DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Ayfer Güney
Ayfer Güney
Giriş Tarihi : 02-08-2025 18:34

Dur

Toplum olarak çok konuşuyoruz ama bazen en gerekli anda susuyoruz. Özellikle de söz konusu çocuklarımız olduğunda...

Hemen her dönemde ebeveynler, çocuklarının geleceğine dair kaygılarını dile getirir. İki dost, iki komşu ya da işyerindeki iki meslektaş, “Ne olacak bizim çocuğun hâli?” diyerek içlerindeki merakı, endişeyi birbirine açar. Bu sorulara uzmanlar çeşitli yanıtlar verir. Buraya kadar her şey normal gibi görünse de asıl mesele şurada başlıyor: Ebeveynler olarak biz, gençlerin aşırılığa kaçan davranışlarına "Dur!" diyebiliyor muyuz?

Tam da burada halk arasında sıkça kullanılan bir ifadeyle karşılaşıyoruz: “Neye göre, kime göre dur diyeceğiz?” Kimi zaman bu tür soruların altında şaşkınlık kimi zaman da hafif bir meydan okuma sezilir. Ancak amacım ne kimseye akıl vermek ne de davranış zabıtalığı yapmak.

Ama açık konuşalım; sizce de toplumda bir şeyler ters gitmiyor mu?

Popüler kültürün körüklediği yüzeysel değerler, gençlerin hem psikolojisini hem de çevreyle olan ilişkilerini sarsıyor. Sevgiye dayalı bir iletişim biçimi yerine; kıskançlık, kibir ve rekabet karışımı bir dil egemen olmaya başladı. Sonuçta, gençler gerçek hayattan kopuyor, hayal dünyasında yaşamaya başlıyor.

Arkadaşlık ilişkileri zamanla samimiyetini yitiriyor, yerini sahte övgülere, beğenilme takıntısına bırakıyor. “En güzel benim, en harika benim,” gibi bencilliğe dayalı düşünceler iç dünyada büyük bir tıkanıklık yaratıyor. Ve bu da beraberinde yalnızlığı, değersizlik hissini hatta depresyonu getiriyor.

Geçtiğimiz günlerde genç bir arkadaş bana şu soruyu sordu:
“Senin zamanında var olup da bu zamanda olmayan neydi?”

Bu farkındalık dolu soruya şöyle yanıt verdim:
“Siz maalesef dostluğu ve aşkı gerçekten hissetmiyorsunuz.”

Bu belki de işin acıklı yanı... Günümüzde ilişkiler neredeyse tamamen menfaate dayanıyor. Vefa, yardımlaşma, arkadaşının başarısını içtenlikle kutlama, sevgiyle sevilmenin getirdiği sevinç… Tüm bunlar nereye kayboldu?

Ve işte burada karşımıza çıkan çok ciddi bir sorun daha var: Susturulmuş ebeveyn sendromu.

Yanlış okumadınız… Ebeveynlerin susturulmuşluğu. Çocuklarına sınırsız özgürlük veren, kural koymaktan kaçınan, “Aman karışmayayım, psikolojisi bozulur” diyen, hayır diyemeyen anne babalar. Bu noktaya nasıl geldik?

Bir zamanlar gerçekten de yanlış baskıcı tutumlar vardı. Ancak bugün bu yanlışların karşısına, sınır tanımaz bir özgürlük anlayışı çıktı. İki uç arasında savruluyoruz. Oysa asıl ihtiyacımız olan, sağlıklı sınırların çizildiği bir denge...

Geçtiğimiz günlerde evladını kaybetmiş bir babaya şöyle soruldu:
“Hiç müdahale etmediniz mi? Yaptıklarının sonucunun kötü olacağını söylemediniz mi?”

Baba şu cevabı verdi:
“Bir yerden sonra karışamıyorsunuz. Onaylamadığınız halde sesinizi çıkaramıyorsunuz.”
Bu acılı adam bir profesör, eşi bir öğretmen… İkisi de eğitimli, modern bireyler… Ama susturulmuşluk sendromunun pençesinde evlatlarını kaybettiler.

Diğer yanda ise; “Kural benim, ne kuralıymış?” diyerek her sorumluluktan kaçan, şımarıklığı hayat tarzı hâline getirmiş bireyler… Başına ne gelirse gelsin, hiçbirinden ders almadığı gibi sürekli başkalarını suçluyor.

Toplum, ifrat- tefrit olarak uçlarda yaşıyoruz. Ve bu uçlarda hem çocuklarımızı hem de kendimizi kaybediyoruz.

Ne olursa olsun, yeri geldiğinde “Dur!” demeyi bilmeliyiz. Önce kendimize sonra diğerlerine...

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

NELER SÖYLENDİ?
@
Şükrü Doruk 4 ay önce
Üzerinde durulması gereken bir konu. Ne yazık ki bir orta yol bulamadık...
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA