SONSUZLUĞUN FREKANSI
GÖLGE GÜÇLERİN YÜKSELİŞİ
İlk Üç Bölümün Özeti ve Karakter Haritası
1.Bölüm
İstasyonda İki Kız Kardeş
• Yer: Mavi Diyar-Dünya
• Ana Karakterler:
• Ak Şamanlar:
• Mayıs: Müzisyen şaman. Müziğiyle frekanslar yaratır ve şamanlar arasında iletişimi sağlar.
• Nisan: Gücü sınırlıyken telekinezi ve zihinsel iletişimde (telepati) devasa bir güce ulaşıyor. Mayıs’ın ablası ve onun menajeri.
• Doğan: Güçlü bir sezici ve Alp’in sağ kolu.
• Alp: Çok güçlü bir sezici ve kıdemli şaman. Kültür ve Turizm Bakanı ve Nisan’ın sevgilisi.
• Eylül: Şifacı şaman. Mayıs ve Nisan’ın annesi.
• Mevhibe: Şaman yaşlısı ve tüm güçlere sahip.
• Mete: Yolcu şaman. Tüm hayvanlarla iletişime geçebiliyor, frekanslardan etkilenmeyen çok güçlü bir savaşçı. Mayıs’ın sevgilisi.
• Filiz: Çok güçlü bir sezici ve şamanların büyücü merkezine sızan gizli ajanı. Alp’in yeğeni.
• Mert: Güçlü bir sezici ve müzisyen olarak yeteneği büyük bir şarkıcı.
• Funda: Sezici şaman ama yeteneği henüz uykuda. Ünlü bir şarkıcı.
• Korya: Kâhin şaman, 8 yaşında ve henüz tüm gücü açığa çıkmamış.
• Olga: Korya’nın babaannesi ama o anneanne diyor, şifacı kam.
• Katya: Korya’nın annesi ve fazla gücü olmayan bir şaman.
• Marcus: Manastırda Korya’yla yaşayan ve onu korumaya yemin etmiş Yolcu şamanlardan biri.
• Kara Şamanlar/Büyücüler:
• Nolan: Hafıza çekici ve sezici olarak çok güçlü ve korkulan bir büyücü, büyücülerin İstanbul merkezinin en üst düzey yöneticisi.
• Patricia: Ünlü bir Amerikalı zenci şarkıcı, onun da yeteneği Mayıs gibi frekanslar.
• Megan: İstanbul Merkezinde Nolan’dan sonraki en kıdemli yönetici.
• Şule: Esrarengiz ve çok güçlü bir büyücü, Yalnızca Nolan’la çalışıyor.
• Yanni: Yakutsk’daki büyücü ajanların başında gönderilen güçlü bir savaşçı büyücü.
• Rin: gücü çok karanlık ama Nisan’a denk bir güçte.
• Suikastçı: henüz hakkında tek bildiğimiz varlığını herkesten saklayabilecek bir güce sahip olduğu.
• Şayalar ve vaşalar; hem şamanların hem de büyücülerin birlikte çalıştıkları büyülü varlıklar:
Yalnızca çağrıldıklarında ya da kendileri istediklerinde görünür olan görünmez varlıklardır. Şamanlar genellikle şayalarla çalışırlar ancak belli durumlarda, örneğin Filiz ajan olduğunda ve Nisan asıl gücüne hızlı bir yoldan kavuşmak istediğinde, büyü güçleri daha büyük olan vaşalarla da çalışırlar. Büyücüler vaşaları tercih ederler.
Karakterlerin şaya ve vaşaları;
• Melek (Mayıs)
• Gregor, Faye, Martin,Elisa (Nisan)
• Mark (Mete)
• Harry (Alp)
Bağımsız büyülü varlıklar:
Alp’i kurtaran ismini bilmediğimiz küçük kız. Bu varlıklar kimseye hizmet etmezler. Şaman ya da büyücü, gücü büyük olan herkes onlardan yardım isteyebilir ancak yardım edip etmemek bu varlığın kendi seçimidir.
Ulu yolcu şaman kartallar ve kartallar:
Marcus/ulu yolcu şaman kartal
Ulu yolcu şaman kartallar, ölen yolcu şamanların ruhlarıyla birleşmeyi kabul eden ve böylece büyü güçlerine sahip olan olankartallardır.
1. Bölüm Özeti:
Dönüş ve Tehdit: Mavi Diyar’da (Dünya), Ak şamanlar ve kendilerine "Büyücü" diyen Kara şamanlar arasındaki kadim savaşın son perdesi İstanbul’da açılır. İki yıl Uruguay’da sürgünde kalan iki şaman kız kardeş, ünlü şarkıcı Mayıs ve menajeri Nisan, anneleri Eylül’ün yanına İstanbul’a dönerler. Ancak bu dönüş, bekledikleri huzuru değil; akıl almaz karanlık sırları ve tüm Diyar’ı sarsacak "Son Savaş"ın başlangıcını getirir.
Kuşatma ve İhanet: Büyücülerin İstanbul lideri Nolan, şamanların iletişim ağını felç etmek için kilit isimleri hedef alır. Güçlü sezici Doğan, zihinsel bir hapishaneye hapsedilirken Nisan’ın sevgilisi, Kültür ve Turizm Bakanı Alp, Yeşilköy’deki büyücü merkezinde tutsak edilir. Şamanların bu karanlık merkeze sızdırdığı gizli ajan Filiz, hayatı pahasına içeride küçük sabotajlar yapmaya çalışmaktadır.
Sibirya’da Yükselen Işık: Savaşın kalbi, Yakutsk Sibirya’daki Manastır’da atmaya başlar. Yolcu Şaman Mete ve manastırdaki yolcu şamanlar yeni çağın kaderini belirleyecek olan 8 yaşındaki Kâhin Şaman Korya’yı korumaktadırlar. Korya’nın gücü, bir gecede mucizevi bir şekilde uyanmıştır. Korya büyük bir olgunlukla yönetimi ele alır ve yaklaşan büyük saldırıyı karşılamak üzere manastırda kalmayı seçer.
Mert ve Funda: Mayıs, Rocha dönüşü soluğu Mert ve Funda’nın yanında alır. Mert’in hazırladığı güçlü frekans, büyücüleri sarsacak ve şamanları bir araya getirecek düzeye ulaşmıştır. Alp’in kararıyla Funda, Mert’in turnesine dahil edilerek potansiyel tehlikelere karşı yakın takibe alınır.
Frekansların Savaşı: Mayıs’ın müziğinin yanında Mert’in yükselen sesi, büyücülerin frekanslarını bozan bir silaha dönüşür. Alp, tutsaklıktan kaçmayı başarırken; Nisan, içinde uyanan ve kendi sınırlarını aşan devasa bir güçle, Korya’nın çağrısına uyarak tek başına Yakutsk’a doğru yola çıkar.
Eşik: Nolan, teknolojiyi de kullandığı büyük ordusuyla manastıra saldırı başlatmak üzeredir. Nisan, Yakutsk’a vardığı anda peşine düşen güçlü gölgelerden saklanırken, Korya’nın fısıltısıyla terasta "korkmaması gereken" o gizemli kişiyi beklemektedir.
Nisan’ın Değişen Yüzü ve Rin ile Karşılaşma
-Nisan’ın Gücü: Uçakla Sibirya’ya doğru yola çıkan Nisan, zihnini saklama ve evrensel enerjileri yönlendirme konusunda inanılmaz bir ustalık kazanmıştır.
-Teras Düellosu: Havaalanının terasında karşısına çıkan ölümcül suikastçı Rin ile zihinsel ve fiziksel bir düelloya tutuşur. Dev bir ulu yolcu şaman kartalın yardımıyla Rin’i alt eden Nisan, onu uzun süreli bir uykuya hapseder.
-Final: Mete’nin de aralarında olduğu kalabalık bir yolcu şaman ekibiyle manastırda korunan kâhin şaman Korya’nın yanında annesi Katya ve anneannesi Olga da vardır. Büyücüler manastırı kuşatırlar ve Nisan, oraya varamadan yolcuların yarattığı koruma kalkanı paramparça olur ve çok şiddetli bir savaş başlar. İki taraf da büyük kayıplar verse de büyücüler sayıca üstündür. Nisan, havaalanı terasında kendi gücüne denk bir güçle, Rin’le karşılaştığında manastırdaki durum şamanlar için umutsuz bir hale dönüşmeye başlamıştır. Nolan’ın yanındaki dört büyücüyle birlikte manastırın içine girmeyi başarması ise neredeyse oradaki tüm şamanların sonu olacaktır. Korya’nın görüleri sayesinde bu tehlike bertaraf edilir. Nolan kayıptır ve onun dışında içerdeki büyücülerin hepsi öldürülür. Ancak Yanni ölmeden önce Olga’yı öldürür.
Dışardaki büyücüler ise manastırın kapısına dayanmışlardır. Fakat tam bu anda kartallar, Mete’nin otelde kalan ekibiyle birlikte yetişirler ve büyücüleri dağıtmayı başarırlar. Yine de savaş yeniden yön değiştirmeye başlar ve kartallar ve yolcular ağır darbeler almaya başlar. Ve Nisan tam bu anda yetişir, büyücüleri büyülü bir küreye hapseder. Olga’yı kurtaramaz ancak Yanni, Korya’ya saldırmak üzereyken onu öldürür. Savaşın bu ilk ayağı ağır kayıplar verilerek kazanılmış ve Korya kurtarılmıştır. Bu savaşın sonunda ölen onlarca yolcu şamanın içinden altısının ruhları kartal ruhlarıyla birleşerek kurtulmuştur. Bunlardan biri de Marcus’tur, o artık bir ulu yolcu şaman kartaldır ve Korya’yı korumaya yemin etmiştir. Korya, Katya, Mete ve Nisan, yaşanan ağır kayıplara rağmen zaferin ve yeni bir çağın inşası için İstanbul’a dönüş yolculuğuna hazırlanır.
2.Bölüm: Gerçeklerin Ötesi. Yerler: Dünya, Kartallar Diyarı Yeni karakterler:
Gökçil- Eylül aslında Gökçil’dir ve bir görev için yetmiş yıl Eylül olmuştur. / Güç taşı: mor Aya
Gökçil’in kardeşi / turkuaz
Boleslav- Gökçil’in kardeşi / kırmızı Kaikara- Gökçil’inkardeşi
Vala- Gökçil’in kardeşi /yeşil Vala’nın kocası -Ahi, çocukları: Şihab, Aiman,Minel
Abike: T.C. Cumhurbaşkanı normal insan
Funda’nın şayaları Vera ve Simon
Şaman yaşlıları:Mevhibe ile birlikte dünyada toplam 20 yaşlı var.
Büyücü yaşlıları:17 büyücü yaşlısı var.
Camilla- Patricia’nın annesi.
Aker- Ulu yolcu şaman kartal
Yeni varlıklar:
Afya/ Gölge
İGYSBA anlaşması- Bağımsız Yüce Meclis ve bağımsız yüksek mahkeme
2. Bölüm özeti: Gerçeklerin Ötesi
Bu bölüm bir değişimler bölümüdür:
1-Tüm dünya devletlerinin, halklarının isteğine boyun eğerek imzalamayı kabul ettiği ve Dünya sistemini tamamen değişecek olan, İstanbul Global Yaşama saygı ve Barış Anlaşması’nın gününün belirleneceği büyük toplantı tarihi yaklaşmaktadır. Büyücüler tarihin erkene alınmasını istemektedir ancak şamanlar buna karşıdır. Bu yüzden çeşitli sabotajlar ve suikastlar yapan büyücülere karşı gizli ve zorlu bir mücadele vermektedirler.
