DENEME
Giriş Tarihi : 08-10-2026 12:19   Güncelleme : 08-10-2026 12:23

Vadiye Yolculuk / Sebahattin Polat

Sebahattin Polat -VADİYE YOLCULUK

Vadiye Yolculuk / Sebahattin Polat

VADİYE YOLCULUK

Teni okşayan bir ikindi rüzgârının kulakta bıraktığı ıslıkla, yemyeşil bir denizi andıran vadinin içine doğru yol alıyordum. Otların gittikçe koyulaştığı, toprağın hâlâ nemini sakladığı kuytu bir yere doğru…

İlerledikçe güneşin sıcaklığı çekiliyor, yerini ağaç gölgelerinden süzülen serinliğe bırakıyordu. Otların arasındaki patika, vadinin daha kuytu bir yerine kıvrılıyor, karşıma gövdesi dallarından önce görünen o ulu çınarı çıkarıyordu.
Asırlık çınarın adeta zamanı eskittiği o serin ve derin vadiye nihayet varıyordum. Gövdesi tek bir ağaçtan çok, yılların üst üste yığılmış hafızası gibiydi. Kabukları derin yarıklarla ayrılmış, her yarığın içine karıncalar, yosunlar küçücük dünyalar kurmuştu adeta. 
Çınara sırtımı verdiğimde önce sert gelen kabuk, usulca bedenimin ısısını alıp ağırlığıma alışmaya başladı. Çınarın gölgesinde, yukarı baktığımda yaprakların arasından sızan altın renkli ışıkların, toprağın üzerinde dantel gibi öbek öbek desenler oluşturduğunu görüyordum. Rüzgâr olmasa da yapraklar kendi aralarında doğal bir ahenkle, sessiz bir raks içindeymişcesine kıpırdıyor, ağaç sanki kendi kendine nefes alıyordu.

İlerideki elektrik tellerinde üç dağ güvercini duruyordu; konuşmuyor, nöbetleşe susuyorlardı. Biri başını çeviriyor, diğeri tüylerini düzeltiyor, üçüncüsü ise hiç kıpırdamadan karşıya bakıyordu. Aralarındaki mesafe hiç değişmiyordu, sanki birbirlerinin sessizliğine alışmışlardı. Aceleleri yoktu.

Ve o ses, cırcır böceklerinin ninnisi… Tek bir kaynaktan değil her yerden gelen, biri susunca diğerinin başladığı ve hiç kesilmeyen bir örgüydü adeta. Başta kulak tırmalayan bir uğultu gibiyken, birden beynimin arkasındaki diğer uğultuyla aynı frekansa gelip, sessizliğe dönüşüyordu.

O an anladım ki mutlak sessizlik seslerin yokluğu değil, her şeyin aynı anda ve aynı perdeden konuşmasıymış...

Gölgeyi, serinliği ve dinginliği arzuluyordum: işte tam burası... 

Başımı hafifçe sola çevirdim, patikaların bittiği ve otların daha da sıklaştığı yerde bir yarık belirdi. Önce sesi değil, serinliği duyuyordum: toprağın altından üflenen bir nefes gibi.
Sonra pınar. Gürül gürül akan bir şelale değil, utangaç bir pınar. Taşların arasından sızarken çıkıp çıkmamakta kararsız kalmış, sonra vazgeçip “tamam, akayım” demişti sanki. En üstte, suyun taşa ilk değdiği yerde sesi ince, neredeyse cam gibiydi: Tink… Tink… Acele etmeden, tek tek.

Biraz aşağıda yosun tutmuş taşlar sesi yumuşatıyor, su artık damlamıyor, süzülüp kayarak, sürünüp mırıldanarak ilerliyor ve en altta asırlardır orada duran avuç içi kadar küçük bir çanağa ulaşıyordu. Doldukça dinlenip durulaşan su, sonra taşıp incecik bir ip gibi çimenlerin arasına karışıyordu.
O çanaktaki durulma sesi en güzeliydi! Nefes gibi… Alıp vermek gibi…

O an fark ettim ki, göğsümün altındaki o tekinsiz çarpıntının ritmi de bu pınarla aynıydı! Hızlı değil, yavaş değil, kesintisiz...

Eğilip avucumu o çanağa daldırdım, su şaşırtıcı derecede ılık ve diriydi. Sanki yerin kalbinden değil de kendi bileğimden geliyormuş gibi… Alıp yüzüme sürdüm, bir süre hiçbir şey düşünmeden suyun yüzümden boynuma akışını hissettim. 
Göğsümün altındaki o tekinsiz çarpıntının ritminin de bu pınarla aynı olduğunu o zaman fark ettim.

Artık ulu bir ağacın gövdesine sırtımı verip yatmayı, dağ güvercinlerinin sükûnetini izleyip, cırcır böceklerinin ninnisiyle hayallerime sarılıp derin bir uykuya dalmak istiyorum... 

***

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi