O zaman kaçmak için çok az bir zamanları olacaktı, belki tek bir hamle, tek bir şans…

Fazla konuşmayan şaman yaşlılarının en yaşlısının sesi, o son ana yaklaşırken herkesin zihnindeydi; dikkatlerini kendisine vermelerini istedi, sonra öne çıkıp tam ortalarında durdu.

“Bedene veda zamanıysa
 Öncelik bizimdir,
 Son bir çare kaldıysa
 O son güç bizdedir,
 Devamı yazıldıysa
 Gelecek sizindir."

Onun ne dediğini anlamayan tek bir kişi bile yoktu içlerinde. Yaşlılar, diğerlerine zaman kazandıracak son bir büyü yaparak kendilerini feda etmeye karar vermişlerdi. Herkesin boğazında bir yumru oluşturan bu sözlere kimse karşılık veremedi, itiraz edemedi, kabullenmekten başka bir çareleri olmadığını hepsi biliyordu. Mevhibe, Alp’in kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra Mete’ye döndü,
“Kızları bulun, onlar yaşıyorlar ve artık size emanetler.” dedi ve hemen bir daire şeklinde oturan yaşlıların arasındaki yerini aldı.

Hayatta kalan son altı büyücü yaşlısı da tereddüt bile etmeden onlara katıldı. Hepsi el ele tutuşup enerjilerini birleştirirken oradaki herkesin gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Yaşlılar sonunda duaya başladıklarında kalkanın içi bunaltıcı bir sıcaklığa ulaşmıştı. Ejderhalarsa sonuca yaklaştıklarının farkında, açık sarı rengi gözlerindeki zafer ışıltısıyla durmaksızın alevlerini göndermeye devam ediyorlardı. Yaşlıların büyüsü onları geri püskürtecekti ama bu diğerlerine en fazla yirmi-otuz saniye kazandıracaktı ve bunu kalkan yok olmadan hemen önce yapmaları gerekiyordu.

En fazla otuz saniyeleri kalmıştı. Yolcu şamanların uyarısıyla tetikte bekleyen kartallar, ejderhalar kalkana odaklanmışken insanları alıp hemen kaçabilecekleri bir noktaya doğru yavaş yavaş alçalmaya başladılar. Sonunda çatlaklar büyüyüp alevlerin sıcağı daha değmeden bedenlerini yakmaya başladığında ejderhalar dahil herkesi bir an için durduran büyük bir enerji dalgası, sert bir rüzgâr gibi üzerlerinden geçti. Sonra da geldiği hızda geri çekildi. Bu enerji dalgası, mucizevi bir şekilde alevleri de kendiyle beraber geri çekmişti ama dalgalanma hala devam ediyordu. Biraz sonra yok olmak üzere olan kalkanın enerjisi büyümeye ve iç içe geçmiş kırmızı ve mor bir enerjiyle kaplanarak daha da büyük bir alana yayılmaya başladı. Ejderhalar şaşkın ve öfkeliydiler, tanımadıkları bu enerjinin kaynağını görmek için yükselmeye başladılar.

“Mayıs bu! Melezler! Bakın, hepsi yaşıyor.” dedi yolcu şamanlardan biri, ilerideki bir noktaya parmağını doğrultmuştu. Kalkanın içinde sevinç çığlıkları atılırken Kzongarth da Sultanahmet’teki geçitte gördüğü dört kadını fark etmiş ve onların enerjilerini tanımıştı.

“Onlar neden hala hayattalar Ashila?” dedi, üzerinde oturan ve olanları hayretle izleyen Lady Purple’a. Sesi sakindi ama Lady Purple, bunun çok uzun sürmeyeceğini biliyordu. Kzongarth’a yalan söylemişti ve bunun sonuçları olacağını da biliyordu. Ama melezlerin yaptığı büyüden kurtulmaları imkansızdı, bu yüzden bu riski almıştı.

“Burada olmamaları gerekiyordu, kimse yaptığım büyüyü bozamazdı.” dedi.

“Ah, egon yaralanmış olmalı! Aşılmaz büyü yoktur! Sen söylememiş miydin bunu? Evet Ashila, burada olmamaları gerekiyordu çünkü olma ihtimallerinin yok edilmesi gerekiyordu ama sen tek bir basit görevi açgözlülüğün yüzünden yerine getirmedin. Melezlerin enerjilerini kendine çekmek istedin, değil mi? Aslında bu huyun çok hoşuma gidiyor.”

“Melezlerin gücüyle tüm boyutları ele geçireceğimizi ve yenilmez olacağımızı düşündüm. İkimiz için, birlikteliğimiz için yaptım.” dedi Lady Purple, sakinliğini korumaya çalışarak.

