2. BÖLÜM
GERÇEKLERİN ÖTESİ
POLONEZKÖY
Funda, Patricia, Nolan ve Rin’in ortadan kaybolmalarının ardından şamanlar, Beyoğlu’ndaki durumu kontrol altına almak ve olaya şahit olanların hafızalarını silmek için durup dinlenmeden çalışıyorlardı. Belirsizlikler gitgide büyüyordu ama kesin olan bir şey vardı ki o da Dünya ve içinde yaşayan her bir canlının ister şaman ister büyücü ister sıradan insan olsun, tehdit altında olduğuydu.
Yaşlılar bir süredir Mevhibe’nin evinde toplantı yapıyorlardı ve diğer herkesin dışarı çıkmasını istemişlerdi. Mete, Mayıs, Nisan, Doğan ve Alp bahçede yaşlıların alacakları kararları beklerken birbirlerinden ayrı kendi dünyalarına dalmışlardı. Oğlunun geldiği haberini alır almaz oraya gelen Katya ise bahçedeki salıncak koltukta Korya’ya sarılmış oturuyordu. Gökçil ve Aya, ikisi de ayrı ayrı büyülü kürelere hapsedilmiş olan Kaikara ve afyanın başında Marcus’la birlikte bekliyorlardı. Yaşlıların vereceği karara göre Marcus, afyayı alıp Kartallar Diyarı’na doğru yola çıkacaktı. Herkes gergindi. Korku ve bilinmezlik hepsinin sinirlerini bozmuştu ve kimse tek kelime konuşmuyordu. Az sonra çalan telefon sessizliği bozdu. Alp’in telefonuydu.
“Sayın Cumhurbaşkanım! Bir dakika lütfen…” dedi Alp ve kalkıp diğerlerinden biraz daha uzaklaştı.
— Evet, dinliyorum.
— Alp, lütfen aramızda konuşurken bana Abike de. Neler oluyor? Beyoğlu’nda ne oldu?
— Biz de hala tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Şimdilik bildiğimiz tek şey, iki tehlikeli büyücünün bizden iki kişiyi kaçırması fakat sanırım olayın başka bir boyutu daha var ve içimizde o iki büyücünün de bizimkilerle birlikte kaçırıldığını düşünenler var. Abike, sana bahsettiğim o ölümsüz varlıkları hatırlıyor musun?
— Evet ama ne ilgisi var?
— İçlerinden ikisi bu dünyadaki varlıklarının asıl amacını unutmuş görünüyor.
— Alp, lütfen yuvarlak konuşma. Artık son derece büyük güçleri olan iki düşmanımız daha mı olduğunu söylüyorsun?
— Korkarım evet ve ne planladıklarını bilmiyoruz ama gerçek şu ki bu planlar her neyse bizim için başa çıkması çok zor olacak. Onların gücü bizim anlayışımızın çok ötesinde, onların yanında bizler sıradan insanlardan farksızız bile diyebilirim. Artık hepimiz büyük tehlikedeyiz ve bu tehlikenin büyücüler için de geçerli olduğuna eminim. Yaşlılar toplandı. Biz de onların kararlarını bekliyoruz.
— Anlıyorum. Ben ne yapabilirim?
— Şimdilik onların kararını bekleyelim. Lütfen, sen de çok dikkatli ol, Arda ve ekibi dışında kimseye güvenme ve Arda hep yanında olsun.
— Tamam. Saat kaç olursa olsun sonucu haber ver.
— Tamam elbette. Görüşmek üzere.
Alp’in konuşması bittiğinde Mevhibe evden çıkmış, kapının önündeki sandalyeye oturmuştu; oldukça düşünceli görünüyordu. Hepsi merakla onun etrafında toplandılar fakat Mevhibe, hapsolduğu kürenin içinden dikkatle onları izleyen Kaikara’ya bakıyordu, Gökçil onun ne düşündüğünü anlayarak, “Bizi duyamaz.” deyince Mevhibe rahatladı.
“Korya’nın görüleri net değil ve daha çok zamana ihtiyacı var. Öncelikle onu korumamız gerek. Marcus! Afyayla birlikte Korya da seninle gelecek.” dedi.
Katya, “Bu defa bensiz gidemez!” diye cevapladı, kararlılıkla.
—Evet kızım merak etme, sen de gidiyorsun ama önce yaşlılar seni görmek istiyor.
Katya çok rahatlamıştı, Mevhibe’ye gülümsedi ve sevinçli bir ruh haliyle hiçbir şey söylemeden hemen içeri yöneldi. O içeri girer girmez, Mevhibe yine düşüncelere daldı, konuşmadan önce söyleyeceklerini kafasında tartıyor gibiydi. Sonunda başını, “Yapacak bir şey yok.” der gibi iki yana salladıktan sonra söze girdi,
“Yaşlılar olarak büyücü yaşlılarıyla bir araya gelme kararı aldık.”
Hiçbiri bunu beklemiyordu, ilk şaşkınlıkları geçene kadar kimse bir şey düşünemedi ve söyleyemedi ama sonra biraz düşününce, hepsinin vardığı sonuç, yapılacak en doğru hamlenin bu olduğu yönündeydi. Ve bu, ak şamanlar ve kara şamanların birbirlerinden koptuğu ikinci çağın ilk yılından sonra, dünya tarihinde bir ilk olacaktı. Yine de bu kararı hazmetmek için herkesin biraz zaman ihtiyacı vardı.
Bu sırada, dostlarının değişen enerjilerini ve yalnız kalma ihtiyaçlarını çok net bir şekilde algılayan Gökçil ve Aya, gruptan koparak ormana doğru yürümeye başladılar.
“Kaikara’yla konuşmamız lazım.” dedi Aya az sonra.
— Onunla nasıl konuşacağımı bilmiyorum Aya. O tanıdığımız Kaikara değil artık ve nasıl bu kadar değişmiş anlamıyorum.
— Kara şamanlar nasıl büyücülere dönüştülerse öyle olmalı. Ben asıl, varlığı bile ışık saçan ve güzelliği kadar görkemli mutluluklar yaratabilen bir tanecik Boleslavımıza inanmakta zorlanıyorum.
Gökçil bir anda durdu. Daha önce Boleslav hakkında hiç böyle düşünmemiş olduğunu fark ettiği için şaşırmıştı.
— Evet Aya, haklısın. Çok tuhaf ama sanki onun değişimini daha çabuk kabullenmişim.
— Gökçil! Belki de geçmişte onunla ilgili şimdi hatırlayamadığın bir şey oldu. Belki o anda tam adını koyamadığın bir şey, bu yüzden de zamanla unuttun. Yine de bu her neyse, bilinçaltının derinliklerinde bir yerde duruyor ve senin bugünkü hislerini etkiliyor olabilir.
— Bilmiyorum. Onunla olan anılarım hep neşe dolu. İkimiz çok yakındık biliyorsun ve bir araya geldiğimizde hep güzel zaman geçirirdik. Ona bir kez bile kızdığımı ya da kırıldığımı hatırlamıyorum.
Bir süre ikisi de düşüncelere daldı, sessizce yürümeye devam ettiler. Sonunda kendilerini geçit alanında buldular. Hava kararmaya başlamıştı ama henüz geri dönmek istemiyorlardı, sırtlarını ağaçlara verip toprağa oturdular.
— Aya?
— Evet canım?
— Aklıma bir şey geliyor, çok uzak geçmişten bir anı ama biraz silik. Boleslav’la Mor Kule’deyiz ve ben huzursuzum biraz ama neden olduğunu hatırlayamıyorum.
— Öyleyse bunu öğrenelim Gökçil. Hemen!
— Haklısın.
Gökçil dönüp Aya’yla yüz yüze oturdu. Avuç içleri birleşti ve az sonra birleşik ellerinden çıkan enerjinin oluşturduğu sarmal, bedenlerinin etrafında giderek hızlanarak dönmeye başladı.
3.BÖLÜM
MOYAR (MOR DİYAR)
3.BOYUT
ÇOK UZAK GEÇMİŞ
İKİNCİ İNSANLIK DÖNEMİ ÖNCESİ
MOYAR
İmparator Eadrich, Mor Saray’da ailesiyle birlikte yaşadığı Mor Kule’deki çalışma odasında Yüceler Kurulu’yla az sonra yapacağı toplantının hazırlıklarını bitirmişti, Boleslav heyecanlı bir enerjiyle odasına girdiğinde çıkmaya hazırlanıyordu.
— Boleslav! Benim güzel kızım, anlat bana gönlündekini. Heyecanın beni de heyecanlandırıyor.
İmparator Eadrich’in gözleri kızını görünce parlamıştı. Bütün çocuklarını severdi ama Boleslav’a ayrı bir düşkünlüğü vardı. Boleslav, imparator babasına saygısını gösteren bir reverans yaptıktan sonra yanağına bir öpücük kondurup hemen babasının karşısındaki rahat koltuklarından birine oturdu.
— Evet babacığım, hem de çok heyecanlıyım. Yeni bir döneme giriyoruz. Mavi Diyar’da yaşam yeniden filizleniyor. Zamanın hem oraya hem de bize getireceklerini keşfetmek istiyorum ve bir de…
“Yerime sen geçmek istiyorsun.” dedi Eadrich, onun cümlesini tamamlayarak. İfadesi biraz ciddileşmişti.
Moyar imparatoru, tüm Moyar’ı yönetirdi, Mavi Diyar’daki (Dünya) gibi başka ülkeler ya da imparatorluklar yoktu. Yönetim bin yılda bir el değiştirirdi ve sistem mutlak bir eşitlik ilkesi üzerine kurulmuştu. Yüceler Kurulu ve Yüce Kâhin’in onayından geçen herkes yönetime adaylığını koyabilirdi. Bu seçimler sırasında insanlık tarihinde görüldüğü gibi politik oyunlar dönmez ve sonuçlar da asla sorgulanmazdı. Sistem zaten mükemmel işliyordu.
Eadrich, imparatorluğu devredeceği zaman yaklaşırken kızından böyle bir istek bekliyordu çünkü son dönemlerde onda tam olarak ne olduğunu algılayamadığı bir değişim seziyordu. Kızı mutlu görünüyordu ve bu yüzden de bu değişimin kötü bir şey olmadığından emindi. Tuhaf olan tek şey, normalde onunla her sırrını paylaşan kızının artık son derece ketum davranmasıydı. Yine de her ne oluyorsa zamanı geldiğinde Boleslav’ın kendisine açılacağından emindi.
Boleslav o harika gülümsemesiyle babasına bakıp evet der gibi başını salladı.
— Seni bu sıkıcı işlerle uğraşırken düşünemiyorum kızım. Sen hareket halinde olmalısın. Bu deneyim için çok gençsin. Keşif ve macera istediğini sen kendin söyledin. Bir gün senin de zamanın gelecek ama şimdilik Yüceler Kurulundan çıkan isim, diğerlerine göre büyük bir farkla önde olan büyük abin Gabor. Ben de buna katılıyorum.
Boleslav’ın yüzü bir an için asıldı ama sonra hemen neşeli haline geri döndü.
“Haklısın babacığım. Gabor çok daha uygun bir aday.” dedi ve babasını öpüp odadan çıktı. Merdivenlerden inerken neredeyse Gökçil’e çarpacaktı.
— Yavaş kardeşim! Ne bu hız?
— Ah, dalmışım canım. Babamı görmek istiyorsan hala odasında.
Dedi Boleslav ve başka bir şey söylemeden kaçarcasına merdivenleri inmeye devam etti.
BUGÜN
MAVİ DİYAR (DÜNYA)
POLONEZKÖY
Gökçil ve Aya, Gökçil’in anılarına yaptıkları bu ruhsal yolculuktan yaşadıkları ana döndüklerinde, Gökçil o gün tam olarak ne hissettiğini hatırlamıştı. Boleslav o anda, daha önce onda ya da herhangi bir Moyarlıda algılamadığı kadar negatif bir enerji yayıyordu. Gökçil, bu kısa karşılaşmada, onun bir sonraki imparator olma isteğinin reddedilmesini kaldıramadığını da algılamıştı. O gün buna çok şaşırdığını hatırlıyordu ama sonra nedense bu olayı tamamen unutmuştu.
“Boleslav sanki o anda herkesten nefret ediyordu Aya.” dedi Gökçil.
— İmparator olmayı neden bu kadar istediğini anlamıyorum. Moyar’da buradaki gibi bir güce asla sahip olamazdı ki.
— Haklısın ama bence o anda gerçekten istediği ya da düşündüğü şey bu değildi. Aya, onun kafasının da çok karışık olduğunu hatırladım şimdi. O kadar karışıktı ki sanki kim olduğunu ve amacını unutmuş gibiydi, ne istediğini bile bilmiyordu. Belki bugün için tasarladığı şeyler çok eskiye dayanıyor olabilir ama en azından o gün, yaydığı negatif enerjiye rağmen hâlâ bizim bildiğimiz Boleslav’dı. Yine de artık bir şeyden çok eminim; ona ve Kaikara’ya her ne olduysa Moyar’da olmuş. İkisinin de değişimlerini burada Mavi Diyar’da sahip olduğumuz güce bağlamıştım, sonuçta biz de değiştik… Şimdiyse Moyar’da her şey yolunda mı diye düşünmeden edemiyorum. Ya onlar gibi başkaları da varsa?”
Aya bu düşünceyle ürperdi, bir şey söyleyemedi ve ikisi de oturdukları yerde derin düşüncelere daldılar.
YEMEN, SANA ŞEHRİ
Yemen’de ve dünyanın birçok yerinde Bağımsız Yüce Meclis vekili ve Bağımsız Yüksek Mahkeme hâkimi atamaları, büyücülerin istediği yönde gerçekleşiyordu ama artık Vala ve ailesi için bu bile önemini kaybetmişti. Tüm aile hep birlikte eve kapanmıştı. Vala, her fırsatta Boleslav’ın tutsağı olan oğlunun zihnine ulaşmaya çalışıyor ama her defasında daha güçlü bir kalkanla karşılaşıyordu. Bu anlarda hemen İstanbul’a gitmek istiyor fakat sonra tüm ailesi için duyduğu korku daha baskın çıkıyor ve cesareti kırılıyordu. İstanbul’dan gelen haberler de çok kötüydü. Vala artık duygusal bir çöküntü içindeydi ve hiçbir Moyarlı daha önce böyle bir duyguyu yaşamamıştı.
Polonezköy’de yaşlıların toplantı yaptıkları saatlerde bütün aile karalar bağlamış bir halde birbirleriyle konuşmadan evin salonunda oturuyorlardı. Vala, bir süre sonra can sıkıntısıyla yerinden kalkıp balkona çıktı. Güneş batıyor ve şehre hâkim olan sarı ve gri renkleri yerini yavaş yavaş gecenin koyu tonlarına bırakıyordu. Kendini, gündüzün geceye geçişinin akışına bıraktı bir süre, ta ki oldukça yükseklerden kendisine doğru yaklaşan enerjiyi algılayıncaya kadar. Keskin gözleri, az sonra alçalmaya başlayan kartalı gördü. Görkemli bir ulu yolcu şaman kartal çok geçmeden balkonun hizasına kadar geldi, başını hafifçe eğerek Vala’ya selam verdi.
“Merhaba Vala.” dedi.
— Merhaba ulu yolcu şaman kartal Aker. Hoş geldin.
— Mısır’da sana ihtiyacımız var. Başkanın sağ kolu olan güçlü bir şaman ortadan kayboldu. Ama kaybolmadan önce de kendisi gibi değildi. Başkanın hiç olmayacak kararlar almasına neden oldu.
Vala, buna benzer bir haberi iki gün önce Lübnan’daki bir şaman dostundan almış ve o zaman doğal olarak bunun büyücülerin işi olduğunu düşünmüştü. Karakter değişimini de pek önemsememişti. Ancak şimdi durum farklı bir boyut kazanmıştı, aynı şekilde değişim geçirerek ortadan kaybolan iki ayrı ülkeden yüksek mevkideki iki şamanın olması, bir şeylerin döndüğünün habercisiydi ve Vala bunun büyücülerle ilgisi olmadığından emindi. Büyücüler öldürebilir, tutsak alabilir ancak bu kadar güçlü şamanları değişime uğratamazlardı. Aklında tek bir isim vardı: Boleslav.
— Aker, kayıp şamanın Mısır’da olduğunu sanmıyorum. Sen geri dön ve dostlarını kolla. Benim kardeşlerimle buluşmam lazım.
Aker saygıyla selam verip havalandı ve kısa sürede gözden kayboldu.
— Yolun ışık olsun Aker.
İçeri girdiğinde üzerindeki kederden ve karanlık ruh halinden sıyrılmış, o kararlı eski Vala olmuştu. Bütün ailesi ondaki değişikliği anında algıladı. Minel hemen annesinin yanına koşup ona sımsıkı sarıldı ve “Gidiyor muyuz anneciğim?” diye sordu.
— Evet yavrum hemen.
Vala, kararlı bir yüz ifadesiyle kocasına döndü ve
“Sen de geliyorsun Ahi. Seni burada bırakmayacağım.” dedi.
Ahi itiraz etmedi. On dakika sonra ellerinde küçük birer çantayla balkondaydılar. Vala kendi taşıyla birlikte Şihab ve Minel’in taşlarını da eline alıp avuç içinde birleştirdiği anda kendilerini Polonezköy’deki geçit alanında buldular. Onların ani gelişleri derin düşüncelere dalmış bir halde hâlâ orada olan Gökçil ve Aya’yı korkutup yerlerinden sıçratmıştı.
— Kusura bakmayın hızlı karar verdim. Sizi korkuttuk mu?
“Vala! Zamanlaman harika!” dedi, Gökçil ona sarılırken.
Selamlaşma faslı bitip de Mevhibe’nin evine doğru yürümeye başladıklarında Vala birbirleriyle bağlantılı görünen iki olayı anlattı.
“Haklısın Vala. Bu büyücülerin işi değil. Karakter değişimi Boleslav’la ilgili olmalı ama Boleslav’ın ne yaptığını anlamadım. Onları öldürdü mü yoksa kendi yanına mı çekti hiçbir fikrim yok.” dedi Gökçil.
Aya birden durdu,
“Biz de böyle bir şeye şahit olduk! Mert!” dedi.
— Ama o ortadan kaybolmadı ki.
— Gökçil, Mert hâlâ ortadan kaybolmadıysa bile yakında kaybolacaktır. Anlasana; karakter değişimi bir uyanış, bence hepsi bir çağrı aldılar. Hatırlasana o gece baygınken Mert’in zihni bir rezonans yayıyordu ve ona dokunduğu anda Mevhibe’yi havaya fırlatacak kadar güçlü bir enerji ortaya çıkmıştı. Tabii ki Boleslav’dan şüphelenmiştik ama nedenini bilmiyorduk.
“Mert ve diğerleri Boleslav’ın çocukları! Evet, evet öyle olmalı ve annelerinin çağrısını alana kadar hiçbiri gerçekte kim olduğunu bilmiyordu.” diye ekledi Aya. Olası tek gerçeği sonunda anlamıştı. Gökçil ve Vala, bu olasılığı kabul etmek istemeseler de Aya’nın haklı olduğunu biliyorlardı. Olanların başka bir açıklaması yoktu.
“Ben şimdi başka bir şey daha düşünmeye başladım.” dedi Vala. İyice sinirleri bozulmuş gibi görünüyordu. Bir an düşünüyormuş gibi sustu ve sonra, “Boleslav, çocuklarını dünyanın dört bir yanına dağıtmış olmalı ve ilk çağrısında da ona döneceklerinden bu kadar emin olduğuna göre, bu çocuklar melez olamazlar! Babaları da Moyarlı olmalı ve bu baba Kaikara olamayacağına göre şu anda Moyar’da olan biri olmalı.” dedi.
