Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi

Mine Çağlıyan

31-05-2026 00:13

Advert


                              2. BÖLÜM
                   GERÇEKLERİN ÖTESİ

ŞULE

Şule, ofisindeki üçlü koltuğa uzanmış, gözleri kapalı dinleniyordu. Aslında dinlenmeye hiç ihtiyacı yoktu, kolay kolay yorulmazdı. İki saatten fazla uyumazdı; bu da enerjisini yenilemesine yeterdi. Yine de koltukta sessiz ve hiç kıpırdamadan yatıyordu.

Birden zihninde bir şarkı çalmaya başladı. Önce şaşırdı fakat melodi ve sözler o kadar etkileyiciydi ki çok geçmeden şarkının büyüsüne kapılıp o da söylemeye başladı, bir yandan da elleriyle tempo tutuyordu. Şarkı bitene kadar, tam on dakika boyunca tuhaf bir mutluluk halinde kaldı. Bittiğindeyse bir süre daha etkisinden çıkamadı.

Sonunda gözlerini açıp kendi kendine gülümseyerek ayağa kalktı. Önce zihninde duyduğu, sonra söylemeye başladığı bu şarkıyı bir şekilde hatırlıyor ama nereden veya hangi zamandan olduğunu çıkaramıyordu. Verdiği his o kadar tanıdıktı ki buna bir anlam veremiyordu.

Kapının diğer tarafında duran Filiz’i algılayınca düşüncelerinden sıyrıldı. Yarım saat önce onu yanına çağırmıştı. Çalmasını beklemeden gidip kapıyı ardına kadar açtı. “Gel Filiz.” diyerek onu içeri davet etti. Sakin ve güvenli bir tavırla içeri giren Filiz’in her zamankinden çok farklı bir enerjide olduğunu hemen algıladı. Filiz, onun varlığından etkilenmiyor gibiydi.

Normalde hemen onun çekim alanına girerek biraz kendini kaybetmesi gerekiyordu. Ama bir şekilde kendisini Şule’den koruyacak yeni bir kalkan yaratmış olmalıydı. Şule içinden güldü, istese onu ayaklarının dibinde kıvrandırırdı ama yapmamaya karar verdi. Filiz’in söyleyeceklerini dinleyecekti önce.

“Şule Hanım, ben sizden bir şey gizliyordum. Affedin beni ama buna mecburdum.” dedi Filiz, hafif mahçup bir tavırla. Şule, onun bu sözlerine herhangi bir tepki vermedi. İfadesi de hiç değişmedi. Ne bir şaşkınlık ne de bir hayal kırıklığı vardı yüzünde. Oturması için Filiz’e karşısındaki koltuğu gösterdi ve kendisi de yerine geçip onun devam etmesini bekledi.

“Ben… Ben bir şey gördüm, daha doğrusu birisini bir şey yaparken gördüm. Önce anlamadım, önem vermedim. Herkesin güvendiği biri olduğundan şüphelenmemi gerektiren bir durum olduğunu düşünmedim. Üstelik pek de zeki biri de sayılmaz.”

“Onunla yattığın için kendini de korumak istedin herhalde.” diyerek Filiz’in lafını kesti Şule ama kızmış görünmüyordu, tam tersi yüzünde alaycı bir gülümseme vardı.

“Şey… Evet.” 

Şule, Filiz’in zihnine çoktan sızmış, onun derinlere gömdüğünü sandığı tüm gerçekleri öğrenmişti. Kendisini saklayabildiğinden emin bir güven duygusu içindeki bu genç kadının hali onu çok eğlendiriyordu. 

“Filizciğim, kimi ne yaparken gördün?”

“Faik… Hani şu getir götür işleri yapan genç adam. Geçenlerde bir gün onu bilgisayarda bir şeyler yazarken gördüm. Tuhaf olan, o bildiğimiz her zamanki saf ifade yoktu yüzünde, ne yaptığını bilen zeki bir adamın bakışı vardı. Beni görünce hemen toparlanıp eski haline döndü. Bazen kimse yokken oyun oynadığını söyledi ve sonra odaya sürükledi beni. Benimle arzuyla sevişti, bilirsiniz seks… Ben de yanlış gördüm diye düşündüm sonra da unuttum. Ama sorgulamalar başlayınca…”

Şule, yüzüne ciddi bir ifade yerleştirip gözlerini Filiz’e dikerek bu konuda düşünüyormuş gibi yaparken aslında şaman olduğunu çoktan anladığı bu kadına ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Onu hemen öldürebilirdi ama hem yeterince eğlenceli olmaz hem de şamanlar alarm durumuna geçerlerdi. Sıkıldı birden. Kalkıp kendisine bir içki koydu. 

“Çıkabilirsin Filiz. Teşekkür ederim.”

“Şey, Faik?”

“Bundan sonrası seni ilgilendirmez. İyi geceler tatlım.” dedi. İçkisini bir dikişte bitirip yenisini koyduğunda Filiz’in varlığını tamamen unutmuş gibiydi. Filiz ise sessizce dışarı çıkıp kapıyı arkasından kaparken artık hiçbir şeyden emin değildi, onu kandırmayı başarmış mıydı bilmiyordu. Harry ile birlikte Şule’nin üzerinde yarattığı etkiye karşı bir kalkan yaratmıştı ama uydurdukları hikâye zayıftı.

Oku başkasına yöneltmek ilk başta akıllıca gelmişti ama bu kadar güçlü bir büyücü, gerçeği kolayca ortaya çıkarabilirdi. Odasına doğru yürürken şüphesi büyümeye başladı, içgüdüleri Şule’nin bu hikâyeye inanmadığını söylüyordu. Gerçi öyle olsaydı, şu anda ya bir hücrede ya da ölü olması gerekirdi. Yine de Şule’yle ilgili her şeyde bir tutarsızlık vardı. Belki de her şeyi anlamış ama gerçeği bilinçli olarak ortaya dökmemeyi seçmişti. Bu kadınla ilgili hiçbir şeyi anlamıyordu, zihninden onun izin verdikleri dışında herhangi bir bilgiyi okumak mümkün değildi ama Filiz bir tek şeyden çok emindi; hayatı tehlikedeydi ve bundan sonra çok daha dikkatli olması gerekecekti.

YAKUTSK

Manastır’dan Yakutsk’a varmaları bir saatlerini almış ve şehrin içine girmeden kırsal bölgede küçük bir motelde konaklamaya karar vermişlerdi. Mete, bu kadar kalabalık seyahat etmelerinden hoşlanmıyordu, çok dikkat çekeceklerdi.

Alp’in jeti göndermesi de üzerlerine projeksiyon tutmak gibi olacaktı. Ayrılıp ikişer kişilik gruplar halinde seyahat etmeye karar verdiler. Yakın mesafede iki havaalanı vardı. Magan ve Yakutsk havaalanlarından farklı saatlerde  farklı yerlere uçarak İstanbul’da buluşacaklardı. Mete, Korya’nın kendisiyle; Nisan ve Katya’nın da birlikte seyahat etmeleri gerektiğini düşünüyordu. İki kadın da buna şiddetle karşı çıktı. Olay tartışma boyutuna gelmiş ve sesler yükselmişti.

“Susun lütfen! Ben Nisan’la birlikte gideceğim.” diyerek Korya tartışmaya son verdi. Ne Katya ne de Mete bir şey diyebildi. Korya’nın yüz ifadesi, itiraz etmenin anlamsız olduğunu söylüyordu ve ikisi de bunu kabullenmek zorundaydı.

Ertesi sabah, gruplar teker teker motelden ayrılmaya başladılar. En geç saatteki uçuş Nisan'la Korya'nınki olduğundan, Mete ve Katya da dahil olmak üzere herkes gittiğinde, bir tek onlar kalmıştı geride. Fakat Korya'nın arka arkaya transa girmesi yüzünden otelden zamanında ayrılamadılar ve uçaklarını kaçırdılar.

Başka bir yere uçmak ya da alternatif bir yol bulmak zorundaydılar artık. Nisan hemen resepsiyona inip o günkü diğer uçuşlara baktı ama her biri aktarmalarla birlikte oldukça uzun sürecek gibiydi ve havaalanında kalacakları süre uzadıkça risk de artacaktı. Burada bir gece daha kalmak da riskliydi. Nisan, tren ve otobüs seferlerini gösteren broşürleri görünce hemen hepsini alıp odaya döndü. Korya uyanmış yatakta oturuyordu. Yorgun ve düşünceli görünüyordu.

“Yaşlılarla konuştum. Trenle Moğolistan’a, oradan da Alp’in jetiyle Hezarfen Havaalanı’na gideceğiz.” dedi.

Nisan, onu hiç sorgulamadan hemen Moğolistan’a nasıl gideceklerini bulmak için broşürleri açtı.

“Biraz uyu canım, akşam yola çıkıyoruz. Uzun bir yol olacak.”

                             * * *

Mete ve Katya’nın Magan Havaalanı’ndan Belgrad’a uçmak üzere bindikleri uçakta iki büyücü vardı. Havaalanı da büyücülerle doluydu. Bunların büyük çoğunluğunun İstanbul’a gittiklerine emindi Mete. Korya’yı ellerinden kaçıran büyücüler, artık daha da büyük bir önem kazanan barış anlaşmasını yok etmek üzere bütün güçlerini bir yerde toplayacaklardı. Bu transferler sırasında da olabildiğince çok şamanı ekarte etmeye çalışacaklardı. “Dikkatli ol. Kalkanını güçlendir!” dedi Mete. Oğlundan ayrıldığı için hâlâ üzgün olan Katya’yı uyarması gerektiğini düşünmüştü. Katya çok sessizdi, onu duymamış gibiydi. Mete bir anda ona çok sert ve kaba davrandığını fark etti, hemen onun elini tutup hafifçe okşayarak ve şefkatle, “Katya bana bak lütfen.” dedi.

Katya, hiç beklemediği bu yumuşak dokunuş ve tavır değişikliğinden çok etkilenmişti. Başını kaldırıp Mete’ye gülümsedi ve birkaç saniye boyunca onun gözlerinin derinliklerine baktı. Sonra da derin birkaç nefes alıp verdi ve hemen duaya başladı. Fakat hâlâ elini tutan Mete’nin varlığı ve dokunuşu, içinde varlığını bile unuttuğu bir şeyi uyandırmıştı.

Katya, yıllardır ilk kez bir kadın olduğunu hatırlamıştı. Kalp atışları giderek hızlanırken tüm konsantrasyonu dağıldı, değil kalkanını güçlendirmek, biraz daha bu duyguların içinde kaybolursa ikisinin de hayatını tehlikeye atacaktı. Kendini zorlayarak bu duygulardan arınabilmek için bir kez daha dua etmeye başladı. Kısa bir süre içinde odağını değiştirmeyi başarmış ve en azından o an için duygularını bastırabilmişti.

                            * * *

Nisan ve Korya yaklaşık 40 dakika süren bir taksi yolculuğuyla tren istasyonuna vardı. İstasyon oldukça kalabalıktı. Nisan ilk başta bir tehlike sezmediyse de yaklaşık 2300 kilometrelik yolun ilk etabı için binecekleri treni beklerken enerjileri taramayı hiç bırakmadı. Bir süre sonra hayretle hiçbir tehlike olmadığını kabul etmek zorunda kaldı. Tek bir büyücü bile yoktu burada.

