5. BÖLÜM
7 DİYAR 7 SAVAŞ
MOYAR
“Boleslav, başka şansın yok!”
Kardeşlerinin ve çocuklarının arka arkaya düşüşlerini izlemek ve hiçbir şey yapamamak Boleslav’ı delirtmek üzereydi. Bir süredir yapabildiği tek şey, aynı Mavyalar gibi sürekli ışınlanarak savaşmak ve olabildiğince çok Mavyayı öldürmekti ama bu şekilde kimseye bir hayrı yoktu. Akulina haklıydı; yapılacak tek şey vardı.
“Tamam kardeşim şimdi.”
Bir saniye içinde kırmızı dağa giden yoldaki büyük Moyar ormanındaydılar. Boleslav, kollarını hemen iki yana doğru açarak Yüksek Moyar dilindeki duaya başladı. Yalnızca birkaç dakika geçmişti ki Moyar evreninin seslerini yutan hava, sanki bu sessizliği içinden fırlatıp atmak ister gibi sert bir rüzgarla canlandı ve dev ağaçların yapraklarını kulakları sağır edecek bir güçle hışırdatmaya başladı. Kadim ağaçların kökleri, insan kulağıyla duyulamayacak bir frekansta birbirleriyle iletişime geçmişlerdi. Bu, Moyar evreninin uyanmaya başladığı anlamına geliyordu. Çok geçmeden de köklerin frekansı, ormandan dört bir yana doğru tüm diyara yayılacak ve Mor Saray’da uyanış tamamlanacaktı. Boleslav, keskin gözlerini saraya doğru çevirdiğinde kubbe titreşmeye başlamıştı bile.
“Başardık Akulina! Gidelim.”
Fazla zamanları yoktu; Emon’dan önce orada olmalıydılar, zaman ve mesafeyi atlayarak hemen Mor Saray’a ışınlandılar. Kubbe açılmaya başladığında enerji alanı bir süre daha aktif kalacak ve geçit vermeyecekti fakat kendilerini doğrudan Mor Saray’ın geniş avlularından birinde, kubbenin içinde buldular. Moyar evreni, Boleslav ve Akulina’ya kapılarını açmış ve girişlerine izin vermişti. Boleslav heyecanlıydı, etrafına bakındı, mis gibi havayı içine çekti ve az sonra Moyarevreninin enerjisi bedenine akmaya başladı. Moyar’ı ne kadar çok özlemişti. Eğer Akulina onu uyarmasaydı neden orada olduğunu bile tamamen unutmak üzereydi. Boleslav, hemen onun sırtındaki yumuşacık tüylerin üzerinden yere doğru kaydı. Fakat Akulina’nın, aynı kendisi gibi siyah damarlarla kaplanan bedeni yumuşak olmamalıydı. Bu düşünceyle kendi ellerine baktığında güzel beyaz tenini gördü. İkisi de eski hallerine dönmüşlerdi. Moyar evreni yalnızca onları içeri almakla kalmamış, bir de affedip kucaklamıştı. Boleslav yanaklarından süzülen yaşlarla Akulina’ya sarıldı.
“Boleslav, artık büyük tapınağa gidelim.” dedi Akulina bir süre sonra.
***
“Mortorg! Kubbe açılıyor, hemen Mor Saray’a gidiyoruz.”
Emon ve Mavyalar, Mor Dağlar’ın eteklerine düşen kimi ölü kimi baygın Moyarlıları bırakarak büyük bir hızla kubbeye doğru yöneldiklerinde, Moyar evreninin uyanışı sayesinde baygın durumdaki Moyarlılar da uyanmaya başlamışlardı. Eğer Boleslav Moyar’ı uyandırmamış olsaydı belki de hiçbiri sağ kalamayacaktı.
Uyandığında Aya’nın sırtı yattığı yerde titreşiyordu ama buna bir anlam verebilecek durumda değildi. Yüzünü okşayan hafif rüzgarla bu titreşim birleşince yeniden uyumak istedi ama sonra aniden nerede olduğunu hatırlama ihtiyacı hissetti ve onu içine çeken rahatlıktan sıyrılarak gözlerini açtı. Ormandaydı, toprağın üstünde yatıyordu, doğrulmak istedi fakat hareket edemiyordu sanki bedeni görünmez iplerle bağlanmış gibiydi. Az sonra zihni berraklaşmaya ve Moyar’a ayak bastıkları andan itibaren olanları yavaş yavaş hatırlamaya başladı. Yangi asası nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde elinden düşmüştü. Bu tam da Emon’un karanlığını hissettikleri anda olmuş ve sonra Kaida vurulmuştu. Aya, o anda gücünün zayıfladığını ve kendisini havada tutamadığını hatırlıyordu.
Dağın sert kayalarla dolu geniş çıkıntısına doğru hızla düşmeye başladığında başı dönüyor ve doğru dürüst düşünemiyordu. Son bir kez gücünü uyandırmaya çalışmış ama başaramamıştı. Sonunda kayayla arasında birkaç metre kalmıştı ki bedeninin hızla geri çekildiğini algılamıştı. Onu yakalayan her kimse çok hızlıydı sanki birlikte on kez boyut atlamışlardı. Aya’nın ne bedeni ne de zihni sihir olmadan bunu taşıyamamış ve sonunda bayılmıştı. Mavyalardan biri, onu ormana taşıyıp hareket edemeyeceğinden emin olduktan sonra bırakmış olmalıydı.
