Sonsuzluğun Frekansı 25 / Gölge Güçlerin Yükselişi

Mine Çağlıyan

20-09-2026 00:33

Advert

7 DİYAR 7 SAVAŞ

5. BÖLÜM
BOLESLAV

Boleslav ve çocukları, şehrin tarihi yarımadasında, Sultanahmet’in birbirinden farklı farklı yüksekliklerdeki binalarının çatılarında konuşlanmışlardı. İstanbul’daki tüm afyalar da o bölgede toplanmışlar, Boleslav ve çocuklarına yakın durarak gökyüzünde geniş daireler çizerek uçuyorlardı. Boleslav, kendisine geri dönerek hayatını kurtaran gümüş taş ve Yula yüzünden oradaydı, nedenini henüz bilmiyordu, bunu sorgulamayı düşünmemişti bile. Ama her ne olursa olsun, önemli olduğundan emindi. Gümüş taşın enerjisi önceye göre o kadar farklıydı ki… Sanki artık tamamen Boleslav’a bağlanmış ve sonuna kadar da ondan ayrılmayacak gibiydi.

Bu yüzden mi bilmiyordu ama artık çocukları da afyalar da ona kayıtsız şartsız itaat ediyorlardı. O da Yula’ya… Onun isteğiyle, aynı Dünya ordusunun yaptığı gibi İstanbul halkını afyaların esaretinden çıkarmış ve sonra da hepsini koruma altına alarak bu defa huzurlu bir uykuya dalmalarını sağlamıştı.

Gökyüzü, afyaların yarattığı karanlık bulutlarla kaplıydı, tam Boleslav’ın olmasını istediği gibi… Sultanahmet sokakları fırtına öncesi sessizliğindeydi. Boleslav tüm dikkatiyle olabildiği kadar büyük bir alanı, farklı enerjileri hemen algılayabilmek için aralıksız taramaya devam ediyordu. Kimi beklediğini ve neyle karşılaşacağını bilmiyordu ama içinden bir ses bunun Emon’la ilgisi olduğunu ve onun çok geçmeden ortaya çıkacağını söylüyordu.

Hazırlıklarını yaparken onun enerjisini birkaç kere çok yakınında hissetmişti fakat Emon, her defasında sanki bir şey bekliyormuş gibi uzakta kalmış vesaldırmaya kalkmamıştı. Belki de adil bir savaş istiyordu. Bu düşünceye içinden güldü, hâlâ naif olabiliyordu. Emon’un mutlaka başka planları vardı.

Yaklaşan karanlık enerjiyi algılayınca ayağa kalktı ve hemen çocuklarını kontrol etti; hepsi hazırdı. Afyaları çağırdı, onlara binip havalandılar ve biraz yükselerek beklemeye başladılar. Hava her geçen an daha da yoğunlaşıyordu. Boleslav bu yoğunluğu tanıyordu, afyaların yaratımına benziyordu fakat daha güçlüydü ve olağanüstü bir büyüyle var olduğu anlaşılıyordu. Emon’un bekleme sebebi bu olmalıydı. Yanılmıyordu; az sonra zihninde onun sesini duydu.

— Bana ihtiyacın var sevgilim.
Boleslav cevap vermedi.
— Yaklaşan karanlık, Yangi’nin karanlığı ve tek başına asla başa çıkamazsın. Seni, beni ve gücü olan herkesi yok etmeye geliyorlar.
— Aynı senin gibi… Beni kandıramazsın! Hayatta kalan tek bir Yangi olduğunu hatırlatmama gerek var mı?
— Yanılıyorsun tatlım. İki Yangi daha var ve sen birini tanıyorsun; Lady Purple. Yanında büyüyle yaratılmış yüzlerce kara afyadan oluşan ordusuyla birlikte buraya geliyor. O, diğer Yangilerden çok farklı ve aynı zamanda da kraliçenin kardeşi.
— Kraliçe mi?
— Evet. Yula’nın annesi… Çok uzun bir zamandır kayıptı ve şimdi geri döndü. Boleslav, dinle beni, kraliçe beyazsa Lady Purple siyah ve ikisi de Dünya’ya hükmetmek istiyor.

Boleslav’ın aklı iyice karışmıştı. Hiçbir zaman hoşlanmadığı ama pek de önemsemediği Lady Purple, Yula’nın öz teyzesi mi oluyordu? Ve kraliçe, yani Yula’nın annesi geri mi dönmüştü?

— Boleslav, zaman yok! Lady Purple kendi ailesini de yok edecek. Karya’yı, Korya’yı ve kraliçeyi. Benimle misin?
— Sana güvenmiyorum.
— Aramızdaki sorun Lady Purple’dan daha mühim değil. Sonraya bırakalım. Boleslav, sevgilim…
— Sevgilin değilim Emon ama sana yardım edeceğim. Yula için...

Boleslav, yaklaşmakta olan karanlığın gücünün farkındaydı ve artık Emon’un Yangileri nasıl bulduğunu ve onları neden katlettiğini de anlamıştı. Lady Purple onu parmağında oynatmış olmalıydı ya da başından beri ortak hareket etmişlerdi ama içinde bulundukları durum göz önüne alındığında, ilki daha olasıydı.

“Kara afyalar, öldükten birkaç dakika sonra diriliyorlar. Ama Lady Purple’ın onları korumak için hangi büyüyü kullandığını biliyorum. Çok güçlü bir büyü ve ilk başta neredeyse aşılması imkânsız gibi görünüyordu ama ben bu büyüyü tersine çevirecek büyüyü buldum. Şimdi beni iyi dinle.” dedi Emon ve hemen Boleslav’a büyüyü ve yapması gerekenleri anlattı.

“Lady Purple beni görmemeli, biraz geride duracağım ve enerjimi saklayacağım ama merak etme seni koruyacağım.” dedi sonra ve iletişimi kesti.

Boleslav ona inanmıyordu. Emon, eline geçen ilk fırsatta onu öldürmeye çalışacak veya ölmesine izin verecekti ve bu sayede de ortak çocukları tamamen onun kontrolüne gireceklerdi. Yine de şimdilik Boleslav’ın yardımına ihtiyacı vardı, belki de sadece bu yüzden hala hayattaydı ama bunların hiçbir önemi yoktu. Boleslav korkmuyordu; Yula onun burada olmasını istemişti; öyleyse sonuna kadar savaşacaktı. Çocuklarına büyüyü aktarıp talimatlarını verdi sonra hep birlikte biraz daha yükselerek yarım daire şeklindeki savaş pozisyonlarını aldılar

— Çocuklarım! İlk etapta olabildiğince çok kara afyayı öldüreceğiz. Diğerleri ölenlerin dönmediklerini gördüklerinde her şey değişecek. Dikkatli olun. Biz Moyarlıyız, ölümsüz ve yenilmeziz!

Son sözleri hep bir ağızdan tekrarladılar ve karanlık enerji giderek yaklaşırken pozisyonlarını bozmadan bir ölü kadar hareketsiz beklemeye başladılar.

Rüzgâr aniden kesildi, hava gibi sessizlik de boğucuydu. Önce simsiyah parlak gözleri gördüler ve sonra ürkütücü varlıklarıyla kara afyalar, karanlık bulutların arasından sıyrılarak ortaya çıktılar. Yenilmez olduklarını düşmanlarının zihinlerine yavaş yavaş sızdırmak istercesine bir görünüp bir ortadan kaybolarak yaklaşıyorlardı.

Boleslav ve çocukları, karşılarındaki gücün korkunçluğundan ilk anda etkilenseler de korkunun kendilerine hükmetmesine izin vermediler; meydan okuyan ifadelerle oldukları yerde daha da dikleşerek beklemeye devam ettiler. Afyalar ise kendilerinin iki katı büyüklüğündeki bu canavarları gördükleri anda huzursuzca kükremeye başlamışlardı ancak çok geçmeden, onların da içlerindeki savaşçı uyandı ve cesaretleri giderek artarken kükreyişlerinin tonu değişti. Hiçbiri bir milim bile yerinden kıpırdamadı ve pozisyonunu bozup geri çekilmeyi düşünmedi.

Kara afyalar, savaş çığlıkları atarak yavaş yavaş ilerlemeye devam ediyorlardı. Vahşi, kararlı ve korkusuzdular; kendilerinden ve zafer kazanacaklarından emin olmanın rahatlığı içindeydiler. Lady Purple ise hala ortalarda görünmüyordu. Ya arkalarda bir yerdeydi ya da orada bile değildi. Boleslav, bu yaratıklardan başka bir enerji algılamıyordu.

Lady Purple onu ve çocuklarını fazla önemsememiş olmalıydı. Aralarında otuz metre kaldığında Boleslav ve çocukları hâlâ hareketsiz, zihinleri etkilere kapalı ve kalkanları hazır bekliyorlardı. Son on metre kala elleri öne doğru kalktı ve büyüye başladılar. Hedefleri, kara afyaların gözleriydi ve sonunda aynı anda öldürücü enerjiyi hedeflerinin üzerine yolladılar.

Ön sıradaki kara afyaların hemen hemen hepsi ölümlerine düşerken, arkadan gelenler düzenlerini bozmadan korkusuzca ve meydan okuyarak ilerlemeye devam ediyorlardı. Boleslav bir kez daha saldırı emrini verdi ve hep birlikte biraz daha yükselip bu kez enerjiyi kesintisiz yollamaya başladılar. Ön grubu hemen hemen temizlemişlerdi ki kara afyaların tavrı birden değişti. Ölenlerin dönmediklerini fark etmişlerdi. Boleslav onların paniğini çok net algılayabiliyordu, çocuklarına emrini verdi ve onların etrafını sararak saldırıyı daha da hızlandırdı fakat ilk şoku atlatan kara afyalar, bir anda farklı yönlere doğru uçarak saflarını terk etmeye başladılar.

