2. BÖLÜM
GERÇEKLERİN ÖTESİ
KAOS
Alp ve Mete, Polonezköy’e vardıklarında Mevhibe her zamanki gibi kapıda onları bekliyordu. Yüzü çok asıktı ve bu haliyle olduğundan da yaşlı görünüyordu.
“Abike dönmedi değil mi?” diye sordu Mevhibe, selamsız sabahsız.
—Hayır. Mete’nin ekibiyle birlikte benim Rumelihisarı’ndaki evimdeler.
“İyi. Onu görmem gerekebilir.” dedi Mevhibe ve başka bir şey söylemeden içeriye geçti.
Bu küçük kulübenin her bir karışını çok iyi bilen Mete ve Alp, onun peşinden huzursuz bir ruh haliyle içeri girdikleri anda önceki ziyaretçiler gibi afalladılar. Büyüyle büyütülmüş devasa salondaki büyük koltuklara gömülmüş ve ufak tefek bedenleriyle ilk anda göremedikleri yaşlıları fark edince bir şok daha yaşadılar. Eylül’ün düşündüğünün aksine, Alp bile yaşlıların geldiğini bilmiyordu. Ama onları gördüğüne çok sevinmişti; böylece hem sorular cevaplanacak hem de nasıl ilerleyeceklerine dair hızlı kararlar alabileceklerdi. İki adam da saygıyla her bir şaman yaşlısını tek tek selamladıktan sonra Alp vakit kaybetmeden konuya girmek istedi.
—Sanırım olanları biliyorsunuz. Şule…
“Gökçil’e ihtiyacımız var.” dedi Mevhibe, onun lafını keserek.
“Gökçil kim?”
Mevhibe o anda yumuşadı, ikisinin de hiçbir şeyden haberleri yoktu ki.
—Kusura bakmayın çocuklar. Korya henüz eğitimini tamamlamadı ve görüleri net değil. Gökçil ve Aya kayıp ve… Filiz’i kaybettik oğlum.
Mevhibe olayları olabildiğince yumuşatmaya çalışarak art arda sıralamıştı. Diğer söylenenler bir yer edemeden uçup gitti Alp’in zihninden ve Filiz’in öldüğü gerçeğinde kitlendi. Adını koymak istemese de gerçeği biliyordu aslında ama bu kadar net bir şekilde duyunca canlı tutmaya çalıştığı o son umudu da tükendi. Bir anda perişan oldu ve o güçlü adam bir çocuk gibi ağlamaya başladı.
“Kahinimiz uykuda. Ölüm çok yakınında.” dedi az sonra en yaşlı şaman yaşlısı. Bu Alp’in ağlamasını bir bıçak gibi kesti:
“Nisan!”
“Buraya, ortamıza gel oğlum. Ona ulaşacağız.” dedi yaşlılardan biri. Alp hızla yerini alırken yaşlılar duaya başladılar. Sonra elleri de birleşti ve duaya devam ettiler. Bir süre sonra Mevhibe, Alp’e “Tamam, şimdi konuşabilirsin.” dedi.
— Nisan, beni duyuyor musun?
— Alp? Ama nasıl?
— Vakit yok aşkım. Tehlikedesiniz. Ne yap ne et oradan çık.
Mevhibe araya girdi:
— Kızım gerekirse Korya’ya izin ver.
— Neye izin vereceğim?
— Zamanı gelince anlarsın. Umarım gelmez. Bir de Nisan…
— Evet?
— Annene ulaşabilir misin?
— Anneme ne oldu?
— Kayboldu kızım ama korkma ona bir şey olmaz. Oradan çıkıp güvenli bir yere geçtiğinde onu bul ve bize haber ver.
Nisan’ın tehlikenin kimden geleceğine dair bir fikri vardı: Rin.
Ama ne zaman ya da nasıl gerçekleşeceğini düşünecek vakti olmadığını biliyordu. Alp, “Hemen şimdi hareket et.” demişti. Fakat tren son hızla giderken bunu nasıl yapacağını bilmiyordu ve bir sonraki istasyona daha iki saat vardı. Belki de istasyona kadar beklemeliydi.
“Şimdi gitmeliyiz Nisan.” dedi Korya, sakin bir ses tonuyla. O zaman tek bir seçenekleri vardı; o da trenden atlamaktı. Nisan ihtiyacı olmayan her şeyi kompartımanda bıraktı ve ikisi birlikte gecenin sessizliğinde etrafta kimselerin olmadığı koridorlardan geçerek çıkış kapısına doğru yürümeye başladılar. Nisan trenden nasıl atlayacağını fazla düşünmek istemiyordu, bu daha önce denediği bir şey değildi ve fazla düşünürse cayabilirdi. Bu yüzden korkuya kapılmadan önce hızlı ve kararlı davranması gerekiyordu. Trenin kapısını açtı. Dışarısı buz gibiydi ama soğuk hava bir şekilde onu hem canlandırmış hem de cesaretlendirmişti.
“Korya, sırtıma çık. Bana sıkı tutun, gözlerini kapat ve ben diyene kadar da sakın açma!”
Dümdüz, uçsuz bucaksız bir vadiden geçiyorlardı. “Bu iyi.” diye düşündü Nisan, en azından etrafta çarpabilecekleri büyük kayalar, ya da düşebilecekleri bir uçurum yoktu. Derin birkaç nefes alıp vererek konsantrasyonunu arttırdı ve bütün gücünü yaratacağı enerjiye yönlendirdi.
“Biraz sarsılacağız Korya.” dedi ve atladıkları andaki sürüklenmeyi en aza indirmek için kendi hızını çabucak hesaplayıp düşünmeden hemen atladı. İlk anda havada döne döne biraz sürüklendiler ama Nisan kısa sürede kendini düz duruma getirerek yavaşlamayı başardı ve sonra da hemen yere indi.
Tren, bu uçsuz bucaksız vadiyi biraz olsun aydınlatan ışığıyla hızla uzaklaşmış ve sonunda zifiri karanlıkta kalmışlardı. Nisan, “In the middle of nowhere burası olmalı.” diye geçirdi içinden. Sessizlik ve karanlık bir yana, herhangi bir canlının orada var olduğuna dair tek bir iz, tek bir nefes yoktu. İstese de bulamayacağından emindi Nisan. Hemen tren yolundan uzaklaşıp tek tük ağaçların olduğu hafif korunaklı bir yer buldular.
Şaya ve vaşaları onları gözlerden saklayacak ve sıcak kalmalarını sağlayacak bir kalkan oluşturmaya başladıkları sırada Korya ağaçlara doğru yürümeye başladı. Oradaki en büyük ağacın önünde durdu ve gövdesine dokundu. Biraz bekleyip yanındaki ağaca geçti ve sonra sırayla hepsine dokunarak ilerledi. Geriye tek bir ağaç kalmıştı; o da içlerindeki en cılız ve en genç olandı. Korya,ağacın tam önünde hiçbir şey yapmadan duruyordu veyüzünde Nisan’ın anlayamadığı bir hayal kırıklığı vardı.
—Korya, yanıma gel.
“Bir dakika.” dedi çocuk ve bu son ağaca da dokundu. Belki birkaç saniye geçmişti ki... kıştan yeni çıkmış yapraksız ve kahverengi gövdesi gecenin karanlığında simsiyah görünen ağaç, birden baştan aşağıya kıpkırmızı oldu. Nisan şaşkınlıkla ayağa fırlayarak koşmaya başladı. Aslında herhangi bir tehlike sezmemişti fakat yine de Korya için korkmuştu. Korya ise hiç korkmuş gibi görünmüyordu, sakin bir şekilde bir dua mırıldanıyordu.
—Korya?
“Şşşt! Elimi tut!” dedi Korya ve duaya devam etti. Biraz sonra ağacın gövdesinden parlak bir ışık çıkmaya başladı ve çok geçmeden de bu ışık gövdeyi delen bir boşluğa dönüştü. Sanki bir yol açılıyor gibiydi ama ötesi hiç görünmüyordu. Boşluk giderek büyüdü ve sonunda hareketini tamamladı. Önlerinde gerçek bir geçit açılmıştı. Nisan, geçitlerin var olduğunu duymuştu ama bir tarafı bunun gerçek olduğuna hiç inanmamıştı. Şimdi ise kendi gözleriyle bir geçide bakıyordu hatta az sonra o geçide girecekti.
Ürperdi birden, sonra bir korku sızdı içine kalp atışlarını deli gibi hızlandıran… Ama Korya sabırsızdı. Onun düşünmesine, korkusuyla baş etmesine bile fırsat vermeden Nisan’ı kolundan çekiştirerek geçide soktu. Beyaz ışıklar içinden geçtikleri bu büyülü yol çok kısa sürdü, birkaç adımda kendilerini karların yeni erimeye başladığı yine de oldukça soğuk bir şehirde buldular. Kırmızı bir taş, geçidin içinden dışarıya fırlayarak Korya’nın avucuna indiği anda da geçit kapandı. Korya, taşı cebine koyarken Nisan yaşadığı bu yeni tecrübe yüzünden kelimesiz kalmıştı.
“Gelebileceğimiz en uzak nokta burasıydı. Geçit henüz çok genç.” dedi Korya.
“Hı hı, anladım.” dedi Nisan, nihayet konuşabildiğinde. Sonra da “Peki neredeyiz?” diye sordu.
—Moğolistan.
Nisan heyecanlandı. Artık güvende olmaya çok yakınlardı. Hemen Alp’e ulaştı.
— Alp, sevgilim.
— Nisan? İyi misiniz? Her şey yolunda mı?
— Şey evet. Biz Moğolistan’dayız. Nasıl geldiğimizi hiç sorma, inanmazsın. Hala çok şaşkınım.
Alp gülümsedi, artık kolay kolay hiçbir şeye şaşıracağını sanmıyordu çünkü az evvel Mete’yle birlikte Gökçil’in inanılmaz hikayesini dinlemişlerdi.
— İnanırım sevgilim. Şu anda her şeye inanırım. Neyse, Ulan Batur’da mısınız?
Nisan Korya’ya baktı. Çocuk onayladı.
— Evet oradayız.
— Bu geceyi geçirecek bir yer bulun. Yarın havaalanında buluşuruz.
— Tamam.
— Dikkatli ol!
— Sen de.
Nisan ve Korya, mayıs ayında bile soğuk olan bu şehirde kalacak bir yer bulmadan önce karınlarını doyurmak için gördükleri ilk açık restorana girdiler.
***
Polonezköy’deki kulübede yaşlılar odalarına çekilmiş; Alp, Mete ve Mevhibe oturmuş çaylarını içiyorlardı.
“Peki Şule de Gökçil gibi mi?” dedi Mete. Hâlâ Şule ile yaşadıklarını hazmedemiyordu.
“Evet.” dedi Mevhibe, “Fakat size daha fazlasını anlatamam. Gerçekleri Gökçil’den dinlemeniz en doğrusu ve Nisan’ın ona bir an önce ulaşması çok önemli.”
“Nisan’a hiçbir şey anlatmadık. Bilseydi daha iyi olmaz mıydı?” dedi Alp. Salonda oradan oraya yürüyor ve endişesi gitgide büyüyordu.
Mevhibe, “Hadi siz gidin artık ve şimdilik Şule’yle karşılaşmamaya özen gösterin. Onu görürseniz de yakın temastan kaçının. Yaşlıların burada olduğunu öğrenmemeli. Nisan konusuna gelince… O da her şeyi önce annesinden duymalı.” dedi ve konuyu kapattı.
Alp ve Mete huzursuzlukları daha da büyümüş bir halde evden ayrıldılar. Mete, kendi aracıyla Etiler’e; Alp’se doğrudan havaalanına gitmek üzere yola çıktı. Yolda pilotunu arayıp hazır olmasını, iki saat içinde havalanacaklarını söyledi. Bir yandan da yalnız kalacakları şu son saatlerde olabileceklere karşı Nisan ve Korya’ya başka nasıl yardım edebileceğini düşünüyordu. Onlar için bir B planı, alternatif bir kaçış hazırlamak istiyordu. Nisan güçlüydü ama Şule karşısında işi çok zordu, ona karşı koyamazdı. Bir anda aklına gelen bir fikirle gözleri parladı. Nisan’a harika bir kaçış planı bulmuştu. Arabayı kenara çekip derin nefesler alıp vermeye başladı ve ulaşmak istediği varlığın enerjisine odaklandı.
NOLAN
Nolan, bindiği uçak Atatürk Havaalanı’na indiğinde, kim olduklarını tespit edemese de yolcu şamanlar tarafından takip edildiğinden emindi. Müdahale etmediklerine göre görevleri yalnızca takip etmek olmalıydı. Öyle olmasa bile onu yalnız başına yakalamadıkça harekete geçmezlerdi. Bu yüzden de Nolan onları umursamıyordu, hiç acele etmeden hatta onları atlatmaya bile çalışmadan havaalanından dışarı çıktı ve sıradaki ilk taksiye biner binmez adamını aradı:
—Şule şirkette mi öğren! Bekliyorum.
Birkaç dakika içinde cevap geldi. Şule orada değildi. Şoföre büyücü merkezinin adresini verdi ve rahatça arkasına yaslandı. 10 dakika sonra merkezin resepsiyonundaydı. Resepsiyondaki kız, Nolan’ı görünce hem şaşırdı hem de gözleri parladı ve en seksi gülümsemesiyle karşıladı onu, “Merhaba Nolan. Seni özledim.” dedi.
Bu kız, Nolan’ın seks partnerlerinden biriydi. Nolan çok hoşlanırdı ondan ve her şeye açık bu şehvetli kızdan hiç sıkılmazdı. Onunla biraz flört edip gece buluşmak üzere sözleştikten sonra büyücü yaşlılar kuruluyla konuşmak için iletişim salonuna doğru ilerledi. Retinası sistemden silinmemişti, dolayısıyla her kapıdan rahatlıkla geçiyordu. Hiç kimse onun buraya gelebileceğini düşünmemiş olmalıydı. Sonunda salona vardı ve hemen içeri girip kapıları mühürledi. Ekranları açıp arama düğmesine bastı ve salonun tam ortasında başı öne eğik bir şekilde beklemeye başladı.
—Bizi kim rahatsız ediyor?
Nolan hemen saygılı bir selam verip yüzünü gösterdi.
— Ölmediğine göre beceriksizliğini açıklayacaksın.
— Biri benim başarısızlığım için uğraştı, bana tuzak kuruldu. İçimizde bir hain var.
— Kim?
— Şule.
— Çok yanılıyorsun ve hiçbir şey bilmiyorsun. Senden sonra her şeyi yoluna koydu ve planlarımızı istediğimizden de öte bir yere taşıdı.
— Şule bizden biri değil ve bence yalnızca kendi çıkarları için çalışıyor. Planı ne bilmiyorum ama oyuna getiriliyoruz. Onun tanımlayamadığım çok farklı güçleri var.
— Evet, o bizden biri değil ama bizimle çalışıyor. Ne istiyorsun?
— Pozisyonumu geri istiyorum. Şule’yi emrime verin. Onu izler ve kontrol altına alırım.
Yaşlıların en genç olanı bir kahkaha attı fakat diğerlerinin sert bakışları karşısında hemen sustu.
“Şule’yi kontrol edemezsin ve görevine dönemezsin! Onun emrinde, yönetici kadrosunda işine devam edebilirsin ama bir hata daha yaparsan bu senin son hatan olur!”
Nolan itiraz bile edemeden bağlantı kesildi. Öfkeyle salonu terk edip çatı katındaki eski ofisine gitti ama artık kapıda Şule’nin adı yazıyordu. Elinin bir hareketiyle onun ismini sildi ama kapıyı açamadı. Çeşitli büyüler denedi, yine başaramadı. Bunu niye yaptığını bile bilmiyordu. Hırsından yumruklarını sıktı, tam kapıya bir yumruk atmak üzereydi ki Megan’ın sesiyle kendine geldi.
— Demek geldin?
— Evet Megan. Beni gördüğüne sevinmemiş gibisin.
— Ah yok! Az evvel gördüğüm manzaradan çok hoşlandım. Varlığın bizi epey eğlendirecek.
Nolan iki adımda Megan’ın yanına gidip yüzünü onun yüzüne iyice yaklaştırarak, “Dikkatli ol Megan! Bana olan aşkın iğrençti. Şimdiki ise bir illüzyon. İstediği her şeyi kolaylıkla elde eden bir kadının seninle ne işi olduğunu sordun mu kendine?” dedi.
