Sonsuzluğun Frekansı -14 / Gölge Güçlerin Yükseliş

Mine Çağlıyan

05-07-2026 04:44

Advert

2. BÖLÜM
GERÇEKLERİN ÖTESİ

DOĞAN

Doğan, bir süre sonra belediye başkanıyla görüşemeyeceğini anlamış ve iki saat boyunca boşu boşuna beklediği belediye binasından iyice sinirleri bozulmuş bir halde ayrılmıştı.

Son dönemde başına sürekli böyle şeyler geliyordu. Önemli olduğu bariz olan her olayı kaçırıyor ve Alp tarafından, “Bu daha önemli. Senden başkası olmaz.” sözleriyle başka yerlere gönderiliyordu. Başlarda hiç şüphelenmeyen Doğan’ın içgüdüleri, artık dostlarının onu bilerek olayların dışında bıraktıklarını söylüyordu. Ama neden? 
Filiz’in törenine bile katılamayacak ne yapmıştı? Doğan bir anda frene basıp durdu.

Tüm bunların tek bir nedeni olabilirdi; dostları ona güvenmiyorlardı. Yoksa büyücüler ona bir şey mi yapmışlardı, farkında olmadan onların casusu mu olmuştu? Doğan bunu öğrenmeli ve eğer böyle bir sorun varsa bunu bir an önce çözmeliydi. Nereye gideceğini biliyordu, yeniden gaza bastı ve yönünü değiştirerek Polonezköy’e doğru kararlı bir şekilde yola çıktı.

Mevhibe her zamanki gibi kapıda onu bekliyordu ama yüzünde daha önce hiç görmediği soğuk bir ifade vardı ve Doğan yanına vardığında selamsız sabahsız konuya girdi.

—  Her şeyi yapmaya hazır mısın? Her türlü yolumuz kabulün mü? 

Doğan artık kendisinde bir sorun olduğundan emindi.

“Evet.” dedi hiç tereddüt etmeden.

Mevhibe, “Bekle burada.” deyip kapıyı onun yüzüne kapattı.

Bir dakika sonra kapıyı daha önce hiç görmediği Uzak Doğulu bir kadın açtı. Doğan çok farklı bir enerjisi olan bu kadının gözlerine baktığı anda kendisini bir tuhaf hissetti. “Merhaba” bile diyemedi ama birkaç saniye içinde, hiç konuşmadan gözlerinde sıcak ve şefkatli bir ifadeyle kendisine bakan bu kadının huzurlu ve sakin enerjisi içindeki sıkıntıyı çekip almıştı. Sanki artık kendini ona teslim edebilirmiş gibi hissediyordu. Aya, onun bu hissini algıladığı anda elini uzatıp Doğan’ın başına dokundu ve Doğan onun bu dokunuşuyla anında bayıldı.

Aya elinin bir hareketiyle onu yere düşmeden yakalayıp havaya kaldırdı ve içeriye kadar havada sürükleyerek taşıdı ve yaşlıların tam ortasına geçerek nazikçe yere bıraktı. Yaşlılar gözleri kapalı, el ele bir dua okumaya, Gökçil ve Aya da Doğan’ı baştan aşağıya taramaya başladılar. Ona yapılan büyü tamamen temizlenmişti fakat zihninde gizlenmiş başka bir şey vardı. İki kardeş hayretle göz göze geldiler. Doğan’ın zihninde bir mesaj vardı ve bu mesaj sadece ve sadece kendilerineydi. Kimden geldiği de çok barizdi; 
“Bize katılın! Birlikte Mavi Diyar’ı yeniden yaratalım ve yönetelim. Sevdiğiniz insanlar sizi önünde sonunda hayal kırıklığına uğratacaklar ya da birbirlerini öldürmeye devam edecekler. Yine de farklı düşünüyorsanız asla yolumuza çıkmayın! Gücümüzü sakın sınamayın! Barış antlaşmasına kadar cevabınızı bekliyoruz.”

Mesaj, yalnızca ikisinin duyabileceği bir frekanstaydı ve bittiği anda da Doğan gözlerini açtı. İki kadın onu son bir kontrolden geçirip kalıcı hiçbir sorunu olmayacağından emin olduktan sonra kalkmasına yardım ettiler.

“Merak etmene gerek yok Doğan. Artık iyisin.” dedi Aya ve Gökçil’le birlikte yaşlılara döndüler,
“Zihninde çok iyi gizlenmiş bir büyü vardı. Onu temizledik. Artık zihni tamamen kendisine ait.” dedi Gökçil. İçgüdüleri şimdilik gerçeği herkesten saklamaları gerektiğini söylüyordu. Aya’ya sormasına gerek bile yoktu, onun da aynı düşüncede olduğundan emindi. Fakat bu tüm hücrelerinde büyük bir ağırlıktı; Gökçil binlerce yıllık hayatında ilk kez yalan söylemişti.

PATRICIA MAYIS NİSAN

Mayıs ve Patricia havaalanından dönüş yolundayken sanki dünyanın en doğal davranışıymış gibi yeni çıkan müziklerden ve sevdikleri sanatçılardan bahsediyorlardı. Nisan, Patricia’nın Mayıs’tan utandığını, suçluluk duyduğunu ve asıl konuya girmemek için bu sohbeti başlattığını anlamıştı ama farkına vardığı bir şey daha vardı; Patricia’nın enerjisi Mayıs’a çok benziyordu. Onun da kendileri gibi olma olasılığı çok yüksekti. Başka bir boyutun varlığının çocuğu.

Bu düşünce, annesinin ve kardeşlerinin bu dünyadaki varlıklarını ve amaçlarını sorgulamasına neden oluyordu. İnsan olmanın ötesindeydiler belki ama sonuçta onlar da iyiye ya da kötüye yönelebiliyorlardı. Korya’dan kendisine akan bilgiler ve görüntüler bunları tam olarak açıklamıyordu. Kısa bir an için onların geldikleri yeri görmüş, önce ilahi bir yer olmalı diye düşünmüştü. Şimdiyse hiç emin değildi.

—  Nisan! Nisan!

Mayıs’ın sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

— Ha? Bir şey mi dedin?
— Nereye gidiyoruz diye sordum? Mevhibe teyzeme mi?
— Yok, onun önemli bir işi varmış. Benim eve gidelim. Senin evde Katya kalıyor ve başka odan da yok. Annem de sonra bize katılacak.

O sırada telefonuna gelen bir bildirime bakan Patricia bir anda panik oldu.

—  Yokluğum fark edildi. Başka bir pasaportla uçtum ama babam beni istediği anda bulur. Bana ulaşmayacağı bir yere gidebilir miyiz?

“Baban mı?” diye sorarken Nisan bir anda durumu anladı, “Kaikara mı?”

Patricia çok şaşırmıştı,

—  Evet ama siz nereden… Aman Allah’ım! Yoksa siz de mi?
—  Evet Patricia. Annemiz Gökçil senin babanın kardeşi.

Patricia, neden çaresizce Mayıs'a ulaşma ihtiyacı duyduğunu şimdi anlıyordu. Evet, korunmak için gelinecek en doğru yer burasıydı ama bunu yapabilecek kişi Mayıs değil, annesiydi. 

“Lütfen onun yanına gidelim. Çok korkuyorum.” dediği sırada Nisan çoktan gaza basarak hızlanmıştı. Bir yandan da gereken herkese haberi ulaştırmaya başladı.

Gökçil, “Bekliyoruz. Hemen buraya gelin.” dedi.

Mete de yanına beş yolcu şaman daha alıp motosikletlerle onlara eşlik etmek üzere yola çıktı.

RİN ve NOLAN

Boleslav, yanında Rin ve Aiman’la birlikte Yemen’den Yeşilköy’e, büyücü merkezine yakın bir yere ışınlandığı anda zihninde Kaikara’nın sesini duydu, “Patricia kaçtı!”

Kaikara öfkeden kudurmuş gibiydi. Boleslav bir süre sessizce onun küfürlerini dinledikten sonra sıkılıp, “Yeter Kaikara! Sakin ol! Sana söylemiştim onun farklı olduğunu. Niye bu kadar uğraştın onunla hiç bilmiyorum. En başından onu bu işe sokmayacaktın. Ne yapılması gerektiğini biliyorsun.” dedi.

— O benim kızım.
— Sevgin gözlerimi yaşartıyor ama başka çaren yok. Ya onu bırak ya da öldür.
— Hayır! O bana ait!
— Sen ve şu dev egon! Neredeymiş?
— İstanbul’da.
— Senin de olman gereken yerde Kaikara!

Kaikara cevap vermedi.

— Tamam, ben hallederim.
— Onu öldürmeyeceksin!
— Ne yapmamı istersin peki?
— Onu bul ve beni bekle!

“Tabii Kaikara, sen nasıl istersen.” dedi Boleslav alaycı bir tonda ve iletişimi kesti.