“Ve Boleslav geçit kullanmadan ve fark edilmeden Moyar’a girip çıkabilecek tek kişi. Bu durumda Moyar’da bir düşmanımız daha var ya da belki hiçbir şeyden haberi olmayan bir aşıktır. Bilemiyorum ama Moyar’a haber vermeliyiz. Artık pasif kalamayız.” dedi Gökçil.
“Kaç çocuk yapmıştır bir fikriniz var mı?” diye sordu Vala.
“Henüz bilmiyorum Vala ama bence bu yalnızca başlangıç. Boleslav bir arkadaşımızın zihnine bizim için bir mesaj bırakmıştı. Mesaj önemli değil ama konuşurken hep “Biz” diyordu. O zaman Kaikara’dan bahsettiğini sanmıştık fakat şimdi onun Kaikara’yı umursadığını bile sanmıyorum. Kastettiği kendi öz çocuklarıydı.” dedi Aya.
“Boleslav kendisine çocuklarından oluşan bir ordu kuruyor!” dedi Gökçil sarsılmış bir halde.
Kabul etmesi zordu ama çok yakında ortadan kaybolanlarla ilgili daha çok haber alacaklarından emindi Gökçil. Onun sözleri hepsini derin bir sessizliğe gömdü. En sonunda sessizliği bozan altı yaşındaki Minel oldu,
—Gücü çocuklarından geliyorsa zayıflığı da onlardır.
YEŞİLKÖY
Yeşilköy’deki büyücü merkezinin rezidans bölümündeki dairelere her gün dünyanın bir başka yerinden gelen yeni birileri yerleşiyordu. Bunların içinde çok tanınan yüzler de vardı. Üstelik çoğu büyücü olan önemli devlet adamları, sanatçılar, doktorlar ve bilim adamlarının arasında sayıları azımsanmayacak kadar çok şaman da vardı. Büyücüler huzursuzdu çünkü bu yeni gelenlerin enerjileri çok farklıydı ve onları tanımlayamıyorlardı. Onlar gelmeye başladığından beri, hala Şule olarak bildikleri Boleslav da değişmişti. Onun karşısına çıkıp gelenlerin kim olduğunu sorgulayan yönetimdeki birkaç kişi ortadan kaybolmuş ve Boleslav bu kadroları hemen yeni gelenlerle doldurmuştu. Boleslav, büyücü yaşlılar kuruluyla iletişim kurulan büyük salona girilmesini de yasaklamış ve salonu mühürlemişti. Büyücüler artık kendi aralarında bile konuşmaya korkuyorlardı. Boleslav onlara karşı hâlâ kibardı ancak artık korku kalplerine yerleşmişti.
Boleslav’ın evlatlarının hemen hemen hepsi gelmişti, kalanlar da gelmek üzereydi. Planı tıkır tıkır işliyordu ve o bu durumdan çok memnundu. Diğer yandan, tutsağı olan genç Aiman’ın kişiliğini aşılması güç bir kalkanla bastırarak onu bir kuklaya çevirmişti. Aslında ilk planı onu Rin gibi değiştirmekti. Ancak onca emeği ve çalışması Rin’i etkilemelerini engelleyememişti. Kardeşlerinin çocukları için aynı riski bir daha almayacaktı. Nolan ve diğerlerini ise kimseyle temas etmelerine izin vermeden bir süre daha elinde tutmaya karar vermişti. Onların yavaş yavaş delirerek sonunda kölesi olmaya hazır bir ruh haline gireceklerinden emindi. İşte o zaman onları öldürecekti. Doğan’ı kullanarak kardeşlerine gönderdiği mesaj da yerine ulaşmıştı. Onların ne tepki vereceğini aslında biliyordu yine de onlarla oynamak hoşuna gidiyor ve merakla ilk hareketlerini bekliyordu. ‘Bakalım ne yapacaklar?’ diye düşünürken Vala’nın İstanbul’a geldiğini algılayınca bir kahkaha attı. Gerçekten de her şey tam beklediği gibi gelişiyordu.
Merkezin yer altı katlarından birinde tutsak oldukları odada Patricia, oturduğu köşede durmaksızın aynı şarkıyı söylüyordu. Miami’deki otel odasında yaptığı son bestesiydi bu. Güçlü sesi ve şarkısı Rin dahil hepsini sakinleştirmişti. Bir süre sonra Funda Patricia’nın yanına oturup ona eşlik etmeye başladı. İkisinin birbirinden çok farklı ses tonları birlikte öyle güzel tınlıyordu ki hem Nolan hem de Rin daha fazla uzakta kalamayıp yavaş yavaş onlara yaklaştılar ve sonunda da dayanamayıp yanlarına oturdular. Biraz sonra Patricia, Funda’nın elini tutup diğer elini de Nolan’a uzattı. Nolan’ın direnci çabuk kırılmış ve enerjiye karşı koyamamıştı. Kendisine uzanan eli tuttu. Rin bile uysallaşmıştı ve sonunda o da kendisine uzanan elleri tuttu. Şarkının etkisi enerjilerinin birleşmesiyle iki kat artmıştı. Şayalar gibi görünmez varlıklar girebilseydi oda kesinlikle onlarla dolu olurdu. Bir süre sonra dördü de sırayla birbiriyle göz göze geldi, sanki kendisini canlı bir varlık gibi hissettiren enerji, onlara ne yapmaları gerektiğini fısıldar gibiydi. Kalp atışları yavaşladı. Oldukları yerde elleri birbirlerinden kopmadan yatay duruma geçtiler. Kalp atışları biraz daha yavaşladı, gözleri kapandı ve bedenleri uykuya dalarken bilinçleri odayı terk etti.
POLONEZKÖY
Yaşlıların büyücü yaşlılarıyla buluşmaya karar vermeleri, aralarında hararetli bir tartışma başlamıştı. Güvenlik açısından en doğru yer ve zaman konusunda anlaşamıyorlar ve her kafadan bir ses çıkıyordu. Sonunda Mevhibe,
“Boşuna tartışmayın. İçeri girelim. Son söz orada söylenecek!” dedi ve içeri girmeden önce Marcus’un yanında duran Korya’ya seslendi. Korya kendisini duymayınca ona doğru yürümeye başladı. Az sonra onun gözlerini görebilecek kadar yaklaşmıştı; Korya trans halindeydi.
“Nisan, sen Korya’nın yanında kal!” dedi ama dönüp eve doğru yürümeye başladığı anda çıkan tuhaf enerjili bir rüzgâr yüzünden durdu. Enerjiyi hepsi hissetmişti. Rüzgâr, bir süre yüzlerini yalayarak estikten sonra başladığı gibi aniden kesildi ve havada el ele dört silüet belirdi. Bu birbiriyle uyumsuz dört kişinin varlığı hepsini şok etmişti. Patricia, Nolan, Funda ve Rin’di gelenler.
