Sonsuzluğun Frekansı 28 / Yedi Diyar Yedi Savaş

Mine Çağlıyan

11-10-2026 00:17

Advert

5. BÖLÜM

KARTALLAR DİYARI

Altın kartallar, Dünya ordusu İstanbul’daki savaş alanından Rin’in açtığı geçitle Kartallar Diyarı’na geçer geçmez diyarın kara afyalar tarafından aşılan girişini kadim büyülerle yeniden mühürlemiş ve bulundukları bölgeyi olduğu gibi içine alan güçlü bir kalkan yaratmışlardı. Ordunun her bir askeri ise indiği yerde oturup kalmış ve geride bıraktıkları kayıpları düşünmemeye çalışarak savaşın etkisinden sıyrılmaya çalışıyordu.

“Teyzeciğim, gücüm karanlığa mı yöneldi şimdi? Ben ne yaptım?” dedi Nisan. Havanın sıcaklığına rağmen Mevhibe’ye yaslanmış olan bedeni titriyordu.

“Ah kızım! Bu konuyu defalarca konuşmadık mı? Hepimiz özümüzde ve gücümüzde hem karanlığa hem de aydınlığa sahip değil miyiz? Bu yeni gücünle kimseye en ufak bir zarar bile vermedin ki. Kimse ölmedi, aksine buradaki herkesi kurtardın. Bunu sen ve Rin birlikte başardınız. Hem zaten iyi ya da kötü bir seçimdir; seçimini kötüden yana yapmış olsan ne kendini bu kadar çok sorgulardın ne de bu kadar etkilenirdin.” dedi Mevhibe, bir yandan da Nisan’ın sırtını şefkatle okşuyor ve ona şifa veriyordu.

Çok geçmeden Nisan’ın titremesi durdu. Rahatlayınca da hemen doğruldu ve Mevhibe’nin yanağına bir öpücük kondurdu.

“Sen olmasan ben ne yapardım! Haklısın teyzeciğim, güçlerim ilk ortaya çıktığında da böyle korkmuştum üstelik bunun sonucunda biri ölmüştü ama bu defa çok farklıydı. Evet, ölüler bana itaat ediyorlardı fakat bir yandan da zihnime sürekli bir şeyler fısıldıyorlardı ve bazıları çok korkunçtu. Çoğu ışıklı varlıklardı, öte yandan karanlık varlıklar da gelmişti. Onlar niye oradaydılar hiç anlamadım. Umarım bir daha gücümü bu şekilde kullanmak zorunda kalmam.”

Mayıs, sessizce yanlarında oturuyor, düşünüyordu. Bir süre sonra Nisan’ı rahatlatacak kelimeleri buldu.

“Gücünün onları da çekmesi çok normal, ihtiyacın olan geldi ve her şey dengeyle alakalı bir tanem. Ben de bunu yeni yeni anlıyorum. Ne zaman yeni bir şarkı yapsam ortama doluşan varlıkları biliyorsun; içlerinde her zaman karanlık olanları da hissettim. Önceleri korkutucuydu fakat sonra alıştım. Şimdiyse artık biliyorum nedenini.” dedi.

Mevhibe gülümsedi, bu iki güzel kızıyla her zaman gurur duymuştu, son günlerde ise gelişimleri ve olayları kavrayışları iyice hızlanmıştı. Sanki birbirlerini tamamlıyorlardı artık ve yakında teyzelerine ihtiyaçları kalmayacaktı. Kaygıları yok oldu, rahatladığını hissetti.
“Teyzeciğim! Sana olan ihtiyacımız asla bitmeyecek!” dedi onun düşüncelerini okuyan Nisan, sonra da ona sımsıkı sarıldı. Mayıs da ikisine birden sarıldı.

“Tamam tamam güzel kızlarım! Ben buradayım, bir yere gitmiyorum, sakin olun.”

Sonunda kızların kollarından sıyrılabildiğinde Mevhibe, Alp’in oldukça düşünceli olduğunu fark etti.

“Ne oldu Alp, ne var aklında?” diye sordu.

— Lady Purple’ın İstanbul’daki insanları uyandıracağından, daha da kötüsü onları etkisi altına alacağından korkuyorum Mevhibe. Bir an önce geri dönmeliyiz.
— Ameshia’ya güvenmek zorundayız ama haklısın benim de aklım İstanbul’da kaldı. Karya, sen ne düşünüyorsun?
— Büyükannemin bize ihtiyacı olabilir ama dönersek neyle karşı karşıya olduğumuzu biliyorsunuz. Korunma ve kaçma konularında iyiyiz. Lakin Lady Purple ve Korgath’ı hiçbir şekilde öldüremiyoruz. Oraya bir planımız olmadan dönersek daha çok kayıp veririz hatta yeni karanlık büyülerle karşılaşırsak bu defa kaçmayı bile başaramayabiliriz. Onu bir tek kraliçe öldürebilir ki taşların hepsine sahip olmadığı için onun bile işi zor. Bence onun işini kolaylaştırabileceğimiz bir yol bulmamız gerekiyor ve…

Karya, bir anda aklına gelen yeni bir fikirle gözleri parlayarak Nisan’la Mayıs’a döndü, sonra gözleri Rin ve Patricia’a kaydı ve devam etti, “Siz melezler… Sanırım çözümün sizden geleceğine inanıyorum.” dedi.

Karya’nın sözleri Mevhibe’yi heyecanlandırmış gibiydi.

“Haklı olabilirsin Karya, hem de düşündüğünden daha fazla. Kızlarım! Eğer büyücü yaşlılarının üzerindeki etkiyi kaldırmayı başarabilirseniz onların çağrısına uyan diğer büyücülerle birlikte hepsinin bize katılmalarını sağlayabiliriz. Bu durumda Lady Purple ve Korgath yalnız kalırlar ve biz Ameshia için yolu açmış oluruz.” dedi heyecanı gitgide artarken.

“Bu iyi bir plan gibi görünse de kara afyalar ne olacak? Sayıları azalacağına artıyor. Lady Purple, ölenleri hayata döndürmeyi başarmış gibi görünüyor. Bu durumda nasıl savaşabiliriz ki?” dedi Mete, yeşeren umutları bir anda söndürmeyi başarmıştı ki Mayıs ayağa fırladı.

“İllüzyon olamaz mı? Düşünsenize, ilk başta yüzlerceydiler, sonra ölenlere rağmen birdenbire binlerce oldular ve buna rağmen etkileri artacağına azaldı. Son çatışmada neredeyse yok gibiydiler. Geride duruyor, varlıklarını hissettiriyor ama hiçbir şey yapmıyorlardı. Aktif olanlar zaten savaş alanında büyücülerle birlikte bize karşı savaşanlardı. Belki de diğerleri gerçek bile değildi.” dedi, kendi kendine başını sallıyor ve heyecanı giderek artıyordu.

“Evet evet! Artık eminim, diğerleri yalnızca illüzyondu.” diye devam etti ve derin bir nefes alıp sustu. Umut yeniden yeşermiş ve Mayıs’ın heyecanı herkese bulaşmıştı.

“Bunu daha önce nasıl düşünemedik? Harika! O zaman artık geçerli bir planımız var.” dedi Alp, en çekici gülümsemesiyle Nisan’a dönerek; onun herkesin heyecanına zıt huzursuzluğunu hissetmişti. Nisan, başını kaldırıp Alp’e ters ters baktıktan sonra diğerlerine döndü.

“Biraz abartmadınız mı? Siz sipariş verin, biz yapalım!” dedi. Sesi oldukça huysuz bir kız çocuğu gibi çıkmıştı.

“Nisan haklı. Çoğu şey kendiliğinden oluyor. Nereden başlayacağımızı bile bilmiyoruz.” dedi Mayıs, Nisan’ın tavrını yumuşatmaya çalışarak.
“Hem diyelim ki büyüyü bulduk, Lady Purple’ı ne yapacağız? Öylece bir şey yapmadan bize izin vereceğini düşünmüyorsunuz herhalde. Büyüyü yaparken çok kayıp verebiliriz.” dedi Patricia, onun sesinde de şüphe vardı.

Rin, “Hızla girip çıkarız!” dedi, o ana dek konuşulanları dinlemiş ve sessizliğini bozmamıştı. Sesinde heyecan da yoktu fakat onun yerine büyük bir özgüven ve kararlılık vardı. Tüm gözler ona dönünce devam etti.

“Ben geçidi açık tutarım. Nisan, Lady Purple’ı oyalar. Patricia ve Mayıs da büyüyü yaparlar ve sonra etkiden kurtulan büyücüleri de alıp hemen geri döneriz.” dedi büyük bir rahatlıkla. Sanki dünyanın en basit planını anlatır gibiydi.

“Yine ölüleri çağırmak istemiyorum! Hem geçen defa Lady Purple olayı anlayana kadar zaman kazanmıştık. Şimdi biliyor, hazırlıklı olacaktır.” dedi Nisan, olumsuzluğuna devam ederek.

“Ama Nisan hatırlasana, ne yaptıysa onları kovamadı. Gücü onlar üzerinde etkili değil.” dedi Mayıs sabırsızca, Nisan’a kızmaya başlamıştı.
“Neler yaşadığımı bilmiyorsunuz! Başka bir yol bulun! Bir daha ölüleri çağırmayacağım!” dedi Nisan. Mayıs’ın ses tonu iyice çileden çıkmasına neden olmuştu.

“Bu tavırla hiçbir yere varamazsın Nisan!” dedi Karya, birden ayağa fırlayarak. Sesi bir anda büyüyerek kulaklarında çınlamış, aynı anda da taşı uyanarak o rahatsız edici frekansı yaymaya başlamıştı.

“Kendine gel Karya!” dedi Mevhibe, frekansa rağmen onun karşısında dimdik durmayı başarmıştı. Karya, hemen uysalca başını önüne eğdi, taşının gücünü uyuttu ve geriye doğru bir adım atıp kendini bir çuval gibi yere bıraktı.

“Özür dilerim hepinizden. Nisan kusura bakma.” dedi ve sonra da gözlerini kapayıp kendi içine kapandı. Az sonra etrafındaki her şeyden ve herkesten tamamen kopmuştu. Fakat onun Nisan’a verdiği bu ani tepki, diğerlerini şaşırtıp kızdırırken Nisan’ı kendine getirmiş ve az evvelki huysuzluğundan bir anda sıyrılmasını sağlamıştı.

“Mayıs! Aklıma bir şey geldi. Benimle oturun.” dedi sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi ve herkesi bir kez daha şaşırtarak. İçinde bulundukları durum hepsini yarı deli hale getirmişti. Zor koşullarda iniş çıkışlar ve patlamalar o kadar doğaldı ki. Sonunda ne şaşkınlık ne de kızgınlık kaldı. Melezler oturup el ele tutuşurken diğerleri de heyecanla olacakları beklemeye başladı. Nisan, büyük bir kararlılıkla devam etti, “Sanırım geleceğe bakmalıyız önce. Eğer bir yerden başlayacaksak bu, en doğrusu gibi geliyor bana.”

Mayıs, derin nefesler alıp vererek zihnini boşaltmaya başladığında yaşlılar da melezlerin etrafında oturarak onların enerjilerini güçlendirmek için dua etmeye başladılar. Çok geçmeden akış başladı.

O sırada Alp, Mete, Doğan ve Funda, zihinlerinde Nolan’ın kaygılı sesini duyunca oradan uzaklaşarak onun yanına gittiler.

“Bu durum benim hiç hoşuma gitmedi.” dedi Nolan, endişeli olmanın yanında biraz da sinirli çıkmıştı sesi. Hepsi onun Karya’dan bahsettiğini anlamıştı.

“Benim de... Nasıl bu kadar küçük bir olayla karanlık tarafı açığa çıktı? Bunu kontrol edemiyor mu diye düşünmeden edemiyorum. Orada zor tuttum kendimi. Nisan sadece ölüler yüzünden depresifti, o soğuk karanlığı hepimiz yaşadık. Gerçekten korkunçtu ama onun durumu bizden çok daha zordu.” dedi Mete, yangına körükle giderek.

“Sakin olun ikiniz de lütfen. Karya da en az bizim kadar endişeli ve bence Nisan’ı olabilecek en hızlı şekilde kendisine getirmek için bilinçli olarak yaptı bunu. Siz de gördünüz Nisan’ın olumsuz ruh halini. Sonuçta Karya başarılı oldu.” dedi Alp.
“Ankara’yı hatırlasanıza; orada da Boleslav’ın çocuklarını gördüğünde böyle olmuştu.” dedi Nolan, hala şüpheciydi.

“Annesini ve halkını yok eden bir Moyarlıydı, bunu unutma Nolan ve daha yeni hatırlamıştı kim olduğunu. Moyarlılarla karşılaştığında verdiği tepki bence normaldi ve hepimiz onun durumunda olsak aynı tepkiyi verirdik. Haksızlık etme lütfen.” dedi Funda.

“Funda haklı. Ben de ilk anda gerilmiştim ama Nisan’a baksanıza, hemen kontrolü eline aldı.” dedi Doğan da.

Mete ve Nolan, arkadaşlarının sözlerindeki haklılık payını görebiliyorlardı ve ikisi de biraz sakinleşmişti yine de gözlerini Karya’dan ayırmıyorlardı. Karya, kendisini göz hapsine alanlar olduğunu anlamış gibi birden gözlerini açtıama Nolan ya da Mete’ye bakmıyordu. Gözlerini melezlere doğru çevirmişti ve oldukça tedirgin görünüyordu. Belki bir dakika boyunca öyle kaldı ama sonra aniden panik bir halde ayağa fırladı. Aynı anda Mayıs da bir çığlık atarak ayağa fırladı.

“Dev gibiydi, korkunçtu!” dedi Mayıs bağırarak ve sustu, kollarını göğsünde kavuşturmuştu, üşüyor gibi bir hali vardı. Nisan, Patricia ve Rin de aynı durumdaydı. Dördü de çok korkmuş gibi görünüyorlardı. Karya, o sırada yaşlıları geçip yanlarına geldi, “Ne dev gibiydi Mayıs?” diye sordu ama sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı. Mayıs, Karya’yı duydu ama soruyu anlamadı, “Büyüyü bulduk Karya.” dedi bıkkınlıkla ve sesinde en ufak bir zafer tonu olmadan. Fakat Karya onu dinlemiyordu hatta yüzünde delirmiş gibi bir ifade vardı. Birden Mayıs’ı omuzlarından tutup sarsmaya başladı.

“Ne gördün?” dedi yeniden, artık çıldırmış gibiydi. Mayıs, ilk şaşkınlığı geçince onu itip ellerinden kurtuldu, bu defa çok kızmıştı,
“Ne oluyor sana Karya? Ne yapıyorsun?” diye bağırdı, aynı gün içinde onun ikinci kez delirmesine bir anlam veremiyordu. Elleri belinde, gözlerinden ateş saçarak karşısında dikildi. Karya, Mayıs’ın tepkisi ve kendisine dönen kuşkulu gözler karşısında biraz kendine geldi, elleri iki yanına düştü. Kendisini toplamaya çalışıyordu ama pek de başarılı değildi; yüzünde hala dehşet dolu bir ifade vardı. Nisan, yavaşça Mayıs’ı geri çekip Karya’nın elini tuttu ve diğerlerine döndü, “Hepiniz sakin olun. Karya’da bir sorun yok. İlk patlaması bilinçliydi, beni kendime getirmek içindi. Şimdiyse…”
“Korkuyor.” dedi Rin, onun cümlesini tamamlayarak.

Karya, derin bir nefes alıp verdi, biraz daha normale dönmüş gibiydi.

— Evet, aynen öyle ve tekrar herkesten özür dilerim ama Mayıs’ın ne gördüğünü hemen öğrenmek istedim çünkü duyduklarım; “dev gibi, kızıl”… Bunların hepsi, bana aslında gerçek olmasını bile istemediğim ama varlığını bildiğim bir canavarla ilgiliymiş gibi geldi. Haklı mıyım Mayıs?
— Evet Karya. Gördüğümüz, geleceğin belirsiz bir anıydı; çok kısa sürdü fakat ateş ve kızıl bir ejderha vardı o gelecekte...
 
                            7. BOYUT
                            KIZIL DİYAR

Sönmüş volkanik dağları birbirine bağlayan kızıl vadilerle kaplı Kızıl Diyar’ın bir zamanlar güneşten bile daha sıcak olan havası yerini rüzgârsız, durgun, buz gibi bir soğuğa bırakmıştı. Hiçbir canlının var olamayacağı ölü toprak kızıl taşlara, yer yer de kızılı delen ve sonsuz ölüm uykusuna yatmış diyarın mezar taşlarına benzeyen kapkara kaya çıkıntılarına dönüşmüştü. Ne bir ses ne de bir hareketin olmadığı ve zaten bunun beklenmediği diyarda birden soğuk havaya zıt, ılık bir rüzgâr esmeye başladı. Esinti yavaş yavaş dağlardan vadilere indi, kaya çıkıntılarını yalayarak dolaşırken de hava yumuşamaya ve soğuk kırılmaya başladı. Tüm bunlara yer altından gelen bir uğultu eklendiğinde kayalar, sanki dipten itiliyorlarmış gibi hareket etmeye başladılar.

Diyar, kabuğunu parçalayarak uyanmaya çalışıyor gibiydi. Sonunda gerçekten kayalar çatlamaya, çatlaklardan kızıl lavlar akmaya ve lavlar vadileri vahşice akan kızıl nehirlere döndürmeye başladı. Çok geçmeden uyanan volkanik dağların dipten gelen uğultusu da büyüdü ve hava iyice ısındı. Soğuğun ardından gelen bu yüksek sıcaklık, diyarı kısa sürede patlama noktasına yaklaştırdı. 
Kızıl nehir, nihayet her yeri kapladığında rüzgâr aniden kesildi, yerini boğucu yoğun bir sıcaklığa bıraktı ve sonra o kulakları tırmalayan uğultu da kesildi. Yeni başlayan hareket, yalnızca bir an için sanki diyar yeniden uykuya dalmış gibi durdu. O bir an, zamanın farklı aktığı bu diyarda uyanmaya hazır olan için sonsuzluk gibiydi ama kapı bir kez aralanmıştı ve artık geri dönüşü olmayan hareket kendini tamamlamak zorundaydı.

Sonunda bütün volkanik dağlar aynı anda patlamaya başladı ve her birinden birkaç dakika boyunca tortulaşarak kararmış ve büyük kaya parçaları haline gelmiş lavlar fırladı. Sonra bu patlamalar da birden kesildi, birkaç saniye süren derin bir sessizlik oldu ve en son yine eş zamanlı olarak gerçekleşen tek bir patlamayla dağlar, asıl çıkması gerekenleri gökyüzüne fırlattılar. Devasa kanatlarıyla yükselen ve hepsi aynı soydan gelen bu kadim yaratıklar, korkunç çığlıklarıyla uyanmalarını kutlarcasına ağızlarından ateş çıkararak uçmaya başladılar. Kızıl Diyar, diğer bir adıyla Kızıl Ejderhalar Diyarı, binyıllarca süren uykusundan çıkarak sonunda uyanışını tamamlamıştı.

Gökyüzündeki kutlayışları bittiğinde kızıl ejderhalar, yeni bir çağın; ejderhalar çağının başladığı inancıyla tüm diyarlara hâkim olmaya hazırlardı ancak diyarın üzerindeki büyü hala çok güçlüydü. Kızıl taşın çağrısını alan kralları dışında henüz hiçbiri orayı terk edemezdi. Kral, kanatlarını açıp yükselmeye başladı ve sonra dönüp son bir kez halkına baktı. Tek bir şeysöyledi ve sonra gözden kayboldu,
“Yangi çağı bitti! Tek bir Yangi kalmayana kadar…”                                 

    MOYAR

Kırmızı dağın zirvesinde bir medeniyetin tamamen yok olmak üzere olduğu an yaklaşırken Boleslav, annesi Ani’nin tepkisizliğini anlayamıyordu. Mavyaların çığlık bile atamadan hareketsiz kalmış bedenlerinden akan yaşam enerjilerinin emilmesini izleyemiyordu artık.
“Baba, neden müdahale etmiyoruz?” dedi Eadrich’in kulağına fısıltıyla.

“Bu imparatorun kararı. Annen sanırım…”
Eadrich, biraz önlerinde duran Ani’nin ışığının iyice parlaklaşmaya başladığını fark edince sustu. İmparatoriçe Ani, Yüksek Moyar dilinde daha önce hiç duymadığı bir duanın sözlerini mırıldanıyordu ve duayı tekrar ettikçe de enerjisi büyüyor gibiydi.

“Sanırım bir çeşit trans halinde. Atalarımız ya da evrenimizle iletişim halinde olabilir, ona güven kızım.” dedi sonra.

“Baba, Mavyalar ışınlanabiliyorlar. Boyutlar arası değil ama Emon’un gücüyle birleşince Emon kaçmayı başarabilir.”

“Biliyorum kızım ama annenin de bir planı olduğundan eminim.”

Ani, duayı bitirdiğinde kardeş kartalı Mina’yla birlikte biraz yükselerek halkının üzerinde uçmaya başladı. O anda sanki teker teker herkesin kalbine dokunuyordu. Işıklı yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. Ne yapacağını bilmenin rahatlığı vardı. Kısa sürede tüm Moyarlılar, onun enerjisiyle kutsanmış gibi hafiflemişlerdi.

Emon, sonunda bütün Mavyaların enerjilerini çekmeyi bitirdi. Havada asılı kalmış Mavyaların bedenleri, kırmızı dağın eteklerine doğru düşmeye başladığı anda İmparatoriçe Ani, kendi sırası gelmiş gibi asayı Moyar ormanına doğrultarak kısa bir dua daha okudu. Az sonra orman yeniden hareketlenmeye başladı. Dağın eteklerindeki kırmızı ağaçlar, beraberlerinde Mavyaların bedenleriyle toprağa gömülmeye ve sonra da masmavi yapraklarıyla mavi kadim ağaçlar topraktan yükselmeye başladı.

Ormanın iç taraflarındaki tüm mavi ağaçlar da aynı bölgede toplanarak kırmızı dağın eteklerinde birleşti. Ani, Mavyalar için bir anıt yaratıyordu sanki. Sonunda ormanın hareketi durduğunda Ani, başını kaldırıp kendisini izleyen Emon’la göz göze geldi.

Emon, tüm bunlar olurken gözlerini bir an bile Ani’den ayırmamıştı, onun enerjisiyle büyülenmiş gibiydi. Bir yanı kaçması gerektiğini söylüyordu ama tuhaf, huzurlu bir ruh haline girmişti, hareket edemiyordu ya da bunu istemiyordu. Bedenine akan yeni enerjinin verdiği gücü bile önemsemiyordu o anda.

Zihninde tatlı bir ses vardı; onun söylediklerini duyuyor ama anlamıyordu. Yine de dinliyordu, bir şekilde zamanı geldiğinde söylenenleri hatırlayacağını ve en sonunda da anlayacağını biliyordu. Az sonra zihnindeki ses sustu ve o anda tam arkasında büyük bir enerji hissetti. Bunun geçidin açılmasıyla açığa çıkan enerji olduğunu hemen anladı ve ancak o zaman gözlerini Ani’den koparabildi. Sonra başını hafifçe öne eğerek ona selam verdi ve gerisin geriye dönüp geçide doğru yürüdü.

İmparatoriçe Ani, Emon’un arkasından bir süre baktıktan sonra halkına döndü, “Işıklı Moyarlılar! Atalarımızla konuştum. Bana dünü, bugünü ve yarını gösterdiler. Bir kralın seçiminden ortaya çıkan olay örgüsünü değiştirmek için bize bir görev verdiler. Bizden istedikleri, tüm boyutları etkileyecek bir şey çünkü yeni çağla birlikte artık yalnızca Moyar ve Mavi Diyar değil, tüm boyutların kaderi birbirine bağlandı. Bizler yok ediciler değiliz ama tüm varlıkların ve evrenlerin birlikte var olabilmesi için bir tanesinin tamamen yok edilmesi, bir diğerinin de uyandırılması gerekiyor. Bu, ruhumuza bir ağırlık gibi gelebilir ancak tüm olası geleceklerde ışığı, 7 boyutun hepsinde tamamen yok etmeyi planlayan bu boyutun varlıkları için başka bir akıbet kurgulanamadı ve son karar verildi. Emon’a atalarımız yoluyla bunun bilgisi verildi ve o da görevlendirildi. Onun akıbetini kendi seçimleri belirleyecek. Görevimiz için bugün yola çıkıyoruz. Yüce Kâhin ve oğlum Gabor, Mor Saray’da. Yüceler Kurulu üyeleri de onlara katılacak. Vala, Gökçil, Korya, Minel, Boleslav ve Boleslav’ınçocukları, sizler hepiniz Mavi Diyar’a dönüyorsunuz ama önce Aya ve yolcu şamanı bulun. Dünya zamanıyla iki gün sonra biz de orada olacağız. Değerli Yüceler Kurulu, bizler gidince geçitleri mühürleyin; Moyar’a kimse girmeyecek, kimse çıkmayacak. Yolumuz dengenin yolu olsun!”

Ani’nin sesi, kararlarının sorgulanmasına yol vermeyecek bir tondaydı ama kalplerine akan saf sevgisi o kadar büyük ve elle tutulur bir enerji yaratıyordu ki sözleri hiçbir Moyarlıya verilen emirler gibi gelmemişti ya da herhangi bir ayrıntıyı sorgulama ihtiyacı duymamışlardı. Yeni çağın farkındalığı, Moyarlılar için belki de tüm boyutların tüm varlıkları için olduğundan daha hızlı gelişmişti.