“Şimdilik Nisan… Bu etap temiz ama yakında bu değişecek.” dedi onun düşüncelerini dinleyen Korya.

“Niye bana söylemedin? Bu kadar kafamı yormazdım.”

Korya, yüzünde tatlı ama biraz da alaycı bir gülümsemeyle, “Yüz ifaden çok komikti, seni durdurmak istemedim.” deyince Nisan bir kahkaha attı.

“Bak sen şuna! Benimle dalga geçiyor.”

Az sonra binecekleri trenin anonsu yapıldı, hemen kalkıp el ele perona yürüdüler. Nisan, tam trene binerken bir enerji algıladı, fakat enerji, onu algıladığı anda tuhaf bir şekilde yok oldu. Nisan tedirgin olmuştu, bir süre tüm dikkatini yeniden etrafındaki enerjilere verdiyse de hiçbir şey bulamadı. Korya’yı aceleyle trene bindirdi ve ayırttığı yataklı kompartımanı bulana kadar koridordaki herkese çarparak koşturdu onu. İçeri girer girmez odayı bir duayla mühürledi.

Birkaç vagon arkadan aynı trene binen Rin’in yüzünde gülümsemeye yakın bir ifade vardı; Nisan, artık onun varlığını hissedemeyecekti ve ne olduğunu anlayamadan da eline düşecekti.

MODA İSTANBUL

Eylül, geceyi geçirdiği Nisan’ın evinde bahçeye bakan ferah mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Yaptığı işe o kadar dalmıştı ki arkasından sessizce yaklaşıp ona sarılan Mayıs, olduğu yerde zıplamasına neden oldu.

“Mayıs! Ödümü kopardın.”

“Canım annem. Ne tilkiler dönüyor o güzel kafanda?”

“Hiç kızım, dalmışım işte… Asıl sende bir şeyler var, gözlerinin içi parlıyor. Aşık mı oldun?”

“Aman anne!”

“Tamam tamam kızım, anlat bakalım.”

“Daha tam anlamıyorum ama farklı bir akışa girdim anneciğim, bu da beni mutlu ediyor.”

Eylül kızıyla gurur duyuyordu. Ara sıra yolunu kaybederdi ama önünde sonunda geri dönmeyi başarırdı. Büyük bir sevinçle tekrar sarıldı kızına.

“Oo! Ne güzel bir manzara. Sizi sevgi kelebekleri!” dedi yüzünde mutlu bir ifadeyle tam o sırada mutfağa giren Doğan. Mayıs küçük bir çığlık atarak hemen onu kucakladı,  “Biliyordum! Biliyordum uyanacağını."

“Kızım yavaş! Boğacaksın adamı.”

“Yok yok bir şey olmaz bana, merak etme Eylülcüğüm.”

Hepsi birlikte neşeyle sofrayı kurmaya başladılar. Biraz sonra Alp’in arabasının sesi duyulunca Eylül ellerini çırpıp, “Hah, şimdi tamamız.” diyerek kapıya yöneldi.

Şen şakrak sofraya oturdular ve iştahla yemeklerini yerken havadan sudan konuştular. Ama Doğan, kendi komadayken neler olup bittiğini öğrenmek için sabırsızlanıyordu. Sonunda dayanamayıp konuyu değiştirdi.

“E hadi, anlatın artık. Keyfinize bakılırsa haberler iyi olmalı.”

Alp, “Haklısın dostum. Seni meraklandırdık ama iyi olduğunu görmek her şeye bedel.” diyerek olanı biteni anlatmaya başladı. Doğan heyecanla dinliyor ve bazen araya girerek olaylarla ilgili ayrıntılı sorular soruyordu. Nisan’ın yeni güçleri, kâhin şaman çocuk Korya ve Manastır Savaşı hakkında duyduklarına inanamamıştı. Sonunda Alp’in konuşması bittiğinde şaşkındı fakat zihninde başka soru kalmamış gibiydi.

Bir süre hiç konuşmadı, düşüncelere dalmış gibi görünüyordu fakat az sonra, masadaki herkes onun düşünmekten çok kederlendiğini ve biraz da içine kapandığını düşünmeye başlamıştı. 
Mayıs, “Doğancığım iyi misin?” diye sordu elini onun omzuna koyarak.

“İyiyim iyiyim Mayıs hatta çok mutluyum. Yalnızca tüm bunları göremediğim ve işe yaramaz bir şekilde uyuduğum için kendime kızıyorum.”

“Dostum, nasıl böyle düşünürsün? Başına gelen şey korkunçtu, ne uykusu? Üstelik senin bu trajedin, hepimiz için çok önemli ve harika sonuçlara yol açtı. Nisan’ın gücü senin sayende uyandı ve bunun sonucunda hem Mayıs’ın hem de birçok şamanın hayatı kurtuldu.” diyerek itiraz etti Alp.

“Haklısın ama ne bileyim öyle hüzünlendim işte, sanırım biraz da kendime acıyordum. Sen bana aldırma.” derken Doğan’ın gülümsemesi geri gelmişti, “Ayrıca bu kadar olayı uyurken tetiklediysem şimdi uyanık olarak işe dönüp daha fazlasını yapabilirim artık.” diye ekledi.

“Bu harika olur! Sensiz elim ayağıma dolanıyor.” dedi Alp.

“Aman Alp! Senin mi? Güldürme beni.”

“Anlatsam inanmazsın.”

Doğan çok rahatlamıştı çünkü işe dönmesini hemen destekleyeceklerini düşünmemişti. İtiraz ederlerse diye bir konuşma bile hazırlamıştı; “Ruh sağlığı için aktif olmalıydı ve bir kenarda hiçbir şey yapmadan duramazdı” gibi… Ama bunların hiçbirine gerek kalmamıştı.