Boleslav içeri girdiği anda lobide bir hareketlenme olmuş ve büyücüler onu karşılamak için birbirleriyle yarışırcasına onun etrafında toplanmışlardı. Boleslav bir bakışıyla hepsini başından savdıktan sonra resepsiyona yaklaştı ve resepsiyon görevlisi kıza gülümsedi.
“Şule Hanım, hoş geldiniz.” dedi kız saygıyla.

— Merhaba tatlım. Nasılsın?
— Teşekkür ederim iyiyim. Ya siz?
— Harikayım! Yokluğumda neler oldu bakalım?
— Pek bir şey olmadı. Aaa olur mu? Unutuyordum az kalsın; Nolan geri döndü.

Aslında kız bunu söylemeyecekti ama Boleslav’ın karşısında dili birden çözülüvermişti.

—  Hımm. Güzel. Peki şimdi burada mı?

“Çıktığını görmedim. Zaten planımız var bu gece için.” dedi kız. Son sözler ağzından çıktığı anda utançla başı önüne düştü. Neden kendini tutamamıştı ki nasıl olmuş da böyle bir şeyi en büyük patrona söyleme densizliğini göstermişti? 
Boleslav, kızın Nolan’la ilgili planlarını zaten anlamıştı. Ama onu böyle konuşturmak çok hoşuna gidiyordu. Kıza yaklaşıp bir süre onun yanağını okşadı ve sonra çapkın bir ifadeyle göz kırpıp peşinde Rin ve Aiman’la asansöre doğru yürümeye başladı. Kız onun arkasından bakakalmıştı. Kendinden geçmiş bir haldeydi ve Nolan aklından tamamen çıkarken yerine Boleslav yerleşmişti.

Boleslav, rezidans bölümündeki dairesine girer girmez Aiman’ı büyülü bir uykuya soktu ve sonra elini Rin’in başına koyup onun Patricia’yı görmesini sağladı.

“İlgilenir misin? Büyük olasılıkla Nisan’la birlikte.” dedi göz kırparak. Nisan’ın adını duyunca heyecanlanmaya yakın bir ifade gelip geçti Rin’in yüzünden. “Tamam” der gibi başını sallayıp kapıya doğru yürürken Boleslav’ın sesiyle durdu.

— Onu öldürme, buraya getir! Ve Rin!
— Evet?
— Beni bir daha hayal kırıklığına uğratma!

Rin, hayatında ilk kez korktu, tüm bedeni bir an için buz kesti ama bu hissi uzun sürmedi. Daireden çıkıp asansöre yöneldi, asansör kattaydı. Kapı yana kayarak açıldığı anda zihninde bir an için annesinin sesini duyar gibi oldu. Bunu bekliyordu zaten, annesi ilk fırsatta ona ulaşmaya çalışacaktı ama bağlantı hemen kopmuş, annesinin sözlerinden de hiçbir şey anlamamıştı. Aklı karışık bir halde biraz bekledi, bir şey olmayınca omuz silkerek asansöre bindi fakat sonra birden tuhaf bir şekilde zihni puslandı ve ne yapacağını tamamen unuttu.

Nolan, resepsiyondaki kızla buluşmak için lobiye indiğinde Rin kararsız bir halde lobinin ortasında kıpırdamadan duruyordu. Nolan, onu ve farklı enerjisini hemen fark etti. Bu tuhaf kızın kim olduğunu merak etmişti, o sırada yanından geçen birine sorup onun Şule’yle birlikte geldiğini öğrenince merakı daha da büyüdü. Rin biraz sonra ana çıkış kapısına doğru döndü sonra da o yöne yürümeye başladı. Nolan bir an için kararsız kalsa da merakı ağır bastı ve hemen onun peşinden dışarı çıkıp onu takip etmeye başladı. Rin çok yavaş yürüyordu. Sanki ne yapacağını ya da nereye gideceğini bilmiyor gibiydi.

Biraz sonra dört yolun kesiştiği bir kavşakta durdu. Sanki o anda uyanmış ve nerede olduğunu anlayamamış gibi şaşkın şaşkın etrafına bakındı bir süre ama sonra kararlı bir şekilde geriye dönüp büyücü merkezine doğru yürümeye başladı. Ana giriş kapısının önüne geldiğinde durup yukarıya baktı ve bu defa daha kararlı adımlarla içeri girip gelen ilk asansöre bindi. Nolan, onun hemen ardından lobiye girdiğinde asansörün kapısı kapanmak üzereydi ve Rin’le o anda göz göze geldi. Kızın bakışları karanlıktan beslenen ve hiçbir şeyden korkmayan Nolan için bile ürkütücüydü. Takip edildiğini fark etmiş olmalıydı. Ama Nolan’ın vazgeçmeye niyeti yoktu, Rin’in hangi kata çıktığını görmek için bekledi. Asansör çatı katına kadar hiç durmayınca hemen çağır düğmesine bastı.

Çatı katında kimse yoktu. Rin de ortalarda görünmüyordu. Buradan gidebileceği tek bir yer vardı o da çatıydı. Çatıya, dönerek yükselen dar bir merdivenle çıkılıyordu. Nolan bu merdivenlere açılan kapıyı yavaşça itip yukarıya doğru çıkmaya başladı. Az sonra yüzüne çarpan rüzgâr, dışarıda şiddetli bir fırtınanın başladığının habercisiydi ama bu çok tuhaftı. Bu mevsimde böyle bir fırtına olamazdı ve az evvel hava çok sakindi. Birkaç basamak daha çıktı ve birden rüzgârın şiddetiyle geriye doğru sendeledi. Düşmemeyi başardı ama trabzana tutunarak son basamakları çıkarken iyice kafası karışmıştı. Havayı daima doğru sezerdi. Ne zaman yağmur yağacak ne zaman fırtına çıkacak bilirdi. Bu hava normal değildi.

Nolan düşmemek için, çatıya bir labirent gibi inşa edilen ve tüm yüzeyi dolaşan alçak duvarlara tutunarak ilerlemeye çalışıyordu. Ama rüzgâr yüzünden gözlerini açmakta ve önünü görmekte çok zorlanıyordu. Bu fırtınanın karanlık bir büyüyle yaratıldığından artık emindi. Her ne oluyorsa yalnızca gökdelenin çatısında oluyordu. Sonunda birkaç adım daha atınca Rin’i gördü. Rin, çatının ona en uzak ucunda tam kenarda duruyor ve avuç içlerini dairesel hareketlerle birbirine sürtüyordu. Fırtına onu hiçbir şekilde etkilemiyor ve elleri dışında bir milim bile yerinden kıpırdamıyordu. Nolan ona biraz daha yaklaşmak istedi fakat harekete geçmeye yeltendiği anda başına olağanüstü şiddetlibir ağrı saplandı. Sonra bacakları bedenini taşıyamaz hale geldi, yere kapaklandı ve acıyla yerde kıvranmaya başladı.

Yerden kalkamıyor, düşünemiyor, gözlerini bile açamıyordu. Algılayabildiği tek şey giderek büyüyen bir enerji alanının içinde olduğuydu. Az sonra ağrı daha da dayanılmaz bir hal almıştı. Nolan, burnu da kanamaya başlayınca yerde sürünerek Rin’den uzaklaşmaya çalıştı fakat tam o sırada, büyük bir basınç yaratarak beynini az sonra patlatacakmış gibi hissettiren enerji alanı, başının ağrısını da çekip alarak aniden yok oldu. Gözlerini açtığında rüzgâr dinmiş, güneş ışıkları yeniden çatıya düşerken kız ortadan kaybolmuştu.

Nolan bilmediği ve anlamadığı bir güçle karşı karşıyaydı. Önce Şule, şimdi bu kız… Artık hiçbir şeyden emin değildi. Yaşlıları bir kez daha uyarmayı düşündü ama bunun da işe yarayacağından emin olamadı. Tüm bu olanların, büyücülerin şamanlara karşı üstünlük sağlayacağı bir durum yarattığına inansa hepsini boş verip işini yapmaya devam edebilirdi. Ama sezgileri, bildikleri dünyanın iki taraf için de değişeceğini söylüyordu. Vaşalarına seslendi.

— Beni çıkarın buradan.
— Nereye?

Bilmiyordu. İlk kez nereye gideceğini bilmiyordu.

POLONEZKÖY YOLU

Otoyoldan çıkıp orman yoluna girene kadar hiçbir sorunla karşılaşmamışlardı ama bunun böyle devam etmeyeceğinden üçü de emindi. Olabilecek her şeye kendilerini hazırlamaya çalışıyor ve tehlikeyi çok geç olmadan fark edebilmek için dikkatle yakın çevrelerindeki enerjileri tarıyorlardı. Yol gitgide daralarak tek şeride düştüğünden Nisan istemese de yavaşlamak zorunda kalmıştı. Yine de en azından destek yoldaydı. Mete ve ekibi az sonra onlara yetişmiş olurdu.

Nisan, yaklaşan motor seslerini duyduğu anda biraz daha yavaşladı ama dikiz aynasına baktığında keskin virajın gerisinde kalan Mete ve ekibini göremedi. “Hadi Mete!” diye içinden geçirirken birdenbire tam önünde beliren olağanüstü parlak bir ışık gözlerini kör edince hemen frene bastı. Bu ışık, bir geçit açıldığında açığa çıkan enerjiye benzer bir enerji yayıyordu. Tek farkı, ışığın parlaklığı azalacağına artıyordu. Hiçbir şey göremiyorlardı fakat artık yalnız olmadıklarını biliyorlardı. Nisan bir kez daha geriye baktı, Mete hala görüş açısına girmemişti. Arabadan inmeyi düşündü ama nasıl bir güçle karşılaşacağını bilmiyordu. Tek bildiği, eğer karşısına çıkan kişi Boleslav olursa onunla tek başına savaşamayacağıydı. Fakat sonunda, Mayıs ve Patricia’yı her ne pahasına olursa olsun koruyabilmenin tek yolunun bu olduğuna karar verip kapıyı açtı. Işık tam o anda söndü ve Nisan, yolun ortasında birkaç metre ötede duran Rin’i gördü.Rin’in enerjisini daha önce algılayamadığı için şaşkındı, ona kesinlikle bir şey olmuş ve bu da onu değiştirmiş olmalıydı. Yine de karşısındaki Rin olduğu için rahatladı. Onu bir kez yenmişti ve ondan korkmuyordu ama tek bir sorun vardı; ona zarar vermek de istemiyordu.

Nisan, Rin’in saldırmaya hazırlandığını görünce Patricia ve Mayıs’a, “Siz içeride kalın!” deyip arabadan indi. Fakat Rin Nisan’a bakmıyordu bile, gözlerini yaklaşmakta olan yolcu şamanlara dikmişti. Mete ve ekibi az evvel virajı dönmüş ve Rin’i görür görmez de derhal motorlardan inip ellerinde büyüyen ölümcül mavi enerjiyle saldırmaya hazır bir şekilde hızla onlara doğru yürümeye başlamışlardı. Rin bir süre kayıtsızca onları izledikten sonra Nisan’a döndü ve onun gözlerinin içine bakarak bir elini yolcu şamanlara diğerini de ona doğru kaldırdı. Nisan da hemen pozisyonunu aldı fakat Rin bir türlü harekete geçmiyordu. Sanki karşısındakiler tehdidi iyice anlayıp sindirsinler istiyormuş gibi bir tavırla bekliyor ve kendisinden çok emin görünüyordu. Sonunda, “Kızı verin.” dedi.

Nisan kendini olacaklara hazırlamıştı, Rin saldırırsa karşılık verecekti ama onun kafasının biraz karışık olduğunu da sezmişti. Her şeyi denemek zorundaydı; belki onu ikna edebilirdi.

— Hayır Rin! Patricia da bizden biri anlamıyor musun? Hepimiz kardeş çocuklarıyız. Kan bağımız var ve Boleslavseni kullanıyor. Bizimle gel. Annen…
— Benim annem yok! Kızı verin!

Rin, kararından döneceğe benzemiyordu, meydan okuyan gözlerini Nisan’a dikmiş, ilk hareketin ondan gelmesi için onu kışkırtmaya çalışıyordu. Hava tuhaf bir şekilde birdenbire kararınca da ifadesi değişmedi, aynı meydan okuyan gözlerini bu defa gökyüzüne çevirdi. Çoğu kartal olan yüzlerce kuş yükseklerde bir araya gelmiş, yağmur bulutlarından daha çok karartmışlardı havayı. Yavaş yavaş alçalarak ve üzerlerinde daireler çizerek uçuyorlardı. Biraz sonra yükseklerden bir kartal çığlığı duyuldu ve çok geçmeden de diğer hepsini gölgede bırakan varlığıyla bir ulu yolcu şaman kartal, ordusuna emirler veren bir komutan edasıyla yaklaşarak tam Rin’in üstünde fakat ona belli bir mesafede durdu. Kartal gözlerini Rin’den hiç ayırmadan Nisan’la ikisi dışındaki diğer herkesi korumak üzere bir kalkan yaratmaya başladı

 Rin’in gözleri artık kartala kitlenmişti, yavaşça yerden yükselmeye başladı. Yarattığı kalkanın dışında kalan bu kartal ilk hedefi olacaktı. Fazla beklemeden saldırdı. Kartal hazırlıklıydı, Rin’in yolladığı ölümcül enerjiden kolaylıkla sıyrıldı. Nisan, Rin’in hem kendisiyle hem de kartalla aynı anda başa çıkamayacağından emindi. Onun hiç şansı olmadığını görüyor ve zarar görmeden onu etkisiz hale getirmenin bir yolunu arıyordu. O da yavaşça yerden havalandı ve Rin’e yetişerek ona belli bir mesafede durdu, “Rin, geri çekil! Bizi yenemezsin!”

Rin, gözlerini kartaldan ayırıp Nisan’a doğru döndüğünde yüzünde tek bir mimik, korku ya da benzeri bir ifade yoktu.

“Kızı verin!” dedi yeniden.

Rin, hem havada hem de yerde etrafı sarılmış durumdayken bile geri adım atmıyordu. Nisan’ın başka çaresi kalmamıştı, saldırmak zorundaydı. Enerjiyi yolladı ve tam planladığı gibi ikisinin enerjisi yine birbirine bağlandı. Birlikte havada dönmeye başladıklarında yolda ve ormanda yerde duran küçük büyük her bir nesne de yerden havalanmaya başlamıştı.

Bu defa, Rin ve Nisan’ın birleşmiş güçlerinin yarattığı enerji öncekine göre çok daha güçlüydü ve beraberinde kasırgaların yarattığına benzer şiddetli bir rüzgârda başlatmıştı. Bir süre sonra araba ve motorlar, oldukları yerde, neredeyse yerden havalanacak gibi sarsılmaya başladı. Mayıs ve Patricia arabadan atlayarak yolcu şamanlara doğrukoşarlarken motosikletler sürüklenmeye başlamıştı bile. Ormandaki ağaçlar da kökleri az sonra topraktan kopacakmış gibi bir güçle yana yatmışlardı.

Mete, herkesi geriye çekip enerjinin etki alanından uzaklaştırdı. Kartalların çoğu ve diğer kuşlar da yükseklere doğru kaçmaya başlamışlardı. Ulu yolcu şaman kartal ise yarattığı kalkanın gücünü korumaya devam ederken bir yandan da Nisan ve Rin’i gerekirse müdahale edebileceği bir uzaklıktan izlemeye çalışıyordu. Fakat rüzgâr daha da şiddetlenmiş ve açığa çıkan enerji yüzünden hava gece gibi kararmıştı. Ulu yolcu şaman kartal gücünün sınırlarını zorluyor ve artık zorlukla havada durabiliyordu.

Nisan da gücünün tükenmeye başladığını hissediyordu. Derin bir nefes alıp verdi ve kalan tüm gücüyle Rin’le arasındaki enerji bağını bir ip gibi kendine doğru çekmeye başladı. Önce çekip sonra fırlatarak onu etkisiz hale getirmeyi düşünüyordu fakat birdenbire sanki birisi bir düğmeye basmış gibi her yer zifiri karanlığa büründü. Rüzgâr bıçak gibi kesildi ve bunaltıcı bir sıcak dalgası bedenlerini sardı. Kimse bir şey göremiyordu. Dikkatleri dağılan Nisan’la Rin, birbirlerinden kopup düşmeye başladılar ama yer çekimine aykırı bir yavaşlıkta düşüyorlardı. Sanki zamanın akışı yavaşlamıştı o anda. Yere indiklerinde ikisi de baygın durumdaydı. Sonra sanki bir an için zaman tamamen durmuş gibi tüm sesler sustu, yaşam bir güç tarafından yutulmuş gibiydi. Ve bir sonraki anda, bu dünyaya ait değilmiş gibi gelen kanat sesleri duyuldu.

Tanımlayamadıkları varlık gitgide yaklaşıyor ve o yaklaştıkça da hepsinin ruhu kararıyordu. Diğerlerine göre daha az etkilenen yolcu şamanlar el ele verdiler ve enerjilerini büyütmek için duaya başladılar ama işe yaramıyordu, onların bile hem bedenleri hem de zihinleri haddinden fazla ağırlaşmıştı. Ulu yolcu şaman kartalın kalkanı da gücü de zayıf düşmüştü, sonunda yükselmek zorunda kaldı ve keskin gözleriyle huzursuzca gökyüzünü taramaya başladı. Fakat az sonra huzursuzluğu paniğe dönüşmüştü. Tehlikeyi algılıyor ama nerede olduğunu göremiyordu. Sanki etrafı korkunç bir karanlık enerjiyle sarılmış gibi hissediyordu ama orada başka bir varlığın enerjisini bulamıyordu. Sonunda bir çığlık atarak biraz daha yükselmeye çalışırken nereden geldiğini görmediği ama hissettiği bu karanlığın kaynağı olan varlık tarafından boynundan yakalandı.