LADY PURPLE

Sultanahmet Meydanı’nı dolduran kalabalık, bu kez büyücü yaşlıları ve onların uyduları gibi etraflarında konuşlanmış büyücülerden oluşuyordu. Kara afyaların bazıları gökyüzünü karartarak ama yerden fazla uzaklaşmadan tepelerinde uçmaya devam ederken diğerleri, binaların çatılarında kralları Korgath’a yakın bir mesafede duruyorlardı. Lady Purple ise yere indiği anda keyifsizce sokakları dolaşmaya başlamıştı. Binlerce yıldır Dünya toprağına ayak basmamıştı; insanların kurdukları düzeni uzaktan hep takip etmiş olsa da ileri derecede gelişmiş bir insan şehrinde ilk kez bulunuyordu. Bir turist gibi meraklı gözlerle şehri gezerken yakın geçmişinenerjilerini algılayabiliyor ve insanların kısa bir süre öncesindeki duygu ve düşüncelerini bir kitap gibi okuyabiliyordu. Daha fazlasını görmek ve hissetmek istediğini fark edince durdu ve kara afyaların zihinlerine ulaşıp yarattıkları karanlık örtüyü kaldırmalarını emretti.

Çok geçmeden güneş ışıkları yeniden şehre ulaştı ve hafif bir yaz meltemi yüzünü okşayarak eserken Lady Purple da şehrin insanlarla dolu canlı halini bir film gibi izlemeye başladı. Bir süre sonra kendi kendisine, onlardan etkilendiğini kabul etmek zorunda kaldı hatta gördüğü her şeyden büyülenmişti. Dünya’da olup biten hiçbir şeyden haberleri olmadığı halde, şamanlar ve büyücüler arasında asırlardır süren güç savaşlarının, Moyar ve Yangi müdahalelerinin pozitif ya da negatif tüm etkilerine maruz kalmalarına rağmen insanların kalplerindeki umut yok olmamış hatta son dönemde giderek daha da büyümüştü. Büyük değişimin yaklaştığını biliyorlardı ve bunu şüpheyle bulandırmamayı başarmış çok insan vardı. Bu şehir; İstanbul, farkındalığı yüksek bir şehirdi ve yaşanan tüm kaosa rağmen umut, önce burada yeşermiş olmalıydı.

Lady Purple, ilk şaşkınlığından sıyrılınca sinirlenmeye başladı; insanlara itaat ettirmek düşündüğünden çok daha zor olacaktı. Onların kalplerinden o umudu ve huzuru söküp atmalıydı, yerine korkuyu yerleştirmeliydi ve her bir insan, “Lady Purple” adını duyunca titremeliydi. İnsan duygularından ve onları görmekten bunalınca elinin bir hareketiyle görüntüleri yok etti fakat bomboş sokaklarda yine yalnız kaldığında onların enerjilerini daha çok hissetmeye başladı. Bu defa geçmişten arda kalan izler gibi değil, gerçek varlıklarıyla sanki çok yakında bir yerde gibiydiler. Birden durumu anladı; yakında bir yerde bir sığınak olmalıydı. Enerjinin geldiği yöne doğru yürüdü ve biraz sonra kendini Sultanahmet Camisi’nde buldu. İçerisi bomboştu ama Lady Purple, içeri girdiği anda bunun bir yanılsama olduğunu anlamıştı. Huzur dolu büyülü uykularındaki yüzlerce insanın enerjisi elle tutulacak kadar güçlü bir şekilde havaya karışmıştı.

Siniri anında yatıştı, yüzünde hain bir gülümsemeyle elini kaldırıp tek bir hareketiyle insanları görünür hale getirdi ve hemen oradaki herkesin zihnine kendi yüzünü yerleştirdi. Sonra kara afyaları çağırıp onlara talimatlarını verdi. Bir tanesi dışında diğer hepsi farklı yönlere doğru havalanırken illüzyonun ve kara büyünün karanlığına hapsedilen oradaki insanlar, huzurlu uykularını çoktan terk etmişlerdi. Lady Purple’a itaat etmek zorunda oldukları bir geleceğin karanlık günlerinin korkunç görüntüleriyle dolan zihinleri, bu gerçeğe karşı koymaya çalışacak ama çok yakında tüm umutları paramparça olmaya başlayacaktı. Kısa bir süre sonra kara afyalar diğer sığınakları da bulduklarında bu gelişmiş şehrin milyonları, yeni bir kraliçenin boyunduruğuna girdiklerini anlayacak ve onun köleleri olarak önünde sonunda ona itaat etmek zorunda kalacaklardı.

Lady Purple, kendisinden memnun bir halde büyücü yaşlılarının yanına dönerken birden içi karardı. Karanlığın kraliçesine bunu hissettirebilecek hiçbir büyü yoktu ya da henüz yaratılmamıştı. Hemen durup tüm dikkatiyle algıladığı bu enerjiyi tanımlamaya çalıştı. Önce melezlerden şüphelendi ama sonra karanlık büyüdükçe bunun, onların işi olmadığından emin oldu. Bu tür bir karanlık onların yaratımı olamazdı.

Böyle bir karanlık, yalnızca tek bir varlığa ait olabilirdi. Hemen elindeki Yangi taşlarının en güçlülerini bir araya getirerek kadim bir büyüye başladı. Asıl taş onda değildi ama denemek zorundaydı. On dakika geçtiğinde taşları avucunun içinde yuvarlayarak büyülü sözleri durmadan tekrarladığı halde enerjiyi harekete geçirememişti fakat sonra birdenbire ellerinde bir yanma hissetti ve bunun hemen ardından enerji hızla büyümeye ve birkaç saniye içinde de ellerinden siyah ve kırmızı renklerde dumana benzeyen iki ayrı enerji çıkmaya başladı. Birbirinin içine geçerek bir sarmal gibi dümdüz bir çizgide önce yukarı doğru çıkan enerji biraz sonra toz gibi dağılarak her yere yayılmaya başladı. Kısa bir süre içinde de şehrin üzerini tamamen kapayan bir örtüye dönüştü. Hem ışığı hem de sıcağı yok eden bu örtü gitgide yoğunlaşarak son hacmine ulaştığında çağrı tamamlanmıştı. Artık beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Lady Purple, meydana doğru yürürken önce Korgath’la konuştu sonra yaşlıları ve büyücüleri uyardı, “Meydanı boşaltın! Zihninizi korumaya alın ve enerjinizi saklayın.” dedi.

Büyücüler, yaşlılarla birlikte ara sokaklara girip gözden kaybolurken Lady Purple meydana vardı. Gelecek olana kendisini hazırlamak zorundaydı; kollarını yukarı kaldırdı ve etrafında ne var ne yok her bir canlının enerjisini kendisine çekmeye başladı. Havanın, ağaçların, toprağın, suyun ve her bir yaşam formunun enerjisi emilerek yok olurken onun enerjisi giderek büyüyordu. Eğer son anda bir geçit açıldığını algılamasaydı Sultanahmet’in var olan tüm yaşam enerjisi geri döndürülemez bir şekilde yok olacaktı.

Lady Purple, beklediği varlığın bu kadar hızlı geleceğini tahmin etmemişti hatta cevap alacağından bile emin değildi fakat işte dileği gerçekleşmiş, tüm boyutlar içinde onu en çok korkutan bu varlık çağrısını duymuş ve ona itaat etmeye karar vermişti. Hemen geçide yaklaşarak onu karşılamaya hazırlandı. Geçidin enerjisi oldukça güçlüydü ancak sonunda içinden çıkan karanlık, beklediği karanlık değildi. Dört kadının silüetlerini yalnızca bir an görebildi; saniyeler içinde ölüler, geçidin ve etrafındaki her şeyin önünü anında kapatarak varlıklarıyla tüm bölgenin üzerine bir ağırlık gibi çöktüler.

Lady Purple, melezlerin bu kadar çabuk harekete geçmelerini beklemiyordu ama bu defa hazırlıklıydı. Işıklı varlıkların fısıltıları bir kez daha zihnine sızarken hiç vakit kaybetmeden dizlerinin üstüne oturdu ve avuç içlerini yere koydu. Büyüye başladığında tek bir korkusu vardı,
“Şimdi değil! Lütfen şimdi değil.” 
                 