Boleslav, bunun planın bir parçası olduğundan ve kara afyaların aslında kaçmadıklarından emindi ama artık kolay hedef olmayacaklardı. Gerçekten de kara afyalar, kusursuz manevralarla kendilerini rahatlıkla korumaya başlamışlardı. Sonunda Boleslav ve çocukları da pozisyonlarını bozmak zorunda kaldılar ve kara afyaların peşinde dört bir yana dağılarak birbirlerinden kopmaya başladılar.

Boleslav, birkaç çocuğuyla birlikte hızla yükselen bir grup kara afyanın peşindeydi fakat birkaç yüz metre yükseldiklerinde birdenbire nefes almakta zorlanmaya başladı. Boynundaki gümüş taş da o sırada ağırlaşmaya ve gözünü kör edecek kadar parlak bir ışık yaymaya başlamıştı. Taş ona itaat etmiyordu sanki görünmez bir güç tarafından ele geçirilmiş gibiydi. Az sonra da boynunu acıtarak onu kara afyaların tam ortasına doğru çekmeye başladı ve Boleslav tam o anda Yula’nın sesini duydu,

— Karşı koy! Ona emir ver!

Boleslav hemen taşı avuç içine hapsedip gücünü uyutmasını emretti. Taş avucunu yakıyordu ama Boleslav, sonuna kadar dayandı ve sonunda taş ona itaat ederek gücünü kapattı.

“Zihinlerinizi koruyun! Kara afyalar illüzyon yaratıyorlar, az sonra hayal görmeye başlayacaksınız. Afyalara emir verin, illüzyonu ancak onlar tersine çevirebilir.” dedi Yula.

Boleslav, Yula’nın talimatlarını hem çocuklarına hem de afyalara iletirken zihni korkunç görüntülerle dolmaya başlamıştı bile. Kalkanını güçlendirdi ve kısa bir süre için zihnini korumayı başardı ama illüzyon çok güçlüydü. Sonunda halüsinasyonla gerçeklik birbirine girmeye başladı, kalkanı giderek zayıfladı, delindi ve korku, bu deliklerden zihnine sızarak onu ele geçirmeye başladı. Zihni de bedeni de mücadeleyi kaybetmek üzereydi ve kara afyalar, çoktan etraflarını sarmışlardı. Boleslav, artık ne kaçacak ne de kendini savunacak durumdaydı.

Çocuklarıysa ondan daha beter bir durumdaydı; çoğu, afyaların sırtına yatmışkıpırdamadan duruyor, bazıları da korku dolu çığlıklar atıyordu. Korku ve umutsuzluk hepsini ele geçirmişti. Yaşam sevinçleriyle birlikte yaşam enerjileri de yok oluyordu sanki. Eğer afyalar, kara afyaların yarattığı illüzyonları tam zamanında durdurmayı başaramamış olsaydı hiçbiri oradan sağ çıkamayacaktı. Ama afyalar, sonunda imkânsızı başarmıştı.

Kısa sürede hepsi kendine geldi ve yeniden bir araya toplanmaya başladılar. Afyalar, kara afyalar kadar güçlü olmadıklarından illüzyonu tersine çevirememişler ama kara afyaları sersemletmeyi başarmışlardı. Boleslav ve çocukları,bu fırsatı kaçırmadılar. Hızla başlattıkları saldırıya aralıksız devam ederek bir sürü kara afyayı daha öldürdüler ancak bu da uzun sürmedi.

Hızla kendilerini toplayan kara afyalar, hemen karşı saldırıya geçtiler ve bu defa zihinlere değil, gözlerinde büyüyen ölümcül enerjiyi salarak doğrudan onların bedenlerine saldırmaya başladılar. Mücadele bir kez daha yön değiştirmişti ve bu defa ölüm, Boleslav’ın çocuklarını bulmaya başlamıştı. Boleslav’ın yardım istemekten başkaşansı yoktu,
“Emon, yardım et, şimdi!” dedi çığlık çığlığa.
Ama Emon’dan ses yoktu, saklanmaya devam ediyor ve müdahale etmiyordu, tam Boleslav’ın tahmin ettiği gibi. Onuve çocuklarını, esas planı her neyse ona zaman kazanmak için kullanmış olmalıydı. Ve şimdi hepsiyle işi bitmişti ve onları gözünü kırpmadan ölüme terk etmişti.

— Torunumu koru Boleslav! Lady Purple’ın elinde, Yangi Diyarı’nda.

Yula’nın sesi çok endişeliydi ama Boleslav, köşeye sıkışmış ve oradan nasıl kurtulacağını bilemez bir haldeydi. Fakat sonra birden aklına bir fikir geldi, bunu yapmak hoşuna gitmese de başka çaresi kalmamıştı.

“Afyaları bırakın ve geri çekilin.” diye çocuklarına seslendi. Sonra onun bir işaretiyle hepsi aynı anda olağanüstü bir hızla afyaları bırakarak yükselmeye başladı. Havada patlayan enerjiler ve karanlık bulutlar sayesinde kara afyalar, onların bu hareketini fark edemedi. Afyalara saldırmaya devam ediyorlardı. Boleslav yeterli yüksekliğe çıkınca durdu; afyaları ölümlerine terk etmeyecekti. Çocuklarıyla el ele tutuştu ve afyaları kendi boyutlarına yollamak için Yula’dan öğrendiği büyüyü yapmaya başladı. Az sonra bütün afyalar, aynı anda ortadan kayboldu.

Savaş alanında artık yalnızca sayıları iyice azalmış olan, şaşkın ve öfkeli bir halde korkunç çığlıklar atan kara afyalar kalmıştı. Boleslav onlara dönüp bakmadı bile; çocuklarıyla oradan en yakın geçide doğru hızla uzaklaşırken aklında yalnızca Korya vardı.

Uzaktan olan biten her şeyi izleyen Emon, sonuçtan memnundu. Lady Purple’ın oraya gelmeyeceğini zaten biliyordu, Boleslav, onun için bir tehdit değildi. Emon’un asıl istediği kara afyaların gelmesiydi ve Lady Purple’ı onları göndermeye ikna etmiş olması bile büyük başarıydı. Çoğunun ölmesi daha da büyük başarıydı. Lady Purple, yavaş yavaş güç kaybediyordu. Üstelik onun, Yangi taşlarının hepsini elde edememiş olduğundan da emindi. Bu da güç bölünmüş demekti ve artık kraliçe de Lady Purple da yenilmez değildi ama Korya ve Minel’e sahip olan avantajlı olacaktı. Ve şimdi sağ kalan kara afyaları takip ederek onlara ulaşabilirdi. Emon, bir kahkaha attı, her şey istediği gibi gidiyordu. Korya ve Minel’i yok ettikten sonra da önünde hiçbir engel kalmayacak ve yenilmez olacaktı. Dev kanatlarıyla yükseldi ve hızla uzaklaşan kara afyaların peşinden o da hızlandı.

YANGİ DİYARI

Kara afyaların çok azı geri dönünce Lady Purple, çılgına döndü; evin içindeki her şeyi kırıp dökmeye ve bas bas bağırmaya başladı. Bir süre sonra onun öfkesiyle açığa çıkan enerji yüzünden ahşap evin zemini, duvarları hatta tavanı bile sarsılmaya başlamıştı.

Lady Purple, Emon’dan çok kendisine kızıyordu. Onu küçümseyerek ve her konuda onu alt ettiğini sanarak büyük bir hata yapmıştı, oysa Emon, hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünürken kendisine yarayacak en önemli bilgiyi öğrenmeyi başarmıştı. Lady Purple, onunla geçirdiği o tek geceye lanet etti. O gece ondan istediğini almış ama gereğinden fazla konuşarak ona da istediğini vermişti. Kara afyaları nasıl yarattığıyla ilgili böbürlenirken farkında olmadan onlarla ilgili her bir detayı anlatmıştı. Emon’un, o an için masum gelen sorularına büyük bir zevkle cevap vermişti ve bunun sonuçlarını tahmin bile edememişti.

Gabor, sevdiği kadını hiç böyle görmemişti. Onun öfkesinden ilk kez korkmuş ve onun bu hali yüzünden uzun zaman önce yok olduğunu sandığı şüphe, içinde yeniden uyanmıştı. Sonunda duyguları patlama noktasına gelince ve artık buna katlanamayacağını hissedince salondan çıkıp Korya ve Minel’in odasına gitti, kapıyı arkasından kapadı. Buraya niye geldiğini bile bilmiyordu. Öylece ayakta duruyor, Korya’nın yüzüne bakamıyor, konuşursa söyleyeceklerinden korkuyordu. Korya, onun bu ruh halinin farkındaydı ama hala uyuyan Minel’in yanında sessizce oturmaya devam etti, başını kaldırıp ona bakmadı. Gabor’un biraz daha zamana ihtiyacı vardı.

Sonunda Lady Purple’ın çığlıkları kesildi ve hemen ardından sebep olduğu sarsıntı durdu. Az sonra da onun koridorda tuhaf bir şekilde yankılanan ayak seslerini duydular. Lady Purple, kapıyı açtığında hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyordu.