“Astral seyahatteler. Buradaki yalnızca bilinçleri.” dedi Mevhibe.
“Evet, Mevhibe teyzeciğim. Bizi bir odada kendi halimize bıraktılar ve bir şekilde bunu başarabildik.” dedi Funda ve sonra Mayıs’a dönüp, “Mert de oradaydı Mayıs ve hiç kendisi gibi değildi. O Boleslav denen kadına “anne” dedi.” diye ekledi. Sonra da tüm olanları en başından anlatmaya başladı.
Diğerleri Funda’yı dinlerken Nisan, başı öne eğik duran ve kimseyle göz teması kurmayan Rin’e bakıyor, ısrarla onunla göz teması kurmaya çalışıyordu. Rin’in enerjisi çok farklıydı, çok bariz bir şekilde bir değişim sürecindeydi ve acı çekiyordu. Gerçek benliğini bulmaya çalışıyor ama bebekliğinden beri kurcalanan zihni zorlanıyordu. Sanki iki Rin birbiriyle savaşıyordu. Nisan, bir ümitle onun zihnine sızdı ve,
“Dayan Rin, ben buradayım. Sana yardım edeceğim” dedi.
Rin o anda başını kaldırdı, Nisan’la göz göze geldi. Yüzünde bir umut ifadesi belirmişti.
Öte yandan, Nolan da göz ucuyla hayatı boyunca düşmanı bildiği bu insanları inceliyordu. Funda ve birkaç gündür yaşadıkları yüzünden onlara karşı biraz yumuşamış olsa da hala düşmanıydı bu insanlar. Yine de olağanüstü durumlar kısa süreli ortaklıklar gerektiriyordu. Funda tüm hikâyeyi anlatmayı bitirince dayanamayıp konuşmaya karar verdi,
“Artık ortak bir düşmanımız var ve bu sorun çözülene kadar birlikte çalışmalıyız. Öncelikle Büyücü yaşlılarına durumu anlatmalıyız. Ben denedim, beni dinlemediler. Bunu nasıl yaptı bilmiyorum ama Boleslav bir şekilde yaşlıları kandırmayı başarmış. Planlarına gelince, henüz ne olduklarını bilmesek de sonucun hiçbirimizin hoşuna gideceğini sanmıyorum.”
Nolan hiç olmadığı kadar sakindi, düşmanca bir tavrı yoktu. Fakat Alp ona kanmadı, Nolan bunu doğrudan dile getirmese de ortak düşmanı yendikten sonra aralarındaki savaşın kaldığı yerden devam edeceği konusunda kararlı görünüyordu. Yine de onda bir farklılık vardı, tutsağıyken çeşitli işkencelerle büyük acılar çekmesine neden olan Nolan bu Nolan değildi sanki.
“Burada çok kalamazsınız. Bedenlerinize dönün ve meditatif durumda kalın. Enerjinizi harcamayın. Sizin için geleceğiz.” diyen ses Aya’ya aitti; yanında Gökçil, Vala ve ailesiyle birlikte ormandan tam o anda dönmüştü. Havada süzülen dört silüete yaklaştı, kızı Rin’in tam önünde durdu, onun acı çektiğini hemen anlamıştı. Ellerini ona doğru uzatıp kızının enerjisini taramaya başladı. Bir süre sonra ona yapılanı ve bunun, zihninin ne kadar derinliklerine uzandığını kavrayınca büyük bir çaresizlik hissine kapıldı ve yardım istercesine Vala’ya döndü. Vala ise ellerini Rin’e doğrultmuş ve onu şifalandırmaya başlamıştı bile. Az sonra, “Astral haline yapabileceğim bu kadar.” dedi. Rin, gerçekten biraz rahatlamış gibi görünüyordu, annesinin yüzüne ilk kez, içinde az da olsa pozitif duygular barındıran bir ifadeyle baktı.
“Gidin hadi.” dedi Aya, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Dört silüet çok geçmeden yeniden esmeye başlayan bir rüzgarla geldikleri gibi ortadan kayboldular.
“O iyi olacak merak etme.” dedi Vala, Aya’ya sarılarak.
Vala’nın kızı Minel, oraya vardıkları anda, tüm bu kargaşada herkesin unuttuğu Korya’yı görmüş ve annesinin yanından ayrılarak hemen onun yanına gitmişti. Korya titriyordu, bariz bir şekilde içinde bulunduğu durumda sıkışıp kalmış gibi sıkıntılı bir enerji yayıyordu. Minel, önce nasıl yardım edebileceğini düşünerek bir süre onu izledi, sonra bir içgüdüyle onun elini tuttu ve diğer elini de sırtına koydu. Bir süre, şefkatle onun sırtını okşayarak bekledi. Çok geçmeden Korya’nın titremesi durdu ve kısa bir süre sonra da gözlerini açtı. İlk gördüğü şey, Minel’in kocaman meraklı gözleriydi, ona gülümsedi. Minel de Korya’ya gülümsedi ve, “Ne gördün?” diye sordu.
“Seni gördüm Minel.”
Kız hiç şaşırmadı. Korya’nın elini bırakmadan ona arka arkaya sorular sormaya başladı. İkisi de birbirlerinden çok hoşlanmışlardı ve kızının yokluğunu fark eden Vala, bahçeye geri dönüp onları içeri çağırana kadar da etraflarında olup biten her şeyden ve herkesten kopmuşlardı.
Korya ve Minel el ele içeri girdiklerinde yaşlıların Katya’yla konuşması bitmişti. Katya’nın huzursuzluğu tamamen geçmiş gibi görünüyordu, keyfi yerindeydi. Korya’yı görünce gülümseyerek el salladı ve onu yanına çağırdı. Korya, hemen annesiyle Minel’i tanıştırıp onun yanına oturdu ve sonra diğer yanına oturan Minel’le sohbetine devam etti. İkisi fısıltıyla konuşarak yeniden kendi dünyalarına dönmüşlerdi. Biraz sonra herkes yerine geçip oturduğunda Katya susmaları için onları uyarmak zorunda kaldı ve o anda yaşlılar dahil oradaki herkes gülmeye başladı. Olayların ciddiyetine ve alınması gereken kararların zorluğuna rağmen bu iki sevimli çocuğun hali hepsine iyi gelmişti. Bir süre bu küçük mutlu anın tadını çıkardılar fakat sonunda gerçeklere dönme zamanı geldi. Gökçil ayağa kalktı, “İzninizle sizlerle paylaşmayı bir süre için ertelediğimiz bir olayı şimdi anlatmak istiyorum. Büyücü yaşlılarıyla konuşmadan önce bilmeniz çok önemli.” dedi. Herkes merakla Gökçil’e döndü.