Yerdekiler, zihinleri puslu ve bedenleri uyuşmuş bir haldeyken gökyüzündeki bu vahşi ve acımasız mücadeleyi çaresizce dinliyor ama zifiri karanlıktan dolayı hiçbir şey göremiyorlardı. Olabilecek en korkunç şeydi bu; neyle karşı karşıya olduğunu bilmemek… Kartalın acı dolu çığlıklarına az sonra hepsinin tüylerini ürperten başka bir çığlık daha eklendi. Bu korkunç çığlığın bir zafer çığlığı olduğunu herkes iliklerinde hissedebiliyordu. Kartal hala dayanmaya çalışıyordu ama fazla vaktinin kalmadığı aşikardı. Göremedikleri bu korkunç yaratık onu öldürmek üzereydi. Birden, kulaklarında çınlayan canhıraş çığlıklara korkunç bir kahkaha sesi eklendi. Patricia durduğu yerde iyice büzüldü, artık tir tir titriyordu, “Babam! Babam burada…”

Mayıs hemen onun elini tuttu.

“Yardım et Patricia! Nisan’ı uyandırmalıyız.” dedi.

Mayıs’ın sözleri Patricia’yı kendine getirmeyi başarmıştı. Patricia derin bir nefes alıp verdi ve Mayıs’a iyice yaklaşıp onun öbür elini de tuttu.

—  Nisan uyan! Sana ihtiyacımız var!

Nisan, o anda gerçek sandığı bir kâbus görüyordu: İstanbul cayır cayır yanıyor ve insanlar çığlık çığlığa sokaklarda koşturuyordu. Şehir merkezine yakın bir yerdeydi ve o da koşuyor, yanmış bedenlerin yanından korkarak geçerken de bas bas bağırıyordu.

—  Mayıs! Alp! Neredesiniz? Mayıs!

Kimse ona bakmıyor, onunla ilgilenmiyordu. Sevdiklerini arayan diğer insanlardan bir farkı yoktu ki… Sonra güçlerini hatırladı. İnsanlara yardım etmeli ve bir şeyler yapmalıydı. Kollarını kaldırıp uçmak istedi ama yapamadı; hiç bir gücü yoktu. Yangın, gittiği yönde daha şiddetliydi ve insanlar ona çarparak aksi yöne doğru koşuyorlardı. Birden ayağı bir şeye takılıp düştü. Zorlukla doğrulduğunda düştüğü yerde yatan iki bedeni gördü ve yere kapaklandı; bunlar Mayıs ve Alp’ti. Hüngür hüngür ağlamaya başladı fakat birden Mayıs gözlerini açtı ve, “Uyan Nisan! Uyanmalısın, sana ihtiyacım var.” dedi.

—  Nisan! Nisan!

Mayıs’ın sesi, zihninde tiz bir çığlığa dönüştüğünde Nisan uyandı. Aynı anda Rin de uyandı ve gökyüzünden gelen kulaklarını acıtan çığlıklar ikisini de hemen kendine getirdi. Ama onlar ayağa bile kalkamadan ulu yolcu şaman kartal acı dolu korkunç bir çığlık daha attı ve tam o anda karanlık delindi. Gördükleri ilk manzara, aldığı yaralardan tanınmayacak bir hale gelmiş ve az önceki görkemli varlığından eser kalmamış olan kartalın büyük bir hızla ölümüne düşüşüydü. Az sonra da gökyüzünde zafer çığlıkları atarak süzülen korkunç yaratığı gördüler. Herkes olduğu yerde donup kalmıştı, hiçbiri gözünü ondan alamıyordu. Sonra onun kükremeye benzer sesine Kaikara’nın kahkahası eklendi ve korku hepsinin iliklerine işledi ve bu korku az sonra derin bir umutsuzluğa dönüştü.

Anın tadını çıkarmak isteyen Kaikara, “afya” denen bu korkunç yaratıkla birlikte gökyüzünde daireler çizerek uçmaya devam ederken bir yaklaşıp bir uzaklaşıyor ve korkuyla titreyerek akıbetlerini bekleyen bu zavallı, sefil insancıkların kaderini elinde tutmanın zevkini sonuna kadar yaşıyordu. O kadar büyük bir zafer sarhoşluğu içindeydi ki yaklaşan enerjiyi zamanında fark edemedi ve afyayla birlikte sürüklenmeye başladı. Devasa bir kartal, afyayı boynundan yakalamıştı. Bu kartal, ulu yolcu şaman kartal Marcus’tu. Kaikara hemen asasını kaldırdı fakat başka bir enerji daha algılayınca saldırmaktan vazgeçip bekledi. Kartal pozisyonunu değiştirince onun üzerindeki çocuğu gördü. Çocuğun kim olduğunu hemen anladı. Kâhin şaman Korya.

“Harika! İstediğim herkes burada.” dedi ama kendinden memnun gülümsemesi afyanın acı çığlığıyla yüzünde dondu ve hemen harekete geçip asasını havaya kaldırdı fakat bu defa eli havada asılı kaldı. Başını çevirmek istedi, bunu da yapamadı.

“Boşuna uğraşma Kaikara!” diyen Aya’nın sesini duyana kadar onun enerjisini algılamamıştı. Bir anlık şaşkınlıktan sonra son bir çabayla afyanın zihnine ulaşmaya çalıştı fakat onun zihninde büyük bir blokajla karşılaştı.

—  Afya sana yardım edemez!

Bu defa konuşan Gökçil’di. Kaikara bir şeyler söylemek istedi ancak ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.

Gökçil ve Aya, Marcus’un ilk hamlesinden yalnızca birkaç saniye sonra oraya varmış ve Kaikara hiçbirini fark edemeden hem onu hem de afyayı etkisiz hale getirmeyi başarmışlardı. Yere iner inmez taşına ve asasına el koydukları Kaikara’yı bir kürenin içine hapsettiler. Sonra afya için ikinci bir küre yarattılar, böylece onun yaydığı karanlık enerji de engellenmiş oldu. Kısa süre içinde hava aydınlandı, bulutlar dağıldı, bunaltıcı sıcak yerini tatlı bir esintiye bıraktı ve afyadan etkilenen herkesin zihni sonunda serbest kaldı. Yine de yaşadıklarının etkisinden sıyrılmaları biraz zaman alacak gibiydi.

Bu dünyaya ait olan ve sıradan bir insanın, bilse dudaklarını uçuklatacak sırların koruyucuları olmaları, ilk kez başka bir boyuta ait bir varlıkla karşılaşmalarını hiç de kolaylaştırmıyordu. Hiçbiri, az evvel içinde hapsolduğu ve sonsuza dek sürecek sandığı o derin umutsuzluk hissini unutmayacaktı. Ama Korya’nın sağ salim geri dönüşü bu korkunç deneyimi bir nebze olsun hafifletmişti. 

Herkes bir şekilde kendini toplamaya çalışırken Gökçil afyanın başında bekliyor ve onunla ne yapacağını düşünüyordu. Şimdilik onu hapsetmeyi başarmışlardı ancak yalnızca biraz sersemletebildikleri bu kadim yaratığın gücü büyüktü. Gökçil onun zihninde büyük bir dirençle karşılaşmış ve istediği kadar derine inememişti. Oysa tek istediği, onu kendi boyutuna göndermekti ama bunu nasıl yapacağını henüz bilmiyordu. Marcus’un acı dolu çığlığıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Marcus, tanınmaz haldeki ulu yolcu şaman kartalın cesedini görmüş ve büyük bir öfkeyle afyaya yönelmişti. Gökçil hemen ikisinin arasına girerek Marcus’u engelledi, “Lütfen izin ver.” deyip ellerini onun başına doğru uzattı. Marcus öfkesine rağmen itaat etti ve başını eğip Gökçil’in kendisine dokunmasına izin verdi. Çok geçmeden afyanın nasıl manipüle edildiğini ve ait olmadığı bu dünyaya zorla getirildiğini anlamıştı. Öfkesi dağıldı ama hâlâ çözülmesi gereken bir sorun vardı, “Onu ne yapacağız Gökçil?” diye sordu.

- Bir süre uyutup karar verene kadar onu saklayacağız.

Marcus başını olumsuz bir şekilde salladı, “İşe yaramaz.” dedi.

—  Kaikara başardığına göre biz de yapabiliriz.
—  Karanlık büyülerle mi?