2-Karaköy’de gerçekleşecek toplantıya ev sahipliğini T.C. Cumhurbaşkanı Abike Acar yapacaktır. Abike, diğer devlet başkanları gibi şamanlarla büyücülerden haberdardır ve kalbi şamanlardan ve barış anlaşmasından yanadır. Bu yüzden de büyücülerin hedefi haline gelmiştir. Karaköy yolunda saldırıya uğrar ancak Mete ve kartallar sayesinde kurtarılır. Lakin Karaköy’de türlü oyunlar dönmektedir. Nolan’ın yokluğunda büyücü yaşlıları tarafından İstanbul merkezinin başına geçirilen Şule, Karaköy’deki toplantının tüm teknolojik kurulumunu yapacaktır. Alp, başka bir şirket seçtiği halde Şule’nin bunu nasıl başardığını hiç anlamamış ve yeğeni Filiz’in hayatının tehlikede olduğunu anlamıştır. Ve korktuğu olur. Hem Filiz öldürülür hem de büyük bir oy farkıyla, anlaşma tarihi büyücülerin istediği gibi erkene alınır.
3-Şule’nin güçleri iyice süphe uyandırmaya başlamıştır. Hem gücünün kaynağı hem de ne planladığı ve kimin tarafında olduğu bir türlü anlaşılamazken o neredeyse kısa zaman aralıklarında her yerdedir. Yeşilköy’den, Yakutsk’a, Ulan Batur’dan Yemen’e, İstanbul Karaköy’e, gittiği her yerde ortalığı karıştırmayı başarır.
Mayıs'ın Sanatsal Dönüşümü ve Aile Bağları
Tükenmişlikten Üretime: Nisan ve Mete’nin yokluğunda bunalıma giren Mayıs, Teyzesi Mevhibe ve annesi Eylül'ün sert ama uyarıcı müdahalesiyle kendine gelir. Stüdyosuna kapanarak daha önceki şarkılarına hiç benzemeyen, etnik-elektronik tarzda, güçlü frekansa sahip 10 dakikalık benzersiz bir şarkı üretir. Bu şarkı odadaki herkesi ve hatta görünmez karanlık varlıkları bile büyüler.
Eylül'ün Gerçek Kimliği: Mevhibe, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan diğer 19 şaman yaşlısını İstanbul’a çağırır ve yaşlılar, ormandaki geçit alanından İstanbul’a geçerler. Polonezköy’de kalan yaşlılar önce Mayıs ve Nisan’ın annesi Eylül’ü çağırırlar ve yaptıkları bir ayinle Eylül gerçek bedenine döner ve Gökçil olarak uyanır. Gökçil, dört kardeşiyle birlikte, ikinci insanlığın ikinci çağında kendi boyutundan Dünya’ya geçen ölümsüz bir varlıktır. Ve Nisan’la Mayıs’ı doğurmak için 70 yıl Eylül olarak yaşamıştır. Nisan ve Mayıs’ın güçlerinin evrilmesi de ondan aldıkları güç sayesindedir. Gökçil, kızları Nisan ve Mayıs ile olan bağını yeniden kurmaya başlar.
Doğan'ın Geri Dönüşü: Mevhibe’nin büyüyü etkisiz hale getirmesiyle Doğan, Moda'daki evde uzun koma halinden uyanır. Alp ilk başta Doğan’ın kafasının karışık ve enerjisinin tuhaf olduğunu fark ederek ondan bazı detayları saklar.
Yolculuklar, Kaçışlar ve Karşılaşmalar
Nisan ve Korya'nın Kaçışı: Yakutsk'tan trenle kaçan Nisan ve Korya, peşlerindeki Rin'i atlatmak için şekil değiştirme büyüleri kullanırlar. Korya'nın trans hallerinde gördüğü vizyonlar geleceğe ışık tutar. Moğolistan ve Yemen hattına uzanan kaçışta, şifacı Vala ve diğer ölümsüz kardeşler de hikâyeye dahil olur.
Rin ve Nolan'ın Hamleleri: Rin, Nisan'a duyduğu öfkeyle iyileşmeye çalışırken; manastırdan kurtulan Nolan da İstanbul'a dönerek Şule ve Yaşlılar Kurulu arasındaki güç savaşının bir parçası haline gelir. Ancak Şule'nin asıl adının Boleslav olduğu ve gerçekte çok daha karanlık planları olduğu ortaya çıkar. Ve Rin’in gizemli yol göstericisinin de Şule yani Boleslav olduğu ortaya çıkar.
Büyük Kaos ve Kaikara'nın Yakalanması
Boleslav'ın Gerçek Yüzü: Şule/Boleslav; Filiz'i ortadan kaldırır, Mert'in gerçek annesi olduğunu ortaya çıkararak onu etkisiz hale getirir ve Patricia, Funda, Nolan ile Rin'i bir şekilde kontrolü altında tutmaya çalışır.
Kaikara'nın: Ölümsüz varlıklardan biri olan ve insanları sömüren Kaikara, yer altı canavarı Afya ile birlikte ortaya çıkar. Ancak Gökçil, Aya ve Marcus'un ortak operasyonuyla Kaikara ve Afya etkisiz hale getirilerek kürelere hapsedilir.
Patricia: Mayıs’ın iki yıl boyunca saklanmasına neden olan büyücü Patricia’nın aslında kalbinin şaman olarak attığı ortaya çıkar. Sonunda hayatına dayanamaz ve babası Kaikara’dan ne kadar korksa da kaçar ve Mayıs’a sığınır.
Funda: Anlaşma yüzünden konserler durduğundan İstanbul’a dönen Mert ve Funda, Funda’nın geçirdiği olumlu değişim sayesinde iyi arkadaş olmuşlardır. Funda, kendini, müziğini ve şamanlığını yeniden keşfetmeye başlamıştır ve artık eski Funda değildir. Beton yığını evinden bunalıp kendini Beyoğlu sokaklarına attığında artık şayalarını görebiliyor ve onlarla konuşabiliyor duruma gelmiştir, lakin girdiği bir kafede karşısına çıkan ve kafası Şule ve Rinyüzünden çok karışık olan Nolan, onu yeni bir maceraya sürükleyecektir.
Final ve Yeni Tehditler
Şamanlar ve Büyücüler İlk Kez Bir Arada: Yaşlılar, tarihte bir ilki gerçekleştirerek büyücü yaşlılarıyla bir araya gelme kararı alırlar.
Geçmişin Sırları: Gökçil ve Aya, Boleslav’ın geçmişteki değişimini ve zihinlerindeki silik anıları çözmek için zihin birliği yaparken; Mert, Patricia, Funda ve Rin'in dahil olduğu yeni dengeler tüm dünyayı sarsacak büyük bir savaşın habercisi olur.
3.Bölüm: Moyar(Mor Diyar) 3. Boyut
Yerler: Dünya (Mavi Diyar),
Moyar(Mor Diyar)
Yeni karakterler:
Moyarlılar (ölümsüzler)
• Ani- Moyar imparatoriçesi, kardeş kartalı Mina, kardeş atı Remon
• Eadrich- eski imparator ve Ani’nin kocası, kartalı Noreen, atı Ahmed Gökçil, Vala, Aya, Kaikara, Boleslav ve Gabor, Ani ve Eadrich’in çocukları Gökçil’in kartalı Cengiz, atı Ayla, melez kızları Mayıs ve Nisan
• Aya’nın kartalı Kaida, atı Fuu, melez kızı Rin
• Vala’nın kartalı Asim, atı Maat, melez çocukları Şihab, Aiman, Minel
• Boleslav’ın kartalı Akulina, atı Anouska, saf kan Moyarlı çocukları var, biri de Mert
• Kaikara’nın kartalı Adom, atı Alika, melez kızı Patricia Gabor’un kartalı Aiolos, atı Aurora
• Yüceler kurulu- Moyar meclisi
• Yüce kâhin- Moyar’ın kutsal kâhini
• Bağımsız bölge- Moyar’ın içinde özerk bir bölge
• Yüksek Moyar- Ölümsüz Moyarlıların hazır olduklarında geçtikleri daha ileri bir boyut. Gümüş diyar.
• Turkuaz gözlü gizemli adam- Emon
• Gurritler- Yüzü olmayanlar/ altın taş
• Anita, Dalya, Gorya, Boleslav’ın en sevdiği üç kızı.
• Lady Purple- Bağımsız bölgenin kraliçesi
• Antik Yangi medeniyeti ve güç taşları: Gümüş taş,Boleslav’da, mor taş, Gökçil’de ve gurritlerin kullandıkları altın taş.
3. Bölüm Özeti: Kadim Sırlar ve Büyük Yüzleşme
Moyar (Mor Diyar)
İmparatorluk Seçimleri: Uzak geçmişte İmparator Eadrich, kızı Boleslav’ın tahta geçme isteğini, abisi Gabor’un daha uygun bir aday olduğunu belirterek reddeder. O dönemde Boleslav'ın içinde filizlenen öfke ve karanlık enerjinin temelleri atılır.
Moyar (Mor Diyar) ve Yüceler Kurulu: Hafızaların silinmesiyle sarsılan Moyar, büyük bir kaosun eşiğine gelir Yüceler Kurulu'nda herkes suçlayacak birini ararken, İmparatoriçe Ani’nin sükûneti ve "hafızayı geri kazanma" teklifi tüm dengeleri değiştirir. Ancak geçmişin perdesi aralandığında, kimin dost kimin düşman olduğu tam bir muammaya dönüşmek üzeredir.
Yüce Kâhin ve Ayin: Moyar’da, Yüce Kâhin ve Korya ile Minel’in katıldığı büyük bir ayin düzenlenir. Bu ayin sayesinde tüm Moyarlıların hafızasından silinen "Bağımsız Bölge ve Emon" gerçeği gün yüzüne çıkar. Moyarlılar, geçmişte yaşananları ve hafızalarının nasıl silindiğini anlamaya çalışırlar.
Bağımsız Bölge ve Emon: Boleslav, Bağımsız Bölge'de yaşayan ve turkuaz rengi gözleriyle bilinen Emon adlı gizemli ve tehlikeli bir varlığa aşıktır. Emon'un manipülasyonları ve geçmişte Moyar'da yaşanan güç savaşları sonucunda Boleslav, kendi halkına ve ailesine sırt çevirir.
Korya ve Minel: Gerçekten Onlar mıydı? Uzak geçmişte Korya ve Minel’in Moyar’da Emon’u durdurdukları o kadim anlar hafızalarda yankılanırken, sarsıcı soruları da beraberinde getirir: Tarihin bu kritik eşiğinde görünenler gerçekten Korya ve Minel midir yoksa zamanın bizzat kendisinin yarattığı birer yansıma mı?
2. Mavi Diyar (Dünya) ve Tutsakların Kaçışı
Yeşilköy'deki Kaos: Boleslav’ın çocukları (safkan Moyarlılar) Yeşilköy’de toplanmıştır. Boleslav, gümüş rengi bir Yangi taşı kullanarak kızlarını kendi iradesine bağlar; ancak bu durum içeride büyük bir kaosa ve güç zehirlenmesine yol açar.