Aya, bedenini hareket ettiremese de her türlü etkiden uzakta gücünü yeniden toplayabileceğini düşünüyordu. Derin nefesler alıp vererek kendini önce hafif bir transa soktu. Bir süre sonra kalp atışları yeterince yavaşlamıştı ancak yattığı yerdeki titreşim giderek artıyordu. Zihni bunun neden olduğuna takılınca konsantrasyonu bozuldu ve çok geçmeden ağaç köklerinden yayılan frekansı duydu; Moyar uyanıyordu. Heyecanla evrenin güç kaynağına ulaşmak için dua etmeye başladı. Biraz sonra ayaklarını ve ellerini oynatabilir duruma gelmişti, birkaç dakika içinde de tamamen serbest kaldı. Hemen ayağa kalkıp yakın çevredeki enerjileri taramaya başladı; önce ormanın kadim ağaçlarının varlığından başka bir şey algılamadı ama sonra orada yalnız olmadığına dair garip bir hisse kapıldı, yine de kendisini tehlikede hissetmiyordu.
“Lütfen ortaya çıkar mısın?” dedi yumuşak bir sesle, enerjinin Moyarlı ya da kadim bir varlıktan gelmediğini anlamıştı. Burada olabilecek böyle bir enerji tek bir kişiye ait olabilirdi; o da Moyar’a onlarla birlikte gelmişti. Gurrit, biraz sonra birkaç metre ötedeki bir ağacın arkasından yavaşça çıktı ve Aya’ya doğru yürümeye başladı,
“Seni uyandırıp büyüyü bozamadım, kimseye de ulaşamadım. Çaresizce seni almaya geleceklerle savaşmak için bekliyordum. İyi olduğuna sevindim.” dedi.
— Nasıl buldun beni?
— Gerçekten bilmiyorum, sanki biri kulağıma fısıldıyor gibiydi, çok net değildi ama yine de başardım.
— Teşekkür ederim beni koruyup kolladığın için.
Aya konuşurken gözlerini onun çekik gözlerinden alamıyordu; onda kendisine çok tanıdık gelen bir şey vardı ama ne olduğunu bir türlü çıkaramıyordu. Onlarla Moyar’a gelmek istediğinde de aynı hissi yaşamıştı.
— Bir şey yapamadım ki… Ama seni korumam gerektiği hissi o kadar güçlüydü ki… Sanki başka çarem yokmuş gibi ve her şey buna bağlıymış gibi bir his…
— Anlıyorum…
Aya, içinden gelen bir dürtüyle ona yaklaşıp elini uzattı. Gurrit, biraz çekinerek de olsa onun elini tuttu ve aynı anda ikisinin de gözlerinin önünden birtakım görüntüler geçmeye başladı. Bunlar, ortak geçmişlerinin anılarıydı. İkisi de afallamıştı, bir süre hiçbir şey söyleyemediler, kıpırdayamadılar… Sonra Aya, uzanıp onun peçesini çıkardı. Artık karşısındaki adam bir gurrit değildi, gerçek benliğine dönmeyi başaran bir yolcu şamandı; Rin’in babasıydı, öldüğünü sandığı sevgili kocası Yota’ydı.
***
İmparatoriçe Ani gözlerini açtığında bir süre zamanı ve yeri algılayamadı. Moyar evreninin çağrısıyla trans halinden çıkmıştı ama henüz zamanın gelmediğini biliyordu. Büyük meditasyon tamamlanmamıştı. Öyleyse bu çağrının tek bir nedeni olabilirdi: Moyar, büyük bir tehdit altındaydı. Hemen ayağa fırladı ve o anda kendisine çok tanıdık gelen bir enerji algıladı. O sırada tapınaktaki diğer herkes de hayretle tapınağın artık açık olan kapısına doğru bakıyordu. Kapının açık olması tuhaftı, kocası Eadrich’in kapıya doğru koşması daha da tuhaftı ama en tuhafı kocasının heyecanıydı. Gerçek olabilir miydi? Yavaşça kapıya doğru yürümeye başladı ve önündekileri geçtiği anda onu gördü. Karmakarışık duygular içindeki dünyalar güzeli kızı Boleslav, gözlerinden akan yaşlarla babasına sarılıyordu. Ani de Eadrich kadar heyecanlanmıştı ama onun kadar affedici olup olmadığını bilmiyordu yine de kızının utancını ve kendisini herkesten daha çok yargıladığını da algılamıştı. Kızı bir şekilde gerçeğe uyanmıştı, kalbi yumuşadı, onun yanına vardığında onu affetmeye bile ihtiyacı kalmamıştı. Kollarını açtı ve kendisini bu kollara bırakan kızını kucakladı.
“Fazla vaktimiz yok anne! Emon geliyor. Mavyalarla birlikte! Kardeşlerim ve çocuklarım, daha da önemlisi tüm Moyar tehlikede!”
Başka söze gerek yoktu, savaş gongları çalınırken İmparatoriçe Ani, tüm Moyarlıların zihinlerine seslendi;
— Moyarlılar! Kubbe planlanandan önce iniyor ve Moyar tehdit altında! Dışarıda bizi bekleyen kadim düşmanımız Emon’dan başkası değil. Yanında Mavyalar var, birlikte bizi yok etmeye ve Moyar’ı ele geçirmeye çalışacaklar. Emon artık daha güçlü bir varlık olabilir, Mavyalar güçlü ve kurnaz savaşçılar olabilir ama biz de Moyarlılarız. Korkmayın, çünkü bugün bu işi sonsuza dek bitireceğiz. Herkes savaş için hazırlansın. Işık bizimle olsun.
— Anne, bir şey daha var… Korya ve Minel de burada.
— Neden, neredeler şimdi?
Boleslav hemen annesinin elini tutup Lady Purple’la Emon arasında geçen konuşmayı ona aktardı. Ani, duyduklarına inanamıyordu.
“Hayır yapamazlar! Boleslav, bu Moyar’ı da Mavi Diyar’ı da mahveder, geçmişle oynayamayız. Onları durdurmalısın! Demek ki daha önce de böyle olmuş, şüphelenmiştim ama emin değildim. Boleslav, Emon’u bugün, şimdi yenmeliyiz. Anlamıyor musun, bugünkü kaosun tek nedeni, niyetleri iyi olsa da Korya ve Minel!”
Boleslav anlamaya başlamıştı, her şey daha bir netlik kazanmıştı, annesi haklıydı.
“Ne kadar zaman var?” dedi Ani.
“Zaman döngüsüne göre yarım saat var.”
Ani, Boleslav’ın ellerini tutup ona zamanı ve yeri gösterdikten sonra,
“Hemen git ve onları buraya getir, onlara burada ihtiyacımız var.” dedi ve Boleslav ışınlandığı anda o da diğerlerini takip ederek dışarıya çıktı. Tüm Moyarlılar, Mor Saray’ın büyük avlusunda toplanmış, kubbenin dışında sabırsızca bekleyen Mavyalar ve dehşet verici yeni formuyla Emon’a bakmadan hatta onları umursamadan hazırlıklarını yapıyorlardı. Ani, halkının sakinliğinden etkilenmişti; korku ya da karışık duygusal ruh hallerinden arınmış gibiydiler. Demek ki meditasyonları yarıda kesilmiş olsa bile bir şeyleri değiştirmeyi başarmışlardı. Meditasyon öncesindeki ahenksizlik tamamen yok olmuş ve ışıkları geri gelmişti.
Kubbe neredeyse tamamen inmişti ama enerji alanı hala aktifti. Tüm Moyarlılar kardeş kartallarına binmiş, gözlerini düşmanlarından ayırmadan hareket etmeye hazır bir şekilde enerji alanının tamamen yok olmasını bekliyorlardı. Hiçbiri tapınaktan en son çıkan Yüce Kâhinin yokluğunu o ana kadar fark etmemişti. Yüce Kâhin, imparatoriçe Ani’nin yanına doğru telaşsızca yürürken tüm gözleri kendisine döndürecek kadar güçlü bir enerji yayıyordu. Elinde bir asa taşıyordu ve kısa süre içinde herkes enerjinin asadan geldiğini anlamıştı. Yüce Kâhin, asayı Ani’ye uzattı. Ani, biraz şaşkındı ama çoktan bu kadim asanın büyülü varlığının etkisine girmişti. Hiç tereddüt etmeden asayı eline aldı ve, “Bu o asa mı?” diye sordu.
“Evet imparatoriçem, bilgece kullanın. Kararsız kaldığınızda size yol gösterecek. Ama önce onu yürekten kabullenmelisiniz ve sonra eğer o da sizi kabullenirse bunun sonucunu biliyorsunuz değil mi?'
“Evet biliyorum.” dedi Ani, göz ucuyla Eadrich’e bakarken.
Onun hüznünü ve çelişkisini derinden hissediyordu ama asayı reddedemezdi. Asayı iki eliyle birden kavradı, kadim duayı okudu ve tüm benliğiyle onu kabullendi. Tam o anda bedeninden tüm hücrelerini sarsan bir akım geçmeye başladı fakat az sonra bu rahatsız his yok oldu. Elindeki asa organik bir uzuv haline gelmiş ve onun bir parçası olmuştu sanki. Artık kendi vücut ağırlığını da hissetmiyordu; tüm bedeni şeffaflaşmış ve derisinin altından doğru güçlü bir ışık yayılmaya başlamıştı. Asa, Ani’yi kabullenmiş, onunla uyumlanmıştı; artık ikisi de birbirine itaat edecekti. Ani, aynı kendisi gibi tüm bedeni şeffaflaşan, bir peri gibi hafif ve ışıklı bir varlığa dönüşen kardeş kartalı Mina’yla birlikte yerden yükseldi ve havada süzülerek halkını selamlamaya başladı. Tüm Moyarlılar büyülenmişcesine onu izliyor, ondan gözlerini alamıyorlardı. Öyle güçlü ve büyük bir enerji açığa çıkmıştı ki artık kubbenin dışında kimin olduğunun da hiçbir önemi kalmamış gibiydi.
Antik zamanda Emon Moyar için bir tehdit oluşturduğunda, bu kadim asa o dönemin imparatoruyla uyumlanmayı reddetmişti. O zamanki Yüce Kâhin de asayı tapınağa geri götürüp saklamış ve zamanı gelene kadar mühürlemişti. İmparatoriçe Ani, medeniyetlerinin varoluşundan beri böylebir şey yaşanmadığını biliyordu. Bugün olan şey, Moyar için bir ilkti ve sonucu ne olursa olsun halkının gözlerinde yeşeren umudu gördükten sonra bunun hiçbir önemi kalmamıştı. Moyar, bu savaşa daha önce hiç olmadığı kadar hazırdı.
***
“Başardık Minel!”
Korya, duvarları henüz portrelerle dolmamış ve enerjisi tamamen farklı bir frekansta olan Moyar’ın antik zamanındaki büyük tapınağını hemen tanımıştı.