“Ah sevgilim! Emon hiç de sıkıcı birisi değilmiş. Ona hayran kaldığımı itiraf etmeliyim. Aslında düşününce bunun çok hoşuma gittiğini de söylemem lazım çünkü şimdi onu yok etmek çok daha zevkli olacak.” dedi.

Gabor, o anda hissettiği duygunun ne olduğunu bilmiyordu ama bu durumdan iyice rahatsız olmaya başlamıştı. Öte yandan Lady Purple, Gabor’un kafa karışıklığının farkında bile değil gibiydi, onun dudaklarına bir öpücük kondurup Korya’ya döndü.

— Korya’cığım, artık güzel dünyamızı bu korkunç düşmanlardan temizlemenin vakti geldi.
“Ah harika! Buradan gitmeye mi karar verdiniz? Çok iyi bir fikir.” dedi Korya, oldukça küstah bir tavırla.

— Hahaha! Çok tatlısın küçük yeğenim. Elbette ki Emon’dan bahsediyorum. Biliyorsun ki onun en büyük düşmanı sensin ve şu mışıl mışıl uyuyan tatlı küçük sevgilin Minel… Ben olmasam belki de çoktan öldürmüştü sizi. Şimdi bu iyiliğimin karşılığını ödeme zamanınız geldi.
— Aile olduğumuzu sanıyordum! Demek ki her şey karşılıklıymış. Şimdi daha gerçek gibi duyuluyor sözlerin.

Lady Purple hiç gocunmuş gibi görünmüyordu. O sırada Minel’in elini bırakıp yüzünde hafif alaycı ve meydan okuyan bir ifadeyle ayağa kalkan Korya’ya doğru yürümeye başladı ve ellerini ona doğrulturken bile hala gülümsüyordu ama onun değişen enerjisini hem Gabor hem de Korya iliklerinde hissedebiliyordu ve ikisi de biraz irkilmişti. Korya, geriye doğru bir adım attı ve o anda ayakları yerden kesildi, aynı anda nefes almakta da zorlanmaya başladı. Lady Purple’ın ellerinden ona doğru akan enerji Korya’yı yavaş yavaş boğuyordu. Az sonra Korya, havada çırpınmaya başladı.

“Dur sevgilim! Lütfen…” diye bağırdı Gabor, sonunda dayanamayarak. Sakinliğini ne kadar korumaya çalışsa da içindeki şüphe gitgide büyüyor ve tüm varlığını altüst ediyordu. Lady Purple ona bakmadı hatta onu hiç duymamış gibiydi fakat sonunda ellerinden birini indirip Korya’nın boğazını serbest bıraktı. Korya öksürdü, birkaç derin nefes alıp verdi ve sonra başını kaldırıp Lady Purple’a dikti gözlerini, bakışlarında yine meydan okuma vardı. Lady Purple, bir an için yeniden öfkelenecek gibi oldu ama bu defa çabuk topladı kendini; sanki o an için durumu kabullenmiş gibiydi. Korya’yı yavaşça yere indirdi, tekrar konuşmaya başladığında, söylediklerine aykırı ve aldatıcı bir yumuşaklık vardı sesinde.

— Bak Korya, Aslında size ihtiyacım yok ama birlikte daha güçlü oluruz. Neden direniyorsun? Birbirimize ne kadar çabuk alışırsak o kadar iyi olur.
— Bizi yem olarak kullanacaksın.
— Tam olarak değil. Artık Minel’i uyandıralım mı?

Lady Purple, Minel’e doğru döndüğünde onun çoktan uyanmış olduğunu görünce neredeyse şok geçirecekti. Bu küçücük kızın, yaptığı büyüyü nasıl aşıp uyandığını anlayamamıştı. Minel sessizdi, az önce gördüklerinin etkisiyle gözleri kocaman açılmıştı ama çok geçmeden sakinleşti ve yüz ifadesi tamamen değişti. Sanki içinde bulunduğu durumdan hoşlanmış gibi görünüyordu. Bir süre hafiften küçümseyen bir ifadeyle Lady Purple’a baktı ama sonra birden aklına komik bir şey gelmiş gibi gülümsedi. Sonra da Lady Purple’ı tamamen yok sayarak Korya’ya döndü,

— Korkma Koryacığım! Lady Purple bizden çekiniyor. Bir de geçirdiği dönüşüm ve yeni güçleri yüzünden Emon’u öldüremeyeceğini biliyor, yani bize gerçekten ihtiyacı var.

Lady Purple, bir kahkaha attı ama bu defa öncekiler kadar şen şakrak ve özgüvenli değildi bu kahkahanın tınısı. Korya ve Minel’in, orada öylece büyük bir özgüven ve rahatlıkla birbirlerine gülümseyerek durduklarını görünce de öfkeden deliye dönecek gibi oldu ama bir kez daha kontrolünü kaybetmek istemiyordu.

“Hazırlanın! İstanbul’a dönüyoruz!” dedi onların yüzlerine bile bakmadan ve bir hışımla odadan çıkıp oradan uzaklaştı.

“Gabor… Artık onun gerçek yüzünü görebiliyorsun, değil mi?” dedi Korya o gider gitmez fısıltıyla.

Gabor’un başı önündeydi, bir süre konuşmadı, sanki kendi içinde bir savaş veriyor gibiydi.
“Artık kim olduğumu bilmiyorum, bir zamanlar gelişmiş bir varlıktım.” dedi ve sonra başını kaldırıp Korya’nın yüzüne onu ilk kez görüyormuş gibi baktı. Gözlerini ondan alamıyordu, sanki aradığı cevaplar onun yüzündeymiş gibi bakışları ona kitlenmişti ve yüz ifadesi sürekli değişiyordu. Fakat bir süre geçtiğinde hala kendi kendine bir sonuca varamamış gibiydi.

“Neden bugün? Neden şimdi? Nasıl bunca zaman yanlış yolda sürüklendim? O insanlar benim yüzümden öldü.” dedi sonra birden. Aşk, heyecan, korku, endişe, şüphe… Bunların hepsi yüzünden silinmiş, geriye yalnızca acı ve hüzün kalmıştı.

“Bunu değiştiremezdin Gabor. Her şey olması gerektiği gibi oldu. Ama şimdi değiştirebilirsin. Artık özüne döndün ve karar senin fakat çok zamanımız yok. Bizim hemen gitmemiz gerekiyor.” dedi Korya.

— Ama nasıl? Buradan çıkamazsınız. Eğer ışınlanamıyorsanız bu imkânsız. Lady Purple’ı geçmeyi başarsanız bile geçitlere varamadan yakalanırsınız, dışarısı kara afyalarla dolu.

“Buradan yürüyerek çıkmayacağız.” dedi Minel. İkisi konuşurlarken yataktan kalkıp sessizce yanlarına gelmişti. O kadar kendisinden emin bir hali vardı ki Gabor ona gülümsemeden edemedi ve kız ona elini uzattığında bu, dünyanın en normal hareketiymiş gibi onun elini tuttu. Minel, Korya’nın da elini tuttuğu anda Gabor’un gözlerinin önünde birtakım görüntüler belirmeye başladı.

Gabor, buna da şaşırmadı ancak biraz sonra gördükleri karşısında aynı sakinlikte kalamadı. Gerçekler ve gelecek sarsıcıydı, artık ayakta bile zor duruyordu, yine de akış durana kadar elini geri çekmedi. Minel, tüm bu süreçte gözlerini Gabor’un gözlerinden hiç ayırmamıştı, sonunda akış durduğunda ona az bir zaman daha tanıdı ve sonra, “Bunu kabullenebilir misin Gabor? Eğer bize yardım edersen olacaklar bunlar ve seçim senin.” dedi.

— Ödemem gereken bedel buysa kabulümdür. Sizin sayenizde çağlar boyu olamadığım kadar kendim gibi hissediyorum. Teşekkür ederim ve iyi şanslar.

“Sana da Gabor. Bize birkaç dakika yeter. Hoşça kal.” dedi Minel gülümseyerek.

Korya düşünceliydi, hemen Minel’in elini tuttu ve sonra o da Gabor’a dönüp gülümsedi ve,

“Dua et Gabor, tam o anda dua et, o anın geldiğini anlayacaksın ve yapman gerekeni bileceksin.” dedi.

Gabor şaşkındı, hiçbir şey anlamamıştı ama önemsemedi. Dışarı çıkıp kapıyı arkasından kapadı ve odaya güçlü bir kalkan yerleştirip Lady Purple’ın yanına gitti.

“Hazırlar mı?” dedi Lady Purple. Arkası dönüktü, pencereden dışarı bakıyordu. Sesinde hala huysuz bir tını vardı ama öfkesiyatışmış gibiydi. Fakat Gabor, çocuklara zaman kazandırmaya çalıştığından hemen cevap vermeyince şüpheyle ona doğru döndü. Lady Purple, sevdiği adamın bazı şeylerden rahatsız olduğunu biliyordu ama onunla göz göze gelene kadar onun bu kadar değişmiş olabileceğini tahmin etmemişti. Eğer ona bu kadar güvenmeseydi her şeyi çok daha önce fark edebilirdi ve o zaman Korya’yla Minel’in asla bir şansı olamazdı.

— Ne yaptın sen?

Gabor sakindi, “Ne demek istiyorsun sevgilim?” diye sordu gülümseyerek.