“Çık zihnimden! Sen ne bilirsin?”
Nolan bir kahkaha attı ve sonra ondan iğrendiğini açıkça gösteren bir ifadeyle, “Zayıf ve aptalsın! Büyücülerin yüz karasısın!” diyerek oradan uzaklaştı.
ULAN BATUR
Şehrin merkezinde önlerine çıkan ilk otelde tuttukları odaya girer girmez Korya hemen uyudu. Nisan da odayı mühürleyip korumayı başlattıktan sonra yatağa yatıp gözlerini kapadı ama içinde bir sıkıntı vardı. Sanki unuttuğu bir şey varmış gibi geliyordu bu yüzden de yorgunluğuna rağmen uyuyamıyordu. Birdenbire aklına annesi geldi ve Mevhibe’nin sözlerini hatırladı. Mevhibe, ilk fırsatta annesine ulaşmasını istemişti, o anki tavrı da söyledikleri de bir tuhaftı ama Nisan’ın içinden bir ses şu anda bunlara kafa yoracak vakti olmadığını söylüyordu. Hemen yatakta doğrulup oturdu ve annesinin enerjisine odaklandı.
—Anneciğim neredesin?
Cevap yoktu ve Nisan onun enerjisini bulamıyordu. Normalde istediği kişinin zihnine anında ulaşabilmesi lazımdı ama annesi hiçbir yerde yok gibiydi. Endişelenmeye başlamıştı. Yine de denemeye devam etti ve bir süre sonra zihninde çok cılız bir ses duydu ama sesle olan bağlantısını anında kaybetti.
—Kaç!
Yataktan fırladı ve hemen yakın çevredeki enerjileri taramaya başladı ama herhangi bir tehlike sezmiyordu. Aslında ona “Kaç!” diyen sesi de tanımıyordu. Belki de çağrısını duymaması gereken biri duymuş ve onu otelden çıkararak bir tuzağa çekmeye çalışmıştı. Kendi güçlerini düşününce artık her şey olası geliyordu. Birden kendini çok yorgun hissetti. Buradan da kaçıp yeni bir koşuşturmaya ve belirsizliklerle dolu bir maceraya atılacak hali yoktu. Her ne oluyorsa olsun mücadeleye devam etmek istiyorsa dinlenmek zorundaydı. Vaşalarını uyarıp yeniden yatağa girdiğinde yorgunluktan gözleri kapanıyordu ve çok geçmeden uykuya teslim oldu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde odada büyük bir gürültü koptu. Derin bir uykuda olmasına rağmen Nisan hemen uyanıp ışığı açtı. Küçük bir kız çocuğu yerde ayağını ovuşturuyor, kendi kendine söyleniyordu.
“Üf, çok hızlı atlamışım ya.”
Nisan hala uyku mahmurluğundaydı, gördüğü bu manzaraya ne tepki vereceğini bilemedi ama herhangi bir tehlike de sezmemişti ve kızın hali gerçekten çok komikti. Kendini tutamayıp gülmeye başladı. Fakat sonra kabalık ettiğini düşünerek hemen ciddileşti ve “Sen de nereden çıktın?” diye sordu. Kız o anda başını kaldırıp Nisan’a baktı, o da gülümsüyordu, “Merhaba Nisan.” dedi.
Nisan’ın gözleri parladı, onu tanımıştı. Yataktan çıkıp onun yerden kalkmasına yardım ettikten sonra Alp’in kurtarıcısı olan bu küçük sevimli kahramanına sarıldı.
“Yardım gerekebilir diye geldim. Beyefendi çok endişeli de.”
Nisan bu uzun yola çıktığından, özellikle de diğerlerinden ayrılarak Korya’nın sorumluluğunu tek başına üstlendiğinden beri hep tedirgin ve tetikteydi. Şimdiyse bu küçük kızın varlığıyla ilk kez kendini güvende hissediyordu, yüzündeki gülümseme büyüdü, içi huzurla doldu. Fakat bu his, Korya yatakta debelenmeye başlayınca anında uçup gitti, o tanıdık kaygı hissi hemen geri geldi. Korya’nın görüleri hep böyle ataklı geçiyor ve çocuk bir tek Nisan’ın dokunuşuyla rahatlıyordu.
Nisan onun yatağına doğru telaşla bir adım attı fakat küçük kız onu engelledi, “Ben tutarım elini, sen de yazarsın.” dedi.
“Olmaz canım, onu ancak ben rahatlatırım.” dedi Nisan ama kız Korya’nın elini tutmuştu bile. Korya, onun bu dokunuşuyla anında sakinleşti, ağzından bir iki anlamsız kelime çıktıktan sonra da hemen uykuya daldı. Nisan rahatlamıştı. Kız kendinden memnun bir ifadeyle Nisan’a göz kırptı ve sonra diğer elini Korya’nın alnına koydu. Korya o anda gözlerini açtı, sanki bir şey söylemek ister gibi Nisan’a baktı ama konuşmaya da mecali yok gibi görünüyordu.
“Korya?”
Fakat tek bir şey bile söylemeden Korya’nın gözleri kapandı ve bir kez daha uykuya yenik düştü. Nisan’ın içine bir kurt düşmüştü, Korya’nın gözlerinde korku gördüğüne emindi. Şüpheyle kıza döndü, kısık sesle bir şarkı mırıldanmaya başlamıştı, bir eli hala Korya’nın alnındaydı, diğerini de onun tam kalbinin üzerine koymuştu. Nisan, sessizce onu izledi bir süre, sonunda dayanamayıp onun zihnine sızdı. Fakat şifa dualarından başka bir şey duyamadı, kızın zihni de kalbi de tertemizdi. Nisan, Korya’nın ifadesini yanlış görmüş olmalıydı, kızdan şüphe duyduğu için kendinden utandı, ama en azından artık güvende olduklarından emindi.