“Medeniyetlerinin bilgeliği henüz o kadar gelişmemiş ama yine de bu halde bile insanlardan çok daha ileridelermiş.” dedi Minel.
Korya her geçen gün daha da güzelleşen Minel’e hayran hayran baktı bir süre ama sonra onun biraz sıkıntılı olduğunu fark etti.
“Ne oldu?” diye sordu.
Minel gülümseyerek Korya’nın dudaklarına bir öpücük kondurdu.
“Sen de çok güzelsin Koryacığım, sanırım artık portredeki görüntümüze ulaştık.” dedi.
Korya, öpücüğün etkisiyle kıpkırmızı olmuştu, bir şey söyleyemedi. Minel, onun bu haline biraz kıkırdadıktan sonra hemen ciddileşti.
“Korya, Lady Purple’ın yanındayken ikimiz de aynı anda aynı şeyi düşündük ve o anda bu doğru bir karar gibi gelmişti ama şimdi o kadar emin değilim.” dedi.
— Müdahale etmememiz gerektiğini düşünüyorsun, değil mi? Buraya vardığımız anda ben de öyle hissettim. Çözüm burada değil, şimdi artık eminim. Değiştirebileceğimiz her şey gelecekte mümkün, geçmişte değil.
— Evet Korya ama kafamı kurcalayan başka bir şey daha var adını koyamadığım. Sanki henüz görmediğimiz ya da kaçırdığımız bir şey var gibi geliyor.
— Belki de hatırlayamadığımız o geçmiş yüzündendir bu hissin. O gün değiştirdiklerimiz bugünkü kaosu yaratmış olabilir, diye düşünmeye başladım ben de.
— Belki de o zaman için olması gerekeni yaptık belki de bugünün aynen bu şekilde yaşanması gerekiyordu Korya ama hayır, sanırım kaosu biz yaratmadık.
— Umarım öyledir Minel. Ama şimdilik bu önemli değil, senin kafanı kurcalayan hissin peşine düşmeliyiz çünkü ben de senin gibi hissetmeye başladım.
Karşılıklı oturup ellerini birleştirdikleri anda akış başladı. Görüntüler baş döndürücü bir hızla akıyordu. İlk başta odaklanmakta ve ne olduğunu anlamakta biraz zorlandılar ama sonra her şey netleşti ve geleceğin, kanlarını donduran bir anını gördükleri anda akış sona erdi. İkisi de korku ve şaşkınlıktan donup kalmıştı, bir süre ne konuşabildiler ne de hareket edebildiler. Az sonra tapınağa ışınlanan Boleslav’ın enerjisini algıladıklarında bile hareketsiz kaldılar; sanki umurlarında değildi. Sonunda Boleslav daha fazla dayanamadı, “Korya, Minel! Lütfen benimle gelin, geri dönmeliyiz.” dedi.
Korya ve Minel, bir süre daha ne yapacaklarını bilmez bir halde kıpırdamadan durduktan sonra uysalca ayağa kalkıp Boleslav’ın yanına yürüdüler. Boleslav onların allak bullak olmuş yüzlerini görür görmez önce kendisinden korktuklarını düşündü ama sonra ikisinin de zihninde çok başka düşünceler döndüğünü fark etti. Dinlemek istemese de duyuyordu bu karmakarışık ve ne olduğu anlaşılmayan düşünceleri, yine de hiçbirinin kendisiyle bir alakası olmadığını anlayabilmişti.
“Biz hazırız Boleslav ve imparatoriçeyle hemen konuşmalıyız.” dedi Korya. Boleslav iyice huzursuz olmuştu ama emin olduğu tek bir şey vardı o anda; zaman, sahip olmadıkları bir lükstü. Hemen ellerini uzattı ve üçünün de elleri birleştiğinde bir daha dönmemek üzere geçmişi terk ettiler.
***
Emon, imparatoriçe Ani’nin ışıklı şeffaf bedeniyle yerden yükselişini gördüğü anda bunun ne demek olduğunu anlamıştı. Mortorg ve Mavya yaşlıları da…
“Sanırım bu her şeyi değiştiriyor Emon. Halkımın Moyar’daki geleceği az önce yok oldu. Artık yer altına da inemeyiz, orman bize geçit vermeyecektir. Seninle Mavi Diyar’a geleceğiz, başka şansımız kalmadı.” dedi Mortorg.
— Önce yok etmem gereken iki düşmanım var ve gideceğim yere benimle gelemezsiniz. Kubbenin enerji alanı kalktığında burada da olmamanız gerekiyor.
— Moyar’da kalamayız, ondan saklanabileceğimiz hiçbir yer kalmadı. Mavi Diyar’a hemen geçmeliyiz Emon ve sana tavsiyem de tamamen aynısını yapman olacak çünkü enerji alanı kalktığında bunu da yapamayacağız.
Emon ona cevap vermedi, keskin gözleri aşağıdaki iki gence kitlenmişti. Gözleri onu yanıltıyor olamazdı; bu iki genç,Korya’yla Minel’di. Tam arkalarında duran kadın da onu ilk tanıdığı dünyalar güzeli haline dönmüş olan Boleslav’dı. Emon, onların geçmişe müdahale etmekten vazgeçtiklerini anlamıştı. Bir an için rahatladı ama sonra tüm Moyarlıların her şeyi bugün bitireceklerinden emin ruh hallerini ve bunun yaydığı enerjiyi tüm hücrelerinde hissetmeye başlayınca bu rahatlama hissi anında korkuya dönüştü. Farkında olmadan birkaç adım geriledi.