Lady Purple artık onu kaybettiğinden emindi, ona güvenerek kapattığı tüm duyuları son hız uyandı ve o anda da Korya’yla Minel’in odasından gelen enerjiyi algıladı. Hemen harekete geçmek istedi ancak yerinden kıpırdayamadı, yalnızca başını ve gözlerini oynatabiliyordu. Gözlerini yeniden Gabor’a çevirdi ve onun ellerinden kendisine doğru akan enerjiyi gördü. Sevdiği adam, tüm gücünü kullanarak onu engelliyordu.

Lady Purple, artık gerçeği net olarak görebiliyordu ama yine de şaşkındı. Nasıl bu kadar kör olabilmişti? Bir anda aptallaştı, istese kendini anında kurtarabilirdi ama sanki kendi gücünü bile unutmuş gibiydi o anda. Sonunda çırpınmaktan vazgeçti; gözleri Gabor’un gözlerinde, yüzünde yaşadığı hayal kırıklığının verdiği hüzünlü bir ifadeyle kalakaldı. Gabor, onun sakinleştiğini görünce onu tutan enerjiyi durdurdu ve, “Artık çok geç. Üzgünüm ama her şey bitti.” dedi.

Fakat Gabor, onu bırakmakta acele etmişti. Daha konuşurken kendini havada buldu ve büyük bir hızla arkasındaki duvara çarparak yere düştü. Lady Purple, çılgına dönmüş bir halde çocukların odasına yöneldiği anda evin enerjisinde bir dalgalanma oldu ve hemen ardından da geçit açıldı. Gabor, o anda rahatladı, az kalsın başaramayacaktı ama sonunda çocuklar oradan gitmiş ve görevi tamamlanmıştı. Lady Purple, Gabor’un yarattığı kalkanı üzerinden toz silker gibi kolaylıkla aştı ve bomboş odaya girdiği andan itibaren de yine kendini kaybetti. Çığlıklar atarak odadaki her şeyi kırıp dökmeye, patlatmaya başladı.

Ev, yine temelinden sarsılıyordu ve bu defa sarsıntı o kadar şiddetliydi ki bu şekilde biraz daha devam ederse duvarlar yıkılacak hatta paramparça olacak gibi görünüyordu. Fakat sonunda içerden gelen sesler kesildi, sarsıntı durdu. Gabor artık vaktin geldiğini biliyordu, zorlukla doğrulup ayağa kalktı ve az sonra korkunç bir öfkeyle kendisini yok etmeye gelecek olan Lady Purple’ı beklemeye başladı.

— Lanet olsun! Neden? Bir tek sana güvendim. Bunu nasıl yaparsın?

Lady Purple’ın sesi iyice tizleşmişti, Gabor, onu ilk kez bu kadar kontrolsüz görüyordu yine de sakinliğini korumayı başardı.

— Uyandım. Artık kim olduğumu hatırlıyorum ve anlıyorum ki biz asla gerçek değildik. O iki çocuk sayesinde gerçek seni gördüm. İnanır mısın, o anda bile sana olan sevgim bitmedi ama biz bittik. Yenildin Ashila, hem de kendi öz yeğenine. Artık kabullenmelisin. Ne kraliçeye ne de Emon’a karşı hiç şansın kalmadı.

Lady Purple öfkesini dizginleyemiyordu. Gözleri kapkara olduve ellerinden siyahla kirlenmiş tuhaf renkli bir enerji akmaya başladı. Biraz sonra evin içinde sert bir rüzgâr çıktı. Çok geçmeden de büyük küçük tüm eşyalar yerde hızla sürüklenerek Gabor’a çarpmaya başladı. Gabor, bir süre sonra kendisini koruyamayacak hale gelmişti fakat sonra bir anda hepsi durdu ve Lady Purple’ın elleri iki yanına, başı da önüne düştü. Bir süre öylece kalakaldı, sakinleşti fakat sonunda başını kaldırdığında yüzündeki acı dolu ifade yavaş yavaş yok olmaya başlamıştı. Hüzün nefrete ve nefret yine öfkeyedönüştü ve sonra birden kahkahalarla gülmeye başladı.

— Ah Gabor sevgilim! Demek ki beni terk ediyorsun! Bunun imkansızlığını bildiğini sanıyordum. Ve düşmanlarım karşısında hiç şansım kalmadığını düşünüyorsun. Gerçekten bu kadar saf mısın yoksa aptal mısın? Uyandım diyorsun bir de... Sevgilim, istersen seni ben uyandırayım; belki gerçeğin farkına o zaman varırsın. Hiçbir şey bitmedi, aslında her şeyyeni başlıyor. Kraliçe ölecek, Emon ölecek, kardeşlerin ölecekve o aptal şamanların hepsi ölecek. Çünkü ben Lady Purple’ım, ben Yangi’nin karanlığıyım, ben her zaman var oldum, sürekli güçlendim, hep hazırdım ve şimdi de hazırım. Kraliçelik benim hakkımdır!

Dünya ve insanlar bana ait! Tüm bunları gerçekleştirince ne yapacağım biliyor musun? Moyar’ıyok edeceğim! Tek bir at, kartal ya da canlı herhangi varlık kalmayana kadar ve sen hepsine şahit olacaksın. Biraz farklı bir şekilde ama sonuçta göreceksin işte. Keşke buna gerek kalmasaydı ama işte geldiğimiz durum bu artık.

— Ne yapacağını biliyorum Ashila! Bunu gördüm ama bu yaptığın en büyük hata olacak!
— Ashila değilim ben!

Lady Purple, yeniden açığa çıkan öfkesini bu defa çok çabuk bastırdı ve,

“Gördüğünden eminim! Şu küçük baş belaları ne çok şey biliyorlar değil mi? Ama onlar da yoluma çıkamayacaklar!” dedi.
— Emin misin?
— Yeter! Madem ne yapacağımı biliyorsun, kendini hazırlamışsındır.

Gabor konuşmanın bittiğini biliyordu, cevap vermedi ve Lady Purple’a iyice yaklaşarak onun tam önünde durdu; gerçeği çoktan kabullenmişti ve artık korkmuyordu. Lady Purple’ın gözleri yine karardı ve bu defa ellerinden akmaya başlayan siyah enerji, güçlü bir turkuaz rengi enerjiyle birleşmişti. Enerji giderek güçlendi ve sonunda Gabor’un yaşam enerjisi ve gücü ona doğru akmaya başladı. Lady Purple, Emon’la geçirdiği o tek gecede onun gücünün kaynağına ulaşmayı başarmıştı. Kara afyalarla ilgili en önemli sırrı istemeden açık ederken Emon’dan bu gücü nasıl kullanacağını öğrenmişti ve artık o da başkalarının gücünü kendisine çekebiliyordu.

Lady Purple, ilk kez kullandığı bu Moyar gücüyle ve parmaklarından bedenine akan Gabor’un koyu turuncu enerjisinin etkisiyle neredeyse zevkten titriyordu. Gabor’un yaşam enerjisiyse gitgide zayıflıyordu. Yüzü bembeyaz olmuştu, ışığı sönüyordu. Sonunda dizlerinin üstüne düştü ve son gücüyle dua etmeye başladı. Artık ölmeye hazırdı fakat birden aklına Korya’nın son sözleri geldi ve tam o anda da daha önce hiç duymadığı bir duanın sözleri dökülmeye başladı dudaklarından. Sanki zihninde bir kapı aralanmış ve gizemlerle dolu başka bir boyuta geçmişti. Az sonra yavaşça yerden yükselmeye başladı.

Bilmediği kadim bir dilin, anlamadığı sözcüklerinin açığa çıkardığı enerji mi neden olmuştu buna bilmiyordu ama Gabor, hiç düşünmeden kendini bu yabancı enerjiye teslim etti. Duanın sözlerini içinden tekrarlamaya devam ederken biraz daha yükseldi ve sonra havada asılı kaldı. O anda evin duvarları ve yer yeniden sarsılmaya başladı. Lady Purple ise olanların farkında bile değil gibiydi; büyülenmişçesine bedenine akan enerjiye odaklanmış ve Gabor’u unutmuştu. Gabor, bir süre yukardan onu izledi ve sonra bir içgüdüyle duayı yüksek sesle okumaya başladı,

— Tenki Montar ki la ve han Moşkar.

O andan itibaren yer, duvarlar ve tavan kayarak yer değiştirmeye, büyük çapraz hareketlerle bir sarmal gibi dönmeye başladı. Sanki ev, boyutlar arasında bir yerde sıkışmış; yavaş yavaş iç içe geçerek kendini yok ediyor gibiydi. Lady Purple, yerle tavan sürekli kayarken oradan oraya atlıyor, zorlukla ayakta duruyordu fakat tüm bunları komut verilmiş bir robot gibi yapıyordu. Kendi enerjisiyle kararmış gözleri donuklaşmıştı, hiç de kendinde gibi görünmüyordu. Sonunda dengesini kaybedip yere düştü. Gabor’la arasındaki enerji akışı o anda durdu ve bağlantı koptuğu anda sarsıntı yavaşladı. Lady Purple ancak o zaman kendisine geldi ve etrafında olup biten her şeyin farkına vardı. Donup kaldı. Gözleri, havada süzülerek duaya devam eden Gabor’a kitlenmişti, bir süre daha yerinden kıpırdayamadı.