—Harikasın sen! İyi ki buradasın. Korya’nın söylediklerinden bir şey anladın mı?
“Eski dilde bir şeyler. Soğuk demek istedi galiba.
Nisan, Korya’nın üzerine bir battaniye daha örttükten sonra kıza döndü, “Biz de uyuyalım mı?” dedi.
— Sen uyu. Ben Korya’ya biraz daha şifa vereceğim. Hem zaten benim fazla uyumam gerekmez.
— Hâlâ adını bilmiyorum senin tatlım.
Kız, “Boleslav.” deyip bir reverans yaptı bütün sevimliliğiyle.
“Hmm güzelmiş. Görkemli demek değil mi?”
“Herkesten daha görkemli.” dedi kız övünerek.
“E yakışır. İyi geceler herkesten daha görkemli kız.”
“İyi uykular Nisan.”
AFRİKA’DA BİR YER
Gökçil, Nisan’ın sesiyle uyandığında Aya’yla birlikte nemli bir zeminde yatıyordu. Çok karanlıktı ve tek anlayabildiği bir mağaranın içinde olduklarıydı. Mağara çok soğuktu ama tek sorun bu değildi; oradaki bir şey gücünü bloke ediyor gibiydi. Kızının gücü ise bulundukları yerdeki güçlü kalkanı çok kısa bir süre için aşabilmişti ve Gökçil uyandığı anda Nisan’ın tehlikede olduğunu sezmişti ama yalnızca “Kaç!” diyecek kadar zamanı olmuştu.
—Aya! Aya! Uyan!
Aya’nın göz kapakları hafif hafif kıpırdanmaya başlamıştı. Az sonra gözlerini açtı, var olduğundan beri ilk kez kendini bu kadar bitkin hissediyordu. Şaşkındı, hiçbir şey hatırlamıyordu.
— Ne oldu? Neredeyiz? Çok soğuk.
— Bilmiyorum ama burada çok tuhaf bir enerji var. Aya, Nisan tehlikede. Buradan çıkmalıyız fakat o kadar güçsüz hissediyorum ki. Sen de aynı durumda mısın?
— Evet. Burada güçlü bir mühür var Gökçil. Önce gücümüzü toplamalıyız. Gel yanıma otur ve elimi tut.
İki kardeş karşılıklı oturdular, elleri birleşti. Aya, gücünün kaynağı evrene; Gökçil ise doğaya çağrısını yaptı. Çok geçmeden yer sarsılmaya sonra da mağaranın taş zemininden ve duvarlarından yeşillikler ve küçücük yaşam formları çıkarak bedenlerini sarmalamaya başladı. Biraz sonra içerdeki nem önce yoğun bir su kütlesine sonra da onları içine alacak kadar büyük sihirli bir fanusa dönüştü. Bu şekilde bir süre bekledikten sonra sonunda enerji bedenlerine akmaya başladı. Kısa bir süre içinde ikisi de gerçek gücüne ve kendi enerjisine kavuşmuştu.
Hiç vakit kaybetmeden ayağa kalktılar ve mağaranın üzerindeki kalkanı yok etmek için tekrar el ele verdiler. Birkaç saniye içinde Gökçil’in mor; Aya’nın turkuaz enerjisi bir sarmal gibi iç içe geçerek önce bedenlerine temas ederek etraflarında dönmeye, sonra da yavaş yavaş açılarak mağaranın duvarlarına değerek dönmeye başladı. Dönüş hızlanmaya başladı ve bir süre sonra enerji değdiği her noktada bir katman yaratmaya başladı. Bu katmanlar üst üste geldikçe duvarlarda, yerde ve tavanda dalgalanmalar olmaya başladı ve sonunda tavanda bir delik açıldı ve bu delikten içeri gözlerini kamaştıran bir ışık sızdı. Hemen ardından başka bir noktada bir delik daha açıldı. Gökçil ve Aya durmadılar ve bir kez daha kendi etraflarında dönerek yeni bir katman yaratmaya başladıkları anda ikisinin de istemsizce gözünü kapamasına neden olan sessiz ama çok güçlü bir ışık patlaması oldu. Gözlerini açtıklarında artık mağarada değil, uçsuz bucaksız bir çölün ortasındaydılar. Tuhaf bir şekilde, sanki hiç var olmamış gibi mağaranın orada olduğuna dair hiçbir iz yoktu. Aslında kilometrelerce uzanan çölde kumdan başka hiçbir şey görünmüyordu. Ne bir ağaç ne de bir kaya çıkıntısı vardı. Tek gördükleri, az ötede kumun üzerinde yatan devasa bir yaratıktı.
“Afya.” dedi Gökçil.
Aya, dikkatle bu yaratığa bakıyor ve onun ne olduğunu hatırlamaya çalışıyordu.
“Bir adı da Gölge. Kaikara ona güvenip bizi yalnız bırakmış. Gerçekten de eğer Nisan bana ulaşmaya çalışmasaydı hâlâ orada baygın olabilirdik. Mağara bir illüzyondu Aya.”
Aya, o anda hatırladı bu canlıyı; yer altı canavarı ve illüzyon ustası. Bu tehlikeli yaratığın çağrılmadan yeryüzüne asla çıkamayacağını da hatırladı sonra.