“Benim çıkmam gerek. Doğan seni evine götüreyim. Üstünü değiştirmek istersin herhalde. Sonra da birlikte işlere dalarız.” dedi babacan bir tavırla Alp.

“Harika!”

Az sonra ikisi birlikte çıkmışlar, Mayıs ve Eylül de sofrayı toplamaya başlamışlardı.

“Anneciğim, tüm bu tabloda bir gariplik yok muydu?”

“Hı? Ne demek istedin kızım?”

“Ne bileyim bir his işte.”

“Allah Allah, ne gibi?”

Mayıs omuzlarını silkti. Güzel bir hava ve leziz yemekler eşliğinde hep birlikte mutlu bir sabah geçirmişlerdi ama bir şey onu rahatsız etmişti. Annesi dahil üçü de tuhaftı. En garibi de Alp’in olayları anlatırken bazı detayları atlamasıydı. Önce onun unutup atladığını düşünmüş fakat Doğan sorduğu halde başka bir şey uydurduğunu duyunca şaşırmıştı. Buna benzer birkaç şey daha olunca da o an için susup beklemesi gerektiğine karar vermişti. Ama şimdi annesi de sorusunu anlamazdan gelerek bilgi vermiyordu. “Benim kaderim herhalde, sürekli arkamdan bir işler çevriliyor ve en son bana söyleniyor.” diye düşünürken kendi kendine gülümseyip durumu kabullendi. Tecrübeleri, bu tür gizemlerin hep iyi bir nedeni olduğunu hatırlatmıştı ona.

–Anneciğim ben çıkıyorum. Sen ne yapacaksın?
–Tamam kızım. Ben Mevhibe’ye gideceğim.
–Selam söyle. Sahi o niye gelmedi bugün?”
–Misafirleri varmış.
–Aa kim?
–Bilmem, eski birkaç dostuymuş galiba.

Mayıs, “Peki. Hadi görüşürüz.” deyip evden çıkarken, “Al sana bir gizem daha.” diye düşünüyordu.

Eylül, kızının arkasından içinde büyüyen bir sıkıntıyla arabası görünmez oluncaya kadar baktı. Onun her şeyin farkında olduğunu biliyordu ama hem Alp hem de Mevhibe, ona bir şey söylememesini istemişlerdi. Bundan hiç hoşlanmıyordu ama Mayıs’ın şu anda yalnızca yaptığı işe odaklanması gerekiyordu ve ortada henüz kesin bir şey yokken bir de Doğan için endişelenip dağılmamalıydı. Eylül, yine de Alp ve Mevhibe’ye çok kızgındı. “Bana da bir sürü detayı vermiyorlar kızım, suçlu onlar, kızma bana.” diye kendi kendine söylendi. Sonra kendi haline gülerek evden çıktı.

NOLAN

Nolan, Yakutsk Havaalanı’na vardığında, ilk önce içerideki enerjileri taradı fakat kendine denk bir güce rastlamadı. Yine de yolcu şamanlarla karşılaşabileceğini biliyordu, onlara yalnız başına yakalanmamalı, olabildiğince insanlara yakın durmalıydı. En kalabalık restorana oturup kuvvetli bir yemek yedi. Vaşalarının verdiği şifa ve düzgün bir yemekten sonra artık gücü tam olarak yerine gelmişti.

Telefon kabinlerine doğru yürürken İstanbul’da olup bitenleri merak ediyordu. Vaşalarından, yerine Şule’nin getirildiğini öğrenmişti. Bu kadar çabuk yerinin doldurulmasına ne şaşırmış ne de üzülmüştü, zaten olması gereken buydu ama Şule konusunda aklı karışmıştı. Şule’yi severdi, ona saygı duyar ve onun istediği herkesi, her topluluğu yönetebilecek yeteneğe sahip olduğuna inanırdı ama o gördüğü en özgür ruhtu. Büyücü dünyasının katı kuralları ve emir almak hiç ona göre değildi, bu yüzden de Nolan’dan ilk isteği yaşlılar kuruluyla kesinlikle muhatap olmamaktı.

Öyleyse yaşlılar onun varlığından nasıl haberdar olmuşlardı. İşte bu çok tuhaftı. 
Onunla birkaç sene önce iş için Moskova’ya gittiğinde tanışmıştı. Bir gece kaldığı otelin barında tek başına otururken görmüştü onu. Ondan gözünü alamamış ve hemen yanına oturup sohbet etmeye başlamıştı.

Sonunda ondan asıl istediğini alamayınca da birlikte çalışmayı teklif etmişti. Şule, yalnızca Nolan’la muhatap olmak şartıyla önce Londra’ya yerleşmiş, sonra onunla İstanbul’a gelmeyi de kabul etmişti. Son derece özgür ruhluydu, zaman zaman ortadan kayboluyordu ama başaramadığı hiçbir iş yoktu. Bir şekilde yaptıkları yaşlıların kulağına gitmiş olmalıydı, bu durumun başka bir açıklaması olamazdı. Yaşlılar da göreve bu güçlü kadını getirmeyi tercih etmişlerdi.

Nolan, Megan’ın bu duruma ne tepki verdiğini çok merak ediyordu. Kesin sinir olmuştur diye düşündü gülümseyerek. Çünkü yönetim sırasında o vardı ve hakkı olan bu terfii alamadığı gibi bir de hiç hoşlanmadığı ve amacını anlayamadığı için asla güvenmediği Şule’ye kaptırmıştı yerini. Nolan, Megan’ın kendisi için neler hissettiğini biliyor ama ona karşı en ufak bir sadakat duygusu taşımıyordu, yine de tüm olanları önce ondan, sadık bir ağızdan dinlemeye karar verdi. Bu sayede hem neler olup bittiğini öğrenir hem de oraya gider gitmez yaşamak istediği zevk dolu geceyi garantiye alırdı.