Mert'in Kurtarılışı: Anita, Mert’i zihinsel işkencelerle öldürmeye çalışırken; Mayıs, Nisan ve bir gurritin yardımıyla son anda yetişerek Mert’i kurtarır. Bu sırada Rin, Nolan, Patricia ve Funda tutuldukları odanın kalkanını patlatarak kaçarlar.
3. Mısır’daki Gizli Toplantı ve Yangi Taşları
Şaman ve Büyücülerin Birleşmesi: Şaman yaşlıları ile büyücü yaşlıları Mısır’daki gizli yeraltı merkezinde tarihte ilk kez bir araya gelirler. Birlikte hareket etme kararı alarak Boleslav’ın planlarına karşı güç birliği yaparlar.
Yangi Taşının Sırrı: Büyücü yaşlılarının elinde bulunan ve bir Yangi taşından kopyalanan ışınlanma taşları, toplantı sırasında uyanır. Grup, bu taşların yarısını şamanlara devreder. Ancak toplantı sırasında devasa bir enerji dalgası hissedilir ve salon boyut değiştirmeye başlar.
5. Final ve Kaosun Eşiği
Emon ve Aya'nın Gerçeği: Bağımsız Bölge'de Emon ile birlikte olan Aya, Moyar'dan yayılan enerji dalgası sayesinde hafızasını geri kazanmaya başlar; ancak Emon onu uyutarak gerçeği tamamen hatırlamasını engellemeye çalışır. Boleslav ise gizlice oraya ışınlanır ve her şeyi gözleriyle görür.
Boleslav’ın Karanlık ve Yıkıcı Öfkesi: İşte bu geçmişin ağırlığı, sırlar ve Emon ile Aya ekseninde yaşananlar, Boleslav’ı tamamen çileden çıkaran asıl kıvılcım olur. İçindeki bastırılamaz kıskançlık ve öfkeyle durdurulamaz bir güce evrilen Boleslav; artık ne istediğini bile bilmeyen, eskisinden çok daha tehlikeli ve yıkıcı bir halde Dalya ve Gorya'yla birlikte son bir hamle için harekete geçmeye hazırdır. Gökçil’in, kadim bir güç taşını kullanarak enerjisini saklayabilmesi sayesinde Boleslav’ın duygu durumuna yakından şahit olması, onu Moyar'ın ve Dünya’nın üzerine karabasan gibi çökmeye hazırlanan Boleslav’ın önündeki son kalkan yapar.
SONSUZLUĞUN FREKANSI
Gölge Güçlerin Yükselişi
4.BÖLÜM
YANGİLER
YANGİ DİYARI
(İKİNCİ İNSANLIK DÖNEMİ ÖNCESİ)
Yula, rüzgâr gibi koşuyordu. Bu toprakların her bir santimini bilirdi. Önüne çıkan her bir ağaç, bitki, su birikintisi ve hayvan onun bir parçası gibiydi. Hava, toprak, su ve ateşti o ve beklediği an gelmişti. Rüyaları sonunda gerçekleşiyordu. O iki güzel varlık, sonunda Yangi diyarına gelmişlerdi. Kimse başta ona inanmamıştı. Fakat rüyaları, en küçük ayrıntısına kadar hiç değişmeden devam edince sonunda onu dinlemişler; yine de hiç kimse onun gibi düşünmemiş ve bunun gerçekleşmesini istememişlerdi.
Kâhinleri, büyük bir tehlikenin yaklaştığını görmüştü ama bunun ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini görememişti. Bu görüsünü, Yula’nın rüyalarıyla da bağdaştırmamıştı ancak onun rüyalarından haberi olduğu andan itibaren oldukça karamsar bir ruh haline girmişti. Yula, onun bu tavrını hiç anlamamış ve ona “Artık yalnız değiliz.” demişti neşeyle.
Yula, rüyalarında onların yaşadıkları yeri de görmüştü. Kendileri kadar gelişmiş bir medeniyet olduklarını hemen anlamıştı ama çok daha kalabalıklardı ve başka diyarlara ve medeniyetlere açık bir topluluk oldukları da aşikardı. Oysa Yangiler, yalnızca birkaç bin kişiden oluşan, dışarıya tamamen kapalı küçük bir topluluktu. Bununla birlikte güçleri büyüktü. Evrenin gizemine ve gücüne kadirdiler. Doğayla iç içe ve ahenkle yaşarken bu gücü sahiplenmez ve yalnızca ihtiyaca göre kullanırlardı. Yangilerin inanışına göre güç, denge için vardı. İyiyi kötüyü biliyor ama kötüyü içlerinde barındırmıyorlardı.
Evrende yalnız olmadıklarını da biliyorlardı. Ancak yaşlılar, dengenin bozulmaması için başka hiçbir varlıkla iletişime geçmeyi doğru bulmuyor ve bu konuda katı bir tutum sergiliyorlardı. Genç Yangiler ise bunu saçma buluyorlardı. Yula da onlardan biriydi. Yangitoplumunun geleceği için, dünyalar kadar çok sevdiği henüz iki aylık olan kızı, hayatının aşkı kocası ve kendisi için hayaller kuruyordu. Aradığı macera değildi. Daha çok varlıkla bir arada olmak, bilincin büyümesi, yeni etkileşimler ve daha büyük bir ilerleme demekti. Yaşlılar, onun bu yaklaşımının saflığını takdir etseler de sonuçlarının hiç de düşündüğü gibi olmayacağını, tam tersi bir etki yaratacağını ve dengenin bozulacağını ona anlatmaya çalışmışlardı. Fakat Yula buna inanmayı şiddetle reddetmişti.
Yula, denize akan tertemiz derenin kıyılarına aralıklarla yaptıkları rengarenk basit ahşap evlerin arkalarından uzanarak bütün şehri birbirine bağlayan ağaçlı yola varmıştı. Yüzünü aydınlatan mutlu bir gülümsemeyle durup güzel şehirlerini üç taraftan çevreleyen görkemli dağlara baktı. Mis gibi havayı içine çekip yürümeye devam etti. Yolda rastladığı dostlarına selam vere vere merkezdeki en büyük eve; Yangi yaşlılar evine vardığında normalde olmayan telaşlı bir koşuşturma vardı içerde.
Yula, kâhini görünce hemen onun yanına gidip saygıyla selam verdi. Kâhin, Yula’ya gülümsedi. Bu güzel genç kadının heyecanı onu hem mutlu ediyor hem de hüzünlendiriyordu. Bugünün geleceğini görmüştü ancak kendi görüsü onunkinden çok farklıydı. İçinden bir dua okurken elini Yula’nın sırtına koydu. Bir yandan da kendini olacaklara hazırlamaya çalışıyordu.
— Merhaba kızım. Biliyorum, geldiler.
— Ah, ne güzel değil mi enerjileri?
Kâhin, içinde gitgide yükselen hüzünlü ruh haline teslim olmamayı başararak söylemesi gerekenleri söyledi:
— Elbette. Bizi tanımak, evrenimizde var olan ve var olmak üzere olan yaşamı incelemek istiyorlar. Gerisini az sonra öğreneceğiz.
Yula sevinçle el çırptı.
— Kızım, bizim onayımız olmadan onlarla konuşmanı istemiyoruz. İzle, duyumsa, gözlemle ve sonra fikrini söyle.
— Peki efendim.
Dışarıdan gelen heyecanlı sesler ve enerjiler konuklarının geldiğini haber veriyordu. Kâhin önde, hemen arkasında Yula kapının önüne çıktıklarında birbirinden güzel ve oldukça uzun iki varlık bembeyaz elbiseleriyle adeta ışık saçarak yaklaşıyorlardı. Yangiler, onların yanında oldukça ufak tefektiler. Herkes işi gücü bırakmış belli bir mesafeden hayranlıkla onların peşi sıra yürüyordu. Sonunda Emon ve Boleslav el ele kâhin ve Yula’nın yanına vardıklarında kâhin bir adım öne çıktı ve, “Hoş geldiniz Moyarlılar.” dedi.
Emon, ellerini göğsünde birleştirip kâhini saygıyla selamladı. Bu bir Yangi selamlaşmasıydı. Kâhin, şaşırdığını belli etmemeye çalışarak hemen onun selamına karşılık verdi.
“Bu içten ve samimi karşılama için teşekkür ederiz. Hoş bulduk.” dedi Emon.
Boleslav da aynı şekilde selam verdikten sonra dönüp Yula’ya göz kırptı. Yula çok mutluydu ama söz verdiği gibi konuşmadı.
— Buyurun, yaşlılar sizi bekliyor.
Yangiler, Moyarlılardan bile daha sade yaşıyorlardı. Eşyalar basit ve gösterişsizdi ancak duvarlar ve tavanlar rengarenk taşlarla süslüydü ve bu taşlar, mandalaya benzer şekillerde yerleştirilmişlerdi. Boleslav, hayranlıkla her bir şeklin önünde durup inceliyordu. Dayanamayıp bir tanesine dokunmak istedi ama elini değdirmesiyle çekmesi bir oldu. Sanki elektrik çarpması gibiydi ancak hissi çok daha farklıydı. Bu taşlar canlıydı ve hiç bilmediği bir gücü barındırıyorlardı.
Tuhaf bir şekilde, Boleslav’ın enerjisine tepki vermişler sanki onu istememişlerdi. Emon, Boleslav’ın elini sıkarak onu düşüncelerinden sıyırdığında büyük salona varmışlardı. Yüceler Kurulu salonuyla kıyaslandığında bu salon çok küçüktü. Hem yerde hem de tavanda on iki köşeli devasa birer yıldız vardı. Yine benzer taşlarla yapılmışlardı. Yerdeki yıldızın etrafında on iki tane koltuk vardı. On bir tanesinde kâhin dışındaki Yangi yaşlıları oturuyordu. Hepsi de aynı kâhinleri gibi kadındı, Yaşlılar evinin içinde tek bir erkek bile yoktu.
Görünüşleri, 30-40 yaşlarında oldukları izlenimi verse de Boleslav da Emon da tahminlerinin ötesinde, onların kendilerinden ve hatta Moyar’ın en yaşlılarından bile daha fazla yaşamış kadim varlıklar olduklarını anlamışlardı. Boleslav, o anda tüm şüphelerinden sıyrıldı. Buradaki sonsuz güzelliklerle, bu güzel varlıklarla mutluluk içinde ve sevgi dolu bir yaşamın hayaline kapılmıştı. Emon'un elini okşayışı bunun gerçekliğinden emin olmasını sağlıyordu.
Kâhin, yaşlıların yanındaki yerini alırken Boleslav ve Emon diğer yaşlılara da saygıyla selam verip yıldızın öbür tarafındaki yerlerine geçtiler. Yula ise arkada bir yere geçip oturdu.