“Onu köleleştirmiş.” dedi Gökçil. “Ve biz illüzyonu yok ederek kendimizi kurtarmaya çalışırken onu öldürdük.”
Gökçil, yaratığın yanına gidip şefkatle onun başını okşamaya başladı.
“Çok acı çekmiş olmalı.” diye ekledi hüzünle. Her bir canlıyla canavar da olsa bir bağı vardı Gökçil’in. Kısa bir dua etti. Afya önce kumun içine oradan da yer altının derinliklerine doğru kaymaya başladı. Aya saygıyla kardeşinin bu varlığın ruhunu huzura kavuşturmasını bekliyordu. Fakat bir anda uzaktan gelen vahşi bir uluma sesi ve bunu takip edenacı bir haykırış duyunca Gökçil ellerini kuma yönelterek son bir dua okudu ve sonra gözlerini kapayıp gökyüzüne döndürdü başını.
“Çok öfkeli. Ölen Afya’nın eşi ya da kardeşi. Aya, çabuk ellerimi tut!”
Aya, hemen kardeşinin dediğini yapıp onunla birlikte ellerini havaya kaldırdı ve enerjisini ona aktarmaya başladı. Afya büyük bir öfkeyle yaklaşıyordu ve sonunda çığlık ve kükreme karışımı bir ses çıkararak hiç kıpırdamadan oldukları yerde duran iki kardeşe doğru hızla alçalmaya başladı. Gökçil ve Aya, yaratığın nefesini yüzlerinde hissettikleri anda ayakları yerden kesildi. Dev pençeler iki kadını tam zamanında kavramıştı ve şimdi büyük bir hızla yükseliyorlardı. Bir süre sonra Afya uzakta bir nokta gibi kaldı ve sonunda çığlıkları da duyulmaz oldu. Bir yer altı yaratığı olan afya asla bu kadar yükseğe uçamazdı.
“Merhaba Marcus! Göklerini hâkimi! Ulu yolcu şaman kartal! Geldiğin için teşekkür ederim.” dedi Gökçil.
İSTANBUL, ETİLER
Tanımlanamayan bağlar
—Anneciğim…
Çocuğunun cılız ve güçsüz sesini duyan Katya yataktan fırladı.
— Korya oğlum! İyi misin?
— Sakın üzülme olur mu anneciğim. Tekrar buluşacağız. Seni çok seviyorum.
— Oğlum! Korya! Korya!
O anda odanın ışığı yandı ve Mayıs koşarak içeri girdi. Hıçkıra hıçkıra ağlayan Katya'yı hemen kollarının arasına aldı ve ona sıkıca sarıldı. Bir süre sonra kadının hıçkırıkları sessiz iç çekişlere dönüşmüştü.
— Katya, kâbus mu gördün?
— Korya… Korya konuştu benimle ama sanki veda eder gibiydi. Mayıs neler oluyor? O tehlikede mi? Nisan’ı bulabilir misin?
— Benim öyle bir gücüm yok ki… Telefon da edemeyiz.Mete’yi arayalım, belki o biliyordur.
Tam o anda kapı çalınınca iki kadın da yerinden zıpladı.
— Melek kim var kapıda?
— Mete.
Mayıs kapıyı açtığı anda Mete’yle yaptığı son konuşmayı ve kendi tavrını hatırladı. Bir an için ona ne diyeceğini bilemedi ama sonunda,
“Özür dilerim, ben manyağın tekiyim. Lütfen affet beni.” dedi ve yüzünde utanmış bir ifadeyle başı öne düştü.
“Evet biliyorum sevgilim manyaksın ama ya kıskançlık?”
Mete, Mayıs’a kızmamıştı bile ve ona daha fazla işkence etmek istemiyordu. Hemen dudaklarına bir öpücük kondurup, “Neler oluyor? Katya iyi mi?” diye sordu, onun endişesini daha kapı açılmadan hissetmişti.
“Çok kötü durumda. Korya onunla konuşmuş; “Sanki veda ediyor gibiydi.” dedi. Senin haberin var mı neler olduğundan?”
“Her şey çok karıştı Mayıs. Gel içeri geçelim. Sana bildiğim kadarını anlatacağım.”
Mete, Eylül’ün Gökçil’e dönüşmesi ve Şule’yle kendi arasında geçenler dışında tüm olanları anlattı. Mayıs’ın canı çok sıkılmıştı. Gücünün nereden geldiği belli olmayan Şule denen bu kadın Nisan’a saldırırsa neler olabileceğini düşünmek bile istemiyordu.
“Ah kardeşim! Ah Nisan’ım!” dedi kendi kendine konuşur gibi ve sonra hemen “Ha?” diye bir ses duydu zihninde. Bu ses Nisan’ın sesine benziyordu. Sanki “Ah kardeşim!” derken onu uyandırmış ve o da biraz huysuzca “Ne var?” der gibi “Ha?” demişti. O kadar gerçek gibiydi ki…
* * *
Binlerce kilometre ötede Nisan da Mayıs’ın sesini duyduğundan emindi. Sonra herhalde rüya gördüm diye düşündü ama uykusu kaçmıştı. Gözlerini açtı ve tam o anda kendisine doğru uzanan iki elin hızla geri çekildiğini gördü. Hâlâ uyku mahmurluğundaydı ama doğrulup ışığı yakınca bu ellerin sahibi küçük kızın sevimli yüzünü gördü.
— Boleslav, ne oldu?
— Uykunda bir ses çıkardın da seni merak ettim.
— Ha. evet. Rüyamda Mayıs’ı gördüm de. Sanki biraz sıkıntılıydı ama rüya işte.
“Tamam o zaman sorun yok. Biraz daha uyu istersen.” dedi Boleslav.