“Gitsek iyi olur Emon.” dedi Mortorg, onu düşüncelerinden sıyırarak.
— Boyut atlayabiliyor musunuz?
— Yapabilseydik şu anda burada olmazdık Emon.
— Tamam. Mor dağlara, geçit alanına ışınlanın, Moyarlıların geldiği noktaya.
Emon ve Mavyalar ışınlanarak ortadan kaybolurlarken Moyarlılar sakin ve sabırlıydılar. Korku, çağlar sonra ilk kez yön değiştirmişti ve Emon artık hiçbir yere kaçamayacaktı. İmparatoriçe Ani asayla uyumlandığı anda ilk önce bunu garantilemiş, kadim duayı okuyarak Moyar’ın bütün boyutlar arası geçitlerini mühürlemişti.
***
Korya ve Minel, geçmişten şimdiki zamana döndüklerinde tuhaf bir kayıtsızlık haline girmişlerdi. Artık endişeli değillerdi ve etraflarında olup biten hiçbir şeyle ilgilenmiyor gibi görünüyorlardı. Emon'un orada olmasından da imparatoriçe Ani'nin değişiminden de etkilenmemiş, onlara umursamazca bakışlar atıp kendilerine gösterilen kartala yönelmişlerdi.
“Korya, annemle konuşmak istiyordun.” dedi Boleslav, biraz şaşkın bir halde.
“Yok, bir şey söylemem gerekmiyor.” dedi Korya, biraz düşündükten sonra ve kartalın sırtına çıkıp Minel’in arkasına oturdu.
Boleslav onların çok garip davrandıklarını farkındaydı, bir an için bunu kurcalamayı düşündü ama sonra vazgeçti, önemli bir şey olsa Korya’nın bunu saklamayacağından emindi. “Belki de geçmişteyken ben yanlış anladım onları.” diye düşünürken Akulina’ya bindi. Enerji alanı tamamen yok olmak üzereydi, artık saniyeler kalmıştı ve Boleslav hâlâ biraz huzursuzdu ama sonra annesine döndü ve onunla göz göze geldiğinde tüm huzursuzluğu anında yok oldu. Tüm Moyar gibi onun da içi huzurla doldu, cesareti büyüdü; artık hazırdı. Biraz sonra hep birlikte imparatoriçelerinin peşinden Moyar’ın masmavi gökyüzüne doğru havalandılar.
***
Titreşimler ve kadim köklerin frekansı, herkesten önce gücünü doğadan alan Gökçil’i uyandırmıştı. Bayılmadan önce olanları çok net hatırlamıyordu ve hafızası bulanıktı ama kardeşlerinin, Boleslav’ın çocuklarının ve bir sürü kartalın da kendisi gibi düştüklerini görmüştü. Kardeş kartalı Cengiz de yaralanmıştı. Bu düşünceyle ayağa fırladı ve etrafındaki enerjileri taramaya başladı.
“Cengiz, kardeşim uyan!” diye onun zihnine seslendi.
Birkaç saniye içinde zihninde Cengiz’in sesini duyunca rahatladı.
“Ben iyiyim, merak etme, yaralarımı iyileştiriyorum.” dedi Cengiz.
Gökçil, sonra Vala ve Mert’e de ulaştı ve onların iyi olduklarını öğrendi ama Gabor, Boleslav ve Aya’dan ses yoktu. Akulina ve Aiolos da kayıptı, onlar dışında diğer tümMoyar kartalları ve on Mavi Diyar kartalı da sağ olarak kurtulmayı başarmışlardı. Hepsi az sonra Gökçil’in yanındaydılar ama Boleslav’ın çocuklarından çok azı geri dönebilmişti. Bir süre sonra Gabor’un kardeş kartalı Aiolos’un enerjisini de algıladılar, çok yavaş uçuyordu. Sonunda zorlukla yanlarına varabildi, pençelerinde taşıdığı baygın haldeki Gabor’la birlikte Vala’nın yanına indiğinde perişan bir durumdaydı, “Onu uyandıramadım, sanırım ölmek üzere.” dedi.
Vala, hemen kardeşinin yanına yere çöküp onun bedenini ve zihnini taramaya başladı. Biraz sonra yüzü oldukça asık bir şekilde doğruldu ve,
“Elimden geleni yaptım, bekleyeceğiz ama artık ölümsüz değil. Sanırım Emon, onun enerjisini çekmiş.”
“Lady Purple çekti.” dedi Aiolos, sesi çok zayıf çıkmıştı. Valabirden onun da yaralı olduğunu fark etti, enerjisi çok zayıftı. İki kardeşin güçleri birbirine bağlı olduğundan Aiolos hem ölümsüzlüğünü hem de kendini iyileştirme gücünü kaybetmiş olmalıydı. Hemen büyük ellerini onun bedenindeki yaralarda dolaştırmaya başladı. Çok geçmeden onun da tüm yaraları kapandı.
“Teşekkür ederim Vala.” dedi Aiolos.
“Aiolos, kubbe açılmış olmalı. Gabor’u alıp büyük tapınağa, Yüce Kahine götür.”
Aiolos, pençeleriyle kavradığı Gabor’la birlikte havalanırken Gökçil, hala Aya ve Boleslav’a ulaşmaya çalışıyordu. Diğerleri de onları görmemişti. Sonunda çaresizlik içinde Vala’nın yanına geri döndü.
“Gabor nasıl?” diye sordu.