— Hoş geldiniz Moyar çocukları. Boyutunuzdan çıkıp buraya geldiniz ve bizim misafirimizsiniz. Ancak yaşınız ve deneyiminizin eksikliğinden olsa gerek, bizim izole bir toplum olduğumuzu bilmiyorsunuz. Bize bahşedilenlerden dolayı da öyle kalmalıyız. İyi niyetinizden eminiz, bu yüzden sizi iki gün boyunca ağırlayacağız. Bilmek istediğiniz ve merak ettiğiniz şeyler olmalı. Bize uyduğu kadarını öğrenebilirsiniz. Tek ricamız, taşlara dokunmayın lütfen. Moyar ve Yangi enerjileri uyumlu değildir. Bu yüzdendir ki iki günden fazla kalmamalısınız. Dokunmasanız bile bir süre sonra enerjimiz sizi hasta edebilir. Kâhinimiz sizinle ilgilenecek, istediğiniz gibi gezebilirsiniz. Tekrar hoş geldiniz.
Bu en yaşlı Yangi yaşlısı, son sözü söylediğini belirten bir şekilde kalkıp ellerini göğsünde birleştirdi, Boleslav ve Emon’u selamladı ve diğerleri de onu takip etti.
Boleslav şaşkındı, hayal kırıklığını gizleyemiyordu. Emon ise çok sakindi ve biraz bile şaşırmış gibi görünmüyordu.
“Teşekkür ederiz, biz gençlerin merakını hoş gördüğünüz için. Eğer izin verirseniz arşivlerinizi görmek ve tarihinizi incelemek isteriz bu süreçte.” dedi.
Yaşlılar, bunu düşünür gibi bir süre sessiz kaldılar fakat sessizlik birdenbire Yula’nın çığlığıyla delindi, herkes donup kalmıştı. Kızın panikle Emon’a doğru koşmasını izlerken kâhin artık zamanın geldiğini biliyordu. Yula, Emon’un tam önünde durdu. Başını kaldırıp doğrudan onun gözlerininderinliklerine baktığında sanki biraz sakinleşmiş gibiydi ama sonra bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açtı ve birden düşüp bayıldı. İlk müdahale eden Boleslav oldu, hemen kızın yanına çöküp ellerini onun başına koydu. Yula’nın fiziksel bir sorunu yoktu ama bayılmadan önceki duygusu büyük bir korkuydu. Şaşırdı. Onu bu kadar korkutan şey ne olabilirdi?
“Lütfen çekilin çocuğum.” dedi en yaşlı Yangi yaşlısı ve hemen kızın yanına yere oturdu. Elinde sürekli rengi değişen bir taş vardı. Bu taşla Yula’nın bedenini taramaya başladı. Bir süre sonra taşın renkleri inanılmaz bir hızla değişmeye başlamıştı. O sırada Boleslav dikkatle Yula’yı izliyor, onun bir an önce iyileşmesi için dua ediyordu fakat birden onun boynundaki kolyeyi fark etti, aslında daha çok zincire bağlanmış gümüş bir taştı bu. Sanki bir yerden hatırlıyordu bu taşı ama çıkaramıyordu. Sonra bir anda zihninde bir perde aralandı ve gerçekleştiği anda hiç önemsemediği bir olayı hatırladı, buraya gelmeden önce zihninde duyduğu yabancı sesi; “Gümüş taşı al ve sakla.” diyen sesi. O zaman Emon’unbir şeyler planladığını ve burada oluşlarının hiç de iyi amaçlarla olmadığını anladı. Hemen başını kaldırıp ona baktı ve o anda onun yüzündeki endişeli ifadenin altındaki gerçeği gördü. Emon şefkatle Yula’ya bakarken bir yandan da onun enerjisini çekiyordu. Boleslav ürperdi. Ne yapacağını bilemedi, onun zihnine yalvaran bir tonda seslendi,
— Ne istiyorsun Yangilerden, Emon?
Emon’un zihnindeki sesi yumuşacıktı ancak bir o kadar da kararlı bir tondaydı.
— Şşt! Bana ne söz vermiştin ufaklık?
Elindeki taşla hâlâ Yula’nın bedenini tarayan Yangi yaşlısı o anda kâhine dönerek Emon ve Boleslav’ı dışarı çıkarmasını istedi. Emon hiç itiraz etmeyince Boleslav biraz rahatladı, belki de düşündüğü kadar kötü bir durum yoktu ve hepsini kafasında kurmuştu. Emon o kadar uysaldı ki. Boleslav onun kendisine uzattığı eli tutup kâhinin peşinden onunla dışarı çıktı. Onlar çıkar çıkmaz Yangi yaşlılarından biri, elinin bir hareketiyle salonun kapılarını kapadı. Yula’nın bedenini tarayan renkli taşın renk değiştirmesi ise hemen o anda yavaşladı, az sonra da tek bir renkte sabit kaldı ve ışığı tamamen söndü. En yaşlı Yangi yaşlısı, taşı tekrar boynuna astı ve diğer yaşlılarla birlikte Yula’yı ortadaki büyük yıldızın içine taşıdılar.
“Buradan gidin ve bir daha da gelmeyin lütfen! Gördüğünüz gibi Yangi enerjisi Moyar enerjisini reddediyor.” dedi kâhin, salondan çıkar çıkmaz Emon’a dönerek. Sesi sakindi ve son derece kibardı ancak kararının değişmez olduğunu çok net ifade etmişti. Boleslav o anda fırtınanın yaklaştığını anladı. Yine de son bir kez şansını denemek istedi. Emon'un elini sıkarak, “Lütfen yalvarırım gidelim buradan.” dedi. Emon o kadar yumuşak bir şekilde elini geri çekti ki daha sonra olan her şey Boleslav’a gerçekdışı gibi geldi.
Emon, “Üzgünüm ama o renkli taşı almadan gitmeyeceğiz.” dedi.
Kâhin, Emon'un, Yangi yaşlıları kadar olmasa da enerjisinin yansıttığından çok daha yaşlı olduğunu biliyordu. Ama Emon, o ana kadar gerçek gücünü açığa çıkarmamış, lakin taşı isterken yaydığı enerji hızla değişmeye başlamıştı. Varlığının gerçek karanlığı artık yadsınamaz bir biçimde kâhinin gözlerinin önündeydi. Kâhin, bir süre dili tutulmuş gibi konuşamadı ve eli istemsizce boynundaki taşa gitti. Taş, tehlikeyi sezmiş ve gücü uyanarak parlamaya başlamıştı, adeta sahibine karşısındaki kadim varlığın gücünü yansıtıyordu. Kâhin, zaten bildiği gerçeği yaşıyordu ama bilmekle yaşamak iki farklı şeydi. Afallamıştı ancak devam etmesi ve doğru sözleri söylemesi gerekiyordu.
— İmkânsız! Bunu yapamayız. Tüm dengeler bozulur. Yangitaşları buradan çıkamaz. Taşlar sahibinindir ve renkli taş en yaşlı Yangi yaşlısına aittir. Taşlar, ancak sahibi ölürse özgür kalır ama o zaman bile hiçbir taş sizi seçmez ve…
Kâhin cümlesini bitirmedi, az sonra olacakları biliyordu. Olduğu yere çöküp bağdaş kurdu. Boynundaki taşı çıkarıp avuç içlerine alarak dua etmeye başladı. Az sonra, duvarlardaki taşlar oldukları yerde titreşmeye ve yavaş yavaş da kendi renklerinin ışığını yaymaya başladılar. Biraz sonra da kulakla duyması imkânsız ancak titreşimi oradaki herkesin zihnine sızan oldukça güçlü bir frekanstaki tek bir notanın sesi, bulundukları odayı bir kalkan gibi sarmaya başladı.
Boleslav, acıyla yere çöküp kulaklarını kaparken Emon hiç etkilenmeden dimdik ayakta duruyordu. Turkuaz rengi gözlerimatlaşmıştı ve yüzünde buz gibi bir ifade vardı. Yaşlıların olduğu salonun kapısına doğru döndü, ellerini öne doğrukaldırdı ve sonunda turkuaz enerjisi serbest kaldı. Saniyeler içinde duvarlar, zemin, kapı, her yer sarsılmaya başladı. Önce duvarlardan sonra tavandan birkaç taş fırladı ve en sonunda hepsi birden yerlerinden fırlayarak yere düşmeye başladıklarında salonun kapısı da içe doğru patlayarak açıldı. İçeride on iki köşeli yıldızın içinde yerde bağdaş kurarak oturan yaşlılar da kâhin gibi dua ediyorlardı. Hâlâ baygın durumda olan Yula’yı ortalarına almışlardı. Patlamaya rağmen hiçbiri yerinden kıpırdamadı.
Emon içeri girdiğinde turkuaz enerjisi son gücüne ulaşmıştı; elini doğrulttuğu her yer önce sarsılmaya başlıyor, sonra da taşlar art arda yerlerinden fırlıyordu. Tavandaki taşlar ise doğrudan yaşlıların üstüne düşmeye başlamıştı ve bu durumda bile yaşlılar duaya devam ediyor, bir milim bile kıpırdamıyorlardı. Fakat biraz sonra, bu kadim ölümsüz varlıklar birdenbire oldukları yere yığılıp kaldılar. Emon donup kaldı, oysa onların enerjilerini çekmeye yeni başlamıştı ve enerji parmaklarına bile ulaşamadan yaşlıların hepsi ölmüştü. Böyle bir şey başına ilk kez geliyordu. Bir an ne yapacağını bilmez bir halde öyle kalakaldı. Fakat az sonra daha da tuhaf bir şey oldu; yaşlıların ruhları bedenlerinden ayrılmaya başladı. Her bir ruh, bedeninden farklı renkte bir duman gibi çıkıyor ve havaya yayılıyordu. Sonunda, yaşlıların avuç içlerindeki taşlar, açılan ellerinden kayarak yerde yuvarlanmaya başladıkları anda yaşlıların bedenleri de zerreciklerine ayrılmaya başladı ve kısa bir süre içinde havadaki rengarenk dumana karışarak tamamen yok oldular. Emon, olanları hayretle izlerken taşların tuhaf bir şekilde tek tek ortadan kaybolmaya başladıklarını fark edince kendine geldi ve şaşkınlığı hızla öfkeye dönüştü. Olabilecek her şey için en ince ayrıntısına kadar hazırlanmıştı.
Amacına ulaşmasına bu kadar az kalmışken bu nasıl olurdu? İçindeki öfke giderek büyüyordu fakat tam patlama noktasına ulaşmak üzereyken salonun diğer ucunda havada asılı duran renkli taşı gördü. Tüm taşlar ortadan kaybolmuşken renkli taş orada öylece duruyor, sanki Emon’u bekliyordu. Emon o anda rahatladı ve hemen ellerini taşa doğrulttu. Taş, Emon’unçekim enerjisine karşı bir süre direndikten sonra bir anda hızlanarak ona doğru harekete geçti, iyice yaklaşınca durdu ve sonunda da itaatkâr bir şekilde kendini onun avucuna bırakarak enerjisini tamamen kapadı, ışığı söndü.