Nisan, “Yok aldım uykumu.” derken ayağa kalkıp gerinmeye başlamıştı bile fakat Korya’nın enerjisinde bir tuhaflık hissedince hemen onu yanına koştu. Korya’nın göz kapakları hareketliydi. Ya kâbus görüyordu ya da trans haline girmişti.
“Korya canım! Uyan!” diyerek hafifçe çocuğun yüzüne dokunduğu anda çarpılmış gibi oldu. Çocuğun bedeni yoğun bir negatif enerjiyle doluydu. Hemen yanına oturup onun elini tuttu.
Boleslav, “Sen yorulma ben yapayım istersen.” dedi.
— Yok canım sağol. Sen bize yiyecek bir şeyler bulur musun? Çok acıktım birden.
— Sen git ye, hem bir açılmış olursun. Ben onun başında beklerim.
“Hayır!” diye bağırdı Nisan, tuhaf bir biçimde içinden taşan ve engelleyemediği bir öfkeyle. Sesi o kadar sert çıkmıştı ki. Verdiği tepki hiç normal değildi. Neden bu kadar sinirlendiğini bile bilmiyordu. Kendi haline şaşırmış ve biraz da utanmış olarak, “Kusura bakma çok endişeliyim. Hadi ne olur sen git bize yiyecek bir şeyler al.” dedi hemen.
Boleslav çok bozulmuştu, küçük şımarık kızların somurttuğu gibi somurtuyordu ama çok geçmeden o kocaman gülümsemesi geri geldi ve yüzünde anlayışlı bir ifadeyle uysalca, “Peki Nisan, ben hemen gidip gelirim.” deyip gözden kayboldu. O gider gitmez Korya gözlerini açtı,
“Fazla vakit yok. O göründüğü gibi değil! Sana iki şey vermem gerek.” dedi ve kırmızı taşı Nisan’a uzattı. “Bu senin.” dedi ama Nisan hiçbir şey anlamamıştı; “O göründüğü gibi değil.” ne demekti? Kim göründüğü gibi değildi?
“Şimdi sol elini ver lütfen. Kabul ediyor musun?” dedi Korya.
“Neyi?”
“Kabul ediyorum de! İçten bir şekilde kabul et! Lütfen Nisan.”
Nisan o anda Mevhibe’nin sözlerini hatırladı ve hiç vakit kaybetmeden tüm içtenliğiyle, “Kabul ediyorum.” dedi.
Korya’ya dokunduğu anda önce avuç içinde bir karıncalanma başladı sonra oradan tüm bedenine yavaş yavaş yayılan bir enerji akışı hissetti ve hemen ardından da zihninde karmakarışık görüntüler belirmeye başladı. Başta bu hızlı enerji akışı ve görüntüler kafasını karıştırsa da bir süre sonra Korya’nın ne yaptığını anlamıştı; Ona bahşedilen tüm çağların bilgisini, dünyanın en yüksek hızındaki bir bilgisayar gibi Nisan’ın zihnine aktarıyor ve adeta kendi bilincini orada yedekliyordu. Nisan’ın tüm bunların hepsini kavraması zordu. Bu akış hızıyla çoğu bilgiyi zihni veriler olarak algılıyordu ancak birkaç konuyu çok iyi anladı. Sanki akış bu konularda yavaşlamıştı; önce annesi Eylül’ün gerçekte Gökçil olduğunu, sonra onun ve kardeşleri Aya, Kaikara ve Vala’nın nereden geldiklerini görmüştü. Bu bilgi, özellikle annesiyle ilgili olan kısmı Nisan için çok fazlaydı ve belki de başka şartlarda ne aklı ne de kalbi bunu kaldırabilirdi ama kendini koruma içgüdüsü gerçekleri kabullenmekle vakit kaybetmesine izin vermeyecek kadar baskın çıktı çünkü 3. bilgi Boleslav’la ilgiliydi ve artık “Göründüğü gibi olmayan Boleslav” gelmeden kaçmak zorunda olduğunu biliyordu.
—Çatıya çık kızım hemen!
Zihnindeki Gökçil’in sesiydi, annesinin sesiydi, uyumadan önce ona “Kaç!” diyen sesti ve aynı zamanda Nisan’a yabancı bir sesti ama Nisan tüm bunları düşünmeden harekete geçmişti bile. Korya’yı kucakladığı gibi odadan çıkarak asansöre yöneldi fakat içinde uyanan bir hisle o anda en alt katta duran asansörü beklemekten vazgeçerek merdivenlere yöneldi. Gerçekten de bekleseydi Boleslav’la karşı karşıya kalacaktı. Nisan, ancak bir üst kata çıkmıştı ki Boleslav elindeki paketlerle odaya geri döndü. Küçük kızın yüzündeki gülümseme bomboş odaya girdiği anda kayboldu. Elindeki paketleri fırlatıp atarken boyu uzamaya başladı ve sonunda gerçek siluetine geri döndü.
Boleslav, Şule’ydi…
Gerçekte ise Şule, Boleslav’dı.
“Rin! Senin sıran.” dedi Boleslav.
—Çabuk ol kızım!
Nisan annesinin sesini duyduğu anda merdiven boşluğundan yukarı baktı. En az on kat daha vardı ve nasıl daha hızlı olabileceğini bilmiyordu.
“Çatıyı hayal et kızım. Orada olduğunu düşün.” dedi Gökçil.