Nolan’ın sağ olduğu haberi Megan’a hemen ulaşmıştı. Birkaç gün önce olsa mutluluktan havalara uçardı, normalde onun yalnızca adını bile duyduğunda heyecanlanırdı ama artık ona karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Asistanı onun aradığını söylediğinde hissettiği tek şey meraktı. Nolan da Şule konusunda büyük bir şok yaşamış olmalıydı. Alaycı bir tebessüm belirdi yüzünde, Nolan İstanbul’a dönünce daha da büyük bir şok yaşayacaktı. Hiç acele etmeden ahizeyi eline aldı, “Nolan! Dokuz canlısın. Büyük bir sürpriz oldu.” dedi biraz alaycı bir tavırla.

Ne kadar sakladığını sansa da Megan’ın kendisine âşık olduğunu ilk günden anlayan ve onun bu zaafını, onu manipüle ederek bütün istediklerini yaptırmak için sonuna kadar kullanan Nolan, beklemediği bu tavır karşısında afallayarak bir süre konuşamadı,  “Megan? İyi misin?” diye aptalca bir soru sordu sonra. Asla kimsenin hatırını sormazdı ama durumu hazmetmeye çalışıyordu. Bu, Megan’ı daha da güldürdü, “Çok iyiyim Nolan, hem de çok.” dedi dalga geçtiğini saklamaya bile çalışmadan.

Nolan hafiften sinirlenmeye başlamıştı ama kendini tuttu, “Neyse, Yakutsk’dayım. Uçağı yollar mısın?”

“Maalesef yollayamam, çok yoğunuz, bir sürü transfer yapılıyor. Bir de… Artık sen o konumda değilsin. Neyse, gelince ara mutlaka. Bu arada dikkatli ol! Yolcu şamanlarla doluymuş oralar tatlım.” deyip telefonu yüzüne kapattı Megan.
Nolan sinirinden elindeki telefonu duvara vurmaya başladı fakat yaklaşan güvenlik görevlisini görünce hızla oradan uzaklaşıp bir üst kata çıktı. Kalabalığa karışarak oradan oraya yürüdü bir süre. Güvenlik görevlisi ortalarda görünmüyordu, takip etmeyi gereksiz bulmuş olmalıydı. Nolan rahatlayarak bir kez daha telefon kabinlerinin oraya gitti. Megan’a ne olduğunu bilmiyordu, ama artık Şule’yle konuşması şart olmuştu. Onunla arası her zaman iyiydi ve neler olup bittiğini ondan öğrenebilirdi. Uzun bir bekleyişten sonra nihayet telefon bağlandı.

“Nolan, tatlım yaşadığına çok sevindim. Seni özledim.” diyerek açtı Şule canlı ve enerjik sesiyle.

Nolan rahatlamıştı, “Merhaba güzellik, ben de özledim seni.” dedi en seksi sesiyle. Onunla hâlâ birlikte olamamıştı. Şule bazen türlü bahaneler yaratarak bazen de buna bile tenezzül etmeden her defasında elinden kaçmıştı. Nolan’la istediği gibi oynuyordu ve bu Nolan’ın hoşuna gitmiyor değildi ama artık ona sahip olmalıydı, zamanı gelmişti.

–Ah Nolan! Bunun için beklememiz gerekiyor. Ben de sabırsızlanıyorum doğrusu.

Nolan afalladı. Şule binlerce kilometre öteden ve telefondan okumuştu düşüncelerini. Yine de belli etmedi, “Tatlım uçağı yollarsan fazla beklememiz gerekmez.” dedi seksi tavrını koruyarak.

Şule iç çeker gibi bir ses çıkardı ve, “Hayatım bu imkânsız! Yaşlılar başarısızlığının cezasız kalmaması gerektiğini düşünüyorlar. Buraya gelirsen seni tutuklamam gerekir. Bunun ne demek olduğunu biliyorsun. Ölümden kurtulmuşken yeniden ölüme yollayamam seni. Ortadan kaybolmalısın. Sakın İstanbul’a gelme ve lütfen çok dikkatli ol.” diyerek kapattı telefonu.
Nolan bu kez sinirlenemedi bile, olduğu yerde donup kaldı. Hayatında ilk kez gerçekten güçsüz hissetmişti kendini. Biraz kendine gelince hemen gördüğü ilk kafeye girerek önüne gelen ilk koltuğa bir çuval gibi bıraktı kendisini. Beyni durmuştu, İstanbul’a gitmek istiyor ama tutuklanmadan nasıl gideceğini bilmiyordu. Üstelik artık büyücülerden de kaçması gerekiyordu.

Yaşlıların onu ölümle cezalandıracakları aklına bile gelmemişti. Bu onlar için bile çok aşırı bir tepkiydi. Kalkıp kendine bir içki aldı ve bir dikişte bitirdi fakat ikinciyi söylerken içine bir şüphe düştü. Şule’yle konuşurken hiç duymadığı bir şüphe. Kadının gücünü ve telefondan aklını okumasını hatırladı. Tanıdığı hiçbir büyücü bunu yapamazdı. Bir şeyler dönüyordu. Bunu öğrenmeliydi. Hesabı ödeyip yeniden telefonlara yöneldi. Biriyle daha konuşmalıydı ve kimi arayacağını biliyordu. Bir iki defa çaldıktan sonra telefon açıldı, “Evet?” dedi kaba bir ses.

“Ben Nolan.”