“Yüce Kâhine gönderdim, belki bir şansı olur.”
Gökçil, kendisini perişan hissediyordu ama kendini toplamak zorundaydı. Moyar uyanmış olabilirdi ama bu, önlerinde büyük bir savaş olduğu anlamına geliyordu. Gabor için kısa bir dua okuduktan sonra, “Kimse Boleslav’la Aya’yı görmemiş Vala, gurrit de yok, muhtemelen ölmüştür. Kaida ise Aya’yla birbirlerinden koptuktan sonra bir daha onun enerjisini algılayamamış ama yine de Aya’nın yaşadığını düşünüyor.” dedi.
— Haklı, ölse onu bulurdu.
— Evet. Boleslav da onunla birlikte olmalı ama Akulina neden kayıp anlamadım. Ona ulaşmaya çalışalım, belki o da yaralıdır.
Gökçil, ilk çağrısını duymayan Akulina için çok umutlu değildi yine de onun zihnine ulaşmak için konsantre oldu ve bu defa hemen cevap alınca çok şaşırdı. Akulina, Boleslav’labirlikte Mor Saray’dan yeni çıktıklarını söyleyince biraz yukarı tırmanıp saraya doğru baktı. Tam düşündüğü gibi Moyar evreninin uyanışının kubbeyi indirdiğini gördü. Ama onu en çok heyecanlandıran şey, tüm Moyarlıların gökyüzünde olmasıydı. En önde halkının liderliğini yapan annesi ise büyüleyiciydi sanki güneşin tüm ışıkları onun üzerine düşüyor gibi ışık saçıyordu. Büyük meditasyon sonrası enerjisi büyümüş olmalıydı. Hemen yanında Boleslav ve Akulina, diğer yanında da babası vardı.
“Anne! Buradayız.” diye seslendi onun zihnine yerden biraz yükselerek.
“Merhaba Gökçil.” dedi annesi, sesinin tınısı ve enerjisi çok farklıydı, her zamanki gibi sevgi doluydu ama bir yandan da ilahiydi sanki. Ani, konuşmasına diğerlerine de hitap ederek devam ederken Gökçil, onun yaydığı kadim gücün karşı koyulamaz etkisini iyice derinden hissetmeye başlamıştı.
“Moyar, artık Emon için hazır! Bugün sonsuza dek sürecek barışın ilk günüdür!”
Gökçil, asayı o anda fark etti, boğazı düğümlendi, heyecanlandı, mutlu oldu, hüzünlendi… Kardeş kartalı Cengiz, onu almaya geldiğinde yaşadığı karmaşık duygulardan henüz sıyrılamamıştı. Bu yüzden diğerleri imparatoriçeye doğru ilerlerken o, bir süre yerinden kıpırdayamadı. En geride kalan Vala, Asim’le onun yanına vardığında durdu.
“Asa mı o annemin elindeki?” dedi. O da Gökçil’le aynı duyguları yaşıyordu.
“Evet Vala, o asa…”
İSTANBUL
Savaş çok tuhaf bir hal almıştı. Kara afyalar, kendilerini öldürebilecek büyünün etki alanından çıkmak için geri çekilmişlerdi ama geçit vermeyecek şekilde savaş alanının etrafını her yönden sarmışlardı. Bir tek Korgath, Lady Purple’la birlikte çatışmaya yakın duruyor ama ikisi de tuhaf bir şekilde ne saldırıyor ne de kara büyü yapıyor, yalnızca üzerlerine gelen ölümcül enerjileri savuşturmakla yetiniyorlardı. Büyünün Korgath’a işlemediği daha ilk anlarda anlaşılmıştı. Eğer bir mucize olmazsa bu şekilde ikisini de öldürmeleri mümkün olmayacaktı. Öte yandan yaşlılara yakın durarak asa korumasından uzaklaşmayan Karya komutasındaki şamanlar ve büyücüler de kayıp vermiyorlardı artık. Dolayısıyla büyücü yaşlıları için de geçerliydi bu. Birkaç saattir iki taraf da sonucu olmayan, hiçbir başarı elde edilemeyen bir mücadele içindeydi.
“Kraliçe nerede? Tüm barikatlar yok olmadı mı?” dedi Mete, onu gözünün önünden ayırmayan Mayıs’a yaklaşarak. Herkesin aklında bu soru vardı ama bir süredir bunu düşünecek vakitleri olmamıştı.
“Bilmiyorum, onu hissedemiyorum. Lady Purple, onları uzak tutmak için başka bir büyü yapmış olmalı.” dedi Mayıs. Bir süredir oradan çıkmaları ve bir ara vermeleri gerektiğini düşünüyordu fakat Lady Purple da böyle bir hareket bekliyor olmalıydı, hatta asıl istediği bu bile olabilirdi. Başka bir tuzak, başka korkunç büyüler… Mayıs savaşan dostlarına baktığında en dayanıklıların bile yorgun olduklarını görebiliyordu. Aslında bu daha çok beyinsel bir yorgunluktu, bedenleri daha uzun süre dayanırdı ama yakın zamanda dinlenmezlerse yeniden kayıp vermeye başlayacaklardı.
“Patricia, bizi buradan çıkarabilir misin?” dedi.
“Herkesi mi?”
“Evet, mümkün mü?”
“Böyle bir şeyi hiç denemedim ama zor olur gibi geliyor. Herkes birbirine dokunmalı ve hem savaşıp hem de Lady Purple’a fark ettirmeden bu nasıl mümkün olur bilmiyorum. İçimizden geride kalanlar olabilir. Neden altın taşları kullanmıyoruz?”
“Onlar Yangi taşları ve içimden bir ses eğer onları kullanmaya kalkarsak Lady Purple’ın bir şekilde bizi durdurmayı başaracağını söylüyor. Hatta bu durumu kendi lehine çevirecek bir büyü yapması da çok olası. Ama Patricia sen haklısın, bu kadar büyük bir grup olarak ışınlanmak çok riskli, küçük gruplar halinde gitmek daha da riskli ve söz konusu bile olamaz.” dedi Nisan, bir yandan o da bir şeyler düşünüyordu.
“Ben yapabilirim.” dedi Rin, herkesi şaşırtarak. O ana dek küçük gruplarının daima sessiz kalan üyesi olmuştu ve kimse ona, “Senin yeni bir gücün var mı?” diye sormayı düşünmemişti bile.
“Harika! Nasıl olacak?” dedi Nisan, hemen Rin’e gülümseyerek. Zihni tüm etkilerden kurtulduğunda, onun kendi iç dünyasında kaybolduğunu ve kim olduğunu anlamaya çalıştığını bildiği için hep ona yardım etmek ve yanında olmak istemiş ama olaylar inanılmaz bir hızla onları savaşa sürüklediğinden onunla hiç ilgilenememişti.
“Şey, sanırım ben geçit açabiliyorum artık. Savaştan hemen önce babamı düşünüyordum. O ana dek hiç yapmadığım bir şey yapıp iki elimi dua etmek için göğsümde birleştirmiştim ve birden önümde ışıklı bir yol açıldı fakat korktum ve geçide giremedim çünkü babamın öldüğünü biliyordum.” dedi Rin.
Kısa süren bir sessizlik oldu, hiçbiri bunun Lady Purple’dan kaçmak için yeterli olacağından emin değildi, onları yine kara büyülerle engelleyebilirdi ama geçit açmak her şekilde altın taşları kullanmaktan daha az riskliydi ve sonuç olarak tek şansları da buydu. Şüpheler dağıldı.
“Peki nereye gideceğiz?” dedi Patricia heyecanla sessizliği bozarak.
Hiçbiri uygun bir yer düşünemiyordu. Mayıs, hemen Karya’nın zihnine ulaşıp onu çağırdı. Az sonra Karya, yanlarındaydı, planı duyunca,
“En uygun yer Kartallar Diyarı olur. Kraliçe dönene kadar dinlenip toparlanmalıyız. Ve ne yapacaksak hızlı yapmalıyız. Ashila, geçidin enerjisini hemen fark eder. Bize dikkatleri dağıtacak bir şey lazım.” dedi.
“Benim bir fikrim var.” dedi Nisan ve Rin’e döndü,
“Ellerini birleştirince geçit tam olarak ne kadar sürede açılmıştı?”
“Hemen.”
“O zaman bana iki dakika ver. Karya, herkesi Lady Purple duymadan nasıl uyaracağız?”
“Sen onu bana bırak.” dedi Mayıs. Bir süredir Lady Purple’ın duyamayacağı bir frekans fikri zihninde dönüp duruyordu ve artık yapabileceğinden emindi. Hemen Patricia’nın ellerinden tutup bir melodi mırıldanmaya başladı. Bu tuhaf melodi, neredeyse anında canlı bir müziğe dönüştü. Birkaç saniye içinde de müziğin yarattığı frekans, etraflarında bir enerji alanı yarattı. Karya, o anda herkesin zihnine ulaşarak uyarıyı eksiksiz iletmeyi başardı.
Lady Purple, bu frekansı anında algıladı ama ne işe yaradığını anlayamadı. Yangi, Moyar ya da şaman ve büyücü enerjilerini çözmek onun için hep çocuk oyuncağı olmuştu fakat melezlerin güçlerini hala çözememişti ve algıladığı bu frekans, yine onların işi olmalıydı. “Yeni bir kalkan yaratmaya çalışıyor olmalılar.” diye düşündü. Bu düşünce hiç hoşuna gitmedi, onları bir an önce hareket etmeye, kaçmaya zorlamak istiyordu. Baskıyı artırmak için başka bir yol denemeye karar verdi.
“Büyücüler ve yaşlılar! Savaş alanını yavaşça terk edin ve yanıma gelin!” dedi ve kendi de Korgath’la birlikte kara afyalara doğru biraz gerileyerek beklemeye başladı. Büyücüler, küçük manevralarla savaş alanının dışına doğrukaymaya başladıklarında gülümsedi. Düşman da peşlerinden gelecek ve az sonra herkes tam istediği noktaya ulaşmış olacaktı. Ellerini kaldırıp büyüye hazırlandı. Fakat birdenbire karanlık büyülerin etkisiyle oluşan koyu ve kasvetli havayı bile donduran buz gibi başka bir karanlık çöktü havaya. Enerji çok güçlüydü, sanki her yerde aynı anda var olmuştu ama bir yandan da hem var hem yok gibiydi.