Gökçil Marcus’un ne demek istediğini anlamıştı. Onun ne düşündüğünü görmek için Aya’ya döndü. Aya, Marcus’la aynı fikirde gibi görünüyordu.

“Yeminimizi kardeşlerimiz unutmuş olabilir ama biz unutamayız.” dedi.

“Marcus! Afya kartallar diyarında sizinle yaşayabilir. Bütün etkilerden kurtulduğunda evine dönecektir.” dedi girerek. Sonra, 
“Daha önce de olmuş çağlar önce.” diye ekledi fakat tam o sırada Nisan telaşla bağırınca sustu. 

—  Rin gitmiş! Patricia’yı alıp kaçmış!

FUNDA

Funda arabayla birkaç saat amaçsızca dolaştıktan sonra kendisini Pera’da bulmuştu. Şehrin göbeğindeki bu tarih kokan yer bozulup dokusunu kaybetmek üzereyken şaman başkanın çabalarıyla iki yıldan az bir sürede yeniden eski güzelliğine kavuşmuştu. Hiç değişmeyen tek özelliği kalabalığı ve insan çeşitliliğiydi. Funda, Pera Palas’ın önünden geçerken eski İstanbul günlerinden ışınlanmış gibi duran şık giyimli kapı görevlisini görünce durdu. Adam bir balet zarafetiyle kendisine yaklaşırken Funda büyülenmiş gibi onu izledi ve kapısını açınca ona gülümseyerek arabadan indi. Niye indiğini bilmiyordu ama otel her şeyiyle onu çekiyordu. Kendi kendine omuz silkip içeri girerken, “Bagajınız yok mu hanımefendi?” diye sordu adam. “Hayır. Plansız seyahat.” dedi Funda ona hafif şakacı bir tavırla. Nedensizce mutlu ve heyecanlıydı.

Funda lobiye adım attığı anda kendisini bambaşka bir dünyanın içine girmiş gibi hissetti. Burası yaşanmışlığın, acı tatlı anıların ve hayallerin enerjileriyle doluydu. Sanki geçmiş ve bugün iç içe geçmişti. Neredeyse dönem kıyafetleri içindeki insanları görebiliyordu. Kimi lobideki rahat koltuklara oturmuş gazete okuyor kimi otele giriş yapıyor kimi de şık gece kıyafetleriyle İstanbul gecelerinin sunduğu tatları yaşamak için lobiye iniyordu. 

—  Funda Hanım! Funda Hanım!

Resepsiyon görevlisinin sesiyle ana döndü.

— Ah pardon. Ne demiştiniz?
— Kaç gün kalacaksınız?
— Henüz bilmiyorum.
— Süit bir oda istemediğinize emin misiniz?— Hayır teşekkür ederim.

Odası gerçekten çok güzeldi. İçeri girer girmez küçük bir kız çocuğu gibi ellerini çırptı. Kendisini hep buraya aitmiş ve sevgi dolu bir aile evine gelmiş gibi güvende hissetmişti. Perdeleri açıp bir süre dışarıdaki manzaranın tadını çıkardı ve tüm bu güzellikleri içine çekmek ister gibi derin derin nefesler alıp verdi. Sonra yatağa uzanıp gözlerini kapadı ve odanın enerjisine ve yaşanmışlığına dair hayaller kurmaya başladı. Kim bilir, bu dört duvar ne aşklara ne kavgalara, mutluluk ya da hüzünlere şahitlik etmişti. Az sonra geçmiş dönemlerden çeşit çeşit insanın görüntüleri gözlerinin önünden gelip geçmeye başladı. Bir film gibi izliyor, zihninde onların hikayelerini kurguluyordu. Sonra birden bu akış, sohbet eden bir kadın ve erkek üzerinde durdu. Bu ikisinin görüntüsü o kadar gerçekçiydi ki Funda gözlerini açıp yatakta doğruldu. Hâlâ onları görebiliyordu, gözlerini bir kez daha kapayıp açtı.

Kadın ve adam gerçekten odadaydılar, pencerenin önündeki kahve masasının iki yanındaki rahat koltuklara oturmuş sohbet ediyorlardı. İkisi de çok güzeldi ve durum ne kadar tuhaf olursa olsun Funda bir süre sessizce, hayran hayran onları izledi. Sonunda şaşkınlığı tamamen geçmiş ve ikisinin odadaki varlıkları doğal gelmeye başlamıştı. Kadın bir anda konuşmayı kesip Funda’ya doğru döndü, sonra yüzünü aydınlatan bir samimiyetle ona gülümsedi ve,  “Merhaba Funda.” dedi. Funda şaşırmadı ama ona ne diyeceğini de bilemedi.  

Bu defa adam, “Biz hayal değil, gerçeğiz.” dedi.

“Evet. Kabul ediyorum bu çok tuhaf bir durum ama hayal olmadığınızı biliyorum.” dedi Funda içten bir gülümsemeyle.

Adam bir kahkaha attı, “Aslında biz hep seninleydik ama sen ilk kez görebiliyorsun bizi. Bunun olacağını anlayınca mekâna uygun kostüm giyelim dedik.” 

Funda inanamıyordu; koruyucularını, şayaları görebiliyordu artık. Fakat şaşkınlığından sıyrılınca bir utanç duygusu sardı içini ve başı önüne düştü.

—  Utanma Funda! Harika bir yoldasın. Bu kadar kısa zamanda bu kadar hızlı ilerlemenle gurur duyuyoruz.

Funda’nın içi huzurla dolmuştu. Sanki çok uzun süren bir arayıştan sonra gerçek evine ulaşmış gibiydi. İlk kez görebildiği şayaları Vera ve Simon hayatının her anına şahitlik etmişlerdi ve onu belki de kendinden bile daha iyi tanıyorlardı. Onlarla bir süre, çok acıktığını fark edene kadar sohbet etti. Sonra dışarı çıkmaya karar verdi. Eskiden hep uzak kalmaya özen gösterdiği sokaklarda yürümek ve adını bile duymadığı rasgele bir yerde yemek istiyordu.

İstiklal Caddesi’ne çıktı, etrafına bakınarak ve yanından gelip geçen herkese gülümseyerek yavaş yavaş yürümeye başladı. Bu insanların büyük çoğunluğu onu hemen tanımıştı. Sonunda içlerinden biri cesaret edip onunla fotoğraf çektirmek isteyince Funda gülümseyerek kabul etti. Az sonra etrafı tamamen hayranları tarafından sarılmıştı. Funda hiçbirini kırmadan tatlılıkla onlarla konuşuyor ve isteyen herkesle fotoğraf çektiriyordu. Her zaman hayranlarıyla vakit geçirmeyi severdi ama ilk kez bundan eskisi gibi bir üstünlük duygusuyla değil, içinden gelen samimi bir sevgiyle zevk alıyordu. Sonunda, “Teşekkür ederim arkadaşlarım ama açlıktan ölüyorum.” dedi ve hepsiyle vedalaştıktan sonra, eskiden olsa burun kıvıracağı alelade bir kafeye girdi. Üst kata çıkıp iki kişilik cam kenarı bir masaya oturdu. İştahla menüye bakarken hiç ummadığı tanıdık bir enerji algıladı ve ilk kez o an, onun gerçekte kim olduğunu anladı. Korkması gerekirdi belki ama korkmadı ve başını kaldırıp ona gülümsedi. 

“Oturabilir miyim?” dedi adam.

Funda, onun sıkıntılı ruh halini hissetmişti. Kafası da çok karışık gibiydi. Sanki eskiden bildiği her şey onun için bir anda değişmişti ve bir bilinmezlikte sürükleniyor gibiydi.

—  Merhaba Nolan. Tabii ki oturabilirsin.

MERT

Mert, evindeki küçük stüdyosundaydı. Bir süredir zihninde dönüp duran müziği sonunda kaydedebilmişti. Aslında basit bir melodiydi fakat bildiği hiçbir türe benzemiyordu ve zihninde duyduğu haliyle doğru tonları ve enstrümanları bulmak çok zamanını almıştı. Arkasına yaslanıp gözlerini kapadı. Ormandaki törende bayıldığından beri kendisini farklı hissediyordu. Tüm yaşamı boyunca yaptığı, düşündüğü, nefret ettiği ve sevdiği her şey hatta çok sevdiği ve hayatında büyük yeri olan herkes ona yabancı geliyor ve asıl olanı kaçırdığını ya da unuttuğunu düşünüyordu. Sanki gitmesi gereken bir yer ve tanışması gereken birileri varmış gibiydi. Rüyaları da karmakarışıktı; gördüğü yüzler ve sesler ona yabancıydı. Ama her rüyasının sonunda hep aynı kadının yüzü beliriyordu. Bu olağanüstü güzel kadın, “Mert, seni seviyorum. Yanıma gel.” diyordu her defasında. Bahsettiği sevgi aşk değildi, Mert bundan emindi ve bu kadını her düşündüğünde tuhaf bir şekilde aklına kendi sevgi dolu ailesi geliyordu.

Mert evlat edinilmişti ve on yaşına geldiğinde onu kendi öz çocukları kadar çok seven anne ve babası ona gerçeği anlatmışlardı. Biyolojik ailesi hakkında ise hiçbir bilgi vermemişlerdi. Mert de sormamış ve o güne kadar onları merak bile etmemişti. Fakat şimdi içgüdüleri bunu öğrenmesi gerektiğini söylüyordu. Düşüncelerinden sıyrılıp ayağa kalktı. Ailesini görmeli ve onlarla konuşup gerçekleri öğrenmeliydi.

Yoğun trafiğe rağmen yarım saatten kısa bir sürede ailesinin Zekeriyaköy’deki evine vardı. Anne ve babası genellikle üst kattaki oturma odasında vakit geçirdiklerinden, kapıyı açmaları hep biraz zaman alırdı fakat bu defa Mert zili çalar çalmaz kapı açıldı.

“Merhaba Mert! Seni bekliyordum.” diyen kadın annesi değildi, rüyalarında gördüğü kadındı. Mert şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi, gözleri sıcak bir tebessümle kendisine bakan kadının gözlerine kitlenmiş bir halde öylece donup kaldı. Zamanın akışı mı yavaşlamıştı bilmiyordu ama merdivenlerden inen annesini gördüğünde bu kadınla arasındaki sessiz bakışmanın ne kadar sürdüğünü hiç anlamamıştı. Sanki saatler geçmiş gibiydi. Annesi de bir tuhaf görünüyordu; yüzünde haddinden fazla mutlu bir ifade vardı. Yanlarına gelince, “Hoş geldin oğlum. Ne güzel bir sürpriz…” dedi.

Mert’in ağzından hala tek bir kelime bile çıkmamıştı ama annesi de rüyalarındaki yüzün sahibi bu kadın da bunun farkında değilmiş gibi görünüyorlardı. Sonunda, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi ikisi birlikte Mert’i ortalarına alarak onun koluna girip, sanki o yanlarında yokmuş gibi yalnızca birbirleriyle sohbet ederek oturma odasına doğru yürümeye başladılar. Mert, kendini gerçeklik duygusunu kaybetmiş gibi hissediyordu. Kadın kendisine dokunur dokunmaz bedenine sevgi dolu bir enerji akmaya başlamıştı ve az sonra da onu ışıklı ilahi bir varlık gibi görmeye başlamıştı.

Salona girdiklerinde babası onları ayakta bekliyor ve o da tıpkı annesi gibi bir tuhaf görünüyordu.

“Hoşgeldin oğlum! Ne içersiniz?” dedi ama sonra kendi söylediğini unutmuş gibi oğluna bile sarılmadan gidip yerine oturdu. Mert artık şaşırmaktan vazgeçmiş ve bu olanları normal bulmaya başlamıştı. Annesi, babasının yanına oturdu,o da kadının yanına oturup neyi beklediğini bilmeden beklemeye başladı. Fakat iki kadının deminki şen şakrak sohbetlerini aratan tuhaf bir sessizlik çökmüştü odaya. Sanki konuşulması gereken bir konu varmış ama hiçbiri konuya nasıl gireceğini bilmiyormuş gibi gergin bir sessizlik… 

Mert bir süre sonra anne ve babasına bakarken kendisini yeniden tuhaf hissetmeye başladı. Canı kadar sevdiği ailesi sanki bir anda ona yabancılaşmıştı. Annesi de babası da mutlu, güler yüzlü ve çok zeki insanlardı ama o anda aptal insanlara has aşırı bir mutluluk hali içindeydiler. Mert onların bu halinin bu yabancı kadınla ilgili olduğuna nedense emindi. Kadının enerjisi çok farklıydı ve onu hiçbir şekilde tanımlayamıyordu ama bir yandan da kendini ona çok yakın hissediyordu. Birden kadının yüzü hariç herkesin ve her şeyin görüntüsü karardı. Artık yalnızca onun varlığını hissediyor ve bir tek onun yüzünü görüyordu. Kısa bir an sonra her şey yeniden normale döndü ve Mert o anda kendisiyle hemen hemen aynı yaşta görünen bu kadının annesi olduğundan emin oldu. Bu yargıya vardığı anda da onun sesini zihninde duydu, 

—  Evet canım. Ben senin gerçek annenim.

“Oğlum, seninle bu konuyu hiç konuşmadık. 
Bu Şule Hanım’ın arzusuydu ve sen de bir şey sormayınca bizim işimize geldi. Şule Hanım senin gerçek annen.” dedi babası az sonra sessizliği bozarak.

Mert hiçbir şey hissedemedi, nasıl ya da neden diye düşünmedi. Duyduğu isme takılmıştı; Şule… 
Fakat sonra bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetti, “Evet biliyorum yani anladım” dedi. 

“Sizi yalnız bırakalım konuşacaklarınız vardır.” dedi annesi ve babasıyla birlikte ayağa kalktılar. İkisi de sırayla Mert’e sarıldı.  

“Seni hep çok sevdik ve seveceğiz. Sen bizim oğlumuzsun. Bunu sakın unutma.” dedi annesi. 

Sanki bir an için normal haline dönmüş gibiydi fakat sonra birden tuhaf bir kahkaha attı ve kocasının elini tutup kıkırdayarak uzaklaştı.
Mert ona cevap bile veremedi. Artık gerçeği ve son günlerde hissettiklerinin nedenini biliyordu ama yine de içinde bir sıkıntı vardı. Gerçek annesi olan bu kadında bir tuhaflık, bir gerçek dışılık vardı. Birden turneden döndüğü gün Mayıs’la konuştuklarını hatırladı. Mayıs, Şule diye bir kadından bahsetmişti. O Şule ile gerçek annesi Şule aynı kişi miydi? Bu kadar büyük bir tesadüf olabilir miydi? Öte yandan Mert, yanında oturan ve gerçek annesi olan Şule’nin duygularını çok net bir şekilde hissedebiliyordu, ondan kendisine akan sevgi dolu enerjinin gerçek olduğundan da emindi ve ona karşı büyük bir çekim hissediyordu. Yine de beyni tehlike sinyalleri vermeye devam ediyordu. Kafası iyice karışmıştı. 

“Korkman için hiçbir sebep yok oğlum. Sana her şeyi anlatacağım. Lütfen beni dinler misin?” dedi Boleslav. Ve Mert’in elini avuç içlerine aldı. 

Mert onun bu tek dokunuşuyla her şeyi unuttu, tüm şüphelerinden anında sıyrıldı ve adeta küçük bir çocuğa dönüştü.

—  Tabii ki. Evet, lütfen anlat bana anneciğim.

BEYOĞLU, İSTANBUL

Rin, diğer herkes Kaikara ve afyayla ilgilenirken olanların şokunu atlatamamış bir halde yalnız başına yolun kenarında oturan Patricia’yı görünce bu fırsatı kaçırmamış ve taşları kullanarak açtığı geçitten onu da yanında sürükleyerek kaçmıştı. Aslında hemen Yeşilköy’e dönmesi gerekiyordu ama nedense bunu istememişti. O anda şehir merkezini düşünüp geçidi oraya açmıştı ve kendilerini Taksim Meydanı’ndaki bir otelin çatısında bulmuşlardı. Patricia, birlikte sokağa indiklerinde hâlâ kendinde değildi, kaçırıldığının bile farkında değil gibiydi ve Rin’e karşı koymadan uysalca onu takip ediyordu.

Patricia sonunda kendine geldiğinde Beyoğlu’nda yürüyorlardı ve Rin, kolunu sımsıkı tutmak dışında onunla ilgilenmiyor gibiydi. Patricia onun zihnine sızmak ya da onu kızdıracak herhangi bir şey yapmak istemiyordu ama buna gerek de yoktu; Rin’in kafa karışıklığını ve o an için ne yapacağını bilmediğini hemen sezmişti. Tuhaf ve soğuk bir enerjisi vardı bu kızın yine de şimdilik tehlikeli değildi. Biraz daha yürüdükten sonra Rin birden durdu. Gelip geçen insanlar biri ufak tefek bir Uzak Doğulu, diğeri sapsarı peruğu ve uzun boyuyla rüküş bir zenci olan birbiriyle alakasız bu iki kadına tuhaf bakışlar atarak yollarına devam ediyorlardı. Rin bir süre bu insanları izledi, bazılarına ters ters baktı, birkaç adım daha attı, sonra geri döndü ve sonunda kararını vermiş gibi Patricia’yı hemen oradaki bir kafeye doğru sürükledi ve içeri girer girmez de gördüğü ilk boş masaya oturdu.

Oturdukları anda garson iki menü bıraktı masaya. İkisi de sessizce menüyü incelemeye başladılar. Rin menüde gördüklerinden hoşlanmamışa benziyordu. Biraz sonra masaya gelen garsona yalnızca haşlanmış yağsız pirinç ve salata istediğini söyledi. Garson bir an için duraksadı ama Rin’in yüz ifadesini görünce onun siparişini yazıp Patricia’ya döndü ve onun siparişini alır almaz da kaçarcasına yanlarından uzaklaştı. O gider gitmez Rin önce bir bardak su içti ve sonra onu kaçırdıktan sonra ilk kez başını kaldırıp Patricia’ya baktı. Hâlâ göz teması kurmuyordu, sanki boşluğa bakar gibiydi ve yüzünde hiçbir ifade yoktu. Yine de Patricia’yı ve onun nasıl biri olduğunu anlamaya çalışır gibi bir hali vardı. Sonunda suskunluğunu bozdu, “Bana babanı anlat.” dedi. Bu kez doğrudan Patricia’nın gözlerine bakıyordu.

                                      * * *

Nolan ve Funda hiç konuşmadan yemeklerini bitirmişlerdi. Funda bu durumdan hiç rahatsız olmamış ve iyice doyana kadar yavaş yavaş yemeğini yerken Nolan’la her göz göze geldiğinde ona gülümsemişti. Nolan ise onun bu tavrına her defasında şaşırmış ve gözlerine hiç yansımayan ufak bir dudak kıvrımıyla ona karşılık vermişti. Şimdi kahvelerini yudumluyorlardı. 
“Benim için planların vardı. Şimdi anlıyorum.” dedi Funda birden;  sesi yumuşaktı, sözlerinin altında gizlenmiş başka bir mana yoktu. Onu suçlamıyor ya da yargılamıyordu, yalnızca gerçeği dile getiriyordu. 

Nolan bunu hiç beklemiyordu, şaşkınlığından sıyrılması biraz zaman aldı. Sonunda boğazını temizleyip, “Evet.” dedi kısaca. 

Oysa içinden, ‘Ne yapıyorum ben burada bir şamanla?’ diye düşünüyordu.

“Aynı soruyu ben de sordum kendime ama elbet bir nedeni vardır diye düşünüp akışına bırakmaya karar verdim.” dedi Funda. O kadar rahat ve sakindi ki Nolan hiç farkında olmadan yavaş yavaş gerginliğinden sıyrılmaya başlamıştı. Sonunda derin bir nefes alıp verdikten sonra o da dürüst olmaya karar verdi.

— Son günlerde tanık olduklarım ve yaşadıklarım… Funda?
— Evet?
— Neler olup bittiği hakkında bir bilgin var mı?
— Bir şeyler hissediyorum ama çoğunlukla kendimle ilgili. Yaşadığım değişim, sezgilerim, aslında uyanışım diyebilirim buna. Ama hayır neler olup bittiğini bilmiyorum. Anlatmak ister misin?

Nolan bir süre sessizce düşündü. O gün yaşadıklarını ve içinde bulunduğu durumu kafasında tartıyordu. Funda ise tam karşısında o sıcacık gülümsemesiyle doğrudan gözlerinin içine bakarak yargısızca onun konuşmasını bekliyordu. Nolan sonunda Funda’nın kendisine olan güveni ve korkusuzluğundan etkilendiğini kabul etmek zorunda kaldı. Kızın söyledikleri ve düşünceleri birbirine tıpatıp uyuyordu. Belki de olanları anlatmak için en doğru kişiyi bulmuştu.

— Şule Seymour’u tanıyor musun?
— Hayır. Kim o?
          
Nolan, manastır savaşının biraz öncesinden başlayarak tüm olanları anlatmaya başladı. Tam olarak aynı anda, aynı kafenin bir alt katında, Rin de Patricia’nın babası Kaikara hakkında anlattıklarını dinliyordu. Bir süre sonra aynı anda ikisi birden ayağa fırladı. Birbirlerinin enerjisini algılamışlardı. Rin, Patricia’yı peşinden sürükleyerek hemen merdivenlere yönelirken Nolan da Funda’yı hızla yerinden kaldırdı.

“Bahsettiğim kız. Arkama geç ve sakın konuşma!” dedi Nolan korumacı bir tavırla. 

Bu defa şaşırma sırası Funda’daydı. Uysalca onun istediği gibi arkasına geçti. Fakat şayaları onu şiddetle uyarıyorlardı ve haklıydılar; hayatı için yalnızca Nolan’a güvenemezdi. Hemen düşüncelerine bir koruma yerleştirip Vera’dan Mevhibe’ye haber vermesini istedi. Az sonra Vera orayı terk etmiş, Simon ise Funda’yı korumak için pozisyonunu almıştı.

Rin, bir üst kata çıktığı anda kendisini ayakta bekleyen Nolan’ı ve onun arkasında saklanan kızı gördü. Hiç duraksamadan kararlı bir şekilde Patricia’yı da kolundan çekiştirerek yanlarına gitti.

“Beni neden takip ediyorsun? Nasıl buldun beni?” dedi. Sesi soğuk ve tehditkardı.

—  Seni takip etmedim. Hatırlarsan bunu yapmak istemiştim ama çatıda gözden kayboldun. Sen de Şule gibi misin?

“Boleslav.” dedi Rin.

— Boleslav kim?
— Şule’nin asıl adı.
— Peki sen kimsin?
— Bu seni ilgilendirmez! Yoluma çıkma!
— Amacının ne olduğunu bilmeden yoluna çıkamam zaten ama sana tavsiyem; Şule’ye ya da o her kimse ona güvenme!

Üç tane aklı karışık büyücünün arasında kalan Funda hem şaşkındı hem de biraz gerilmeye başlamıştı, ama ne olursa olsun sakinliğini korumalı onları tetikleyecek bir şey yapmamalıydı. Nolan ve Rin artık konuşmuyorlar, gözleri birbirine kitlenmiş bir halde birbirlerini tartıyorlardı. İkisi de gergin ve karanlık bir enerji yayıyordu. Funda’nın dikkati bir anda diğer kadına kaydı. Kadın çok huzursuz görünüyordu ama içinde bulundukları durumdan ziyade onu korkutan başka bir şey var gibiydi.

“Belki de bu Japon kız yüzündendir.” diye düşündü, sonuçta bu kızın onu zorla alıkoyduğu çok barizdi. Funda birden, üzerindeki rüküş kıyafetlerin ve peruk olduğu çok belli olan sarı saçların bu kadına ait olamayacağı gibi bir hisse kapıldı. Onun yüzüne biraz daha dikkatle baktı, sanki onu bir yerden tanıyordu ama çıkaramıyordu. Patricia, izlendiğini anlayarak Funda’ya döndü ve iki kadının gözleri birbirine kitlendi. Patricia’nın gözlerinde korku vardı, sanki Funda’dan yardım istiyor gibiydi. 

Ortamdaki gerginlik gitgide artarken Funda, tehlikeyi göze almaya karar vererek Patricia’nın düşüncelerine sızdı ve Mayıs’ın adını yakaladığı anda da onun kim olduğunu anladı; Patricia Long, dünyaca ünlü büyücü şarkıcı. Ama Patricia’nın yaydığı enerji bir büyücüden çok şamana benziyordu. Nasıl olmuş da değişmiş ve Mayıs’la nasıl dost olmuşlardı bilmiyordu. Tek bildiği, bu durumda ona yardım etmenin bir yolunu bulmak zorunda olduğuydu. Ne yapabileceğini düşünürken zihninde Mevhibe’nin sesini duydu, “Kızım, onları oyalayabilir misin? Beş dakika yeter.” 

Funda, Nolan ve Rin’i şüphelendirmeden bunu nasıl yapacağını bilmiyordu ama önlem olarak düşüncelerine bir kalkan daha yerleştirdi. Sonra Rin’e dönerek, “Merhaba, ben Funda. Otursanıza, hep birlikte bir şeyler içelim.” dedi.

Patricia oturmak için bir adım atmıştı ki Rin onu durdurdu. O da Nolan da Funda’daki değişimi sezmiş ve bunu bir tehdit olarak algılamışlardı. Artık geri dönüşü olmayan bir noktaya gelinmişti. Sonunda Nolan Funda’yı, Rin de Patricia’yı kolundan yakalayıp merdivenlere doğru sürüklemeye başladı.