Taşların ortadan kaybolmalarıyla yaydıkları frekans da durmuştu fakat Boleslav buna rağmen yerinden kıpırdayamıyordu. Az evvel olanların gerçek olduğunu kabul etmek istemiyor, sımsıkı kapadığı gözlerini açmakistemiyordu. Emon’un yanından geçip dışarıya yöneldiğinialgıladığında kalbi yine paramparça oldu çünkü artık onun gerçek planının ne olduğunu ve az sonra da bu planın son aşamasını tamamlayacağını biliyordu. Tüm Yangiler ölecekti. Gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu. Kendini hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti ve artık ayağa bile kalkabileceğini sanmıyordu. Zihninde zayıf bir ses duyana kadar…
“Taşı al! Gümüş taşı al!” demişti ses. Boleslav nedenini bilmiyordu ama artık her şey bunu yapmasına bağlıymış gibi hissediyordu. Bu his onu anında kendine getirdi ve bir daha asla kullanamayacağını sandığı uzuvları bir anda çalışmaya başladı. Etrafındaki cansız Yangilerin bedenlerine bakmamaya çalışarak ayağa kalktı. Fakat az evvel yanında duran kâhinin orada olmadığını hemen fark etti. ‘İnşallah kaçmıştır.’ diye dua ederek yaşlıların ve Yula’nın olduğu salona yürüdü fakat orada bir şok daha yaşadı; içerde yalnızca Yula vardı. Aynı kâhin gibi diğer Yangi yaşlıları da ortadan kaybolmuşlardı. Boleslav perişan oldu, artık hepsinin öldüğünden emindi. Ama bir görevi vardı ve güçlü olmalıydı. Kararlı adımlarla Yula’nın yanına gitti, eğilerek onu şefkatle alnından öptü ve “Çok üzgünüm Yula.” dedi. Sonra onun boynundaki gümüş taşı nazikçe alıp cebine koydu ve bir içgüdüyle taştan enerjisini gizlemesini istedi. Taş ona itaat etti ve az sonra cebindeki ağırlığı tamamen yok oldu. Boleslav, artık onun enerjisini de algılamıyordu.
Boleslav, Yangilerin cansız bedenlerinin arasından dikkatle ve saygıyla yürüyerek dışarı çıktığında bir kez daha yıkıldı. Neyle karşılaşacağını biliyordu yine de kısa bir süre öncemerakla peşlerine takılan bu ufak tefek güzel varlıkların hepsinin yerde yatan cansız bedenlerini görmek dayanması güç bir manzaraydı. Küçük ama kadim bir medeniyet on dakika içinde yok olmuştu ve bu katliamı gerçekleştiren adam, sevdiği adam, yüzünde kendinden memnun bir ifadeyle ağaçlıyolun başında onu bekliyordu. Boleslav, artık onun kim olduğunu bilmiyordu ve tüm gerçeklik kavramını yitirmişti, yine de az sonra, tüm cazibesiyle gülümsemeye çalışarak ona doğru yürümeye başladı. Sevdiği adamın enerjisinin daha da büyümüş olduğunu ve iyice karmaşıklaştığını, ona yaklaştıkça tüm hücrelerinde hissedebiliyordu. Korkuyordu fakat Emon’un dudakları dudaklarına değdiği anda, Boleslav bir kez daha onun enerjisinde kayboldu.
YANGİ KATLİAMI SONRASI
Yangi medeniyetinin yok olmasını takip eden günlerde, Emon’un ilk işi kendiyle ilgili her şeyi Moyarlıların hafızalarından ve tüm arşivlerden silmek olmuştu. Bunu da enerjisini kabul ederek onun gücüyle birleşen renkli Yangi taşı sayesinde başarmıştı. Boleslav hâlâ naifti; artık Moyar, Emon’u hatırlamadığına göre kötü günler geride kaldı diye düşünüyor ve bundan sonra aşkını özgürce yaşayacağına inanıyordu.
Gerçekten de Emon, Bağımsız Bölge’nin başına Lady Purple diye bir kadını getirdikten sonra artık yalnızca Boleslav’la ilgilenmeye ve hatta Moyar’a gelip gitmeye başlamıştı. Mor sarayda, şehirde, dağlarda, tapınaklarda, her yerde birlikteydiler. Boleslav sonsuza kadar böyleyaşayabilirdi. Bir süre sonra Yangileri, Yula’yı, katliamı, o gün yaşadığı büyük hayal kırıklığını ve acıyı unutmuştu bile.
Emon’un Mavi Diyar’a olan ilgisi ise hala devam ediyordu. Yeniden filizlenen hayatı, insan doğasının nasıl gelişeceği ve gelecekte neler olabileceği hakkında konuşmayı seviyordu. Boleslav da ikinci insanlık döneminde insanlar nasıl evrilecek ve gelişecekler diye merak ediyordu ama Emon, daha çok evrenin bu yeni dönemde insanlık için nasıl bir enerji ve güç yaratacağıyla ilgiliydi. Sıradan insanların yanında farklı güçlerle doğanlar olduğunu biliyordu. İşte bu gücü ve özelliklerini öğrenip gözlemlemek istiyordu. Son dönemde bu konu Moyar’da da çok konuşuluyordu.
Boleslav, abisi Gabor’un Yüceler Kurulu toplantılarındaki konuşmalarında şamanlarla ilgili sözlerini merakla dinlemişti. Şamanlar, doğanın ve dengenin koruyucularıydı. Henüz oldukça ilkel bir seviyede olan insanların yanında onlar evrenin bilgisiyle doğmuş, ileri seviyede gelişmiş insanlardı ve her birinin farklı farklı güçleri vardı. İnsanlığın rehberleriydiler, yönetiyor ama hükmetmiyorlardı. “Tıpkı Yangiler gibi.” diye bir düşünce birkaç kez geçmişti Boleslav’ın aklından ama onları her düşündüğünde kendini rahatsız hissettiğinden fazla üstünde durmamaya çalışmıştı her defasında. Emon ise insanlığın bu altın çağının fazla uzun sürmeyeceğini düşünüyordu; ona göre şu anda yeryüzünde denge yoktu ve şamanların bir kısmı değişim göstermeden de olmayacaktı.
— Zıt kutuplar olmadan denge olmaz sevgilim. Ak şamanlar, Kara şamanlar… Göreceksin.
— Hepsi farklı yollardan da olsa aynı güce hizmet etmiyor mu?
— Şimdilik.
Emon’un, Moyar’da olduğu bir gün yine büyük tapınakta dolanıyorlardı. Boleslav, ilgisini bildiğinden onu sık sık buraya getirirdi. Arşivlerde saatler geçirir, bazen de yalnızca portrelere bakarlardı. Emon, ara sıra portrelerdeki uzak geçmişten birileri hakkında hikayeler anlatırdı ve Boleslavbunları dinledikçe geçmiş ona daha renkliymiş gibi gelirdi.
“Bu kadar gelişmiş değildik, o yüzden de daha az sıkıcıydık.” demişti bir gün Emon. Onun gelişmeyi sıkıcılıkla birleştirmesine çok şaşırmıştı Boleslav. Gelişmek varlıklarının amacıydı. Şu anda Moyar’da gelişme durduğu için bu boşluk ve sıkıcılık vardı ve buna ikisi neden olmuştu. Moyar, her zamanki gibi görünse de değişim geriye doğru işliyordu artık. Bunun sonuçları henüz fark edilecek düzeyde olmasa da bir süre sonra huzursuzluk başlayacaktı ve Boleslav’ı mutsuz eden tek konu buydu ama ne zaman bunları düşünüp endişelense Emon’un bir dokunuşu bir öpüşüyle, hepsini anında unutuyordu.
Emon, portredeki kadın hakkında bir şeyler söyledi ama Boleslav’ın gözü az ilerde duran kardeşi Aya’ya takılmıştı, onu duymadı.
— Aya burada. O da çok sever burayı, tek başına saatlerce dolanır. Aslında şimdiye kadar hiç karşılaşmamamız çok tuhaf.
— Eh, artık zamanı geldi ufaklık. Sonsuza dek ailenden uzak tutamazsın beni.
Boleslav onu kimseyle paylaşmak istemiyordu ama Emonhaklıydı.
— Aya!
Aya, hemen onlara doğru döndü ve Boleslav’a gülümsedi ama gözleri Emon’a kaydığı anda büyülenmiş gibi olduğu yerde kaldı. Emon ise Boleslav’a fırsat vermeden hemen onun yanına gidip elini uzattı.
“Merhaba Aya. Ben Emon, Boleslav’ın arkadaşıyım.” dedi,Aya’dan gözlerini ayırmadan. Aya, hâlâ dili tutulmuş bir haldeydi ve çoktan onun çekim alanına girmişti. Boleslav ise şaşkındı. Emon’un neden onu arkadaşı olarak tanıttığını anlamaya çalışıyordu. Emon’la Aya’nın elleri birleşirken Emon’a döndü ve onun Aya’ya nasıl baktığını, gözlerinin nasıl parladığını gördü ve cennetteki günlerin o anda bittiğini anladı.
Sonraki günler Boleslav için kâbus gibiydi. Emon, Aya’ya olan aşkına engel olamayacağını o kadar nazikçe ifade etmişti ki konu tartışmaya o anda kapanmıştı. Boleslav, onu tanıyordu; Emon, ne istiyorsa sonuna kadar yaşayacaktı ama kendisini de asla bırakmayacaktı. Tüm bunlar yaşanırken bile, Emon’a göre Boleslav’la ikisinin gelecek planları bakiydi.
Aya’nın aşkla ve mutlulukla dolu, Boleslav’ın ise acı içinde olduğu bu dönemde, Mavi Diyar’da Emon’un öngördüğü değişim başlamış ve kara şamanlar, karanlık büyücülere dönüşmüştü. Sonunda İmparator Gabor ve Yüceler Kurulu insanlığa yardım etmeye karar verdiklerinde de Yüce kâhinin görüsü sonucunda Boleslav, kardeşleriyle birlikte bu görev için seçilmişti. Boleslav, önce büyük bir şok geçirmiş fakat sonra özellikle Aya, Moyar’da kalacağı için korkunç bir öfkeduymuştu. Ama katlanması en zor olan şey Emon’un buna tepkisiydi; sevdiği adam en ufak bir tereddüt bile göstermeden gitmesi gerektiğini söyleyince diğer bütün bu duygular yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Boleslav çaresiz kalmıştı, gitmek zorundaydı.
Boleslav, gidiş tarihi belirlendikten hemen sonra Emon’ugörmek için Bağımsız Bölge’ye geçti. Fakat bir kez daha hayal kırıklığına uğradı. Emon, durmadan Mavi Diyar’dan, büyücüler ve şamanlardan bahsediyor, onunla ve duygularıyla hiç ilgilenmiyordu.
“Kaikara’yı yakınında tut! Zamanı gelince ne yapacağını anlayacaksın.” dedi en son. Ama Boleslav onu dinlemiyordu, ne dediğini ancak birkaç saniye sonra anlayabildi. Aslında söylediklerinde bir sorun yoktu, Boleslav, daha çok onun tavrına ve ses tonuna takılmıştı; ne kadar soğuk ve duyarsızdı…
“Bu kadar mı?” dedi.
Emon gülümsedi ve onun yanağını okşayarak devam etti:
— Sen istediğini her zaman elde edersin sevgilim. Hem göreceksin orası çok hoşuna gidecek. Herkesi şaman büyücü demeden parmağında oynatacaksın, sıradan insanlardan bahsetmiyorum bile. Çok eğlenceli olacak ve üstelik orada kendini gerçekten kraliçe gibi hissedeceksin. Ve sonunda tabii ki ikimiz orada yeniden bir araya geleceğiz.