— Doğan’ın son kontrolünü yaptığımızda zihninde bizim için bırakılmış bir mesaj vardı. Bu mesaj Boleslav’dan geliyordu.
Sessizlik hayret sesleriyle bozuldu ve tüm kaşlar havaya kalktı. Gökçil bunu bekliyordu zaten ama Doğan’ın paniğini algılayınca hemen ona döndü,
“Merak etme Doğan. Artık hiçbir sorunun yok. Mesaj bize ulaştığı anda zihnin tüm etkilerden kurtuldu ve tamamen iyileşti. Tüm düşünce ve duyguların sana ait.” dedi.
Doğan biraz sakinleşmişti ama bu defa da aklı karışmış gibi görünüyordu, “Peki bunu neden bizden sakladınız? Neydi bu mesaj?” diye sordu. Herkesin sabırsızca cevaplarını duymayı beklediği sorulardı bunlar.
— Ona katılmamızı istedi ve kurmayı planladığı yeni düzende onun yanında yer almamız için de bize bir süre tanıdı. Ancak sorun bu değil. Sürekli ‘biz’ diye konuşuyordu. O zaman Kaikara’yı kastettiğini sanmıştık. Fakat Vala’nın gelişi ve bize anlattıklarıyla anladık ki bahsettiği ‘biz’ kendi çocuklarıydı. Dostlarım, bu çocukların babası kim bilmiyoruz ama artık Mavi Diyar’dan olmadığından eminiz. Bunlar saf kan Moyar çocukları ve Boleslav’ın çağrısını aldıkları anda uyuyan güçleri uyandı ve ölümsüz oldular. Bizim melez çocuklarımız gibi değiller. Daha fazlasılar ve demin Funda’yı duydunuz; Mert de onlardan biri. Artık karşımızda nasıl bir güç olduğunu anlamışsınızdır.
Gökçil sustuğunda kimseden tek bir söz ya da tek bir ses çıkmadı. Saf bir korku ve öfke yayılmaya başlamıştı havaya. Birkaç bitmeyen dakika geçtikten sonra Mevhibe ayağa kalktı,
“Peki Gökçil! İlk soruya gelirsek… Bunu neden sakladınız?” dedi. Sesindeki hayal kırıklığını saklamaya gerek duymamıştı.
“Mevhibe! Karşındaki benim. Tamamen içgüdüseldi. Hepimiz zaman zaman birbirimizden bir şeyleri sakladık. Ya zamanı olmadığından ya da birilerini koruma amacıyla. Başka bir niyetimin olup olmadığını sorgulamıyorsun umarım.” dedi Gökçil, sesi sakin ama duygusu sertti. İki eski dost arasında daha önce bu tonda bir konuşma geçmemişti. Bir süre ikisi de gözleri birbirine kenetlenmiş bir halde kaldılar. Sonunda Mevhibe derin bir nefes aldı, yüz ifadesi yumuşadı ve Gökçil’e yaklaşıp ona sarıldı.
“Ah dostum, tabii ki hayır, tabii ki seni sorgulamıyorum ama şu hayatımda ilk kez ne yapacağımı, hangi yöne gideceğimi bilmiyorum.” dedi ve Gökçil’in kollarından sıyrıldı. Sonra diğer şaman yaşlılarına döndü, onlar adına da konuştuğunu anlatmak istercesine kollarını iki yana kaldırdı,
“Hiçbirimiz bilmiyoruz” diye ekledi.
— Biz biliyoruz!
Korya’nın elini tutarak ayağa kalkan Minel’in sesi hem güçlü hem de kendisinden çok emin çıkmıştı. Aynı gün içinde bu küçük kız ikinci kez şaşırtıyordu herkesi. Fakat sonra hepsini daha da şaşırtan başka bir şey oldu. El ele ayakta duran iki çocuğun birleşmiş ellerinden daha önce hiç görmedikleri çok farklı bir enerji yayılmaya başladı havaya. Sanki iki çocuk birbirleri için yaratılmışlar gibi hissetti herkes o anda. Kimse konuşamadı, büyülenmişçesine onlara ve yaydıkları rengarenk enerjiye kitlenmişti gözleri. Sonunda Korya’nın sesiyle ana döndüler,
“Kaikara’yı Moyar’a götürmeli ve Moyarlılardan yardım istemeliyiz.” dedi Korya.
Bir kez daha hayretler içinde kaldı herkes, kimse böyle bir şey beklemiyordu, aralarındaki Moyarlılar hariç.
“Çocuklar haklı. Biz Moyar’da da bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyorduk. Ben bugün Kaikara’yla giderim.” dedi Gökçil.
“Hayır biz gideceğiz!” dedi Minel. Yine çok kararlıydı.
“‘Biz’ kim kızım?” diye araya girdi Vala.
“Sen, Korya’nın annesi, Marcus ve tabii ki Korya ve ben anneciğim. Bir de Kaikara ve afya.”
Vala kardeşleriyle göz göze geldi. Üçü de ne olduğunu anlamıştı. Diğerleri ise kafaları iyice karışmış bir halde sabırsızlanmaya başlamışlardı ki sonunda Mayıs dayanamayarak, “Biri bize ne olup bittiğini anlatabilir mi artık?” diye sordu.
Gökçil anlayışla kızına dönüp gülümsedi ve,
“Korya ve Minel’in birlikteliği başka bir enerji, daha doğrusu yeni bir güç yarattı kızım. Nisan’ın dokunuşu Korya’yı trans halindeyken sakinleştirerek onun işini kolaylaştırıyordu. Minel’in dokunuşuysa onun trans haline girmeden geleceği görmesini sağlıyor ve bu görüleri Minel de görüyor bir şekilde.” dedi. Sonra Minel’e dönerek, “Haklı mıyım?” diye sordu.
“Evet.” dedi Minel gülümseyerek.
“Ve bu her şeyi değiştiriyor. İçimden bir ses Korya’nın eğitiminin Minel’le birlikte Moyar’da tamamlanacağını söylüyor.” dedi Vala.
Herkesin içine biraz su serpilmiş ve karanlıkta yine bir ışık görünmüştü. O ana kadar sessizliğini koruyan Alp, Korya’yla Minel’in yanına gidip onlarla göz göze gelebilmek için dizlerini kırıp çömeldi ve, “Peki çocuklar! Plan nedir? Biz ne yapacağız?” diye sordu.
“Öncelikle yaşlılar toplanmalı. Boleslav’ın sizi algılayamayacağı bir yer bulmalısınız. Mısır’da böyle bir yer var. Ulu yolcu şaman kartal Aker orayı biliyor. Marcus biz gitmeden ona ulaşacak. İkinci olarak, Funda ve diğerleri için biz geri dönmeden herhangi bir kurtarma operasyon uyapmayın. Moyar çocuklarının büyük çoğunluğu orada olduğundan bu çok riskli. Hem şu an için tehlikede değiller.” dedi Korya ve sonra Alp’in aklındaki soruyu o sormadan yanıtladı.
