Bazen bir ağacın dalından düşen yaprağa bakıyorum. Öylece yere bırakılmış gibi görünür. Oysa hiçbir düşüş yalnızca düşmek değildir. Her yaprağın bir zamanı, her rengin bir hikâyesi, her sessizliğin içinde saklı bir anlamı vardır.
Bir yaprak düşünün…
Bahar boyunca yeşilin en güzel tonlarını taşımış, güneşe dönmüş yüzünü, yağmura açmış avuçlarını. Rüzgârla konuşmuş, kuşlara gölge olmuş, ağacın sessizliğinde kendi ömrünü yaşamış. Sonra bir gün, vakti gelmiş ve dalından ayrılmıştır. Kimine göre solmuş, kimine göre ömrünü tamamlamış, kimine göre artık hiçbir işe yaramaz olmuştur.
Ama bir de gönül gözüyle bakmayı deneyin desem…
Yere düşen o yaprak, belki de hayatın en zarif vedasını gerçekleştirmiştir. Ne ağaca kırgındır ne rüzgâra öfkeli; ne kalmak için direnmiştir ne de gitmek için acele etmiştir. Zamanı gelince bırakmıştır kendini hayatın akışına. İşte bazen insanın öğrenmesi gereken de budur. Her şeyi tutmak değil, bazı şeyleri güzelliğini incitmeden bırakabilmek.
Gönül, dokunduğu şeye başka bir anlam verir. Sıradan bir yaprağı hatıraya, sessiz bir vedayı kabullenişe, bir düşüşü olgunluğa dönüştürür. Çünkü güzellik yalnızca bir şeyin nerede durduğunda değil, ona hangi gözle baktığımızda saklıdır.
Ve gönül…
Gönül, en alçağı bile alçak gönüllülüğe dönüştürebilen o ince sırdır. Kelimelerin yükünü değiştirir, bakışların yönünü değiştirir, insanın dünyadaki yerini yeniden anlamlandırır. Bir şeyi küçümsemek yerine onda bir anlam arar. Bir insanın kusuruna bakarken onun hikâyesini de görür. Yere düşeni değersiz saymak yerine, belki de tam orada başka bir güzelliğin başladığını fark eder.
Çünkü gönül, yalnızca seven bir yer değildir; aynı zamanda anlam veren, dönüştüren ve incelikle görebilen bir yerdir.
***