“Nolan? Merhaba! Nasılsınız?” Adamın kaba tavrı hemen değişmiş, duyduğu korku bariz bir şekilde sesine yansımıştı.

Nolan gülümsedi. İşte buydu; alıştığı korkuyla karışık saygılı davranış.

–Benim için bir araştırma yapacaksın! Bir saatin var! Bu telefon numarasından ara beni!
–Evet efendim. Nedir?
–Hakkımda çıkmış bir tutuklama emri olup olmadığını öğren. Bu üst düzey olabilir, gizli tutuluyor olabilir bu yüzden her taşın altına bakacaksın!
–Tamam efendim. Bir saate ararım.

Nolan, yüzünde çarpık bir gülümsemeyle kendinden memnun bir halde kafeye geri dönüp bir içki daha söyledi. “Beni bu kadar kolay ekarte edebileceğini mi sandın Şule? Sen görürsün!” diye düşünüp iyice hırslandı. Artık bir amacı vardı, özgüveni geri gelmişti ve kendini yeniden güçlü hissediyordu. Bir saat sonra telefonun başında beklemeye başladı. Beş dakika rötarla aradı adam.

–Geç kaldın!
“Özür dilerim, son bir teyit almam gerekiyordu.” dedi ve sustu.
–Evet?

“Senin hakkında hiçbir şey bulamadım ve yaşlılardan da gelen hiçbir emir yok."

–Tamam. Döner dönmez hesabına yatırırım. Her zamanki gibi mi?
–Tabii evet, o yeterli. Teşekkür ed…

Nolan çoktan telefonu kapamıştı. Doğruca bilet almak için gişelere yöneldi. Bu Allah’ın belası yerden bir an önce gitmek istiyordu. Direkt uçuş yoktu ve Moskova aktarmalı uçuşu 45 dakika sonraydı. Doğruca uçuş kapısına yöneldi. Onun birkaç metre arkasında sırt çantalı gezgin görünüşlü iki genç adam yürüyor ve bir tanesi telefonda konuşuyordu, “Marcus haklıymış, bulduk onu… Tamam, takip edeceğiz… Hı hı tamam, görüşmek üzere.”

MERT VE FUNDA

İzmir Alsancak stadında binlerce kişi aynı anda ayağa kalkmış coşkuyla Mert ve Funda’yı alkışlıyordu. Mayıs’ın yazdığı ve bir günde tüm müzik listelerinde birinciliğe yerleşen ‘Kusursuz’ adlı şarkıyı final şarkısı olarak söylemişler ve şimdi sahnede el ele seyircilerine selam veriyorlardı. Sonunda sahneden indiler ama seyircinin ısrarlı alkışları durmaksızın devam edince yeniden dönmek zorunda kaldılar ve ancak orkestra şarkının introsuna girdiği anda alkışlar kesildi. Az sonra stattaki herkes hep bir ağızdan Mert ve Funda’yla birlikte şarkıyı söylüyordu.

Şarkı sona erdiğinde yine aynı coşkulu alkışlar başladı fakat Mert’le Funda bu kez kısa bir selam verip hemen sahneden indiler. Mert’in bir işaretiyle ışıklar sönmüş ve yumuşak bir fon müziği izleyiciye gecenin bittiğini hatırlatmak ister gibi hoparlörlerden duyulmaya başlamıştı. Sahne ışıklarından uzaklaşır uzaklaşmaz Mert sertçe elini geri çekip kulise doğru yürümeye başladı.

“Mert! Basın ve hayranlarımız bekliyor.” diye seslendi Funda onun arkasından.

“On dakikaya gelirim.” dedi Mert arkasına bile dönmeden.

Funda, Mert’i hiç anlamıyordu. Sahnede sıcak ve samimi davranıyor ama iner inmez bambaşka biri oluyordu. Eskisi kadar soğuk değildi belki ama hala mesafeliydi. Yine de Funda’ya en tuhaf gelen şey, Mert’in tüm bu ihtişamla hiç alakasının olmamasıydı. Evet şarkı söylerken çok mutluydu ve insanların ruhunu okşayan etkileyici bir yorumu vardı ama bunun dışında sanki bu işi bir görev gibi yapıyordu. Şaman olsa bu kadar olurdu. Müziği Mayıs’ınkine benziyor ve güçlü bir frekans yayıyordu. Ama öyle olsa Mayıs bunu bilirdi.

Mert’in zihnine defalarca sızmaya çalışmış ama yalnızca işle ilgili detaylar yakalayabilmişti. Hayatında kimse yoktu, işte bundan emindi. Öyleyse umut var demekti. Ona kendisini sevdirmek için daha çok çabalamaya karar verdi. “Belki biraz rol yapabilirim…Mayıs’a danışsam ne der acaba?” diye düşünürken hayranları etrafını sardı. Ona hayran hayran bakan bir sürü genç kız ve erkeği bir arada görünce bu fikir hemen aklından uçup gitti.

KARAKÖY İSTANBUL

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı bünyesindeki Karaköy Kongre Salonu, bütün dünya ülkelerinin büyükelçileri tarafından temsil edileceği büyük toplantı için hazırlanıyordu. Barış anlaşmasının tarihi kesin olarak bu toplantıda belirlenecekti. Anlaşma tarihini sürekli olarak öne almaya çalışan büyücülerin aksine şamanlar, güvenliği sağlamlaştırmak için iki aylık ek bir süre daha istiyorlardı.

Alp ve Doğan, Karaköy’e doğru yola çıkmışlardı. Yoğun trafikte ikisi de sessizce kendi düşüncelerine dalmıştı. Alp, Manastır savaşının etkisiyle dağılan büyücülere toparlanmaları için fırsat vermeden anlaşmanın daha erken bir tarihte yapılması gerektiğini düşünüyordu. “Erken istiyorlarsa erken olsun bakalım.” diye geçirdi aklından.

“Emin misin Alp? Hazırlıklar yeterli olacak mı?” dedi Doğan birdenbire. Alp, Doğan’ın zihninde dolaştığının farkındaydı. Bu yüzden onu yanlış yönlendirmişti, bunu duymasını istiyordu zaten. Oysa normalde acil bir durum olmadan birbirlerinin düşüncelerini asla okumazlardı.

–Ha? Aa evet hızlı hareket etmeliyiz Doğan.
–Bilmem ki…Henüz yeterli destek oluşmadı, bence beklemeliyiz. Korya’dan haber var mı?

“Korya iyi, güvende.” deyip kesip attı Alp, sanki başka önemli bir konuda düşünüyormuş gibi yaparak. Bu aldatmaca canını acıtıyordu ama Doğan’dan emin olmalıydı.

Doğan bir süre sessiz kaldıktan sonra, “Peki tarih ne olmalı sence?” diye sordu.

“Emin değilim Doğan. Son bir toplantım var Başkan’la. Orada kesinleştireceğiz.”

“Harika! Ben de onu görmek istiyordum.”

“Toplantıdan önce konuşursun ama toplantıya sen girmiyorsun. Senden istediğim daha önemli bir şey var ve başka kimseye güvenemem.”

“Nedir?” diye sordu heyecanla Doğan.

–Filiz’le buluşmalısın. Sanırım bazı haberleri var ve seni çok özlemiş.

Doğan gülümsedi, “Ben de onu. Nerede?”
–O da Karaköy’de şimdi. Büyücüler birçok ülkenin büyükelçileriyle doğrudan çalışıyorlar ve o sayede içerdeler. Neyse, ikinci katta on numaralı odada olacak. Yarım saat içinde.

Yirmi dakika sonra sıkı güvenlik kontrollerinden geçip kongre salonunun otoparkına girdiler. Otoparktan binaya geçişte son bir kontrol noktası daha vardı. İleri teknoloji x-ray cihazından önce çıkan Alp, arkasında kalan Doğan’a döndü, “Hadi bir saate görüşürüz.” deyip hızla uzaklaştı.

Doğan, tanıdık simaların yanında bir sürü yabancının da olduğu lobide tanıdıklarla selamlaşıp bazılarıyla ayaküstü sohbet ettikten sonra asansörle ikinci kata çıkıp on numaralı odayı buldu fakat Filiz henüz gelmemişti. Rahat görünen koltuklardan birine oturup beklemeye başladı. On beş dakika geçtiğinde Filiz hâlâ ortada yoktu. Doğan, içinde yeniden yeşermeye başlayan o tanıdık huzursuzluk duygusuyla kalkıp odayı incelemeye başladı.

Odanın büyük penceresinin önünde antika bir çalışma masası vardı. Masanın yan duvarı boydan boya kütüphaneydi ve odanın diğer tarafına rahat okuma koltukları yerleştirilmişti. Aslında çok sıcak bir havası vardı bu odanın ama Doğan’a bir anda çok kasvetli gelmeye başlamıştı. Sanki her şey eski ve tozluydu. Gidip pencereyi açtı. Denizden gelen esintiyi ve tuzlu havayı içine çekince biraz rahatladı ama beş dakika daha geçince bu rahatlama hissi yok oldu. Artık siniri iyice bozulmuştu. Filiz için de endişelenmeye başlamıştı ki sonunda kapı açıldı, Filiz yüzünde kocaman gülümsemesiyle içeri girdi ve hiçbir şey söylemeden Doğan’a sımsıkı sarıldı.

—Doğan amcacığım! Ne kadar mutlu oldum bilemezsin.
–Ben de canım. Nasılsın bakalım?

“İyiyim amcacığım ama maalesef vaktim yok. Kontroller çok sıkı. Başka bir gün ayarlayıp haber veririm.” dedi ve Doğan’ın yanağına bir öpücük kondurup geldiği hızla ortadan kayboldu. Doğan şaşkındı, canı sıkkın bir halde kendi kendine söylenerek en alt kattaki restorana indi. Nedense acıkmıştı, oysa kahvaltı edeli iki saatten fazla olmamıştı. Katı bir vejetaryen olmasına rağmen kendine büyük bir porsiyon bonfile söyledi.

EYLÜL

Eylül, yaşlılarla tanışacağı için çok heyecanlıydı. Mevhibe’yi çocukluğundan beri tanıyordu. Aynı Mayıs ve Nisan gibi, o da onun ellerinde büyümüştü. Çocukluk ve gençlik çağlarında Mevhibe teyzesi, sonra kendi de yaşlandıkça en yakın dostu olmuştu Mevhibe. Yine de onun Şaman yaşlılarının en genci olduğuna inanamıyordu.

Yaşlılar nadiren, ancak büyük önem taşıyan olaylarda bir araya gelirlerdi. Yüzlerini çok az insana ve yalnızca gerekli olduğuna inandıklarında gösterirlerdi. Ve Eylül’ü çağırmışlardı. Eylül, tanıdıklarının içinde bir tek Alp’in önemli durumlarda Mevhibe’den daha yaşlı olan bazılarına danıştığını biliyordu. Alp önemli bir konumdaydı da Eylül yalnızca bir şifacıydı, yaşlıların kendisiyle ne gibi bir işleri olabileceğini çözemiyordu. Bir şaman olarak çalışkan bir hayatı olmuştu ama gücü sınırlıydı; daima hayatındaki güçlü şamanların yardımcısı rolünü üstlenmişti. “Mayıs ve Nisan’la ilgili bir şeyler olmalı.