Fakat sonra şaşkınlığı, hızla öfkeye dönüştü. Daha önce hiç kimse egosunu bu kadar zedelememişti, onu böyle zayıf düşürememişti. Çağlar önceki savaşta, onlara yenildiği halde, Yangiler bile ona böyle hissettirmemişti. Gabor’a bakan gözlerinde artık korkunç bir nefret vardı, onu olabilecek en kötü, en acı verici şekilde öldürecekti. Fakat o hırsla ayağa kalkmaya yeltendiği anda sarsıntı yeniden şiddetini arttırdı vebu defa onu duvardan duvara fırlatmaya başladı. Az sonra evin camları içeri doğru patlayarak kırıldı ve cam kırıkları havada Gabor’un etrafından dolanarak doğrudan Lady Purple’a yöneldi ve onun etrafında bir kafes yaratarak onu yerde hareketsiz bıraktı. Gabor’un kaçmak için başka bir şansı olmayacaktı, hiç düşünmeden kendisini uçuruma bakan pencereden dışarı attı.

Gücünden geriye ne kaldığından emin değildi; olabildiğince havada kalmaya çalışacaktı ancak rüzgâr yüzüne çarptığı anda bir kuş kadar hafif hissetti kendisini. Kardeşinin, Aiolos’un sırtındaydı; Aiolos, tam zamanında olması gereken yere gelmişti. Gabor, onun boynuna sımsıkı sarıldı ve hızla yükselmeye başladılar. İkisi de dağın zirvesine yakın bir yerde havada süzülen, olağanüstü parlak mavi küreyi görmedi. Küre, bir süre daha orada kaldı, sonra aniden ortadan kayboldu.

“Benden ümidini hiç kesmedin değil mi kardeşim?” dedi Gabor.

— Neredeyse kesmek üzereydim. O gece Kartallar Diyarı’nda kalmayı, diğerlerine katılmayı hatta sana karşı savaşmayı bile düşünmüştüm.

Gabor, kardeşine karşı en ufak bir kızgınlık ya da kırgınlık hissetmiyordu.

— Kimse seni suçlayamazdı kardeşim. Peki neden benimle kaldın?
— Düşüncelere dalmış karar vermeye çalışırken zihnimde bir ses duydum; kimdi bilmiyorum, yani aslında Korya’nın sesine benziyordu ama o olsaydı sana karşı hazırlıklı olurdu, onu kaçırmana izin vermezdi.

Gabor gülümsedi, hiç şaşırmamıştı.

“‘Onunla gitmelisin, sana ihtiyacı olduğu anda orada olmalısın.’ dedi bana ve ben de onu hiç sorgulamadım. Aslında ihtiyacım olan küçük de olsa bir umut kırıntısıydı ve o, her kimse bana çok daha fazlasını verdi.” diye devam etti Aiolos.

— Aiolos, büyücü yaşlılarına yaptığım büyüyü bozmalıyım. Şu anda eski Yangi şehrindeler ve biz oraya gitmeliyiz.
— Buradan hemen gitmeliyiz Gabor! Diğerleriyle buluşmalıyız ve zaten büyücü yaşlılarının sana bağlı olduklarını sanmıyorum. Büyü bir Yangi büyüsüydü.
— Haklısın ama…

Aiolos, aniden aşağıya doğru sert bir manevra yapıp hızlanınca Gabor az kalsın düşecekti. Hemen pozisyonunu değiştirip Aiolos’un boynuna sımsıkı sarıldı ve o anda kardeşinin kendisinden önce algıladığı enerjiyi o da fark etti. Etrafları kadim varlıklarla sarılmıştı ve kesinlikle kaçamayacakları bir pozisyondaydılar ama onların enerjilerini gerçek anlamda algıladıkları anda buna gerek olmadığını da anladılar. Bu varlıklar, karanlığın varlıkları değildiler. Hemen onların istediği yüksekliğe çıkıp yavaşladılar. Sessiz itaatlerinin hemen ardından da bu kadim varlıklar, tek tek ortaya çıkıp onlarla birlikte uçmaya başladılar.

Görkemli altın kartalları büyülenmişcesine seyrederlerken Yangi şehrinin kuzeydeki en uç noktasına; doğal bir sınır oluşturan birbirine bitişik dağlara varmak üzereydiler. En ortada Yangi Diyarı’nın en yüksek dağı vardı ve sert devasa kayalarla kaplı en tepe noktasında diğerlerinden de daha görkemli bir altın kartal ve onun üstünde oturan büyüleyici bir kadın onları bekliyordu. Gabor, görür görmez onların kral Galbath ve kraliçe Ameshia olduğunu anlamıştı. Tam olmak istediği yerdeydi, onlara saygıyla selam verip bekledi.

— Moyarlı Gabor ve Aiolos! Yangi Diyarı’nda ne arıyorsunuz? Ashila ve kara afyalar da burada, yalnız olmamalısınız.
— Onlardan kaçmayı başardık ama maalesef hikayemiz düşündüğünüzden oldukça farklı. Ashila, benim sevgilimdi ve ben ona yardım ediyordum, korkunç şeyler yaptım… Beni Korya uyandırdı.

Ameshia heyecanlanmıştı,
— Her şeyi bilmek istiyorum! Yaklaşın ve lütfen elimi tutun.

Ameshia, birkaç dakika içinde Gabor ve Lady Purple’ın hikayesini başından sonuna kadar izlemişti. Önce yüzü asıldı, sonra şaşırdı, üzüldü, kızdı ve bütün bu duyguları aynı anda yaşadı. Fakat Gabor’un, Lady Purple’ın elinden nasıl kurtulduğunu ve tekrar ettiği duayı duyunca en büyük şaşkınlığı yaşadı. Sonra da gözleri bir şey arar gibi gökyüzünü taradı ve sonunda uzak bir noktada bir süre sabit kaldı. Ameshia aradığını bulmuş gibi görünüyordu ama yüzünden bu durum karşısında ne hissettiği hiç belli olmuyordu. Sonunda kendi iç dünyasından ve düşüncelerinden sıyrılarak Gabor’a gülümsedi ve elini geri çekti.

“İkisi de harika çocuklar, onlara çok şey borçluyum.” dedi Gabor.

Ameshia cevap vermedi.

“Bir planları vardı ama nereye gittiklerini bilmiyorum. Aslında sizin yanınızda olmamalarına çok şaşırdım.” diye devam etti Gabor.

— Benim bir fikrim var ve bir şekilde bu olacaktı ama şimdi olacağını hiç düşünmemiştim. Gabor, kardeşim sizden çok şeyalmış. Tüm bu olanlar için üzgünüm ama kendinizi suçlamayın, ona karşı hiç şansınız yoktu. Moyar, gelişmiş bir medeniyet ve sizler ışıklı varlıklarsınız ama biz Yangiler gibi karanlığı bilmiyorsunuz. Hatta karanlıkla karşılaştığınızı bile bazen anlayamıyorsunuz. Var olduğunuz andan itibaren içinizden tek bir karanlık varlık çıkmış, o da Emon. Siz, Boleslav ve başka karanlığa yönelmiş kim varsa bunu etki altında kaldığınız ve manipüle edildiğiniz için yaşadınız. Emon ise bambaşka bir konu, onun karanlığı Yanginin karanlığıyla boy ölçüşecek düzeyde ve onun Ashila’yla olan iş birliği bütün halkımın yok olmasına neden oldu ve birbirlerinden öğrendikleri yüzünden ikisi de artık daha güçlü. Emon’un, Bağımsız Bölge’yi tüm enerjisini çekerek yok ettiğini ve geçirdiği dönüşümü de biliyorsunuzdur.
— Evet ve Ashila da artık Emon’un gücüne sahip; güçleri kendine çekebiliyor, akışta gördüğünüz gibi.
— Zayıf düşmüşsünüz… Artık ölümsüz olmadığınızı biliyor musunuz?
— Biliyorum. Moyar’a gidersem bunu değiştirebilirim belki ama şimdi bu önemli değil. Burada kalıp savaşacağım. Ashila da Emon da durdurulmalı! Hem Moyar hem de Mavi Diyarı’n kaderi buna bağlı.
— Haklısınız Gabor... Korya ve Minel, eğer düşündüğüm yere gittilerse onlar yapmak istediklerini başarana kadar bizim düşmanlarımızı oyalamamız gerekiyor. Olabildiğince az zarar vermelerini sağlayarak…
— Kraliçem, kardeşim Boleslav’ı bulmalıyız. Sanırım kara afyaları öldürecek büyüyü bir tek o biliyor ve Ashila, onun Emon’dan yardım aldığından emindi.
— Evet, elini tuttuğumda bunu gördüm ama zaten onlar birlikte değiller miydi? Boleslav bize neden yardım etsin?
— Birlikte değiller. Aralarında ne oldu bilmiyorum ama Emon, harekât sırasında torununuzun olduğu gruba saldırdığında Boleslav onu durdurdu ve onun sayesinde Anadolu grubu oradan kaçabildi. Boleslav da benim gibi uyanmış olmalı, bundan eminim. Daha sonra Emon, Ashila’yla detaylarını bilmediğim bir anlaşma yaptı ve Ashila, Boleslav’ı öldürmek için kara afyaları gönderdi. Tabii ki Emon ikili oynadı ve kara afyaların yarısı geri dönmedi. Boleslav’ı bulmalıyız.

“Anlıyorum ama yine de bu bir kandırmaca olabilir. Şimdilik önceliğimiz bir an önce Dünya’ya dönüp savaşa hazırlanmak. Eğer her şey düşündüğün gibiyse Boleslav, bizi bulacaktır.” dedi Ameshia, kararlı bir şekilde ve tam o sırada zihninde Karya’nın sesini duydu.