Lady Purple artık kimseyi göremiyordu, karanlığı delen gri-beyaz şekilsiz şekillerden başka… Elinin bir hareketiyle önündeki görüntüyü yok etmek istedi, olmadı, bir kez daha denedi, yine başaramadı. Büyücü yaşlılarına ulaşmak istediğinde ise zihnine başka varlıkların sesi doldu. Sinirlenmeye başlamıştı; önündeki bu tuhaf şekillerin üzerine olabilecek en güçlü, en ölümcül enerjiyi yolladı, enerji havada patladı ama şekillere hiçbir şey olmadı. Hiçbiri işe yaramayan daha güçlü büyüler denedi ama zihnindeki sesler o kadar artmıştı ki delirmek üzereydi. Kafasının içinde ışıklı varlıklar vardı sanki. Lady Purple sonunda ölülerle dans ettiğini anladığında neredeyse şok geçirecekti. Bu, ancak kendisinin ya da Ameshia’nın yapabileceği kadar güçlü bir büyüydü.
“Karya mı yoksa?” diye düşünürken bambaşka bir enerji daha algıladı. Bunun bir geçit enerjisi olduğunu hemen anladı ama açığa çıkan enerjinin ve yaratılan enerji alanının büyüklüğüne inanamadı. Karşısındaki güç, evrilerek büyüyordu sanki ve o hiçbir şey yapamadan beklemek zorundaydı. Biraz sonra zihnindeki sesler birden yok oldu, aynı anda göz kamaştırıcı bir ışıkla karanlık delindi. Lady Purple ışıktan yanan gözlerini yeniden açabildiğinde karşısında en az kendisi kadar şaşkın bir halde kalakalmış kendi ordusundan başka kimse kalmamış, Dünya Ordusu, geride tek bir asker ya da kartal bırakmadan ortadan kaybolmuştu.
MOYAR
İmparatoriçe Ani’nin liderliğindeki Moyar ordusu, kadim Moyar ormanı üzerinden kırmızı dağın tepelerinde konuşlanan Emon ve Mavyalara doğru kararlı bir sakinlikte yaklaşıyordu. Emon ve Mavyalar, Moyar’ın bütün boyutlar arası geçitlerine tek tek ışınlanmış ve hepsinin aynı mor amblemle mühürlendiğini görmüşlerdi. En son kırmızı dağdaki geçide vardıklarındaysa artık Moyar’dan ışınlanarak bile çıkış olmadığını çoktan anlamışlardı. Bu yeterince kötüydü ama asıl tuhaf olan, Moyar içinde nereye ışınlanırlarsa ışınlansınlar Moyar ordusunu orada kendilerini beklerken bulmalarıydı. Asanın imparatoriçeyle uyumlanması Emon’un düşündüğünden de büyük ve anlayışının ötesinde bir güç yaratmış olmalıydı.
Moyar evreni dev bir labirente dönüşmüştü ve düşmanları, labirentin tüm çıkışlarında aynı anda beliriyorlardı. Artık kaçacak bir yerlerinin kalmadığını kabullenmek zorundaydılar.
“Yolun sonu galiba, bir fikrin yoksa biz teslim olacağız ve imparatoriçenin bizi bağışlaması için yalvaracağız.” dedi Mortorg, olanı kabullenmenin verdiği sakinlikle. Emon ona cevap vermedi. Aslında Mortorg’un halkı adına aldığı karar doğruydu, hatta belki de bu tek şanslarıydı, diğer yandan kendisi için aklına gelen son kurtuluş yolu için Mavyalara ihtiyacı vardı ve sonucundan tam olarak emin olamasa da çoktan denemeye karar vermişti; onların teslim olmalarına izin veremezdi.
“Ne planlıyorsun Emon?”
Mortorg, Emon’un karanlığının büyümeye başladığının farkındaydı. Bir an için onun yaklaşan Moyar ordusu için kendisini hazırlandığını düşündü çünkü Emon için af olmayacaktı, savaşmak onun tek şansıydı ama sonra bu düşüncenin ne kadar saçma olduğunu anladı. Emon intihar etmezdi, o yalnızca kendisini düşünürdü ve o anda da kendini kurtarmanın bir yolunu bulmuş gibi görünüyordu. Mortorg birden bunun ne anlama geldiğini kavradı; bu, halkının sonu olacaktı. Kendisine cevap vermeye bile tenezzül etmeyen ve gözlerini Moyar ordusuna dikmiş bir şekilde hareketsiz duran Emon’un yanından yavaşça geriye doğru birkaç adım attı. Genç savaşçı Mavyalar ve yaşlılar, korku tüm hücrelerine sinsice yayılırken krallarının enerjisini ve asıl tehlikeyi sezip suspus olmuşlardı. Mortorg, Mavyalara has ve onlar dışında kimsenin duyamayacağı bir frekansta halkına uyarısını yaptı. Tek bir şansları vardı. Emon kendilerini durduramadan, aynı anda imparatoriçenin yanına ışınlanmak zorundaydılar.
Zihinleri birbirine bağlandı ve Mortorg’un işaretiyle tüm Mavyalar, aynı anda harekete geçti. Işınlanmadan hemen önce bedenlerinin çok kısa bir an için titreşmesi gerekiyordu fakat o titreşme anında kaldılar. Bedenleri, birkaç dakika boyunca bir görünüp bir kayboldu ve sonunda titreşim durdu, Mavyalar, kırmızı dağın tepesinde havada asılı kaldılar.
Emon, yavaşça onlara doğru döndü, Mortorg’la göz göze geldiğinde yüzündeki ifade neredeyse üzgün gibiydi fakat aynı anda da kararlı bir soğukluk taşıyordu.
“Üzgünüm dostum.” dedi ve kollarını kaldırdı.
Turkuaz rengi enerjisi parmaklarının ucundan akmaya başlamıştı bile. Saniyeler içinde de Mavyaların büyülü güçleri ve yaşam enerjileri ona doğru akmaya başladı.
-Devam edecek