“Nolan hayır! Korkmana gerek yok. Birlikte daha güçlüyüz. Neden bir araya geldik sanıyorsun?” dedi Funda onu durdurmaya çalışarak ama Nolan az evvel ikisinin paylaştığı her şeyi unutmuş gibiydi, Funda’ya çok sert bir bakış atıp, “Kapa çeneni!” dedi ve o anda hesapla önüne dikilen garsonu elini bir hareketiyle duvara fırlatarak çıkışa doğru hızlandı. Birkaç saniye içinde Rin’in gerçek karanlık enerjisi de açığa çıkmış ve masalarda duran çiçek, bardak, çatal, bıçak ve bunlara benzer tüm eşyalar oldukları yerden havalanmaya başlamıştı. Funda, Nolan’ın enerjisini ve bunun etkisini biliyordu ancak Rin’in karanlığı başka bir boyuttaydı, tüyler ürperticiydi. Funda ilk kez korktu ama eğer bir şey yapmaz ve onları engellemezse insanlar zarar görecekti. 

“Tamam sakin olun! Hadi çıkalım buradan!” dedi bir umutla ama ne Nolan ne de Rin onu dinledi. Daha da büyüyen karanlıklarıyla, ikisi de önlerine çıkan herkesi ve her şeyi, insan ya da eşya ayırt etmeden sert darbelerle duvarlara fırlatmaya devam ediyorlardı. Kafe bir savaş alanına dönmüştü ve herkes çığlıklar atarak bu gerçeküstü saldırıdan kaçmaya çalışıyordu. Funda kendini çok çaresiz hissediyordu, arkalarında birkaç ölü ve bir sürü ağır yaralı insan bıraktıklarından emindi. Sonunda kapıya vardıklarında Rin'in karanlığı en üst seviyeye ulaşmıştı. Hiçbir şeyi gözü görmüyor, düşünmüyordu, o anda bir insandan çok bir canavardı ve kapıyla birlikte kafenin tüm ön duvarını da düşünmeden havaya uçurdu. Önleri tamamen açılmış, sokaktaki insanlar da çığlıklar atarak kaçışmaya başlamışlardı. Polis ve ambulans sirenleri duyuluyordu. Dördü birlikte bir an önce oradan uzaklaşmak için dışarıya çıktılar fakat caddeye çıktıkları anda ayakları yerden kesildi. Hızla yükseliyorlar ve kasırgaların yarattığı hortuma benzer bir girdabın içinde sürükleniyorlardı. Funda, Nolan, Rin ve Patricia’yı bir görüyor bir kaybediyordu. Hızla dönmekten midesi bulanmaya başlamıştı ve sonunda girdaptan çıktıklarında çoktan bayılmıştı.

Gözlerini açtığında bomboş ve bembeyaz büyük bir odada yerde yatıyordu. Hafifçe doğrulunca diğerlerinin de orada ve baygın olduklarını gördü. Her ne olduysa bunu Nolan ya da Rin yapmamıştı. Az sonra hepsi tek tek ayıldı.

Patricia çok korkmuş görünüyordu, olduğu yerde bir çocuk gibi bacaklarına sarılarak oturdu ve tamamen içine kapandı. Nolan şaşkındı fakat bu hali uzun sürmedi, hemen kapıya gidip dışarı çıkabilmek için çeşitli büyüler denemeye başladı ancak hiçbiri işe yaramıyordu. Rin’in yüzünde ise ne korku ne öfke ne de bir şaşkınlık ifadesi vardı, hiçbir şey hissetmiyor ya da düşünmüyor gibi görünüyordu. Ama o da biraz kendine gelir gelmez hemen ayağa fırladı ve cebinden çıkardığı taşları avucunun içinde yuvarlamaya başladı. Biraz sonra yüzünde, yapmaya çalıştığı her neyse onu başaramadığını anlamanın şaşkınlığı vardı fakat denemeye devam etti. Az sonra avucundan taşların renklerinde ışıklar çıkmaya başlayınca kısa bir an için rahatladı ancak açığa çıkan enerji, daha öncekilerden farklıydı. Çok geçmeden, beyinlerini patlatacakmış gibi hissettiren ve gitgide artan bir basınç oluşmuştu odada. Rin dahil hepsi yere kapaklandı ve tam o sırada kapı açıldı. Boleslav, gördüklerinden memnun gülümseyerek içeri girdiğinde Rin’in avucundaki taşların ışığı söndü ve basınç da etkisini kaybetti.

Nolan kendini toplar toplamaz hemen ayağa kalktı veBoleslav’ın yanına gitmek için bir adım attı fakat ikinci adımı atamadan Boleslav elinin bir hareketiyle onu durdurdu. Nolan olduğu yerde donup kaldı, artık hareket edemiyordu.

“Şule, neden buradayız?” diye sordu iyice süngüsü düşmüş bir halde.

“Adım Boleslav, Nolan! Neden burada olduğunu da biliyorsun. Önce yaşlılarla konuştun sonra işlerime burnunu sokmaya kalktın. Sonunda da yanlış zamanda yanlış yerde ve çok yanlış biriyle benim hakkımda konuştun. Sanırım bunu hak ettiğini biliyorsun ve tabii ki akıbetini de tahmin edersin. Neyse, üçünüzü bir arada bulmak benim için harika oldu. Üstelik bir de bonus kazandım.” dedi ve dönüp Funda’ya gülümsedi.

“Üzgünüm tatlım. Maalesef sen de yanlış zamanda yanlış yerdeydin.” dedi.

“Emin misin?” dedi Funda. Sesi yumuşaktı, yargısız ve korkusuzdu. Boleslav’ın bir an için yüzü asıldı ama sonra hemen yine gülümsedi ve Funda’nın yanından umursamaz bir tavırla geçip hâlâ yerde yatan Rin’in ayağa kalkmasına yardım etti ve bir süre ona şefkatle baktıktan sonra,
“Beni yine hayal kırıklığına uğrattın Rin!” dedi.

Boleslav’ın sesi yumuşaktı ama sesinin tınısındaki tehdit çok barizdi. Rin henüz tam olarak kendine gelememişti. İfadesizce Boleslav’ın yüzüne bakarken gözleri boşluğa bakıyor gibiydi fakat birden elleri kendi boğazına gitti. Nefes alamıyordu, biraz sonra yere kapaklandı. Yine de mücadele etmeye devam ediyor, gücünü toplamaya ve boğazındaki görünmez elleri itmeye çalışıyordu. Boleslav, zevkle onu izlerken devam etti, “Ama tabii ki sen Aya’nın çocuğusun. Halbuki ben, seni kendi çocuğum gibi gördüm. Bebekliğinden bugüne kadar seni ben kollayıp eğittim. Aya ne yaptı? Seni terk etti. Ah Rin! Sana verdiğim emekleri düşününce…”

Diğerleri onun kim olduğunu öğrenmenin şaşkınlığını yaşarken Rin’in yüzü morarmaya başlamıştı. Artık fazla vakti kalmamıştı. Funda sonunda dayanamadı.

—Lütfen dur! Lütfen…!

Ne Boleslav’ı, ne Aya’yı, kimin kimin çocuğu olduğunu ve kısa bir süredir öğrendiği şeylerin hiçbirini tam olarak anlayamamıştı ama yine de bir şekilde Boleslav’ın ruhuna dokunabileceğini düşünüyordu. Bu kadında adını koyamadığı bir şey vardı. Fakat Boleslav durmadı. Ancak Funda az sonra çığlık atmaya başlayınca Rin’i bırakıp birden ona doğru döndü.

— Eski halini daha çok seviyordum. Uyandığını sanıyorsun ama çok yanılıyorsun. Yalnızca içgüdülerini kaybetmiş ve aptallaşmışsın. Eskiden olsa sana sunacağım gücün peşinde düşünmeden istediğim her şeyi yapardın.
— Beni tanımıyorsun.
— Tatlım, senin peşine Nolan’ı gönderen kimdi sanıyorsun? Seni tanıyorum.

Funda göz ucuyla Nolan’a baktı, gitgide her şey daha da garipleşmeye başlamıştı. Onun da şaşırdığını görebiliyordu.

—  Neden yapıyorsun bunları? Bizden ne istiyorsun?

Boleslav birden çok sıkıldı, elinin bir hareketiyle Funda’yı susturdu ve dönüp kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açtıktan sonra da, “Şimdilik…” dedi, “Şimdilik yaşayacaksınız.”

Funda kapının önünde duran genç adamı görünce gözlerine inanamadı, “Mert!” diye bağırdı ama Mert onu duymazdan gelmiş ve aldırmaz gözlerle içeri bir göz attıktan sonra hayran bakışlarını yeniden Boleslav’a çevirmişti.

“Merhaba oğlum.” dedi Boleslav ve arkasını dönüp Funda’ya göz kırptıktan sonra Mert’le birlikte dışarı çıktı. 

- Devam edecek 

Editör: Deniz İmre

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı -13 /Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Özgürlük 01-01-1970 03:00 Yağmurlar Yağdı Üstüme 01-01-1970 03:00 Connection 01-01-1970 03:00 Ritim... 01-01-1970 03:00 Yol... 01-01-1970 03:00 Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları 01-01-1970 03:00 ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 01-01-1970 03:00