DENEME
Giriş Tarihi : 21-04-2025 14:40   Güncelleme : 21-04-2025 15:37

Üçleme / Kenan Gül

Yazan: Kenan Gül -ÜÇLEME

Üçleme / Kenan Gül

ÜÇLEME

Kadın,
Kaşık düşmanı,
Kapama,
Halayık,
Köle,
Cariye,
Cadı,
Modern çağda cinsel obje.

İnandıklarımız, inanmak istediklerimiz ve inandırılmak istenen; sahte sebepler üzerine oturmuş erkek hegemonyasının 

Kara üçlemesi.

Varoluştan günümüze değin sahip olma duygusunun gerçek dışı hikayelerlerle dayatması. Güç tutulması.

Süreçte "elma veren ağaç taşlanır."

Soru şu:

Sistemin dişlileri içinde yer alıp ağacı taşlayan sadece erkekler mi?

Siz kendinizce cevapları ararken her ne kadar edebiyatçı olmasam da son günlerde okuduğum bir dizeyi paylaşmak istiyorum.

"Ben sensiz ne yaparım?" Bu fark edilmeden çare üreten cümledir.

Bence doğrusu:

"Ben, seninle varım." olmalıydı. Aralarındaki fark mı? O, sizin bakış açınızda saklı.

Hikâye mi? O da üçleme.

Köy alanında kurulan şenliğin kulak tırmalayan sesi tepelerden yankılanıyordu.

Hüseyin Ağa’nın oğlu sünnet olacaktı. Köy köy dolaşıp bu işi görev haline getirmiş adam, elindeki ustrayı deri üzerinde iyice masatladıktan sonra kirveden çocuğu sıkıca tutmasını istedi. Tam görevini yapacağı anda etrafında toplanan kalabalığın arasında kendine dikilen fıldır fıldır iki gözle irkildi. Sünnet olacak çocuğun beş yaşındaki kız kardeşinden başkası değildi bu gözlerin sahibi. Sünnetçi, "Senin ne işin var burada?" diye yüksek sesle bağırdı. Herkesin sinirli bakışlarını minik kıza yönelttiği sırada aradan bir el saçlarını kavrayıp, çekip grubun dışına çıkardı. Sünnetçi ikna olup işine büyük bir aşkla devam ederken saçlarından sürüklenerek biraz ilerideki samanlığa götürülen çocuk yaşamının ilk travmasını, bizzat o ellerin sahibi olan annesi tarafından yaşamıştı.

İsterseniz annenin, minik kıza sarf ettiği cümleler saklı kalsın...

On dört yaşındaydı Emine. Kız çocuğu okumaz diyerek henüz üçüncü sınıftayken okuldan alınmıştı. Aslında ailenin söylemekten çekinip sakladıkları gerçek, onun üçüncü sınıftayken cevaplayamadıkları soruları sormaya başlamasıydı.

On dört yaşındaydı.
Sabahları erkenden kalkar ahırdaki sağımı bitirip evdekilere kahvaltı hazırlardı. Ve sonrasında yine hayvanları meraya götürmek onun işiydi. Kendinden büyük iki ağabeyi daha vardı. Büyük olanı askerden yeni gelmiş, sabahtan akşama kadar köy içinde avare işlerle vakit geçirirdi.

Evlenme zamanı da gelmişti. Aile büyükleri "Bize uygundur" dedikleri bir kız için görücüye gittiler. Her şey bir eksiğiyle tamamdı. Tek sorun talep edilen başlık parası olarak önlerine dikilmişti. Sahip olduklarıyla bunu karşılamaları mümkün gözükmüyordu.

Kızılcık dalları kırıldı, öfke bulutları sağanak olup yağarken çare rüzgârları Emine üzerinden esmeye başladı.

Uzun süredir köyün varsıllarından altmışlık Hüsmen Ağa, Emine’ye talipti. İlk eşi ölen, ikinci eşi kısır diye ötelenen Hüsmen ağa; bir cuma akşamı, yüklü bir miktar bahşişle ikna ettiği imamı da alıp gelmiş, kaş göz arasında nikâhı kıydırmıştı. Kızı kollarından çekerek karanlığa sürüklerken söylenmeyi de ihmal etmedi, "Yürü biraz, yatsı okunacak!”

Ayşe sessizce takip etti. Adamın evine girerken kapıda duvar gibi bekleyen ikinci eş, tüm öfkesini kızdan çıkarmak için hamle yaptı. Hüsmen Ağa onu içeri itip, "Dokunma, ona kaç para saydım biliyor musun?" derken ağzından çıkan salyalara hakim olamıyordu.

Ya Müjgan'a ne demeli?
Ne çok sevmişti. Ne çok sevilmişti. Küçük evlerinde karınca kararınca yaşıyorlardı. İkinci çocuklarından sonra ekonomik sıkıntılardan sıyrılmak için Müjgan’ın da çalışması gerekiyordu.

Bu nedenle hem kendilerine destek olur hem de çocukların bakımı için kayınvalidesini getirdiler.