                                  AMESHİA 
                            (Bir süre öncesi)

Büyülü labirentin içinde kapana kısılmış bir halde kurtulmayı bekleyen Ameshia ve Galbath’ın bekleyişleri uzadıkça huzursuzlukları da artmaya başlamıştı. Geride bıraktıkları Dünya ordusu için de endişeleniyorlardı ama asıl kaygıları kendi elleriyle uyandırdıkları canavarın yapabilecekleriydi.

Bu varlık, taşa itaat etmek zorundaydı ama Yangilerden de nefret ediyordu ve geldiğinde taşı ele geçirmek ve kendisini kurtarmak için elinden geleni yapacaktı. Hatta fırsatını bulduğu ilk anda onlardan başlayarak önüne çıkan herkesi öldürmeyi deneyecekti. Bu kadim yaratığın sihir gücü büyüktü ve onu kontrol altında tutmak çok zor olacaktı.

“Merhaba Kraliçe Ameshia! Merhaba Kral Galbath!”

Ameshia, zihnindeki sesin ilahi tınısından çok etkilenmişti. Ve tuhaf bir şekilde daha önce onunla hiç karşılaşmadığı veya sesini hiç duymadığı halde, onun İmparatoriçe Ani olduğunu hemen anladı. Belki de kendisi fısıldamıştı ismini. Fakat sadece sesinden bile algıladığı olağanüstü bir enerjisi vardı; tanıdığı hiçbir Moyarlıya benzemiyordu. Ameshia, onun büyük bir değişim geçirdiğini anlamıştı. Ani, sanki artık bilinmeyen başka bir boyuta ait gibiydi.

“Evet Ameshia, bir tarafım hala Moyarlı, öte yandan artık daha farklı bir varlığım.” dedi Ani, Ameshia’nın zihnindeki soruları yanıtlayarak.

— Merhaba İmparatoriçe Ani. Beni şaşırttınız, büyük meditasyonunuz bitti demek ki.
— Aslında bu kadar kısa sürmemesi gerekiyordu ama evrenimiz bizi tehlikeler yüzünden uyandırdı fakat yine de o kısa sürede halkım büyük bir ilerleme göstermiş. Belki de tam zamanında bitmiştir.
— Sanırım Emon yüzünden, değil mi?
— Bir kısmı için evet diyebilirim. Ameshia, size iletmem gereken bir mesaj var.

Mesaj kelimesini duyunca Ameshia’nın aklına ilk gelen Koryaoldu.

“Merak etmeyin, Korya çok iyi. Minel ve benim çocuklarımlabirlikte Mavi Diyar’a dönecekler ve yakında onları göreceksiniz.” dedi Ani ve devam etti,  “Ameshia, fazla vaktim yok. Sizden bir şey isteyeceğim, bunun nedenini anlamayıp beni reddedebilirsiniz ama size zarar verecek bir şey istemeyeceğimi de biliyorsunuz.”

Ameshia, bunun doğruluğundan en ufak bir şüphe duymamıştı yine de az sonra duyduklarına verdiği ilk tepki, şaşkınlığından sıyrılınca doğrudan “Hayır!” demek oldu.

“Ama bu imkânsız! Halkımı yok eden birine güvenemem. Kızıl taş bizde kalmalı, Yangi gücünü ancak biz kontrol edebiliriz.”

“Yangi gücünü biliyorum Ameshia, karanlığını daha da iyi biliyorum kız kardeşiniz sayesinde ama taş Yangilere ait değil aslında, öyle değil mi? Taş, Kızıl Diyar’a ait, ona ait. Sizin göreviniz yalnızca onu saklamaktı. Bunu yaptınız ama yine de yok etmeyi bile düşünmediniz. Bu yüzden de sizde kalmamalı.” dedi Ani. Sesinde hiçbir yargılama ya da suçlama yoktu, aynı sevgi dolu tınıyla yalnızca gerçeği söylüyordu.

“Saygısızlık etmek istemem Ani ama yanılıyorsunuz, atalarınız yanılıyor! Taşı hiçbir güç yok edemediği için sakladık ve son çare olarak görmeseydik de asla kullanmayı düşünmezdik ama Dünya’yı kardeşimden kurtarmak zorundayım! Yoksa gelecek çok karanlık olacak. Onu tanıdınız, neler yapabileceğini biliyorsunuz. Lütfen siz Kızıl Diyar’la ilgilenin, biz de Dünya’yla. İkimiz de aldığımız kararların sonuçlarını yaşayacağımızı biliyoruz ama ortak bir rüyamız var; ikimiz de denge için savaşıyoruz.” dedi Ameshia. Aslında yargılanmadığının farkındaydı ama kendi kendisini yargıladığı için tepkisel davranıyordu.

“Seçim sizin Ameshia. Saygısızlık ettiğinizi asla düşünemem, sizin bilgeliğinize ve Yangi’nin karanlığıyla olan mücadelenize hayranım. Ben yalnızca aracıyım, size doğruyu ya da yanlışı öğretmeye çalışmıyorum, bu açıdan siz beni yanlış anladınız. Yine de eğer fikrinizi değiştirirseniz beni düşünmeniz yeterli olacak ve yardım gelecek. Zamanı gelince beyaz taşı kullanın. Görevimiz bitince biz de elimizden geldiğince yanınızda olacağız. İyi şanslar Ameshia.”

“Teşekkür ederim Ani. Peki ben sizden bir şey isteyebilir miyim?”

“Onu geri çekmemi isteyeceksiniz ama merak etmeyin siz istemedikçe olaylara karışmayacak yine de şu anda orada kalmalı.” dedi Ani ve bağlantıyı kesti. Her ne kadar inandıkları şeyi savunmuş olsalar da artık Galbath da Ameshiada daha huzursuzdu.

“Doğru karar verdik Ameshia. İmparatoriçe Ani karanlığı bizim kadar iyi bilmiyor.” dedi Galbath az sonra.

— Bundan pek emin değilim Galbath ama ben de kararımdan eminim. Yine de kaç hayatı tehlikeye attığımızı düşündükçe buna değecek mi bilmiyorum.
— O hayatlar her şekilde tehdit altında ve eğer biz başaramazsak zaten yaşayacakları hayat kölelik olacak, tabii ki hayatta kalanlar için. Ben Emon konusunu anlayamadım, nasıl oldu da birdenbire değişti?
— Bilmiyorum. Belki de Ani onu etkisi altına almıştır. Artık böyle bir gücü olduğundan eminim ve aynısını bize de yapabilecekken yapmamayı seçti...

Ameshia, labirentin enerjisinde bir dalgalanma algılayınca sustu. Biraz sonra gökyüzü, gelenin haberciliğini yapar gibi yavaş yavaş kızıla dönmeye başladı. Sonunda Kızıl Diyar’ın sıcak havası da büyülü labirentin üzerine çöktüğünde çok uzaktan gelen bir kükreme duydular. Ameshia, hemen boynundaki kızıl taşı avucunun içine hapsederek taşı saran güçlü bir kalkan yaratmaya başladı. Kızıl taş karşı koyuyor ve bu kalkanı yaratmasına engel olmaya çalışıyordu ama Ameshia, o anda Ani’nin sözlerini hatırladı ve kendi renkli taşıyla beyaz taşın gücünü birleştirerek yeniden denedi ve kızıl taşın enerjisini baskılamayı başardı. Beyaz taş da bir Yangi taşı değildi, onlara emanet edilmişti ama kim tarafından ve ne zaman bilinmiyordu. O güne kadar Yangiler tarafından hiç kullanılmamıştı. 7 boyutun enerjisini bir arada barındıran ve ne karanlığa ne de aydınlığa hizmet eden bu gizemli beyaz taşın gücü Ameshia için büyük bir soru işaretiydi; gücünü nasıl uyandıracağını bile bilmiyordu ama şansına taşın gücü uyanmış ve kendisine itaat etmişti.

Sonunda kalkan tamamlandığında bir kükreme daha duydular, bu defa çok yakından gelmişti ancak hala onu göremiyorlardı. Ameshia, onun kendisini görünmez yapabildiğini biliyordu; o anda tam önlerinde bile duruyor olabilirdi. Boynuna geri taktığı kızıl taş tenini yakacak kadar ısınmaya başlayınca onun gerçekten de orada olduğundan emin oldu, “Ortaya çık Kzongarth!” dedi.

“Merhaba kraliçem! Merhaba Galbath! Uzun zaman oldu ama işte sonunda yine hizmetinizdeyim.” dedi kızıl ejderhaların kralı Kzongarth. Görünmezliğini kaldırarak dev cüssesinin tüm heybetiyle tam önlerinde belirmişti. Hemen başını hafifçe öne eğerek saygısını gösterir bir tavırla Ameshia’ya selam verdi. Sonra gözlerini onun boynundaki taştan ayırmadan devam etti, “Bugün bir başka çağrı daha aldım. Siz Yangiler, çağlar sonra beni bu kadar ısrarla çağırdığınıza göre ya çok özlediniz ya da yardımıma ihtiyacınız var. Kraliçem, hangisi olduğunu ikimiz de biliyoruz ve gördüğünüz gibi size öncelik verdim ama bundan benim ne çıkarım olacak, isterseniz bunu konuşalım.”

Kzongarth, tüm bedeninde kızıldan farklı tek yeri olan açık sarı rengi gözlerini kızıl taştan ayırarak Ameshia ve Galbath’açevirdi, yüzünde küçümseyici bir ifadeyle onları süzmeye başladı. Ameshia, onun taşı kendisine çekmeye çalıştığının farkındaydı fakat kalkan yüzünden yapamıyordu, bu yüzden de pazarlığa başlamıştı.
“Yapacağın yardımın karşılığını çoktan aldın. Büyüyü bozduk ve Kızıl Diyar uyandı. Şimdi sıra sende. Önce buradan çıkmalıyız, sonra da kardeşimi yok etmeme yardım edeceksin.” dedi Ameshia, son sözü söylediğinin altını çizen bir tonda.

— Ama kraliçem, büyünün tamamını kaldırmadınız. Kardeşlerim, tüm halkım Kızıl Diyar’da hapis sayılırlar.
— Orası sizin boyutunuz, sizin eviniz değil mi? Başka bir yerde mi yaşamayı düşünüyorsunuz?
— Tabii ki hayır ama biz ejderhalar özgürce gezmeyi severiz.
— Hiçbir boyutta isteneceğinizi sanmıyorum Kzongarth ama önce benim istediklerimi yap, sonra bunu düşüneceğim.

Kzongarth, düşünüyormuş gibi başı önünde bir süre konuşmadan bekledi, sonra başını kaldırıp yine Ameshia’yla göz göze geldi, “Hmm! Peki ama kardeşiniz oldukça becerikli bir kadın ve buradaki büyü çok güçlü. İşim hiç kolay olmayacak, kalkanınızı kaldırmanız gerekiyor öncelikle.”

“Senin için kolay olacağını biliyoruz. Bizi oyalama ve zekamıza hakaret etme Kzongarth!” dedi Ameshia sert bir tonda.

“Şimdi bizi kardeşime götür! Onun çağrısını aldığına göre nerede olduğunu biliyorsundur.” dedi sonra.

Kzongarth, bu defa sahte bir saygıyla selam verdikten sonra dev kanatlarını gösterişle açıp yükseldi ve üzerlerinde dönerekuçmaya başladı. Labirentin sınırlarını belirledikten sonra da kadim ejderha büyüsüne başladı. Az sonra gökyüzü renkten renge girmeye başladı. Kzongarth biraz daha yükseldi ve birkaç saniye içinde labirent baş döndürücü bir hızla dönmeye başladı. Ameshia ve Galbath’ın labirente hapsedildiklerini fark etmeden önce yaptıkları her şeyi sondan başa doğru tekrarlıyor, zamanda geri gidiyorlardı. Sonunda Lady Purple’ın labirent büyüsünü yaptığı ana kadar gittiler, tam o anda hem dönüşleri hem de birkaç dakika için zamanın akışı durdu. Ameshia, Kzongarth’ın oyalandığından emindi; onun bir parmak şıklatma süresinde onları oradan çıkarabileceğini biliyordu. Kzongarth kesinlikle bir şeyler çeviriyordu.

Labirentten çıktıklarında çok dikkatli olmaları gerekecekti. Az sonra zaman, daha da hızlı bir şekilde bu defa ileri doğru akmaya başladı. Hem Galbath hem de Ameshia, yeryüzündeki en güçlü iki varlık olmalarına rağmen başları dönerek labirentten çıktıklarında Sultanahmet meydanında olup bitenleri hemen algılayabilecek durumda değildiler. İlk fark ettikleri şey, her yeri sarmış karanlık bulutların içindeki şekilsiz figürler olmuştu. Ameshia, zihnini toparlayabildiğinde bunların büyüyle çağrılmış ölüler olduğunu hemen anladı, çok geçmeden de iki elini birden yere koymuş haldeki kardeşini gördü. Önce büyüyü onun yaptığını düşündü ancak sonra geçidi algıladı ve büyünün kaynağının orası olduğunu fark etti.
“Biraz daha alçalalım. Kzongarth sen burada bekle.” dedi. Biraz sonra bulutların arasından geçidin tam ortasında duran Mayıs, Nisan, Rin ve Patricia’yı gördü ve o zaman ölüleri onların gönderdiğini anladı. Onların tam olarak ne yapmaya çalıştıklarını anlamamıştı ama kardeşinin planını hemen çözdü. Lady Purple, ölüleri kendisine bağlamaya çalışıyordu, bunu yaparken de daha karanlık varlıkları çağırıyordu. Böylece ışıklı varlıkların etkisini yok edecek, karanlık varlıklar baskın gelecekti ve asıl büyüyü yapanın, ölülerin çağıranın zihni karanlığın sesleriyle dolacak ve patlama noktasına gelecekti. Kimse buna uzun süre dayanamazdı, kardeşini bir an önce durdurmak zorundaydı.

“Onu şimdi öldürmemi ister misiniz kraliçem?” dedi Kzongarth.

Aşağıda olup biten her şeyin, açığa çıkan karanlık enerjilerin ve kaosun çok hoşuna gittiğini saklamaya bile çalışmamıştı. Ameshia onun tam o anda zihnine sızdığını fark etti ve hemen onu oradan kovalayıp kadim bir duayla zihnini korumaya aldı.

“Hayır, yerinde kal! Orada benim insanlarım da var, onları tehlikeye atamam.” dedi.

“Kalbiniz yumuşamış kraliçem, hem de asıl amacınızı erteleyecek kadar. Beni şaşırtıyorsunuz.”

Ameshia ona cevap vermedi, Galbath’la birlikte Lady Purple’a doğru hızlanırken onu durduracak büyüye başlamıştı bile. Ancak bir tuhaflık vardı; kardeşi onu ve Kzongarth’ı çoktan fark etmiş olmalıydı fakat ne yerinden kıpırdamış ne de başınıkaldırıp neler olup bittiğine bakmıştı. Yalnızca yaptığı büyüye konsantre olmuş ve etrafında olup biten her şeyden kopmuş gibi görünüyordu. Ameshia’nın yaptığı karşı büyü ise işe yaramıyor, bir şekilde yerine ulaşmıyordu.

Melezler zorlanmaya başlamışlardı. Rin, tüm gücüyle geçidi açık tutmaya çalışıyor, Mayıs ve Patricia da büyücü yaşlılarının zihinlerine ulaşmalarını sağlayacak büyüyü art arda tekrarlamaya devam ediyor ama sonuç alamıyorlardı. Nedense bu iş çok uzamıştı. Ya yaşlılar orada değildi ya da zihinleri güçlü bir kalkanla korunuyordu. Geçidin biraz dışında en önde duran Nisan ise dengesini kaybetmeye başlamıştı, orada biraz daha kalırlarsa kendini kaybedeceğinden korkuyordu. Mayıs ve Patricia’nın sesleri zihnindeki varlıkların seslerine karışmaya başlamış, gözlerine bir perde inmiş gibi görüşü de bozulmuştu. Sanki ışık yavaş yavaş yok oluyordu. Gerçeklik duygusunu kaybetmek üzereydi, bir kabusun içinde sıkışıp kalmış gibi hissediyordu.

Dizlerinin üstüne çöktü ve duymasını engelleyebilirmiş gibi anlamsızca kulaklarını kapadı, en sonunda da yere kapaklandı. Mayıs’a seslenmek istedi ama tüm gücü tükenmişti. Sonunda zaman kavramını da yitirdi; artık her şeyin bittiğini ve belki de ölmek üzere olduğunu düşünmeye başlamıştı ki biri sırtına dokundu. Bu şefkatli dokunuşla bedenine anında yeni bir enerji akmaya başlamıştı. Nisan, az sonra sırtında başka bir elin dokunuşu daha hissetti ve o anda zihnindeki sesler azaldı, biraz sonra da tamamen kesildi. Gözlerini açıp doğrulduğunda Mayıs ve Patricia, endişeyle başında bekliyorlardı. Nisan gülümsedi, ellerini uzattı ve onların yardımıyla ayağa kalktı ama ikisinin elini de sımsıkı tutmaya devam etti.

“Sağ olun kızlar. Şimdi anladım ki size ihtiyacım var. Ben söyleyince siz de büyüye başlayın tamam mı?” dedi ve üçü birlikte Lady Purple’a doğru döndüler. Nisan, kardeşlerinden aldığı güçle artık kontrolün kendisinde olacağını biliyordu ve zihnine sızmalarına izin vermeden ölüleri başka türlüyönlendirmeye karar vermişti. Kısa sürede düşündüğünden çok daha fazlasını çağırmayı başardı. Sonra da onları istediği gibi yönlendirmeye başladı. Son komutunu, karanlığı ve aydınlığı bir arada kucaklayarak ve bunu kabullenerek verdiğinde öyle büyük bir güç ortaya çıkardı ki Lady Purple’ı önce geriye doğru kaydırdı sonra ayaklarını yerden keserek onu havaya fırlattı, onu yere çarptırıp bir kez daha havaya fırlattı ve Lady Purple yerde hareketsiz kalana kadar bunu yapmaya devam etti. 
Biraz sonra, “Yaşlıları buldum!” dedi Mayıs heyecanla. Bu da üçünün güçlerini birleştirmeleriyle mümkün olmuştu. Büyünün etkisi bir anda olağanüstü bir şekilde büyümüş, çok geçmeden de büyü hedefe ulaşmıştı.

Ara sokaklara dağılmış büyücü yaşlıları, Gabor’un yaptığı bağlama büyüsünün etkisinden çok hızlı bir şekilde çıktılar. En son Kartallar Diyarı’nda olduklarını hatırlıyorlardı. Kendilerini birdenbire Sultanahmet’te bulmak hepsinin kafasını karıştırmıştı. Bir süre ne yapacaklarını bilmez bir halde yerlerinden kıpırdayamadılar ama sonra çağrı tekrarlandı ve ancak o zaman tehlikeyi ve yakın çevredeki birbirinden güçlü ve tehditkâr enerjileri algılayabildiler. Saklandıkları yerlerden çıkıp birbirlerini bulduklarında hafızalarındaki boşluklar da dolmaya, biraz puslu olsa da son dönem yaptıkları şeyleri hatırlamaya başladılar. Şok üstüne şok yaşarken soğukkanlılıklarını korumayı başararak bütün büyücüleri bir araya toplayıp meydana doğru yürümeye başladılar.

Büyücüler, yaşlıların bu ani değişimleri yüzünden şaşkındılar, dahası yeniden taraf değiştirmek ve Lady Purple’ı karşılarına almaktan korkuyorlardı. Ancak büyücü yaşlılarına duydukları korku çok eskiye dayanıyordu; onlardan çağlar boyunca korkmuşlardı. Bu korku o kadar büyüktü ki hiçbiri onlara karşı çıkmayı düşünmedi ve uysalca onları takip ettiler.

Temkinli bir şekilde meydana çıktılar ve Lady Purple’ın yerde yatan hareketsiz bedenini görünce hiç durmadan yürümeyedevam ettiler. Meydandaki enerji bir tuhaftı; yaşlılar, ölülerin varlıklarını ve hem karanlık hem de aydınlık enerjileri hissedebiliyorlardı ancak yüreklerini sıkıştıran başka bir iç karartıcı enerji daha vardı ve bunu kesinlikle tanımlayamıyorlardı. Daha da kötüsü, bu her neyse yavaş yavaş onlara doğru yaklaşıyordu. Biraz sonra büyücü yaşlıları birden durdular, peşlerindeki büyücüler ise durmak istemiyorlardı ama yaşlıların yüz ifadeleri o kadar tuhaftı ve gözlerindeki belirsizlik korkusu o kadar güçlüydü ki endişeyle durdular. Birkaç saniye sonra aynı korku onların gözlerine de yansıdı fakat artık her şey için çok geçti; o karanlık enerjinin gölgesi tam üstlerine düşmüştü. Aynı anda hepsinin gözleri yukarı döndü ve donup kaldılar. Hareket edebilmeleri için birkaç saniye geçmesi gerekti ve ancak ondan sonra umutsuzca geçide doğru koşmaya başladılar.

Kzongarth yarattığı korkudan memnun kükreyerek yükseldi ve sonra hemen dönüp alevlerini tam üstlerine yolladı. Alevler, büyücülerin bedenlerine ulaştığı anda büyücüler hemen yanmaya başlamışlardı ama çığlıkları sonradan geldi. Alevlerden kıl payı kurtulanlar saldırının tekrarlanacağından emin bir şekilde deli gibi geçide doğru koşmaya başladıklarında Kzongarth da zafer çığlıklarıyla yükseliyordu. Yükselişi fazla uzun sürmedi, hemen dönüp bu defa doğrudan geçide yöneldi.

“Kzongarth, sana emrediyorum, hemen dur!” dedi Ameshia, tepki vermeye vakit bulamadığı bu ani saldırı yüzünden şok geçirmek üzereydi. Bu nasıl olabilirdi ki ve Kzongarth neden ona itaat etmiyordu? Ameshia’nın eli bir içgüdüyle artık yanma hissinin olmadığı boynuna gitti; kızıl taş yoktu. Kzongarth taşı almayı başarmıştı ve alevlerini dört bir yana salarak durdurulamaz bir hızla geçide yaklaşıyordu.

“Mayıs, hemen gidin buradan, büyücüleri beklemeyin! Artık size yardım edemem. Kaçın!” dedi Ameshia panik halde.

“Hayır, onları almadan gitmeyeceğiz!” dedi Mayıs bütün inatçılığıyla. Bir yandan da üç kız el ele yeni bir kalkan yaratmaya başlamışlardı. Ameshia, onların ne yapmaya çalıştığını görüyor ama bunun işe yaramayacağını da çok iyi biliyordu. Ejderha ateşine dayanabilecek bir kalkan yoktu.

“İşe yaramaz, gidin hemen!”

Mayıs bu defa ona cevap vermedi bile. O sırada Nisan ve Patricia’yla birlikte güçlerinin tüm sınırlarını zorluyorlardı. Rin’in durumu da iyi değildi; kimse bir geçidi bu kadar uzun bir süre açık tutamazdı. Rin, o ana kadar dayanmıştı ama gücü zayıflamaya başlamıştı ve bu yüzden de geçit gitgide daralıyordu.

“Bir şeyler yapmalıyız Galbath, onu üstümüze çekelim.” dedi Ameshia. Galbath hemen hızlandı ve bir işe yaramayacağını, ona zarar vermeyeceğini bilse de dikkatini dağıtması ümidiyle Kzongarth’a güçlü bir enerji yolladı. Fakat ejderhanın bedeninde patlayan bu ölümcül enerji, onda bir sivrisinek ısırmasından fazla bir etki yapmamıştı. Kzongarth geçide doğru hızla ilerlemeye devam ediyor ve kaçınılmaz son yaklaşıyordu. Ameshia’nın o anda tek düşünebildiği Ani’ydi; onun ne kadar haklı olduğuydu ve kendi egosunun yarattığı vahşeti izlerken yüreği paramparçaydı.

Sonunda Kzongarth, alevlerini geçide yollayıp tekrar yükseldi ve sebep olduğu katliamı görmek için kükreyerek hemen geri döndü fakat aşağıda hiçbir şey yanmıyordu. Geçidin etrafındaki büyük bir alan, büyücüleri de içine alacak şekilde kıpkırmızı bir kalkanla çevrilmişti. Kzongarth, ilk kez böyle güçlü bir kalkanla karşılaşmanın şaşkınlığını yaşarken Ameshia’nın heyecandan bir süre dili tutuldu.

“Başardılar Galbath! Bu bir mucize!” dedi, sonunda konuşabildiğinde.

Kzongarth’ın öfkeli kükreyişi bir kez daha saldırmaya hazırlandığının habercisiydi, vazgeçmeyecekti. Fakat o geçide doğru bir kez daha hızlandığında büyücüler geçide varmışlardı. Ameshia rahatladı; az sonra geçit kapanacak, hepsi kurtulacaktı. Alevler kalkana ulaştı ve büyülü ateş kalkanın üzerinde adeta bir güç tarafından yutulmuş gibi anında yok oldu. Fakat geçit hala kapanmamıştı.

“Bir sorun mu var? Neden hala buradasınız? Geçit daralıyor. Hemen gitmelisiniz!” dedi Ameshia telaşla.

“Birkaç dakika daha dayanabiliriz Ameshia, seni bırakmayacağız.” dedi Nisan.

“Birkaç dakikada ne olabilir ki? Sizinle gelemem, onu ben serbest bıraktım ve sonuçlarına ben katlanacağım.”