Nisan, neyi nasıl yapabileceğini bilmiyordu ama sorgulayacak vakti yoktu. Uysalca annesinin sözlerine uyarak durdu ve gözlerini kapayıp çatıyı hayal etmeye çalıştı. Belki birkaç saniye geçmişti ki dışarının soğuğu ve sert bir rüzgâr yüzüne çarpınca hemen gözlerini açtı. İnanamıyordu ama gerçekten de çatıdaydı. Tam o sırada arkasından yaklaşan enerjiyi algılayıp o tarafa döndü; devasa bir kartal hızla yaklaşıyordu.
“Marcus!” diye bağırdı Korya, kartalı hemen tanımıştı.
—Gerçekten o mu?
Nisan, manastır savaşının sonunda, ruhu bir kartalla birleşerek ulu yolcu şaman kartala dönüşen ve onu son gördüğünden beri normal boyutunun üç katı kadar büyümüş olan Marcus’a büyülenmiş gözlerle bakarken tehlikeyi unutup rahatlamıştı. Bu yüzden tam arkasında bir anda ortaya çıkan enerjiyi biraz geç fark etti ve yeterince hızlı harekete geçemedi. Darbeden kaçamadan Korya acı dolu bir çığlık atarak yere düştü ve Nisan ancak o zaman dönüp karşı saldırısını yapabildi. Ve ancak o zaman düşmanın kim olduğunu gördü. Rin çok sakin görünüyordu. Kılı bile kıpırdamadan elinin küçücük bir hareketiyle Nisan’ın ilk darbesini kolaylıkla savuşturdu ve hemen yeniden saldırdı. Hedefi bu defa Nisan’dı ama enerjisi tutukluk yapmış bir tabanca gibi içinde kaldı. Şaşkın bir halde elini oynatmaya çalıştı fakat yapamadı. Rin olduğu yere her yerinden zincirlenmiş gibi hareket edemiyordu. Sonunda bakışları yaklaşmakta olan Marcus’a kaydı ve ancak o zaman onu durduran gücü, Aya’yı gördü.
Rin, annesi olduğunu bilmediği Aya’dan gözlerini ayırmıyordu ve biraz sonra onun kim olduğunu anladı ama ifadesi hiç değişmedi. Bakışlarında nefret dahil tek bir duygu kırıntısı bile yoktu. Aya, Boleslav’ın kızına ne yaptığını o anda anladı. Ona bir şekilde yardım etmeliydi. Bu duyguyla neredeyse Rin’i serbest bırakacaktı.
—Aya! Şimdi değil!
Aya’yı uyaran Marcus’tu. Aya hemen kendini topladı ve Rin’in gücünü bloke etmeye devam etti. Az sonra çatıya varmışlardı. Nisan, Korya’yı kucaklayıp onun sırtına çıktığı anda Marcus yeniden havalandı ve olağanüstü bir hızla yükselmeye başladı. Yeterince uzaklaştıklarında Aya Rin’i serbest bıraktı ve Rin o anda bayılarak yere düştü.
Boleslav (Şule), kardeşlerinin enerjisini algıladığı anda çatıya ışınlanmış ama geç kalmıştı. Rin’e verdiği güç, onun Nisan’la Korya’yı yok etmesine yetecekti ve onu böyle kullanarak hem Aya’ya hem de Gökçil’e büyük bir acı yaşatmış olacaktı. Eğer Kaikara her şeyi mahvetmeseydi…
Boleslav’ın gözleri birdenbire kapkara oldu ve ellerinden alevler çıkmaya başladı. Çok geçmeden bütün bedeni alevler içinde kıpkırmızıydı. Ellerini gökyüzüne uzatarak bir dakika boyunca bağırdı; bölgedeki her bir cam patlayarak tuzla buz oldu, çıkan sert rüzgâr önüne gelen her şeyi savurdu ve sonra hepsi aniden durdu. Boleslav sonunda sakinleşmişti ama kardeşine duyduğu öfke henüz yeterince dinmemişti, hemen onun zihnine ulaştı.
— Kaikara!
— Evet tatlım?
— Seni geri zekalı! Gökçil ve Aya’nın burada ne işi var? Her şeyi mahvettin! Şamanlarla mı uğraştığını sandın? Sana dikkat et demiştim!
— Ses tonuna dikkat et Boleslav! Benimle böyle konuşamazsın!
— Kapa çeneni ve hemen İstanbul’a gel!
Boleslav, Kaikara bir şey diyemeden onu zihninden kovdu. Sonra Rin’i uyandırdı,
—Kalk hemen! Gidiyoruz.
AFRİKA
KAİKARA
Kaikara, Boleslav dahil bütün kardeşlerinden üstün görürdü kendini. Mavi diyara geldiği andan itibaren hissettiği bu üstünlük duygusu daha da artmış, hele insanların hatta şamanlar ve büyücülerin bile onun gücü karşısındaki zayıflıklarını görünce iyice kendinden geçmişti. İnsanlara yardım edeceğine ve görev aldığı bu hüzünlü topraklara umut getireceğine o da en başından beri var olan sömürüye katılarak kendi kölelerini edinmiş ve tanrıyı oynarken buna kendi de inanmıştı. Kardeşleriyle temas halinde olduğu ilk çağlarda bile bunu onlardan saklamayı başararak bu şekilde kendi çıkarına ve gönlüne göre yaşamıştı.
Boleslav’la konuştuğu sırada insanların onun için yaptığı görkemli sarayındaki büyük yatak odasında cariyelerinden biriyle beraberdi. Eğlencesi bölünüp bir de üstüne azarlanınca o kadar sinirlendi ki kadının boynunu kırıp onu yataktan attı.
“Kim olduğunu sanıyor da bana emir veriyor!” diye kükredi.
-Devam edecek
***