— Bugünü sayarsak dördüncü günün akşamında olmamız gereken yerde tekrar buluşacağız.
Alp dahil hepsinin aklına bir sürü soru daha geliyordu ama Minel, Korya’yı çekiştirerek Mayıs’ın yanına götürünce onlardan alabileceklerinin bu kadar olduğunu kabullenmek zorunda kaldılar. Meraklı bakışlarla çocukları bekleyen Mayıs hafifçe eğilerek onlarla konuşmaya hazırlanırken Minel onu da çekiştirerek diğerlerinden uzaklaştırdı ve yeterince uzaklaştığına karar verince durdu.
— Ne bu gizlilik çocuklar? Anlatın bakalım.
“Mert’e ulaşmaya çalışmalısın. Aranızda güçlü bir bağ var. Sadece sevgi bağı değil bu” dedi Minel.
— Nasıl olacak ki? Hem o değişmedi mi?
“Tam olarak değil.” dedi Korya, “Annesine karşı koyamıyor ama güçlenip seçim yapabileceği bir zaman gelecek.”
“Ve sen onu bu seçime hazırlayacaksın.” dedi Minel.
— Ama nasıl?
— Sen bunu biliyorsun Mayıs. Kendi gücünü tanıyorsun.
— Nisan daha iyi bir seçim değil mi? Ben hâlâ anlayamadım.
“Anlayacaksın Mayıs.” dedi Korya, kendinden emin bir şekilde. Mayıs’ın hâlâ şüpheleri vardı ama kendi geçmişini düşününce ne yapacağını nasıl olsa bulacağından emin oldu. Detaylar hep sonradan hatta son anda tamamlanırdı kafasında.
— Mayıs?
— Evet Koryacığım?
— Sabırlı ol ve yavaş düşün.
Mayıs’ın bir kaşı havaya kalktı, yine hiç bir şey anlamamıştı ama sonra omuz silkerek, “Peki.” dedi uysalca. “Siz de dikkatli olun.”
MOYAR
İmparatoriçe Ani, Yüceler Kurulu’nda görev aldığı sayısız dönemlerde ve kocası Eadrich ile oğlu Gabor’un imparatorlukları süresince yaşadığı Mor Saray’a dönmekten mutluydu.
Mor Saray, Moyar ataları tarafından Moyar’ın en yüksek tepesinin yamaçlarına kurulmuştu. Sarayı şehirden ayıran sekiz tane birbirine bitişik piramidin oluşturduğu dev bir dairenin içindeydi. Piramitler Moyar’ın kutsal tapınaklarıydı ve kadim bilgilerle dolu eşşiz Moyar arşivleri de bu piramitlerde saklanırdı. Mor Saray tek bir büyük saray binasından oluşmuyordu; piramitlerin çevrelediği alanın içinde basamak basamak yükselen ve birbirlerinden büyük bahçeler ve havuzlarla ayrılan sayısız yönetim binası ve her biri farklı yükseklikte olan 18 tane kule vardı. Bu kulelerde hem imparator ve ailesinin hem de Yüceler Kurulunda görev yapan herkesin ve ailelerinin evleri vardı. Bu alanın tam ortasında ise kubbe şeklinde tavanıyla dev bir yarım daire şeklinde olan Yüceler Kurulu toplantı salonu bulunuyordu.Ani, az sonra bu büyük salonda gerçekleşecek özel bir törenle yönetimi devralacaktı.
— Hazır mısın güneşim?
— Eadrich sevgilim! Bütün sabah neredeydin?
— Bahçeleri özlemişim, uzun bir yürüyüş yaptım.
— Hmm… Demek ki aklını kurcalayan bir şeyler var. Anlatmak ister misin?
Eadrich onu çok iyi tanıyan karısına sevgiyle baktı.
— Çocuklarımız Mavi Diyar’da çok uzun kaldılar. İçimde kötü bir his var. İnsanlara yardımımız bir işe yarıyormuş gibi görünmüyor. Bence artık dönmeliler.
— Bilmiyorum sevgilim. Son birkaç haftadır algıladığım enerjiler bir yandan çok pozitif bir yandan da tam tersi. Dönüşüm kaos yaratır. Belki sonuca yakınlardır. Kısa zaman içinde onlardan haber alacağımızı hissediyorum.
İkisi de bir süre kendi düşüncelerine daldılar. Yeni dönemde Yüceler Kurulu’ndaki yerini alan Eadrich, kurulda daha önceki dönemlerde olmayan bir gerginlik hissediyordu. Sanki ahenk azalmış gibiydi. Aklını kurcalayan şeylerden biri de buydu. Karı-koca henüz bu konuda konuşmamışlardı ama Ani de benzer düşünceler içindeydi, hatta yalnızca Yüceler Kurulu’nda değil genel olarak tüm Moyar’da bir şeylerin yolunda olmadığını düşünüyor ve hisleri bunun Mavi Diyar’la ilgili olduğunu söylüyordu. Kocasının da böyle hissettiğinden emindi. Toplantıdan sonra onunla bu konuyu konuşmaya karar verdi.
— Eadrich?
— Evet güneşim bu gece konuşalım ama şimdi geç kalıyoruz.
— Nasıl görünüyorum?
— Bildiğinden çok daha güzel.
İmparatoriçe Ani yüzünde büyüyen ışıklı gülümsemesiyle kocasının dudaklarına bir öpücük kondurup onun koluna girdi ve ikisi birlikte imparator ve ailesinin konakladığı sarayın en yüksek kulesindeki yatak odalarından çıkıp merdivenlere yöneldiler. Dışarı çıktıklarında biri siyah biri beyaz iki at onları bekliyordu. Moyar’da ulaşım için atlar kullanılırdı. Uzak yerlere ise kartallarla uçarak gidilirdi. Her bir Moyarlı doğduğu gün hem bir taya hem de bir kartal yavrusuna sahip olurdu. Birlikte büyürlerken aralarındaki bağ da kuvvetlenir ve bir daha da asla kopmazdı. Atlar ve kartallar Moyar’ın yemyeşil arazilerinde, dağlarında ve ormanlarında özgürce yaşar ve ancak çağrıldıklarında gelirlerdi.
Ani ve Eadrich atlarına binerken dörtnala yaklaşan bir başka atın sesini duydular. Biraz sonra yanlarına varan saman rengi güzel at Ani’ye yaklaşıp durdu.
— Merhaba Maat.