“Bizimle gelmeyeceksin ve şimdi sonun zamanı değil Ameshia.” dedi Mayıs, sesinde başka bir tını vardı, büyük bir bilgelikle doluydu, görüleri olduğunda hep böyle oluyordu. Ameshia ona karşı koymadı ve o andan itibaren kendisini akışa bırakmaya karar verdi. O birkaç dakikayı ağır çekim gibi yaşadı. Kzongarth’ın kalkana art arda saldırıları, alevler, alevlerin kalkan tarafından yutulur gibi anında yok oluşu, geçidin giderek daralması… Her şeyi bir kabullenişle, bir rüya gibi izledi ve sonra Mayıs’ın sesiyle kendine geldi.
“Artık gitmek zorundayız. Dayan Ameshia ve ışık seninle olsun.”

Ameshia ona cevap veremeden geçit kapandı ve Kzongarth tam o anda geçidin olduğu bölgeye bir kez daha alevlerini saldı. Alevler, hala varlığını koruyan kırmızı kalkana ulaştığında bu kez melezlerin gidişiyle gücünü yitiren kalkan çatlamaya ve çok geçmeden de yanmaya başladı. Kzongarth, bir süre zafer çığlıkları atarak gökyüzünde gövde gösterisi yaptı ancak az sonra geçidin çoktan kapandığının farkına vardı ve o zaman aslında kalkanı yaratanı yenemediğinin de bilincine vardı. Hiçbir varlık, Yangiler dahil ona böyle hissettirmemişti. Öfke içinde giderek büyürken sonunda Ameshia ve Galbath’a doğru döndü. Yangi kraliçesini ve altın kartalların kralını öldürmek bugünün büyük zaferi olacaktı, diğerleriyle sonra nasıl olsa ilgilenirdi.           
Ameshia bir an için ne yapması gerektiğini bilemedi.

Kaçmalı mıydı? Saldırmalı mıydı? Ölmeli miydi? Sonunda yalnızca durup Kzongarth’ı beklemesi gerektiğine karar verdi. Ondan korkmuyordu, tam tersine içinde yeni bir umut yeşermeye başlamıştı. Çağlar önce ancak tüm Yangilerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan güç bu yaratığı durdurabilmişti, oysa az önce dört gencecik kadın mucizevi bir şekilde onu geri püskürtmeyi başarmışlardı. Tamamen aynı düşüncede olan Galbath’la birlikte onları öldürmek için hızla yaklaşan Kzongarth’ın alevlerinin sıcağı yüzlerine vurduğu sırada, artıkyeni çağın büyüsüne inanmayı ve tuhaf bir farkındalıkla kaçmamayı seçmişlerdi.

Kzongarth, onlara biraz daha yaklaştığında durdu, zaferinin tadını çıkarırcasına son bir kez kükredi. Verdiği nefes Ameshia’nın saçlarını uçuracak kadar güçlüydü. Ve boğazının derinliklerinden sabırsızca çıkmayı bekleyen büyülü alevlerin sıcaklığı burun deliklerinden sanki tüm bedenine sızıyordu. Yine de Galbath da Ameshia da yerinden bir milim bile kıpırdamadı, o farkındalık hissiyle ikisi de yalnızca gözlerini kapadılar. Fakat alevler bedenlerine ulaşamadı. Kzongarth son hamlesini yapamadan sanki olağanüstü büyük güçle çarpışmış gibi hızla geriye doğru döne döne sürüklenmeye başladı. Ne Ameshia ne Galbath ne de Kzongarth buna neden olan şeyi görebilmişlerdi. Hiçbiri enerjinin gelişini hissedememişti. Sonunda Kzongarth’ın sürüklenmesi durduğunda daha önce hiç karşılaşmadıkları bu farklı enerjiyi hepsi aynı anda algıladı. Kzongarth, hemen ona doğru dönüp kükreyerek harekete geçti. Kadim varlığının, her şeyin ve herkesin üstünde olduğunun iyice anlaşılması için yavaş ilerliyor, alevlerini salarak gövde gösterisi yapıyordu.

Bu yavaşlığının bir diğer nedeni de mutasyon geçirmiş gibi duran bu tanımlanamaz varlığın enerjisini iyice tartıp anlamaktı. Sonunda onu kendine denk bulmadığına karar verdi ve az sonra olacakları anlatan en vahşi bakışıyla onu biraz daha süzdükten sonra aniden hızlanarak saldırıya geçti.

Emon, kızıl ejderhanın yanında bir sineğinki gibi görünen kanatlarıyla havada asılı duruyor, hiç kıpırdamadan ve gözlerini ondan ayırmadan bekliyordu.

“Kraliçe Ameshia! Hemen gidin buradan ve Lady Purple’ı bulun. Onu burada hissedemiyorum.” dedi az sonra ve aniden ortadan kayboldu. 
Gökyüzünü kızıla boyayan Kzongarth’ın alevleri Emon’u yakalayamamış ve az evvel durduğu yerdeki boşluğu yalayıp geçmişti. Emon, biraz sonra ejderhanın tam arkasında bir yerde yeniden ortaya çıkıp turkuaz enerjisinin diğer varlıkların enerjileriyle birleşmiş en güçlü ve ölümcül halini onun üzerine yolladı. Fakat Kzongarth’ın bedeninde patlayan enerji onu sarsmadı bile; düşmanına doğru dönüp onunla yeniden göz göze geldiğinde yüzünde neredeyse gülümsemeye benzer bir ifade vardı.

“Hepsi bu muydu? Benimle boy ölçüşmeye kalkışman dışında hiç de etkileyici değilmişsin.” dedi Kzongarth ve hemen yükselerek yeniden saldırıya geçti.

“Galbath, Ashila en son yerde değil miydi? Nereye gitmiş olabilir ki? Başka bir geçit açılmadı, bundan eminim.” dedi Ameshia.
“Ashila’yı uzun süre baygın tutmak mümkün değil. Korgathda burada olmadığına göre birlikte kaçmış olmalılar. Ameshia, Ashila Kzongarth’la anlaşmış olmalı; kızıl taşı koruyan kalkanı onun yok ettiğinden eminim.”

“Evet, ben de öyle düşünüyorum. Kzongarth biz labirentteyken Ashila’yla buluşmuş olmalı. Aslında o anda şüphelenmiştim, bunu yapacağını tahmin etmem gerekirdi. Ashila, ona Kızıl Diyar’ı özgür bırakma sözü vermiş olmalı, benim bunu asla yapmayacağımı biliyordu. Ani’yi dinlemeliydik Galbath. Yaptığımız çok insanın hayatına mal oldu.”

“Ameshia, biz doğru bildiğimizi yapmaya çalıştık, bunu kabullenmelisin. Emon’a yardım edecek miyiz?”

“Ashila’yı bulmak şu anda daha önemli bence.” dedi Ameshia. Tam o anda zihninde Ani’nin sesini duydu.

“Merak etmeyin, Emon ejderhayla başa çıkabilir, öldüremezama sonsuza dek ondan kaçabilir. Onu durduracak güç yakında ortaya çıkacak. Seninle buluşmalıyız Ameshia. Sende ihtiyacım olan bir şey var.” dedi Ani.

— Ashila ne olacak?
— Bu daha önemli, daha doğrusu herkesin hayatı buna bağlı.
— Tamam Ani, geleceğim. Neredesin?
— Sesimi takip et, beni bulacaksın.
— Bana bir dakika müsaade eder misin? Torunumla konuşmalıyım.
— Ameshia, şu anda onunla konuşmak için iyi bir zaman değil, inan bana.

Ameshia, Ani’nin ne demek istediğini anlamıştı; sevdiklerini hayal kırıklığına uğrattığını biliyordu, yüreği burkulsa da kendini toplayıp olanı kabullendi.

“Geliyoruz.”

- Devam edecek 

Editör: Deniz İmre

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı 27 / Yedi Diyar Yedi Savaş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 26 -Gölge Güçlerin Yükselişi /Yedi Diyar Yedi Savaş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 25 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 24 / Gölge Güçlerin Yükselişi        01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frierkansı -23 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Bir Adamın İtirafları 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 22 / Gölge Güçlerin Yükselişi     01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -21 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı-20 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 19 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -18 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Menopoz 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -17 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi       01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -15 / Gölge Güçlerin Yükseliş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -14 / Gölge Güçlerin Yükseliş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -13 /Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Özgürlük 01-01-1970 03:00 Yağmurlar Yağdı Üstüme 01-01-1970 03:00 Connection 01-01-1970 03:00 Ritim... 01-01-1970 03:00 Yol... 01-01-1970 03:00 Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları 01-01-1970 03:00 ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 01-01-1970 03:00