— Nihayet! İyi misin büyükanneciğim, neler oluyor?
— İyiyim Karya. Siz neredesiniz?

“Şu anda İzmit’teyiz ama Lady Purple, Korya’yla Minel’imkaçırdı ve Yangi şehrinde olduklarını biliyoruz. Şimdi yola çıkıyorduk.” dedi Karya, sesi titriyordu.

— Biliyorum kızım ama merak etme, kaçmayı başarmışlar. Bizi İzmit’de bekleyin.
— Peki neredeler?
— Bir fikrim var ama şimdi zaman yok. Az sonra görüşürüz.
— Tamam, dikkatli olun.

Ameshia ve altın kartallar, Yangi Diyarı’nı terk ederlerken Yangi şehrinin bir diğer ucundaki Lady Purple, büyülü cam kafesten kurtulmuş, yaralarını iyileştiriyordu. Kendisine gelir gelmez büyücü yaşlılarını yanına çağırdı ve büyük bir sakinlikle aklındaki yeni planları devreye sokarak İstanbul için hazırlıklarına başladı. Olan biteni izleyen iki kişi daha vardı; Korya ve Minel’i öldürmek için orada olan Emon ve onu engellemek ve çocukları kurtarmak için orada olan Boleslav… Artık ikisi de Korya ve Minel’in kaçtıklarını biliyorlardı ve ikisi de farklı sebeplerden dolayı durumdan memnundu, onlar için de İstanbul yolu görünmüştü.

İZMİT

Ameshia’dan gelen haberlerden sonra Dünya ordusunun her bir askeri, yere inip onu ve altın kartalları beklemeye başlamıştı. Belki de uzun bir süre boyunca bulamayacakları bu son boş dakikalarında herkes sevdiklerinin yanında olmayı seçmiş ve ikişerli, üçerli gruplar halinde parkın dört bir yanına dağılmışlardı:

Nolan ve Funda          
Nolan, bir süredir durmaksızın büyücü yaşlılarının çağrılarını duyuyor ve bu yüzden de kendi içinde büyük bir mücadele veriyordu. Büyücü yaşlıları, Lady Purple’ın emrine girdikleri andan itibaren dünyadaki tüm büyücüleri kendilerine katılmaları için zorlamaya başlamışlardı. Dolayısıyla Nolan’a da kim olduğunu hatırlatıyorlar ve tarafını seçmesi için baskı yapıyorlardı. Eski Nolan için bu bir seçim bile değildi ama son dönemde hayatına giren insanlar, özellikle Funda, onu çok değiştirmişti. Onun yanında kendisini ilk kez bir yere aitmiş gibi hissediyor ve içindeki karanlık yok oluyordu. Ondan biraz uzaklaştığında ise mücadele yeniden başlıyordu. Varlığı, karanlığın içine doğmuştu ve tüm hayatı boyunca karanlığın gücüyle beslenmişti. Başka bir hayat bilmiyordu ve önünde sonunda o bildiği karanlığa döneceğinden korkuyordu.

“Mayıs’ın sana söylediklerini hatırlıyor musun?” dedi birden sessizce yanında oturan Funda, onu daldığı düşüncelerden çıkararak. Nolan hatırlıyordu ama cevap vermedi.

— Hani gurritler etki altına girmemek için kalmak istemişlerdi ama Mayıs, gelmeleri gerektiğini söylemişti, sonra da senin yanına gelmişti.
— Evet…
— Seçim senin Nolan, sen değiştin ve bundan sonra her şey daha kolay olacak senin için.

Nolan, Funda’nın onu bu kadar kolay okumasına hala alışamamıştı. Yaşlılar dışındaki şamanların, onun zihnine sızması ve düşüncelerini okuması imkansızdı ya da artık gücünü kaybediyordu.

— Gücün kaybolmuyor, yalnızca şekil değiştiriyor. Yaptığın seçimlerle ve verdiğin mücadelenin sana hissettirdikleriyle, yani duygularınla...

Duygu, Nolan’ın anlamını bilmediği bir sözcüktü yine de Funda’nın sözleri içini ısıttı. Hatta bir an için Funda’nın kaygısız, umut dolu mizacına yakın bir ruh haline bile büründü. Fakat sadece bir an sürdü bu. Şüphe, zihnine o kadar çabuk sızıyordu ki...

“Bana kendimden çok güveniyorsun.” dedi.
Funda, Nolan’a aynı Beyoğlu’ndaki kafede oturdukları günkü gibi gülümsedi, sonra ona biraz daha yaklaşıp elini tuttu ve başını omzuna yasladı. Başka hiçbir şey söylemedi...

Mayıs ve Nisan
“Ne mırıldanıyorsun tatlım? Yeni bir şiir mi? Ne güzel dizeler bunlar.” dedi Nisan, Mayıs’la yan yana uzanmış gökyüzüne bakıyorlardı.

— Değil mi? Bir süredir kafamda dönüp duruyordu, ben de unutmamak için sürekli tekrar ediyorum. Aslında bu bir şarkı ama konuşur gibi söylüyorum, senin duyamadığın harika bir müziği var. Of ya! Şu anda stüdyoma ışınlanmak isterdim, yine her bir detayıyla duyuyorum şarkıyı. Bir hipnoz etkisi var. Hem sözler hem de müzik sürekli kendini tekrar ediyor fakat hiç sıkıcı olmuyor.
— O zaman önemli olmalı. Acaba ne işe yarayacak? Tam da savaş öncesi… Mayıs! Elimi tutup söyler misin şarkıyı?

Mayıs, Nisan’ın elini tutup hafif yan dönerek onun yanağına bir öpücük kondurduktan sonra şarkıya girdi.

“Uzun zamandır gümüş elleri yüzümdeydi bulutların,
 Uzun zamandır gümüş damlalardı gözlerim… 
 Bugün rengarenk bulutlara uyandım, 
 Sanki artık umudun kapısındayım…  
Bugün, bugünün tarifi yok, sesi yok…
 Bugün, tünelin sonunda bir ışık.
 Bugün rüzgâr çok barışık.
 Başkaları için alışılmadık...
 Bunun tarifi yok, dinlemezsen sesi yok… 
 Oysa umudun kapısı, dinleyenler için sonuna kadar açık, 
Duyanlara, görenlere… 
Gümüş damlaların dönüştüğü gün bugün…”

Sözlerin hepsi bu kadardı. Mayıs, başa dönüp söylemeye devam etti. Fakat bu defa, sanki mikrofonla söylüyormuş gibi sesi tüm Diyar’da yankılanmaya başlamıştı. Çok geçmeden onu duyan herkes oraya gelip Mayıs’ın olabildiğince yakınında bir yere oturdu. Herkes büyülenmiş gibiydi. Sonra şayalar, vaşalar ve onlar gibi bir sürü varlık da akın akın geldi; kimi görünür oldu kimi kendini göstermedi ama hepsi, şarkının açığa çıkardığı enerjinin bir parçası olmak ve Mayıs’ın yakınında olmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Sonra çok garip bir şey oldu; Mayıs’ın zihni bir kanal gibi açıldı ve onun zihninde dönen müziği herkes duymaya başladı. Şarkı bir mıknatıs gibi herkesi çekiyor ve aynen Mayıs’ın dediği gibi bir hipnoz etkisi yaratıyordu.

Mayıs’ın artık stüdyoya, aletlere ya da enstrümanlara ihtiyacı yoktu; kendisini ilk kez bu kadar özgür hissediyordu. Gözlerini kapayıp kendini müziğin içine bıraktı. Rüyalar aleminde gibiydi, sanki uçuyor ve yumuşacık bulutların içinden geçiyordu. Yüzüne ve bedenine dokunan pamuk gibi bulutları o kadar gerçek gibi algılıyordu ki sonunda gözlerini açtı. Etrafları aynı şarkıdaki gibi rengarenk bulutlarla sarılmıştı. Doğruldu, şaşkın bir halde bulutlara bakakaldı. Bir süre bu enerjinin neye yarayacağını anlamak için bulutlara dokunarak aralarında dolandı fakat anlayamadı, yalnızca onlara her dokunuşuyla kendisini giderek daha da güvende hissettiğini fark etti. Sonunda herkesten önce bulutların enerjisini çözen Karya oldu;
— Mayıs, bu bulutlar bir kalkan! Şarkın bize olağanüstü ve çok güçlü bir kalkan yarattı…

Aya ve Rin         
Gücünü Moyar evreninin sihrinden alan Aya, böyle sürprizlere bayılıyordu. Mayıs’ın yaratımı o kadar etkileyiciydi ki… Bu melez çocuklar, belki saf kan bir Moyarlının gücüne sahip değildiler ama güçleri, o anki duruma göre evriliyor ve gelişiyordu. Aya, rengarenk bulutların keyfini çıkarırken biraz uzaktan kendisini izleyen kızı Rin’i görünce hemen onun yanına gitti.

— Güzel kızım, neden endişelisin?
— Bilmiyorum, kim olduğumu bilmiyorum an… Anne…

Rin, Aya’ya anne demekte hala biraz zorlanıyordu, gülümsemek ya da herhangi bir duyguyu göstermek konusunda da durum aynıydı. Eski soğuk karanlığı gitgide kayboluyordu ama bu karanlığın altından büyük bir boşluk çıkmıştı. Rin, bebekliğinden beri manipüle edilen zihni yüzünden normal bir şekilde büyüyememiş, dolayısıyla da kendisine has bir karakter, kişilik oluşturamamıştı ve sonunda zihni etkilerden sıyrıldığında ortaya çıkan küçük bir çocuk olmuştu.

— Zamana ihtiyacın var kızım, korkunç şeyler yaşadın.
— Ya Boleslav bana yine aynı şeyleri yaparsa? Ona nasıl karşı koyabilirim?
— Ben artık hep senin yanındayım! O karanlığa bir daha dönmeyeceksin kızım. Üstelik Boleslav’ın artık sana ihtiyacı yok, kendi çocukları var. Yine de savaş yakın ve artık hepimizin karşı karşıya olduğu tek gerçek tehlike başarısız olmak, yenilmek kızım ve bu da zaten ölüm demek.
— Nasıl oluyor sizin için? Yani siz ölümsüzsünüz ya…
— Bu çok uzun bir konu. Ben şimdi sana babandan ve seni bırakma nedenlerimden bahsetmek istiyordum.
Rin’in belki de hayatında ilk kez gözleri parlamıştı.
— Yaşıyor mu?
— Maalesef hayır kızım. O bir yolcu şamandı ve harika bir adamdı. Tokyo’da tanıştık, âşık olup evlendik. Çok karışık bir dönemdi ve baban oldukça tehlikeli görevlere gidiyordu. Ben sana hamileyken yine bir göreve çağrıldı ve oradan geri dönmedi, aslında birlikte gittiği on yolcu şamanın hiçbiri dönmedi. Akıbetlerini asla öğrenemedik, bedenleri bulunamadı ve sonunda öldüklerine kanaat getirildi. Yıkılmıştım. Bu dünyada ölümsüz olarak yaşamak demek sevdiklerini, çocuklarını bile kaybetmek anlamına geliyor. Bir kez daha bu acıyı yaşamak istemiyordum. Onu kaybettiğim anda sana bakamayacağımı anlamıştım. Rin, beni anlıyor musun? Beni affedebilecek misin?

Rin düşünceliydi, Aya’ya kızgın ya da kırgın değildi ama duyguları karmakarışıktı.

— Babam… Onu biraz daha anlatır mısın? Adı neydi?

İki gurrit’in diyaloğu…

— Moyar’dan son gelenler seni çok etkiledi. Ne oldu?
— Sanırım geçmişimle ilgili bir şey uyandı içimde ama tam olarak nedir bilmiyorum.

Yüzleri gibi geçmişleri de silinen gurritler için bu imkansızdı ama son dönemde herkes ve her şey değişim içindeydi.

— Belki de gerçekten sonunda hem yüzlerimize hem de hafızalarımıza kavuşabileceğiz. Sen aramıza son katılanlardansın. Belki de bu yüzden senin için her şey daha hızlı gerçekleşiyordur ve Moyarlılardan birinin, senin geçmiş hayatında tanıdığın biri olması çok mümkün.
— Evet, ben de öyle düşünüyorum. Sanki uyuyan kalbim uyanıp yeniden atmaya başladı. Hissettiğim şey heyecan, burukluk ve buna benzer bir sürü duygu…
— Demek ki duygularımız içimizde bir yerde gömülüymüş, eski kimliklerimizi tamamen yok edememişler. Mayıs’la konuşsana, belki o yardım edebilir.

“Belki ama şimdi Moyarlıların yanına gideceğim, belki bir şeyler hatırlarım.” dedi ve arkadaşının yanından uzaklaştı. 
           
Gökçil ve Vala
“Onunla gurur duyuyorsun, değil mi?” dedi Vala, diğer herkes gibi o da Mayıs’ın yarattığı rengarenk bulutların büyüsüne kapılmıştı. Gökçil’le bulutlara dokunarak onların sihrinin gizemini çözmeye çalışıyorlardı bir yandan.

— Hem de nasıl. Aslında çocuklarımızın hepsiyle gurur duyuyorum. Her geçen gün onların ne kadar özel olduklarını daha da iyi anlıyorum ve birbirlerinden de çok farklılar.

“Evet, Moyar ve Mavi Diyar’ın birleşiminden başka bir varlık ortaya çıktı. Melez çocuklarımız sürprizlerle dolu. Biz artık çok sıkıcıyız galiba.” dedi Vala.

İkisi de bu sözlere kahkahalarla güldüler.

— Gökçil, her şey yolunda giderse sence gelecek onlara ne getirecek?
— Bilmiyorum, ne kadar uzun yaşayacak olsalar da ölümsüz değiller ama bence bu muhteşem bir şey. Biz, tek bir sonsuz hayatı yaşayarak evrilirken onlar sürekli başka deneyimler için dönecekler. Nereye ve nasıl bilmiyorum ama sanırım asla sıradan bir insan olmayacaklar. Bizim bilmediğimiz boyutlara ulaşacaklarını düşünüyorum. Aslında çok emin olduğum bir şey var; gelecek onların. Medeniyetler var olup yok olacak ama onlar her şekilde var olmaya devam edecekler.
— Benim hissim de bu Gökçil.

Alp ve Doğan
“Korya ve Minel olmadan ne yapacağımızı hiç bilmiyorum.” dedi Alp, Doğan’la ikisi herkesten biraz uzaklaşmış parkta yürüyorlardı.
— Seni hiç bu kadar depresif görmemiştim Alp. Sen en karanlık günde bile bir ışık bulurdun. Evet, çocuklar yok ama görmüyor musun sanki evren onların yerini bir şekilde dolduruyor. Güzel Mayıs’ımıza baksana, onun gelişimi seni de heyecanlandırmıyor mu? Bulutları görmüyor musun?
— Evet, tabii ki görüyorum bunları ama…
— Alp dostum, bunun Korya ve Minel’le ilgili olduğuna emin misin?

Alp, Doğan’ın sımsıcak bakışları karşısında gardını indirdi, biraz zorlanarak da olsa gülümsedi.

— Nisan… Ellerimden kayıp gidiyor sanki, onu kaybediyormuş gibi hissediyorum.
— Dostum, bu mümkün değil! Nasıl böyle düşündüğünü anlamıyorum. Sizin sevginiz tüm bunların üzerinde ve bugüne kadar hiç azalmadı, tam tersine hep büyüdü. Yoksa savaş yüzünden mi bu endişen?
— Hayır, hayır… Tabii ki savaşta birbirimizi kaybedebiliriz, ölümün çaresi yok ve bu beni kaygılandırıyor ama kastettiğim şey başka. Beni asıl düşündüren savaştan sonra olacaklar. Değişimlere ayak uydurmakta ilk kez zorlanıyorum. Nisan, Mayıs ve diğer melezlerin hepsindeki hızlı değişimin farkında değil misin? Onlar bizden çok daha büyük bir hızla gelişiyorlar. Bu savaşın sonunda çok daha fazlasını isteyebilirler; Dünya onlara küçük gelecek, bundan eminim. Evet, sevgimiz büyük ama aynı hızda ilerleyemezsek ve aynı frekansta olamazsak biz diye bir şey kalmaz.
— Olmamışa üzüldüğünün farkında mısın? Üzgünüm Alp ama bu sana yakışmıyor. Sen gördüğüm en güçlü şamanlardan birisin, seni tanımasam ergen olduğunu düşünürdüm.

Doğan’ın sözleri, Alp’in yüzüne bir tokat gibi çarptı. İlk tepkisi öfkeydi fakat bir anda nasıl bir çukurda olduğunu kavrayıp gülmeye başladı.
“İşte bu!” dedi Doğan gülümseyerek.
— Sen olmasan ben ne yapardım Doğan…

Patricia ve Nisan
— Galiba herkes bir sonrayı düşünüyor.

Patricia, Mayıs’ın rengarenk bulutlarına dokunarak yürürken Nisan’la karşılaşmış ve onunla aynı frekansta olduğunu anlayınca da onun yanında kalmıştı. Bir süredir kendisini çok yalnız hissediyordu. Evet, belki dostlar arasındaydı ama yine de sanki hiçbir yere ait değilmiş gibi hissediyordu.

“Belki de savaşı düşünmekten daha kolay geliyordur.” dedi Nisan.

— Olabilir ama bence savaş sonrası için endişeliler.
— Hiçbir şey aynı olmayacak, bu korkutucu ve açıkcası ben de korkuyorum ama bir yandan da heyecanlanıyorum. Patricia… Senin de güçlerin değişiyor mu?
— Evet, şimdiye kadar hep müzik ve frekansla ilgiliydi yeteneklerim ve bir ölçüde zihinsel iletişim. Ama birkaç gün önce Anadolu’dayken bir şey oldu. Ankara’daydık ve Karya, Boleslav’ın çocukları yüzünden kontrolünü kaybetmişti; içindeki karanlık giderek büyüyordu ve ben o anda kendimi çok çaresiz hissetmiştim. Büyücü olmaya zorlanmadan evvelki yaşamıma; henüz şamanlık, büyücülük ya da sihir hakkında hiçbir şey bilmediğim zamanlara dönmek için her şeyimi verebilir, her şeyden vazgeçebilirdim o anda. Ve o zamanların özlemiyle o kadar dolmuştum ki bir anda aklıma eski bir dostum geldi; konservatuardayken tanıştığım ve çok sevdiğim biriydi. Onu yeniden görmek ve onunla konuşmak ne güzel olurdu diye düşündüm ve sonra birden kendimi New York’ta bir apartman dairesinde, uyuyan dostumun yüzüne bakarken buldum. O kadar korktum ki aynı hızla geri döndüm. Hepsi birkaç saniyede olup bitmişti. Hepinizin dikkati Karya’daydı ve hiçbiriniz benim ortadan yok olduğumu fark etmediniz. İzmit’e geldikten sonra birkaç deneme daha yaptım. Düşündüğüm yere anında gidebiliyorum. Sanırım bunu bir de Boleslav yapabiliyordu.
Nisan bir anda gülmeye başladı, sinirleri bozulmuştu.
— Mayıs’ın zihni canlı konser veriyor, sen ışınlanıyorsun, bense ölülerle konuşmaya başladım. Allah bilir Rin neler yapabiliyor? Sonunda kanatlarımız da çıkarsa hiç şaşırmayacağım!