“Ah Ashila! Ben zaten yenilmezim, hepsi sonunda bana itaat edecek ve Ashila… Artık ikimiz diye bir şey yok, sana ihtiyacım kalmadı.” dedi Kzongarth ve 180 derece dönerek Lady Purple’ı üzerinden attı. Fakat Lady Purple buna hazırlıklıydı. O anda yapabileceği tek hamleyi yaptı; Kzongarth manevrasını yapıp kendisine doğru dönmeden hemen önce kendini oradan ışınladı. Kzongarth’ın peşini bırakmayacağını biliyordu. Kızıl ejderhaların kralı, Lady Purple’ın yapabildiği her bir büyüyü ve daha fazlasını yapabilir ve onu her yerde bulabilirdi. Lady Purple’ın, ancak yeterince hızlı olursa ona karşı bir şansı olabilirdi ve böylece boyuttan boyuta atlayarak kaçmaya başladı. 

                        SULTANAHMET
                    (Bir süre öncesi)

Kzongarth, Ameshia’yla Galbath oradan gittikten sonra Emon’la mücadelesine bir süre daha devam etmiş ama sonunda onu öldüremeyeceğini anlamıştı. Emon da hiçbir şekilde ona zarar veremiyordu. Öyleyse orada olmasının tek nedenini onu oyalamaktı. Peki ama onu kim ve neden göndermişti? Merakı, içinde yeniden yükselmeye başlayan öfkeyi bastırdı ve o andan itibaren de gerçeğin peşine düşmeye karar verdi.

Kükreyerek alevlerini son bir kez daha boşluğa saldıktan sonra Emon’un etrafında ama ona belli bir mesafede kalarak dönmeye başladı. Onun enerjisini tartıyor, önceden fark etmediği bir ayrıntı varsa onu bulmak için zihninin daha derinlerine sızmaya çalışıyordu. Tuhaf bir şekilde büyük bir engelle karşılaşmadı ve bir şekilde mühürlenerek korunan çok önemli bir ayrıntı dışında zihninden alabileceği her bilgiyi aldı, sonra da tam karşısına geçip durdu. O durunca Emon da durup bekledi, Kzongarth’ın içinde bulundukları durumu sorgulamaya başladığını anlamıştı.

“Seni ilginç buldum, doğru yerde olduğuna emin misin?” dedi Kzongarth. Emon ona cevap vermedi.

“Dünyanın hâkimi olmak varken bana kafa tutuyorsun. Halbuki çok kısa bir zaman önce kendinden başka kimseyi umursamıyormuşsun. Kabul etmeliyim ki Yangiler kadar güçlü bir medeniyeti tek başına yok etmen beni etkiledi. Bu arada onların benim en büyük düşmanlarım olduklarını da söylemem lazım. Bu yüzden belki de sana teşekkür etmeliyim.”

Emon hala sessizdi, yüzünde tek bir mimik bile yoktu.

“Hmm… Peki devam edelim o zaman. Kısa bir süre önce bir şey olmuş; biri seni etkilemiş ama bunu yaparken özgür iradene dokunmamış. İşte benim ilgimi en çok çeken konu bu. Senin gibi birini kukla haline getirmeden etkileyebilen biri çok özel biri olmalı ama maalesef onun bana düşman olması işleri karıştırıyor. Düşmanımı iyi tanımak isterim ve zihninde ona dair hiçbir bilgiye ulaşamadım. Bir tek yüzünü görmeyi başardım ve şimdi Emon, diğer tüm ayrıntıları senden öğreneceğim.”

“Sanırım bana bir teklifte bulunacağın bölüme geldik.” dedi Emon küstah bir tavırla, bu defa yüzünde karşısındakini küçümseyen bir ifade de vardı. Kzongarth hiç istifini bozmadı, sinirlenmiş gibi de görünmüyordu ama konuşmaya başladığında sesinin tonu bunun tam tersini söylüyordu.

“Çağlar boyunca birçok güçlü varlık kendilerine ihtiyacım olduğu gibi bir yanılgıya düşmüştür. Bu yüzden seni şimdilik hoş göreceğim ama bunun bir ikincisi olmayacak, bunu sakın unutma. Teklifime gelirsek… Bana katıl, senin gerçek haline dönmene yardım ederim. Benim hükümdarlığımı kabul edersen de Mavi Diyar’ı sana bırakabilirim. Ama tabii ki önce düşmanlarımızdan kurtulmamız lazım.”

“Ben yeterince gerçeğim Kzongarth ve bahsettiğin düşmanlar senin düşmanların…Ve o gördüğün yüz var ya, o yüzün gerçekliğini asla anlayamazsın. Burada yanılgıya düşen sensin. Teklifinle ilgilenmiyorum.”

“Ben tüm boyutların en kadim varlığıyım! Var olan her şeyi bilirim Emon. Sabrımı tüketiyorsun.”

“Öyle mi? Ya az evvelki geçit, o yok edemediğin kalkan? Ya seni geri püskürten o dört kadını, melezleri tanıyor musun? Onların sürekli evrilen güçlerinden haberin var mı? Bilinmezlerle, yeni güçlerle dolu yeni bir çağa uyandığının farkında bile değilsen düşündüğün kadar muhteşem değilsindir belki.”

Emon’un bu son sözleri Kzongarth için bardağı taşıran son damla oldu. Aslında onun gerçeği konuştuğunu biliyordu, hala tüm boyutların en güçlü varlığı olabilirdi ama artık kendisini yenilmez hissetmiyordu ve sinirlenmesinin nedeni buydu.

“Artık yaşamaya değer olduğunu düşünmüyorum ama yeni çağın ejderhalar çağı olduğunu da görmeni istiyorum. Bu yüzden şimdilik nefes almaya devam edebilirsin ama bir dahaki görüşmemizde aramızda hiçbir konuşma olmayacak.”

Kzongarth kükreyerek ve alevlerini salarak yükselirken Emon, yaklaşan karanlık enerjiyi çoktan algılamıştı ama sakindi. Kızıl Diyar’ın mühürlerinin kırılabileceğini ve sonunda tüm kızıl ejderhaların özgür kalabileceğini biliyordu. O an için Kzongarth’la işi bitmişti ama kızıl ejderhalarla bitmemişti; gölgelerde saklanarak zamanını beklemeye başladı.

Lady Purple ve Kzongarth’ın gizli anlaşmaları

Lady Purple, kızıl ejderhanın varlığını hissedip ona çağrısını yaptıktan hemen sonra melezlerin açtığı geçidi fark etmiş ve gelenleri karşılamaya hazırlanırken de kendisini birden Ameshia’yla Galbath’ı içine hapsettiği labirente tepeden bakarken bulmuştu. Bedeni hâlâ Sultanahmet’teyken olağanüstü bir güç zihnini oraya çekmişti ve bunu yapabilecek tek bir varlık vardı. O varlık, kızıl ejderhaların kralı Kzongarth’dan başkası değildi. Kzongarth onu bekliyordu.

“Merhaba Ashila, çağrını aldım.”

“Merhaba Kzongarth, uzun zaman oldu.”

“Değişmişsin. Benim hatırladığım Ashila, ablasının gölgesinde kalmış ve içindeki karanlığı bastırmaya çalışan ürkek bir Yangi kızıydı.”

“Artık Ashila değilim, Lady Purple’ım ve şimdi Ameshia kadar güçlüyüm. Sakın ona inanma, o seni kullanmak istiyor. Bana gelince, tabii ki yardımına hayır demem ama yardım etmekten de çekinmem.”

“Hmm, bu yeni halini sevdim ama kızıl taş Ameshia’da ve başka bir taşın enerjisiyle onu koruyor. Ne dersin büyüyü bozabilir misin?”

“Aşılmayacak büyü yoktur Kzongarth, hele benim için bu çocuk oyuncağı. Peki sonrasında Ameshia ve Galbath’ı öldürmek için sana güvenebilir miyim? Sen onların işini bitirirken benim de başkalarıyla ilgilenmem gerekiyor. Şu anda bedenimin olduğu yerde bir geçit açıldı ve düşmanlarım geliyor. Siz oraya gelin, ben kızıl taşın kalkanını kaldırınca hem Ameshia hem de geçitten çıkanlar savunmasız kalacaklar.”

“Tamam, ben üzerime düşeni zevkle yaparım ama senin işin kalkanı kaldırmakla bitmiyor; Kızıl Diyar’ın üzerindeki son mührü de kaldırman gerekiyor ki halkım özgür kalabilsin.”

“Kızıl taşın enerjisine ihtiyacım olacak o zaman, taşı alır almaz bir kısmını bana aktarmalısın ve sonra geçittekilerle de ilgilenmelisin.”

“Lady Purple, sanırım anlaştık.”

Lady Purple Sultanahmet’e geri döndüğünde etrafı çoktan ölülerle sarılmıştı. Bu defa hazırlıklıydı, hiç vakit kaybetmeden onları yollayanı paralize etmek için karanlık varlıklar çağırmaya başladı fakat Kzongarth, Ameshia ve Galbath düşündüğünden daha çabuk gelince durmak zorunda kaldı. Hemen kızıl taşı koruyan diğer taşın enerjisine odaklandı ve işinin o kadar da kolay olmayacağını hemen anladı. Enerjisi öngörülemez ve nereden geldiği belirsiz olan bu taşı etkisiz hale getirmenin o anda aklına gelen ancak sonucundan emin olamadığı birkaç yolu vardı ve Kzongarth için başarısızlık söz konusu olamazdı. Onu kızdırıp karşısına almak istemiyordu.