Ani, kızı Vala’nın atı olan Maat’ın başını okşarken şaşkındı, onun niye Mor Saray’a geldiğini anlamamıştı. Sonra yaklaşmakta olan kartalları gördü. Kendi kardeş kartalı Mina’nın ve hemen onun yanında uçan Eadrich’in kardeş kartalı Noreen’in heyecanını algılayınca o da heyecanlandı ve Eadrich’le göz göze geldi. Kartallar iyice yaklaşmışlardı ve sonunda en arkadan gelen Vala’nın kardeş kartalı Asim’i de gördükleri anda ikisi birden “Vala!” diye haykırdı mutlulukla.
Ani, gözlerini gökyüzünden ayırmıyor ve kızının enerjisini algılamak için bekliyordu. Çok geçmeden onun enerjisini yakaladı. Görkemli bir Mavi Diyar kartalıyla geliyordu ve yanında üç kişi daha vardı. Vala’nın kardeş atı Maat coşkuyla kişniyor, yere inmek üzere olan Asim ve diğer Moyar kartalları da mutlu çığlıklarıyla ona eşlik ediyorlardı. Sonunda hepsi sırayla yere indi, biraz sonra da alçalmaya başlayan Marcus göründü. Marcus herkesi selamlayarak üzerlerinde bir tur attıktan sonra Ani’nin hemen önüne indi. Hafifçe eğildi ve Vala hızla yere atladı, sonra Katya’nın inmesine yardım etti, sonra da hemen annesine sarıldı.
— Hoş geldin kızım.
Vala, annesine cevap bile veremeden, varlığının fark edilmesi için bekleyemeyen Minel, onu eteğinden çekiştirmeye başlayınca herkesi güldürdü. Ani, yüzünde sıcacık bir tebessümle diz çökerek torunu olduğunu anladığı kızı kucakladı.
“Sen de hoş geldin.” dedi Ani ve onun zihnindeki sesini duyunca, “Minel! Ne güzel bir isim ve ne kadar doğru bir seçim.” dedi.
— Merhaba Ani. Seninki de çok güzel bir isim. Sen de dedemsin değil mi?
“Evet inci tanem. Çok memnun oldum.” dedi Eadrich kollarını açıp Minel’i kucaklarken.
Ani, Katya ve Korya’yla da tanıştıktan sonra, huzursuz bir enerji yaymaya başlayan Marcus’a döndü.
“Gökçil’in yarattığı kalkanın gücü azalıyor.” dedi Marcus ve sonra yana kayarak hemen arkasında duran ve hayal meyal görünen iki küreyi işaret etti. Az sonra, görünmezlik kalkanı tamamen kalkmış ve küreler açığa çıkmıştı. Ve onların içine hapsedilmiş Kaikara ve Afya. O anda uzaklardan bir kartal çığlığı ve bir at kişnemesi duyuldu ama Ani de Eadrich de buna dikkat edecek durumda değildi.
“Vala, neler oluyor?” dedi Ani.
Vala, bir elini annesinin, diğerini de babasının başına koydu, her şeyi açıklamak yerine onların olayları hızlıca kendi gözleriyle görmelerini istiyordu. Akış devam ederken sessizce bekledi. Yaşananlar zihinlerine akarken Ani ve Eadrich’in yüz ifadeleri değişmeye başlamıştı ve sonunda bittiğinde ikisi de perişan görünüyordu.
— Boleslav da mı? Nasıl olur? Biz bunları nasıl hissedemedik Ani?
Ani, Boleslav’a düşkünlüğünü bildiği kocasının elini sımsıkı tutup, “Bilmiyorum ama buradaki durumla ilgisi olmalı.” dedi ve sonra Kaikara’ya yaklaşıp gözlerini onun gözlerine dikti. Önce inanmazlık vardı gözlerinde, sonra bu öfkeye dönüştü, ifadesi sertleşti. Nerede olduğunu anlayan Kaikara’nın süngüsü çoktan düşmüştü. Gözlerini kaçırdı, başı önüne düştü. Sonra bir cesaretle başını kaldırdı, en masum ve utanmış ifadesiyle, adeta yalvaran gözlerle Ani’yi yumuşatmaya çalıştı bir süre. Fakat Ani yumuşamadı ve sonunda hiçbir şeysöylemeden arkasını dönüp kardeş kartalı Mina’yı çağırdı.
“Mina, Noreen’le ikiniz Marcus’u da alın ve afyayı Mor Mağaralar’a götürün. Ona yiyecek verin ve mağaralardan birine yerleştirin ve mağarayı mühürleyin. Bu arada Marcus da burayı tanımış olur.” dedi. Sonra yine Marcus’a döndü,
“Teşekkür ederim ulu yolcu şaman kartal Marcus.” dedi.
Marcus ve diğerleri afyayla birlikte havalanırlarken Ani, Kaikara’nın hapsolduğu küreyi yok edip onu serbest bıraktı.
“Bize her şeyi anlatman ve kendini açıklaman için sana tek bir şans veriyorum ama seni affedebileceğimi sanmıyorum. Akıbetine Yüceler Kurulu karar verecek.” dedi ve o sırada oraya doğru yaklaşmakta olan Kaikara’nın kartalına dönüp seslendi.
“Kurul karar verene kadar imparatoriçen olarak saraya ve yakınına gelmeni yasaklıyorum! Mor Dağlara git ve kararı orada bekle!” dedi.
Kartal, kardeşinden ayrı kalmaktan hoşlanmamıştı ama yine de imparatoriçesine itaat ederek yeniden yükseldi ve kısa sürede gözden kayboldu.
Kaikara, annesinin tavrından iyice sinmişti ve bu yüzden de ısrarla babasıyla göz göze gelmeye çalışıyordu. Fakat Eadrich sonunda kendisine döndüğünde onun gözlerinde de aynı soğukluğu gördü ve onu da kaybettiğini anladı. Ama yine de şansını denemek istedi, “Baba, her şey Boleslav’ın suçu. Beni kandırdı, beni etkisi altına aldı. Onu bilirsin…”
Eadrich, tek bir kelime bile etmeden oğlunun yanına gidip onun elini tuttu. Az sonra, oğluna karşı hissettiği soğukluk ve içinde kabaran yoğun öfke tamamen yok olmuş ve yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştı. Kaikara’nın elini sertçe bıraktı ve, “Mavi Diyar’a gitme amacını ilk günden unutman da mı onun suçu? Tanrıyı oynaman ve gücünle ışığı yok edip karanlığı getirmen…” dedi.
Eadrich, ondan bir cevap alamayacağını biliyordu ama buna gerek de yoktu, oğlunun ne yaptığını görmüştü zaten.
“Odana git! Kurul çağırana kadar bekle!” dedi ve arkasını dönüp uzaklaştı.
...
-Devam edecek
***