Nisan, delirmemek için en iyi bildiği yola başvurmuştu; kendisiyle ve olan biten her şeyle dalga geçmek… Ama Patricia gülmüyordu, gözleri kocaman açılmıştı,
— Nisan, sen ölülerle mi konuşuyorsun?
— Maalesef. Bana da gele gele bu geldi. Şansıma mı küseyim yoksa ağlayayım mı bilemedim. Her yerdeler biliyor musun ve bazıları çok rahatsız edici.

“Senden bir şey isteyebilir miyim?” dedi Patricia biraz çekinerek. Nisan, onu anlamıştı.

— Annen mi?
— Mümkün mü?

Patricia’nın gözleri parlıyordu.
— Bak Patricia, henüz bunu kontrol etmeyi bilmiyorum ve hiç özellikle birini çağırmayı denemedim. Nasıl yapacağımı gerçekten bilmiyorum.

Patricia, Nisan’a yaklaşıp onun elini tuttu ve karşılıklı oturdular. Nisan, onun ne yapmaya çalıştığını anlamıştı, karşı koymadı.

— Camilla…

Mert ve Karya          
Katya, Karya olarak gerçek benliğine döndüğünden beri olanları düşünecek bir dakikası bile olmamıştı. Yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Parkın içinde herkesten uzak bir köşeye gitti, Korya ve Minel için dua ettikten sonra çimlere uzandı ve yavaş yavaş dağılan rengarenk bulutları izlemeye başladı. Sanki bütün kaygıları da bulutlarla birlikte dağılıyor gibiydi, içi huzurla doldu ve gözlerini kapayıp kendisini ana bıraktı. Sessizce yanına gelip uzanan Mert’in enerjisini algıladığında biraz şaşırdı ama sonra hemen kendi iç dünyasına döndü. Fakat biraz sonra Mert’in huzursuz kıpırdanmaları ve zihninde yankılanan, hiç susmayan düşünceleri yüzünden gülümseyerek gözlerini açtı.

“Sakin olabilir misin lütfen? Konuş benimle, iç sesin bir şeyler bağırıyor ama gerçekten anlaşılır gibi değil.” dedi.

— Haklısın, kusura bakma, çok heyecanlıyım.

O ana kadar onun kendisine karşı hissettiklerinin hiç farkında olmayan Karya, Mert derin nefesler alıp vererek kendisini sakinleştirmeye çalışırken birden durumu anladı. Şaşkınlıkla doğrulup oturdu ve ne yapacağını bilmez bir halde onun konuşmasını bekledi.

— İkimiz de kim olduğumuzu yeni öğrendik ve sonra olağanüstü bir koşuşturma başladı ama seni ilk gördüğüm andan itibaren hissettiklerim hiç değişmedi.

“Mayıs’ın evinde…” dedi Karya, utandığını saklamaya çalışarak.

— Evet Karya ve sen o gün çok üzgündün, Korya için endişeliydin, sonra hep bir şeyler olmaya devam etti. Şimdi de Korya’yı merak ediyorsun. Belki de hiç doğru bir zamanımız olmayacak. Önümüzde büyük bir savaş var, umutsuz değilim ama yine de her şey olabilir, birbirimizi kaybedebiliriz ve ben yaşadığım bu duyguyu paylaşmazsam ölebilirim.

Mert, söylediklerinden ve karakterine hiç uymayan bu davranış biçiminden çok utanıyordu aslında ama aşkı kendisinden daha büyüktü. Karya’nın elini tutup onu yerden kaldırdı,

— Sen O’sun Karya, seni seviyorum...

Karya, Mert’le el ele ve göz göze öylece kalakaldı. Ne hissettiğini bilmiyor, bir şey söylemek istiyor ama kelimeleri bulamıyordu. Fakat birdenbire kalp atışları hızlandı, tüm bedeni içinden bir elektrik akımı geçmiş gibi titredi. Sanki hem bedeni hem kalbi ona bir şey söylemeye çalışıyordu. Sonunda, yaşadığı bu anın içinde olan her şeyin olması gereken olduğunu ve beklediğini bile bilmediği şeyin gerçekleştiğini anladı. Artık aynı anda nefes alıyorlardı, kalpleri bir atıyordu. İkisi de aynı anda birbirine yaklaştı vesonunda dudakları birleşti.

Mete ve Mayıs
Mete ve Mayıs, bir süredir hiç yalnız kalamamışlardı ve Mete savaşa gitmeden önce, kendisinden kasıtlı olarak kaçtığını fark ettiği Mayıs’la konuşmaya kararlıydı. Onun yalnız başına, düşünceli bir halde amaçsızca yürüdüğünü görünce hemen yanına gitti ve kendisini bir kez daha görmezden gelerek yanından uzaklaşmasına fırsat vermeden onu durdurdu.

“Neden benden kaçıyorsun?” diye sordu.

— Kaçmıyorum, yalnızca beynim hiç durmadan çalışıyor, çok yorgunum.
— Evet, farkındayım sevgilim, üzerine bir anda çok yük bindi ama karşındaki benim, başka biri değil ve biz birbirimizden hiçbir şey gizlemeyiz.
— Öyle mi? Sana hatırlatayım o zaman Alp’le gizli gizli konuşmalarını, kafanda dönüp duran düşünceleri benden saklamanı… Ve hala da bilmiyorum neler olup bittiğini…

Mayıs, bir anda hırçınlaşmıştı, aslında o anda gerçeklerden kaçmak için aklına gelen tek yol buydu.

— Haklısın, üzgünüm, Moyarlılarla ilgili kafam çok karışmıştı. Her şeyi, onların buradaki varlıklarını sorgulamaya başlamıştım ve sen de…
— Yarı Moyarlı olduğum için benden uzak durmayı tercih ettin. Beni de sorguluyor musun? Artan yeteneklerimi, ucu açık gücümü… Senin için bir tehdit miyim artık?

“Mayıs, ne diyorsun? Ne oldu sana?” dedi Mete ve bir anda sustu fakat sonra yeniden konuşmaya başladığında sesi çok sertti,
— Gerçeği istiyorum Mayıs! Bir şey gizliyorsun ve bunu saklamak için bana saldırıyorsun. İkimiz de bu oyun için çok büyüdük.

Mayıs’ın başı önüne düştü, arkasını döndü, omuzları çöktü. Mete, ona yaklaşıp arkasından sarıldığı anda kendisini onun kollarına bıraktı. Gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu artık. Mete, onun biraz sakinleşmesini bekledi ve sonra, “Ne zaman Mayıs?” dedi.

— Bilmiyorum, emin değilim, çok karışıktı görüntüler. Sana söyleyecektim ama önce bunu değiştirmenin bir yolunu bulmak istedim. Seni kaybedemem Mete! Seni nasıl koruyacağımı düşünürken çıktı o müzik içimden. Ama hala emin değilim, yine de Korya’nın sözleri bana umut veriyor.

“Geleceğimizi biz yazacağız, artık her şeyi değiştirmek bizim elimizde…” dedi Mete, soğukkanlılığını koruyarak. Kendisi için korkmuyordu, ölümden de korkmuyordu, geleceğin getireceklerini ve bunların sonuçlarını karşılamaya hazırdı ama Mayıs’ın da korkmasına izin vermeyecekti.

— Savaşa bu ruh haliyle gidemezsin Mayıs! Tüm odağın düşmanın üzerinde olmalı, yoksa hata yaparsın. Beni ve diğer herkesi nasıl koruyacağını biliyorsun artık, bizim için muhteşem bir kalkan yarattın. Bundan ötesini düşünerek yaşayamazsın, sadece bu an var ve gerisini hep birlikte yaşayarak göreceğiz.

Mayıs, Mete’nin kollarında dönüp parmak uçlarına yükseldi ve dudakları birleşti. O anda etraflarındaki tüm sesler yok oldu, yalnızca ikisinin nefes sesleri vardı. Sonunda dudakları birbirinden koptuğunda sesler geri geldi ve tam o anda gökyüzü, altın kartalların görkemli varlıklarıyla altın rengine boyandı.

-Devam Edecek 

***


Editör: Deniz İmre

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı 24 / Gölge Güçlerin Yükselişi        01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frierkansı -23 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Bir Adamın İtirafları 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 22 / Gölge Güçlerin Yükselişi     01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -21 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı-20 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 19 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -18 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Menopoz 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -17 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi       01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -15 / Gölge Güçlerin Yükseliş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -14 / Gölge Güçlerin Yükseliş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -13 /Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Özgürlük 01-01-1970 03:00 Yağmurlar Yağdı Üstüme 01-01-1970 03:00 Connection 01-01-1970 03:00 Ritim... 01-01-1970 03:00 Yol... 01-01-1970 03:00 Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları 01-01-1970 03:00 ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 01-01-1970 03:00