“Anlıyorum.” dedi Boleslav zoraki bir gülümsemeyle fakat sonra hemen kendini topladı. İçinde büyümeye başlayan nefreti o an için yok etti ve öyle bir cazibeyle gülümseyerek onu öpmeye başladı ki Emon, onun gitmesine izin vermedi. Odadan çıktığında bedeni hâlâ zevkten titriyordu ama her zamanki gibi aklı uçup gitmemişti çünkü buna izin vermemeyi başarmış ve bir de karar vermişti; Mavi Diyar görevine Aya’nın da gelmesini sağlamak için elinden ne gelirse yapacaktı. Bunun için Gabor’u ikna etmesi gerekiyordu ama içinden bir ses bunun hiç zor olmayacağını söylüyordu.
MOYAR BUGÜN
Bilgi hatırlanırken Moyar’da zaman durmuş gibiydi. Gelişmeye adanmış ruhlarının belki de ilk kez bu kadar büyük bir acıyı ortak bilinçlerinde duydukları andı bu. Ölümsüz bedenlerinin ölüme yaklaşması gibi bir histi bu. Aldıkları yol silinmişti. Yüce kâhin dahil, o değişim anından itibaren hiçbir Moyarlı, Yüksek Moyar’a geçmemişti. Şimdi dönüp baktıklarında gitmeye hazırlananların da bu aşamayı bir türlü geçemediklerini ya da çeşitli bahanelerle kaldıklarını ve aslında bunu yürekten istemediklerini fark ediyorlardı. Moyar bilinci o günden bugüne derin bir uykudaydı.
İmparatoriçe Ani, yanaklarının gözyaşlarıyla ıslandığını fark edince göz ucuyla kocası Eadrich’e baktı. O da aynı durumdaydı, onun yanındaki de ve diğer herkes de… Sessiz gözyaşları döküyordu tüm Moyar, belki de ağladıklarının bile bilincinde olmadan. Atlar, kartallar ve tüm diğer canlılar da aynı hüzünde kaybolmuş gibiydiler. Korya ve Minel yavaşça ayağa kalkıp masadan indiklerinde, saatler, günler hatta aylarca uyumuş gibi herkes tek tek ana dönmeye başlamıştı. Korya endişeliydi. Moyar’ın geçmişine yaptıkları yolculuk sırasında Minel’le ikisi, Moyar’la ya da Dünya’yla alakası olmayan bambaşka bir olay daha görmüşlerdi ve Korya, Moyarlıların şu anda bunu kaldıramayacağını düşünüyordu.
Minel’le göz göze geldiğinde onun da aynı şekilde düşündüğünü anlayarak rahatladı. Üzerlerindeki yük çok ağırdı artık. İki hatta üç boyutun enerjileri birbirine iyice karışmış ve mesajlar zor anlaşılır hale gelmişti. Kendilerini geçmişte görmek de yeterince tuhaftı ve hâlâ anlaşılmazdı. Görüler her şeyi açıklamıyordu ama az evvel gördükleri korkunç görüntülerin yanında bu bile artık önemsiz kalıyordu.
Korya, en son salonun arka taraflarında bir yerde oturan annesini göremeyince, artık hepsi ayakta olan Moyarlıların arasından kendisine yol açmaya çalışarak onun yanına doğru yürümeye başladı. Fakat bir anda kalbi sıkıştı. Salonun enerjisinde bir tuhaflık vardı ve içgüdüleri bunun annesiyle ilgili olduğunu söylüyordu. Herkese çarparak koşmaya başladı fakat sonra bir içgüdüyle durdu, yana döndü ve salonun diğer ucunda onu gördü.
Hisleri onu yanıltmamıştı. Katya’nıngözleri açıktı ama bilinci orada değil gibiydi ve tüm bedeni titriyordu. Korya, panik halde onun yanına koştu ama dokunup onu uyandırmak için harekete geçtiği anda Vala, büyük bir telaşla önüne geçerek onu durdurdu:
“Sakın ona dokunma!” dedi. Vala, diğer herkesle birlikte kendine gelmeye başladığı anda Katya’nın yaydığı olağanüstü enerjiyi fark edip Korya’yla aynı anda onun yanına koşmuştu. Tanımlayamadığı bir güç hareket halindeydi ve Katya’nınbedeni stresliydi ancak yaklaşınca harcadığı büyük enerji dışında onun tehlikede olmadığını da anlamıştı.
— Bekle Korya.
Olayın farkına varanlar etraflarında toplanırlarken Katya’nınboynundaki kolyeden sarı cılız bir ışık çıkmaya başlamıştı. Hiç çıkarmadığı bu kolye, ince bir zincire geçirilmiş ufacıksarı bir taştı. Biraz sonra taş titreşmeye başladı, yaydığı ışık da büyüyordu. Titreşim giderek hızlanırken sanki taşın içindeki enerji dışarı çıkmak istiyormuş gibi taşı şekilden şekle sokmaya başlamıştı. Sonunda gerçekten de taşın kabuğu çatladı ve herkesi kör eden bir ışık yayan daha büyük sarı bir taşa dönüştü. O anda Katya’nın donuk gözleri biraz canlandı fakat kendine gelmiş gibi görünse de hala kendisine endişeli gözlerle bakan Korya’yı ya da diğer hiçkimseyi gözügörmüyor gibiydi.
Katya, bir süre dikkatle tavana baktıktan sonra ayağa kalkıp kararlı bir şekilde kapıya yöneldi. O anda, Moyar’a geldiğinden beri yüzünde oluşan çizgiler de tek tek yok olmaya başlamıştı.
“Ona dokunmayın! Henüz kendinde değil!” diye bağırdı Vala.
Fazla yaklaşmadan onu takip etmeye başladılar. Peşinden dışarı çıkan herkes gökyüzünün aldığı rengi görünce donup kaldı; gökyüzü sapsarıydı, aynı Katya’nın taşı gibi. Kartallar ve diğer bütün kuşlar toplu halde yere inmeye başlamışlardı. Biraz sonra aynı anda hem yer altının derinliklerinden hem de gökten gelen tiz bir ses duydular. Sanki biri tek bir notaya basıyor ve ses giderek yükseliyordu. Katya hariç herkes bundan etkilenmeye başlamıştı. Bu rahatsızlık hissi çok geçmeden kulaklarını kapayarak oldukları yere çökmelerine neden olacak kadar büyüdü.
Atlar dörtnala uzaklaşırlarken sesten etkilenmeyen kartallar, bu frekansı engelleyecek bir kalkan yaratmak için enerjilerini birleştirmeye başladılar. Mor enerji, gökyüzünü ele geçiren sarı enerjinin üzerini yavaşça kapatmaya başladığı sırada,
“Durun! Tehlike yok! Bekleyin!” diyen bir ses duydular zihinlerinde. Büyük bir hızla şehre yaklaşan ulu yolcu şaman kartal Marcus’un sesiydi bu. Artık kimse hiçbir şeyden emin değildi ama Moyar kartalları Marcus’a saygı duyuyorlardı. Onu dinleyerek mor enerjiyi durdurdular. Gökyüzü yeniden sarardı, sonra ışık giderek parlaklaştı ve bir güç tüm sarıyı birdenbire içine çekerek yok ederken her yeri yoğun bir sis kapladı. Göz gözü görmüyordu.
Sonunda sis de dağılmaya başladığında ve Moyar’ın masmavi göğü yeniden görünür olduğunda Katya, kendine geldi. Fakat ağlıyordu ve dağılmak üzere olan son sis bulutunun içinden koşarak ona yaklaşan Mevhibe’yi fark edecek durumda değildi. Mevhibe onu kollarına alıp başını okşamaya başladığında artık tüm gücü tükenmişti ve o anda kendini tamamen Mevhibe’nin kollarına bırakıp hüngür hüngür ağlamaya başladı.
İmparatoriçe Ani, Moyar’a gelen kalabalık insan grubunu, özellikle de Mavi Diyar’ın yaşlılarını görünce hemen harekete geçip talimatlar vermeye başladı,
— Vala, onları sıfır odasına götür hemen! Hepsine gerekli takviyeleri verin!
Sonra Katya’ya yaklaştı ve şefkatle onun sırtını okşamaya başladı. Sabırla onun sakinleşmesini bekledi ve ağlaması sessiz iç çekişlere döndüğünde, “Katya, şimdi taşının gücünü uyutur musun lütfen?” dedi. Katya, hâlâ Mevhibe’nin kollarındaydı ama Ani’yi duyunca yavaşça ondan koptu. Eli taşına gitti, bir şeyler fısıldadı ve taşın ışığı hemen söndü, yaydığı frekans tamamen durdu. Katya, sonra Ani’ye dönüp bir şeyler söylemek istedi, “Ben…ben…”
Ama Mevhibe araya girdi, “İzninizle onu yatırayım. Tükenmiş bir halde. Az öncegerçekte kim olduğunu öğrendi ve bu yeterince sarsıcı bir deneyim.” dedi.
“Siz de biliyor gibisiniz.” dedi Ani.
— Evet. Tüm hikâyeyi ve nasıl olduğunu değil ama sanırım o;var olan, hayatta kalmış son Yangi.
Ani şaşkındı, son bir saattir olanlar zaten yeterince yıpratıcıydıve şimdi de Moyar’da bir Yangi vardı. Yorgunluğunun bir sebebi de bu olmalıydı.
“Tamam. Şimdi lütfen siz Katya’yla sıfır odasına gidin. Ben sonra size katılacağım.” dedi. Fakat tam dönüp uzaklaşacakken Mevhibe’nin biraz gerisinde duran iki kadını ve onların elle tutulur derecede yoğun, heyecanlı enerjilerini fark edince durdu. Merakla dönüp onlara baktığı anda içinde onlara karşı sıcak bir çekim hissetti. İkisinin arasındaki güçlü bağı, sahip oldukları farklı güçleri ve gitgide tanıdık gelmeye başlayan enerjileri içini ısıtmıştı, “Merhaba.” dedi.
“Merhaba… Şey ne diyeceğimizi bilemedik ama siz sanırım anneannemizsiniz.” dedi Mayıs. Önce çekingendi ama birkaç saniye içinde şaşkınlıkla kendilerine bakan bu güzel kadına iyice yaklaşarak, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ona sarıldı. Ani, Mayıs’a dokunduğu anda onun tüm hayatını hızlı bir film şeridi gibi izledi. Hemen Nisan’a dönüp diğer kolunu açtı, onu da kucakladı ve birbirinden güzel iki torununu iyice duyumsayarak yüreğine aldı. Neden sonra birbirlerinden kopabildiklerinde o da onlar kadar heyecanlıydı.
— Anneniz nerede? O kadar özledim ki onu.
Nisan ve Mayıs şaşkın bir halde birbirlerine baktılar.
— Burada değil mi?
UZAK GEÇMİŞ-YANGİ KATLİAMI GÜNÜ
KARYA(KATYA)
Emon ve Boleslav, en yaşlı Yangi yaşlısının isteği üzerine kâhinle büyük salondan çıktıklarında Yula hala baygındı. Yerdeki büyük yıldızın tam ortasına taşınırken de. Hayat enerjisi o kadar zayıftı ki sanki tüm gücü emilmişti. Yaşlılar, belki başka şartlarda onu yeniden hayata döndürebilirlerdi ancak kapının öbür yanından içeriye bir yılan gibi sinsice sızan enerji hem Yula hem de kendileri için geleceğin kapılarının sonsuza dek kapandığının habercisi gibiydi. Artık gelmekte olanı kabullenme zamanıydı.
Yula, yaşlılar oturup duaya başladıkları anda uyandı ama ne gözlerini açtı ne de onlarla konuştu. Emon dönene kadar son görevini gerçekleştirmek için çok az bir zamanı vardı; Emon’un karşısında durup onun gözlerinin derinliklerine baktığı o andave bayılmadan hemen önce, zihninin derinliklerinde bir perde aralanmış ve ona yapması gereken son şey gösterilmişti. Ve şimdi zaman gelmişti. Bunu başarabilmek için sahip olduğu gücün son zerresini ve o anda kendisini hayatta tutan tek şey olan o son enerjiyi kullanması gerekiyordu.
Buna hazırdı, artık korkmuyordu. Geleceğe ve insanlığa güvenmek ne kadar zor olsa da bunun tek yol olduğunu da kabullenmişti. Derin bir nefes aldı, bu nefesi verirken o son enerjiyi serbest bıraktı.
— Uyu güzel kızım…Uyu Karyacığım, doğru insanı bulana kadar uyu. Sen benim, bizim, Yangi’nin geleceğisin. Bir gün beni hatırlayacaksın ve içindeki boşluk dolacak. Seni seviyorum bebeğim. Uyu Karya’m uyu…
Yula gözlerini kapayıp son yolculuğuna hazırlandı, fazla beklemedi…
Dağlara sırtını vermiş ve bulunduğu yerde tek başına yeşillikler içinde saklanmış olan sarı evin içinde, yalnız başına kalmış ağlayan bebek bir anda susup uykuya daldı. Zamanı gelince uyanmak ve yeniden bütünleşmek üzere, bedeni zerreciklerine ayrılmaya başladı. Bu zerrecikler toprağa, havaya, suya karıştı. Evren, onu kendi döngüsüne dahil ederek sahiplendi. Karya, bu döngünün içinde zamanla birlikte akarken insanlar var oldu, medeniyetler kurulup yıkıldı. Ak Şamanlar yükselirken Kara Şamanlar karanlığa döndü. Savaşlar, yıkımlar, barış ve refah dönemleri geldi geçti. Karya bir türlü uyanmak istemedi. Yeryüzünün iyi, kötü, acı, tatlı tüm enerjisini hissederek var olmaya devam ediyor ama sanki bu kargaşaya dahil olmak istemiyordu. Böylece çağlar geçti ve Karya bir gün bir rüya gördü; küçücük bir bebek ağlayarak onu yanına çağırıyordu. Karya, bu bebeğin kendi bebeği olduğunu ve o anda da artık zamanının geldiğini anlamıştı.
Bu bebek çok önemliydi, hayattaki en önemli şeydi. Karya, rüzgâra fısıldadı ve çok geçmeden bedeninin her bir zerreciği orman içindeki küçük bir kulübenin kapısının önünde yeniden bir araya geldi. Ruhu bedenine geri dönmüş ve yeniden bir bütün olmuştu. Soğuğu ve açlığını hissediyordu artık, ağlamaya başladı. Kulübenin kapısı açıldı, yaşlı bir kadın dışarı çıktı ve onu yerden kaldırıp kucağına aldı, sonra onu şefkatle alnından öpüp yeniden içeriye sıcacık kulübesine girdi. Karya, “Bu kadın neden hiç şaşırmadı acaba?” diye düşünmedi. Bu sevgi dolu kolların arasında rahatlayıp ağlamayı kestiğinde evrenle birlikte edindiği bilgiyi tamamen unutmuş ve bilinci sıfırlanmıştı.
MOYAR BUGÜN
KISA BİR SÜRE ÖNCE
Bağımsız Bölge’de, şehrin biraz dışında, Gabor’un kardeş kartalı Aiolos’la buluşan Aya’nın kardeş kartalı Kaida, olanların etkisinden sıyrılmakta zorluk çekiyordu. Aiolos’un yanına indiğinde belki de ilk kez bedeni titriyordu.
— Neler oluyor Aiolos? O kartal kimin kardeş kartalıydı? Hiç böyle bir enerji görmedim.
— Adı Pekin, bizden biri ama bizim gibi değil. Acımasız ve çok güçlü ve artık kardeşlik bağının kimle olduğunu biliyoruz, bilgi hatırlandı. O, Emon’un kardeş kartalı. Ya onu değiştirmiş ya da belki de hep böyleydi… Gabor’u ararken az kalsın beni öldürecekti ama ondan kaçmayı başardım. Fakat Moyar’a haber vermek üzere giderken senin enerjini algılayınca durdum.
Kaida, Aiolos’un yaralarının ancak o zaman farkına vardı, enerjisi de çok zayıf düşmüştü.
— İyi misin? Seni iyileştirmeliyiz.
— İyiyim, idare ederim ama şimdi hemen dönmeli ve Aya’nın onun elinde olduğunu söylemeliyiz. Bu çok daha önemli.
— Peki Gabor nerede?
Aiolos’un başı önüne düştü.
— Burada olduğunu biliyorum ama onu hissedemiyorum. O da Emon’un tutsağı olmalı.
Kaida, Aiolos’un hüznüne ortaktı, yaklaşıp başını onunkine değdirerek Aya’yı kurtaramamanın verdiği benzer utancını onunla paylaştı ve sonra,
“Saraya gidelim hemen.” dedi.
Başka söze gerek yoktu, birlikte havalandılar. İyice yükselerek keskin gözleriyle her yeri tarayarak Mor Dağlar’a kadar geldiler fakat Mor Dağlar’da ve gökyüzünde ikisinden başka tek bir kartal bile yoktu. Aşağıdaki vadide ve dağın eteklerinde, her zaman özgürce, rüzgar gibi koşarak yarışan atlardan da eser yoktu. Mor mağaralardan birinde tutsak olan afya, Kaikara’nın şehre girmesi yasaklanan kardeş kartalı Adom ve ulu yolcu şaman kartal Marcus dışında tek bir enerji bile algılamadılar. Aiolos şaşkındı, “Bir afyanın ve bir Mavi Diyar kartalının burada ne işi var? Adom’un enerjisi de tuhaf. Neler oldu?” dedi Aiolos.
— Vala’yla birlikte geldi onlar. Sanırım Kaikara ve Boleslavkaranlık tarafa geçmişler ve Mavi Diyar’daki tüm dengeleri bozmuşlar, şu anda orada büyük bir kaos yaşanıyormuş. Ben de bu kadarını biliyorum şimdilik.
Aiolos başka bir şey sormadı, ama düşünceli görünüyordu, sanki duydukları onu Kaida’nın anlamadığı bambaşka bir şekilde rahatsız etmiş gibiydi. Kaida, o anda onu zorlamaması gerektiğini hissederek sessiz kaldı. İkisi birlikte daha da hızlandılar. Şehre yaklaştıklarında Mor Saray'ın kuleleri de piramitler de sapsarı bir sis perdesinin arkasından hayal meyal görünüyordu. Sanki gökyüzünün geri kalanından bir çizgiyle ayrılmış gibi, sarayın tüm arazisinin üstünde de gökyüzü sapsarıydı ve oradan havaya tanımlayamadıkları bir enerji yayılıyordu. Az sonra saraydaki tüm Moyarlıları paralize eden frekansı da algıladılar.
Kartalların savunmaya geçtiğini görür görmez de hemen onların ortak enerjisine bağlandılar. Ve sonra her şey çok hızlı gelişti. Ulu yolcu şaman kartal Marcus’un peşlerinden gelerek onları durdurması ve kısa bir süre sonra da insan ziyaretçilerin geldiğinin ortaya çıkışı…
İmparatoriçe Ani’nin kardeş kartalı Mina, Kaida’yla birlikte gelen ve uzun zamandır kayıp olan Aiolos’u fark ettiğinde tüm ziyaretçiler sıfır odasına götürülmüşlerdi. Mina’nın uyarısıyla Ani, henüz olayların şokunu atlatamamış haldeki Aiolos’unyanına gitti. Yaralarını görünce de hemen müdahale etti. Çok geçmeden, büyülü parmaklarıyla şefkatle dokunarak üzerlerinden defalarca geçtiği yaralarının hepsi hızla iyileşmeye başladı ama Aiolos’un hüznü yaralarından daha büyüktü.
— Üzülme Aiolos. Bilmediğin kadim bir güce karşı savaşamazdın.
— Bunu şimdi anlıyorum yine de…
Ani, tam o anda Kaida’nın da Aiolos’la aynı duyguda olduğunu sezince soran gözlerini ona çevirdi.
“Aya da orada, onun elinde.” dedi Kaida üzüntüyle.
Ani, yaşadığı şoku, paniği ve üzüntüyü zihnini ele geçirmeden durdurmayı başardı ama az evvel Mayıs ve Nisan’la konuştuklarını hatırlayınca hepsi geri geldi.
“Ne olur Gökçil de olmasın!” dedi endişeyle.
“Onun enerjisini algılamadık.” dedi Kaida hemen.
“Güneşim, merak etme, bence Gökçil hâlâ Mavi Diyar’da. Onu tanıyorsam Boleslav’ın peşindedir.” dedi Eadrich. Mevhibe’yle yaptığı kısa konuşmadan bu sonuca varmıştı.
— En yakınlarının bile onu sorgulaması ağır gelmiş olmalı, yine de onları korumaktan vazgeçmemiş ve tek yol olarak da bunu görmüştür.
Ani, özlemle iç çekti ama en azından Gökçil tutsak değildi ve onun Boleslav’la başa çıkabileceğinden emindi.
İmparatoriçe Ani, sıfır odasını, Vala yanında insanlarla birlikte Moyar’a geldikten hemen sonra yaratmıştı. Bu odada zaman Mavi Diyar’la eş akıyordu ve böylece kimse hızlı yaşlanmayacaktı. Ancak o sırada, sıfır odasındaki kimsenin aklında yaşlanmakla ilgili bir kaygı yoktu. Olanlardan ve Moyar’a bu kadar tuhaf bir yolla gelmekten dolayı herkes şaşkındı, dolayısıyla içerde büyük bir sessizlik hakimdi. Bir tek yaşlılar olayı gereğinden fazla sakin karşılamışlardı, hatta gözlerinin parlamasından mutlu oldukları bile söylenebilirdi. Odanın herkesten uzak bir köşesinde toplanmış ve kendi aralarında sessizce konuşuyorlardı.
Bir süre sonra, onların konuşmalarına dahil olamayacağını anlayan herkesin gözü yeniden Katya’ya döndü. Ama Koryave Minel, onu korumak istercesine ortalarına almış, onun iki elini de sımsıkı tutarak herkesten uzak bir yere oturtmuşlardı. Şimdilik onlara da hiçbir soru soramayacakları belliydi. Sonunda Mevhibe, yaşlıların yanından ayrılınca Mete artık dayanamadı,
— Neden buraya getirdi bizi? Kim o Mevhibe Abla?
Mete, tanıdığını sandığı bir kişinin daha aslında bambaşka biri olduğunu öğrenmenin şokunu yaşıyordu. Öfke bile duyamıyordu artık, bilinmezlikler içinde kaybolmuş gibiydi.
— O bir Yangi… Hayatta kalan son Yangi.
— Nasıl olur?
— Yıllar önce, küçücük bir bebekken kapımda buldum onu. İnsan eliyle bırakılmamıştı. Onu gördüğüm anda evrenin enerjisiyle geldiğini ve özellikle bana emanet edildiğini anlamıştım. Bir süre sonra rüyalarımda benimle konuşmaya ve yapmam gerekenleri söylemeye başladı. En son bilgi kesin bir talimattı. Böylece onu Yakutsk’a götürdüm ve yine onun talimatları doğrultusunda içim parçalanarak da olsa yetim çocuklara evinde bakan yaşlı bir kadına emanet ettim. Bu kadın şefkatli biri değildi ve ona annelik edemeyecekti ama yine de onu güçlü bir kadın olarak büyütecekti. 18 yaşında Olga’nın oğluyla tanışıp evlenene kadar uzaktan da olsa hep takip ettim onu. Ama sonunda gerçek sevgiye, özellikle anne sevgisine kavuşmuştu.
O zaman çok rahatladım, onu Olga’ya teslim ederek kendi dünyama ve işlerime daldım. Sonra bir gün onun doğacak çocuğunu da rüyamda gördüm. Çocuk bana kâhin şaman olduğunu söyledi. Bunun üzerine onu yeniden takip etmeye başladım. Tabii ki aklıma bin bir soru geliyordu onunla ilgili fakat böyle anlarda hemen dikkatim dağılıyor ve unutuyordum bunları.
Sanki Katya’nın üzerinde bir mühür vardı ve asla kırılmamalıydı. Şimdi anlıyorum ki Katya, tüm halkı yok olurken ya evren ya da ailesi tarafından bir şekilde korunmuş.
— Onlar hakkında ne biliyoruz?
— Evrenin varoluşuyla var olduklarını, bilinç düzeylerinin oldukça yüksek ve inanılmaz güçleri olduğunu ama bu gücü çok sınırında ve yalnızca evrenin dengesi için kullandıklarını biliyoruz. Bir de gücün çoğunlukla kadınlarda olduğunu, erkeklerin yalnızca basit güçlerinin olduğunu… Tabii bir sürü efsane ve hikâye var ama hangisi gerçek hangisi değil bilemem.
— Nasıl yok oldular peki? Ölümsüz değil miydiler? Ayrıca güçleri, onları büyük doğal felaketlerden korumuş olmalıydı. Bu seçenek de elenirse geriye sadece savaş kalıyor. O zaman bile birileri hayatta kalırdı. Hem bir medeniyet durup dururken niye yok olsun?
— Bilmiyorum Mete, benim de bilgim bu kadar ama belki de yakında hepsini öğreniriz.
“O zaman Katya’nın bizi buraya çekmesinin iyi bir nedeni var. Yine de bunu bir an önce öğrenip dönmeliyiz. Dünyayı Boleslav’ın ellerine bıraktık.” dedi Alp huzursuzca.
Bir süredir sessizce konuşulanları dinliyor, hepsinden bir anlam çıkarmaya çalıyordu. Buna rağmen hala kafası karışıktı. Sürekli bir gizem çözülürken yenisi çıkıyordu karşılarına.
“Haklısın Alp ama Gökçil burada olmadığına göre Boleslav’ın peşindedir. Şimdilik endişelenmiyorum ben.” dedi Mevhibe.
Herkesten uzakta oturdukları köşede Korya, derin düşüncelere dalmıştı. Hâlâ Yüceler Kurulu salonundaki hatırlama ritüelinde Minel’le birlikte gördükleri olayın etkisi altındaydı. Şimdi yanında annesiyle el ele tutuşmuş otururken ve onun sahip olduğu çağların bilgisi zihnine bir farkındalık gibi akmaya devam ederken artık gördükleri yerin Yangi diyarı olduğunu biliyordu. Minel’le, tam da Yangi halkının katledildiği günü görmüşlerdi. Bunu yapanı, artık kim olduğunu bildikleri turkuaz rengi gözlerin sahibini de görmüşlerdi. Hızla akan görüntülerde Boleslav da bir an için görünüp kaybolmuştu ve o anda onun ağladığını görmüşlerdi.
Korya, tüm bunlardan ne çıkarım yapacağını bilmiyordu ama zihninde dönüp duran tek bir düşüncede netti; olup biten her şey, nerede ve hangi zamanda gerçekleşmiş olursa olsun birbiriyle bağlantılıydı.
— Anneciğim?
Katya nihayet gözlerini açtı. Binlerce yılın yorgunluğu vardı bakışlarında. Bedeni daha genç görünse de ruhu o kadar yaşlıydı ki...
— Korya, oğlum. Merak etme iyiyim artık. Her şeyi hatırlıyorum. Annemi ve halkımı değil ama… Onlarla birlikteliğim o kadar kısaydı ki… Ama bilgiyle doluyum, onları bir hikayeymiş gibi olsa da biliyorum. Annem Yula beni koruyup kurtardı ve sonra son nefesini verdi. Benim gerçek adım Karya oğlum.
Korya, annesinin ellerinden tutup onu ayağa kaldırdı ve sımsıkı sarıldı ona. Birkaç saniye öyle kaldılar ve sonra Korya, “Herkes merak içinde, neden burada olduklarını bilmek istiyorlar.” dedi.
Karya, oğlunun kollarından sıyrılıp onu alnından öperkengücü de yavaş yavaş yerine geliyordu. Artık yorgun değildi ve kendini belki de ilk kez tamamlanmış gibi hissediyordu. Yaydığı enerji herkesin susup ona bakmasına neden oldu. Karya gülümseyerek odanın ortasına yürüdü. Artık odada çıt çıkmıyor ama o da bir türlü konuşmaya başlamıyordu. Derken kapı açıldı.
Karya, “Biz de sizi bekliyorduk İmparatoriçe Ani.” dedi.
Karya’nın arkası dönüktü, o tarafa bakmamıştı bile. Eadrich ve Ani odaya girip kapıyı kapadıklarında onlara dönüp kibarca selam verdi ve ancak o zaman konuşmaya başladı,
— Annemin taşı beni uyandırdı. Çok yakın bir zamanda gücünün uyandığını ve kullanılmaya başlandığını düşünüyorum. Çağlar boyunca, halkım katledildiğinden beri ondaydı. Annemin taşı Boleslav’daydı…
Karya sustu, yüzünden belli belirsiz bir hüzün, acı ve nefret karışımı bir ifade geçti fakat sonra bir şekilde kendini bu duygulardan sıyırıp devam etti.
— Halkım yok olurken o da oradaydı, o kadim Moyarlıyla birlikte, Emon’la… Ama onun asıl planını bilmiyordu. Tamamen başka sebeplerden ve başka umutlarla oradaydı. Sonunda yaşadığı şok, acı ve çaresizlik büyüktü. Annem Yula onun için dua etti ve boynundan taşını alıp saklamasını istedi. Annem bunu neden yaptı ve nasıl oldu da taşını bir Moyarlıya emanet etti hiç bilmiyorum ama daha tuhafı taşın da bunu kabul ederek kendini yok etmemesi veya ortadan kaybolmamasıydı.
Hem annem hem de taş Boleslav’a güvenmiş olmalı çünkü normalde Yangi gücü Moyar’a boyun eğmez. Eğer ediyorsa bizim anlayışımızın ötesinde bir durum var demektir. Emin olduğum tek bir şey var; Yangi gücü kötüye doğru bükülmüş olabilir ancak sonunda enerjisi kötüyü ve karanlığı ayıklar ve özüne döner. Şu anda Boleslav’ın aklı karışık olmalı ve bu onu şimdilik olduğundan çok daha tehlikeli yapıyor. Hiçkimse onun yoluna çıkmamalı. Sizi bu yüzden buraya getirdim, uyandığım anda tüm gücümle sizi buraya çektim.
— Peki Emon?
İmparatoriçe Ani, uzun süredir unuttuğu bu ismi tekrar telaffuz etmenin ne kadar doğal geldiğine kendisi de şaşırmıştı.
— Renkli taşı, en kadim olanı; hükmedenin taşını almış.
— O zaman bu taşın da onunla kalmasının bir nedeni var.
— Evet.
— Karya, ne yapmalıyız? Oturup bekleyecek miyiz? Hem Moyar hem de Mavi Diyar tehlikede ve hepimiz karanlığa doğru çekiliyoruz. Emon bizim hafızalarımızı geri kazandığımızın farkındadır ve kısa bir süre içinde harekete geçecektir.
— Mutlaka öyle olacak ama bilincimde saklanmış ve henüz açığa çıkaramadığım bir bilgi daha var, bu yüzden de çok net olamıyorum. Yine de emin olduğum tek bir şey var; çok yakın bir zamanda dünyada sonuçlanacak her şey.
— O zaman niye hala buradayız?
Mete dönmek, savaşmak ve bir an önce harekete geçmekistiyordu, artık sabrı kalmamıştı. Mayıs şefkatle omzuna dokununca biraz sakinleşti.
“Sanırım şimdi doğru zaman değil ama fazla beklemeyeceğiz, öyle değil mi Korya?” dedi Mayıs.
Korya ve Minel hiç olmadıkları kadar sessizlerdi.
Mayıs, “Aslında şimdiye kadar konuşmayı bölüp bir şeyler söylersiniz sanıyordum.” diye ekledi. Ortamı yumuşatmak için şakacı tavrına dönmüştü ama aslında buna en çok kendisinin ihtiyacı vardı, her şey o kadar ciddileşmişti ki…
Korya ve Minel hâlâ sessizlerdi fakat karşılıklı el ele otururlarken aslında enerjilerini son güç kullanıyorlardı. Uyanık trans halindeydiler. Sonunda Minel, her zamanki canlılığından uzak yorgun bir ses tonuyla, bir yandan da düşünüyor gibi söze girdi,
— Olasılıklar çok fazla ve net değil. Sanki bilgi bizden de saklanıyor ki bu hiç olmadı şimdiye kadar. Sanki...
Korya’yla bir an için bakıştılar ve Minel devam etti, “Sanki yol bizim adımlarımızla şekillenecek.” dedi ve onun devam etmesini ister gibi yeniden Korya’ya bakıp sustu. Korya ayağa kalktı ve küçük adımlarla yavaş yavaş odada yürümeye başladı,
— Geçmişin bilgisiyle birleşen bu kısa hayatımda farklı seçimlerin defalarca aynı sonuca gittiğini gördüm. Çağlar içinde yalnızca iki kez sonucun değiştirilebildiği bilgisiyle doğmuş olsam da hep bunun daha olası olabileceğini düşünüp bunu ispatlamak istedim. Aldığım kararlar ve seçtiğim yollarla bunu defalarca denedim. Ama sonucu değiştiremedim.
Korya’nın sesinde, bazı anıları hatırlamanın verdiği bir hüzün vardı, başı önüne düştü. Sonra birden bu duygudan sıyrıldı ve başını kaldırdı. Bu defa gözleri parlıyordu ve çok heyecanlıydı,
— Üçüncü kez yaşanacak bir döneme girdiğimizi düşünüyorum artık. Aldığımız kararların sonucu değiştireceği ve mucizeler yaşayacağımız o zaman dilimindeyiz. Biz, dünyamızı ve kendimizi yeniden yaratacağız!
-Devam edecek