Onların hayatını kolaylaştıracak bir etkim mi olacak acaba?” diye düşünürken kulübeye vardı. Her zamanki gibi Mevhibe, onu kapıda bekliyordu. Birbirlerine sarıldılar, sonra birlikte içeri girdiler.

Kendini devasa bir salonun ortasında bulan Eylül gülümseyerek, “Ben de nasıl sığdılar oraya diyordum.” dedi ve koltuklarında oturan yaşlı şamanların hepsine tek tek saygıyla eğilerek selam vermeye başladı. Her bir yaşlı, onun selamına karşılık verdikten sonra sol eliyle Eylül’ün alnına dokunuyordu. Eylül, ilk başta bunu garipsediyse de üçüncü yaşlının dokunuşuyla ne o gariplik hissi kaldı ne de o andan itibaren başka bir düşünce var oldu zihninde. Sonraki her bir dokunuşla da içi büyük bir huzur ve mutlulukla dolmaya başladı. Kendini havada uçuyormuş ve sanki bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyordu. En son Mevhibe de onun alnına dokundu ve selamlaşma faslı bitti.

Eylül, kimse ona bir şey demeden, yalnızca bir içgüdüyle, dairenin tam ortasında dizlerinin üzerine yere otururken, zihni tamamen uçup gitmiş, geriye yalnızca varlığının özü kalmış gibi hafiflemiş, düşüncelerden olduğu gibi duygulardan da arınmıştı. Yaşlılar bir süre sessizce onu izlediler ve sonunda en büyük yaşlı konuşmaya başladı:
“İzlediğim bu ruh sevgiyle yoğrulmuş,
 Ne acıda ne mutlulukta kaybolmuş,
 En önden koşmuş en güçlüye yol açmış,
 En arkayı kollamış, güçlüye kalkan olmuş.”

En yaşlı sustu ve tüm yaşlılar hep bir ağızdan kısa bir dua okudular. Sonra bir diğeri devam etti:
“Zamanın doldu gecede, artık bu değil yolun. 
 Gerçek kaderin bugünde, ışıkla yeniden doğdun.
 Eylül’dün, maviydin, şimdi mora döndün.
 Çocuktun uyuyordun, bilgiyle yeniden doğdun.”

Yaşlıların toplu duası yeniden başladığında Eylül hipnotize olmuş gibiydi. Söylenenleri duyuyor ama anlamıyordu. Bedeni alev alev yanıyor ve sanki tüm iç organları hareket ediyordu. Bu rahatsızlık hissiyle gözlerini açtı. İlk gördüğü şey, dizlerinin üstündeki elleriydi fakat bu elleri tanıyamadı. Kendi ellerine benzemiyordu, damarlar ve yaşlılık lekeleri yoktu. Bu eller, genç bir kadının elleriydi. Hatta bacakları, gövdesi, her bir uzvu genç bir bedene aitti. Genç ve çok daha uzun bir beden...Dua hâlâ devam ederken ayağa kalktı ve kapının yanındaki aynada genç yüzünün yansımasını gördü. Eylül, kendisi değildi ama henüz buna bir anlam veremiyordu, sanki zihni de ruhu da hala uykudaydı.

Yaşlılara döndü yeniden, hepsine tek tek baktı, bir his gelip yerleşti kalbine o anda. Çok uzak bir geçmişe ait bir anı yeşerdi zihninde ama anıyı tam hatırlayamıyor, kalbindeki hissin adını koyamıyordu. Yaşlılar o anda hep birlikte ayağa kalktılar ve büyük bir saygıyla ona selam verdiler ve sonra hep bir ağızdan ona seslendiler; 
–Aramıza tekrar hoş geldin Gökçil.

1973- POLONEZKÖY

“Emin misin bunu yapmak istediğine?”

“Bildiğimiz her yolu denedik Mevhibe. Şu anda her şey sütliman görünüyor ama fazla sürmeyecek bu.”

“Hiçbir şey hatırlamayacaksın.”

“Biliyorum ama beni sen büyüteceksin. Mevhibe, aylardır son kâhin şamanın defterlerini okuyorsun. O son defteri gördün. Artık biliyorum ki orada bahsettiği olayın gerçekleşmesi gereken zaman geldi. Bana kendisi söyledi; ‘Zamanı gelince bileceksin.’ dedi.

Mevhibe, o defteri defalarca okumuş ve anlamıştı. Yalnızca bu bilgiyi sindirmeye çalışıyor ve emin olmak istiyordu.

“Kaç yıl?” diye sordu sonunda.

“70 yıl yeter sanırım.”

“Şaman bir aile istemediğine emin misin?”

Gökçil güldü. Güldüğünde daha da güzel oluyor, adeta bulunduğu yere ışık saçıyordu. Mevhibe’nin çocukluğunda nasıl görünüyorsa hâlâ aynıydı.

“Mevhibe, tüm bunları konuşmuştuk. Doktor Faruk Bey muhteşem bir baba olacak ve annemin yokluğunu da sen kapatacaksın. Annelik sırası senin.”

Mevhibe şefkatle gülümsedi, “Son bir şey; gücün sınırlı ve sıradan olacak biliyorsun.
Başka türlüsü beni asıl görevimden saptırır.
Mevhibe ona sarıldı ve bir süre öylece kaldılar.
“Haydi artık yaşlıları çağıralım.”

***


Editör: Deniz İmre

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Özgürlük 01-01-1970 03:00 Yağmurlar Yağdı Üstüme 01-01-1970 03:00 Connection 01-01-1970 03:00 Ritim... 01-01-1970 03:00 Yol... 01-01-1970 03:00 Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları 01-01-1970 03:00 ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 01-01-1970 03:00