“Oyalanıyorsun Lady Purple. Ablana seni öldürmeyi teklif etmeyi düşünüyorum. Zaten beni bunun için çağırmıştı. İstersen bana bunu düşünme fırsatı verme.” dedi Kzongarth, az sonra.

“Kzongarth, bu teklifi hemen yap çünkü kızıl taşı koruyan taş çok belirsiz bir enerjiye sahip. Aklımda bir fikir var ama Ameshia’yı birkaç saniye oyalamalısın ve bu arada da onun zihnini fark edemeyeceği kadar kısa bir süre için bloke etmelisin yoksa bu iş uzayacak ve Ameshia her şeyi fark edecek.”

“Seni gözümde büyütmüşüm. Bana gerçekten de ihtiyacın varmış. Peki hazır ol!”

Lady Purple, istediği boşluğu yakaladığı anda taşın kalkanını kaldırmayı başarmış ve o andan itibaren de bir süre her şey tam planlandığı gibi gitmişti. Sonrasında olanlar ise hem Lady Purple hem de Kzongarth için beklenmedikti. Melezlerin karşı koyuşu, Lady Purple’ı yerden yere vurarak bayıltmaları, ara sokaklardan çıkarak meydanda toplanan büyücülerin geçide doğru ilerlemeye başlamaları ve Kzongarth’ın onlara saldırısıyla devam eden olayların gidişatı hiç de düşündükleri gibi olmamıştı.

Lady Purple tam da yanmaktan kurtulan büyücülerin geçide doğru koştukları anda uyanmıştı. Kıpkırmızı bir kalkanın içindeydi ve kalkan alevlere geçit vermiyordu. Kzongarth’ı çıldırtan bu kalkanın, ejderha ateşi karşısında en ufak bir zayıflama belirtisi göstermemesinden kısa sürede aşılamayacağını anlamıştı.

Düşmanlarını yok etmek için en iyi yolun ne olduğuna o anda karar verdi ve yerdeki ölü büyücülerden birinin görüntüsüne bürünerek büyücülerin arasına karışmayı başardı. Kimsede en ufak bir şüphe uyandırmadan geçide girdi. Kartallar Diyarı’na vardığı anda da Dünya ordusunun bozulan ahengini ve kraliçe Ameshia yüzünden hissettikleri hayal kırıklığını hemen algıladı. Onların bu durumu sayesinde planını uygulamak çocuk oyuncağı olacaktı. Sessiz bir köşe bulup Kzongarth’ın kendisine aktardığı kızıl taşın enerjisi tamamen yok olmadan yarım kalan işini bitirdi ve sonra hemen Kzongarth’a ulaştı.

“Kızıl Diyar’ın tüm geçitleri açıldı. Yakında kardeşlerine kavuşacaksın. Ben Kartallar Diyarı’ndayım. Ameshia da buraya gelmek üzeredir. Dünyanın en güçlü büyücüleri ve savaşçıları burada Kzongarth. Tek bir saldırıyla her şeyi bitireceğiz.” dedi.

Lady Purple, diyara geldiği anda Moyar İmparatoriçesi Ani hakkındaki yeni bilgileri de öğrenmişti ama düşmanları yok olmadan önce bunu Kzongarth’la paylaşmamayı tercih etmişti.
“Önce melezleri öldür. Orada görüşürüz.” dedi Kzongarth ve bağlantıyı kesti.

Lady Purple bu kısa konuşmayla Dünya’nın tüm koruyucularının ölüm fermanını imzalamıştı. Geriye bir tek kızıl ejderhaların İmparatoriçe Ani’yi yok etmesi kalacaktı.

-Devam Edecek 
 
***


Editör: Deniz İmre

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı 28 / Yedi Diyar Yedi Savaş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 27 / Yedi Diyar Yedi Savaş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 26 -Gölge Güçlerin Yükselişi /Yedi Diyar Yedi Savaş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 25 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 24 / Gölge Güçlerin Yükselişi        01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frierkansı -23 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Bir Adamın İtirafları 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 22 / Gölge Güçlerin Yükselişi     01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -21 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı-20 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 19 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -18 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Menopoz 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -17 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi       01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -15 / Gölge Güçlerin Yükseliş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -14 / Gölge Güçlerin Yükseliş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -13 /Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Özgürlük 01-01-1970 03:00 Yağmurlar Yağdı Üstüme 01-01-1970 03:00 Connection 01-01-1970 03:00 Ritim... 01-01-1970 03:00 Yol... 01-01-1970 03:00 Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları 01-01-1970 03:00 ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 01-01-1970 03:00