Başlangıçta her şey yolunda gidiyordu. Ancak Müjgan’ın çalıştığı firma, yüklü siparişi yetiştirmek için mesaileri artırmıştı. Bu nedenle anne-oğul daha fazla beraber zaman geçiriyorlardı. Kendi istediği değil de oğlunun istediği kız olması nedeniyle, Müjgan'a hiçbir zaman sıcak olmayan kayınvalide, bu gelinsiz zamanları fırsata çevirmişti. Önceleri annesini dikkate almayan oğlu ise zamanın telkinlerine teslim olmuş, aile içindeki bütünlükten kaçmaya başlamıştı.

Artık iş çıkışı hemen eve gelmiyor, bazen kahveye, çoğunlukla arkadaşlarıyla içki masasında sabahlıyordu. Kazandığı, kendine yetmez olmuştu. Bazen annesinden minik harçlıklar alsa da içine girdiği cendere sorgusuzca onu eritiyordu. Ve maalesef kumara da başlamıştı. Müjgan'ın maaş kartını annesinin yanında elinden alırken olayların bu aşamaya geleceğini tahmin etmeyen kayınvalide, pişmanlığını saklayamıyordu.

Her şey o gün oldu. Eve erken gelen adam annesine döndü.

"Müjgan'ı aradım. O da birazdan gelir. Sen bu akşam odanda çocuklarla kal. Arkadaşlarımla bizde takılacağız…” derken elindeki poşetten içki şişelerini tezgahın üzerine diziyordu. Yaşlı kadın cevap veremeyecek kadar çaresizdi.

Biraz sonra Müjgan geldi. Tezgah üzerindeki içki şişelerini ve poşetleri görünce şaşkınlığını gizleyemedi. "Bu ne yahu zaten zor geçiniyoruz! Ayıp değil mi?" diyecek oldu. Ancak gelen tepki yaşanacak gecenin olumsuzluğunu şimdiden gözler önüne sermişti. Hiç beklemediği anda yüzüne inen tokatla yanındaki sandalyeye çöktü kaldı.

Peşi sıra kocası yeniden gürledi, "Sana ne! Kırk yılın başında evimizde alem yapalım dedik. Git yüzünü yıka; masayı hazırla, adam gibi hizmet et. Ha beni de utandırma! Anladın sanırım."

Ne olduğu bilinmeyen eğreti adamlar gelmiş, muhabbet tavan yapmış, alkol su gibi akmaya başlamıştı. Müzik ve kahkaha sesleri kayınvalidenin odasına kadar gidiyordu. Yanındaki çocuklara hikâye anlatma çabası ara sıra atılan naralarla sıksık kesiliyordu. Yaptıklarına çok pişmandı ama artık nafile.

Gece bitmiyordu… Müjgan; yorgunluktan mutfak sandalyelerinden birine çökmüş, kendinden geçmek üzereydi. Teni üzerinde dolaşan bir elle irkildi. Ayağa dikildiğinde karşısında duranın, eşinin bir arkadaşı olduğunu görünce çığlığı bastı…

Adam aceleyle salona kaçarken eşi, Müjgan’ın yanına geldi. Dudaklarındaki titremeye hakim olamayan kadın, eşinin yakasına sarıldı. "Bu muydu, yapacağın?” diyerek olanı biteni anlattı. İçkinin etkisiyle ar damarı çatlayan adam, gecenin finaline giden cümleyi söyledi.

"Ne olmuş canım? Beğenmiş ellemiş. Sen bunu iltifat olarak al, abartma. Ha bu arada içkileri de tazele."

Dünyası yıkılmıştı. Müjgan nereden geldiği belli olmayan bir tipinin içinde kalmıştı sanki. Titriyordu…

Kararan gözlerini oğuşturmaya başladı. Işık arıyordu. Baktığı her yön ise artık karanlığın çöreklendiği bilinmezlikti.

Kısa bir süre sonra kendine gelmeye başladı. Ani bir kararla çekmeceden aldığı bıçakla salondaki masanın başına gitti. İkilemeden kocasının boğazına dayadı ve titremeden sonuna kadar itti.

Bağrışmalar sırasında herkes kaçıp gecenin karanlığında kaybolmuştu.

Bir süre sandalyede cansız yatan eşinin bedenine baktı. Suç ya da suçlu aramak aşaması geçilmişti artık.

Yavaş haraketlerle yatak odasına geçti. Tuvalet masasının karşısına oturdu. Eline aldığı malzemelerle ilk kez alışık olmadığı tarzda makyaj yaptı. En güzel kıyafetini giyip, kayınvalidesinin odasına geçti. Hâlâ ne olduğunun farkında olmayan yaşlı kadının sormasına fırsat vermeden, "Çocuklar sana emanet" diyerek çıktı.

Ardına kadar açık olan sokak kapısından o da karanlığa karıştı.

Ertesi gün manşetlere düştü, adı:

"Hayat kadını, intihar etti.”

"Cadı bu defa büyü yapamadan öldü.”

"Kocasını öldüren kadının hazin sonu.”

Herkes bir yerlerinden çekiştirdi bu acı sonu.

Kadının o saatte orada ne işi varmış? Onun yeri kocasının yanıymış argümanları; bir başkaları tarafından özgür kadın imajı ile ilişkilendirilirken bir araba reklamı için bile kadın görselini araç olarak kullanan; sözüm ona ikileyici, iteleyici, gizli baskıcı, sinsi tüccarlara saygılar efendim…

Tanıdık gelmedi mi?

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör: Nevin Bahtışen

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi