Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi

Mine Çağlıyan

14-06-2026 00:27

Advert

                          2. BÖLÜM
                 GERÇEKLERİN ÖTESİ

KATYA

Taksi, yemyeşil bahçelerle çevrili iki katlı binaların olduğu bir sokakta durdu ve şoför arkasını dönüp sol taraftaki en eski binayı işaret ederek, “Burası.” dedi. Katya teşekkür edip parayı ödedi ve arabadan indi. Yakutsk’da doğup büyümüş ve hep orada yaşamıştı. Yine de kendi kasabasından çıkıp bu dev metropole ayak bastığında korku, şaşkınlık ya da yabancılık hissetmemişti. Birçok yönüyle tanıdık gelmişti ona bu şehir. Sanki yuvaya dönmüştü. Belki dil yüzündendir, diye düşündü.

Dünyanın neresinde doğmuş olursa olsun, her şaman, ana dili gibi hem Türkçe hem de Göktürkçe öğrenirdi. Kadim dualar ve büyüler Göktürkçe; gelişmiş büyüler ise Türkçe okunurdu. Dualar ve büyüler doğru telaffuz edilmeli ve anlamları iyi bilinmeliydi. Ezberle yapılamazdı.

Çocukluğundan beri bildiği bu dilin konuşulduğu bir ülkede olmak Katya’ya mutluluk veriyordu. Ve Mete… Onu düşününce yeniden bir heyecan sardı içini. Evin kapısına çıkan iki basamağı bu heyecanla neredeyse zıplayarak çıktı, zile bastı ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle beklemeye başladı.

- Merhaba?

Kapıyı açan çok güzel ve yüzü çok tanıdık gelen bir kadındı ama o anda kibar olmaya çalışsa da rahatsız edilmekten hoşlanmadığını saklamayan bir tavırla ona sen de kimsin diye soran gözlerle bakıyordu.

Bu güzel kadına karşı biraz kıskançlık hisseden Katya, onun kabalığının farkında bile değildi, "Merhaba. Mayıs Hanım mı?" diye sordu kibarlığını koruyarak. Onun kıskançlık hissini algılayan ama nedeni hakkında hiçbir fikri olmayan Mayıs ise şaşkındı, “Evet?” dedi kısaca, meraklanmıştı.

- Ben Katya. Korya’nın annesiyim. Mete buraya gelmemi söyledi. Sibirya’dan birlikte geldik.

Mayıs utanarak, “Affedersiniz, çok kabayım. Lütfen içeri gelin, yorgunsunuzdur.” dedi ama bir yandan da Mete’nin neden arayıp haber vermediğini düşünüyordu.

- Teşekkür ederim. Sanırım Mete haber veremedi, onu acilen bir yere çağırdılar.

Mayıs gülümsedi, “Lütfen oturun. Aç mısınız? Bir şeyler içer misiniz?”

- Çay içerim, zahmet olmazsa.

Katya, salona girdiği anda piyanoyu ve üzerinde duran konser fotoğraflarını gördü ve o anda Mayıs’ın aslında kim olduğunu anladı.

- Siz o Mayıs’sınız. Aman tanrım! Lütfen kusuruma bakmayın, ünlü birinin evine geldiğimi bilmiyordum. Mete hiçbir şey söylemedi, çok ketum biri.

“Öyledir.” dedi Mayıs, sesinde biraz hırçınlık vardı. Hızlı adımlarla mutfağa yöneldi ama sonra vazgeçip geri döndü. Nedense Katya’nın varlığı onu rahatsız etmiş, Mete’nin rahatlığı ve düşüncesizliği yüzünden de morali iyice bozulmuştu. Gürültü olsun, fazla konuşmalarına gerek kalmasın diye televizyonu açtı.

- Haberlere bakacağım, rahatsız olmazsanız.
- Tabii tabii. Sorun değil.
- Cumhurbaşkanımız Abike Acar bugün Karaköy Kongre Salonu’na giderken Merter yakınlarında kaza geçirdi.

Spikerin sesiyle iki kadın da donup kalmıştı.
“Aman Allah’ım!” diye ilk tepkiyi veren Mayıs hemen televizyonun sesini açtı. Haberin devamını dinleyip başkanın kısa konuşmasını duyunca ve onun arkasında ciddi bir ifadeyle duran Mete’yi görünce rahatladılar.

“Gizem çözüldü.” dedi Mayıs. Gülümseyerek Katya’ya döndü. Kadının gözleri ise ekrana kilitlenmişti ve adeta parlıyordu. Bu kez kıskanan Mayıs’tı.

RİN

- Kimsin?
- Ben senin annenim Rin.

Rin, “Benim annem öldü.” diyerek kadını zihninden kovmak istedi yine de enerjisini saklamışken kendisine ulaşabilen bu kadını merak etmişti. Onun sesindeki bir şey Rin’i etkiliyor ve onun enerjisine doğru çekildiğini hissediyordu. Güçlü bir şaman büyüsü olmalı, diye düşündü. Az sonra öyle olduğundan emin gibiydi.

- Ben şaman değilim Rin. Seni bırakmam büyük bir hataydı. Lütfen benimle buluş. Sana her şeyi anlatacağım.
- Hayır! Sana neden güveneyim? Doğruyu söylüyor bile olsan zaten bırakıp gitmişsin beni. Şimdi de bırak öyle kalsın.
- O zaman ben sana geleceğim kızım. İstanbul’a.

Kadın Rin’in düşüncelerini okuyabiliyor ama Rin ondan hiçbir şey alamıyordu.

- Çık kafamdan! Seni görmek istemiyorum.
- Yakında görüşeceğiz Rin. Işık yolunda olsun.

Kadın iletişimi kestiğinde Rin’in içindeki öfke kontrolsüzce büyümeye başlamıştı. Hiç duyguları olmayan birine göre fazla duygusal tepkiler veriyor ve bu da onu çileden çıkarıyordu. Kendini aptal, ergen bir çocuk gibi hissediyordu ve bunun tek sorumlusu Nisan’dı. Öfkesi bir kez daha ona yöneldi ve ondan alacağı intikamı düşünerek bir süre oyalandı ama aslında tek yaptığı az evvel hissettiklerinden kaçmaktı; Rin, konuştuğu kadının annesi olduğuna inanmıştı.

Binlerce kilometre uzaklıkta, Kyoto’da bir dağın eteklerinde, “Umut var.” dedi Aya, Gökçil’e dönerek.

- Harika! Yaşlılar doğru düşünmüşler. Diğer konu için hazır mısın?
- Burada olmaz Gökçil. İstanbul’a gidelim önce. Zaten şimdi değilse bile anlaşmaya yakın bir zamanda eminim herkes orada olacak. Yaşlıları toplamalıyız.
- Toplandılar bile. Onlar da İstanbul’da.

“O zaman hemen şimdi seninle geliyorum.” dedi Aya ve geçidin bulunduğu alana doğru yürümeye başladı.

- Hiç eşyan yok mu?

“Tek ihtiyacım bu.” dedi, cebindeki turkuaz taşı çıkarıp gösterdi.

Az sonra, el ele girdikleri geçitten Polonezköy’deki ormana çıkmayı beklerken kendilerini sapsarı sıcak kumların üzerinde, bir çölün ortasında buldular.

“Kıpırdayamıyorum.” dedi Aya.

- Ben de.

Çölün sessizliği bir anda ikisinin de kulaklarında yankılanan bir kahkahayla delindi. Ses önce uzaktan geliyor gibiydi fakat yankılanma kesilince yakınlaştı ve en son tam arkalarında aniden kesildi.

“Korkmayın kızlar. Sürpriz!” dedi adam ve yavaşça Gökçil ve Aya’nın kendisini görebilecekleri yere kadar yürüdü. Elindeki asadan onlara doğru belli belirsiz bir enerji akıyordu.

- Hem bakın sizi onca zahmetten kurtardım. Beni arıyordunuz değil mi?
- Kaikara!
- Ama nasıl olur? Neden?

“Şşşt! Kardeşlerim arayı sonra kapatırız. Acil bir işim var. Şimdilik siz biraz uyuyun.” dedi ve bir şeyler mırıldandı.

Gökçil ve Aya anında bayılıp oldukları yere yığıldılar. Kaikara, bu defa asayı yukarı doğru tutarak bir çağırma büyüsü yaptı. Birkaç dakika sonra gökyüzünde iki devasa çirkin yaratık belirmişti. Yaratıklar dev kanatlarıyla uçarak yaklaşırlarken çölün kuru sıcağı bir anda nemli boğucu bir sıcağa dönüşmüş ve gökyüzünün parlak mavisi sis bulutlarıyla kapanmıştı. Az sonra içlerinden biri Gökçil ve Aya’yı pençeleriyle yakalayıp yeniden yükselirken diğeri Kaikara’nın tam önüne inip eğildi. Kaikara tek hamlede yaratığın üstüne atladı ve ikisi birlikte havalanarak oradan hızla uzaklaştılar.

FİLİZ

Cumhurbaşkanının geçirdiği kazanın neden olduğu gecikme ve Şule’nin son bilgilendirmeler için herkesi yanına çağırması, Filiz’in işini oldukça kolaylaştırmıştı. Bu şekilde ana kumanda odasında yalnız kalabilmiş ve o panik ortamında kimsenin dikkatini çekmeden Mayıs’ın şarkısını kulaklıklara göndermek için gerekli düzenlemeleri yapmayı başarmıştı. Yokluğunu açıklayacak bahanesi de hazırdı.

Odadan çıkmak üzereyken merakına yenilip geri döndü ve kulaklığı taktı. Bu yeni şarkıyı dinlemek istiyordu. Şarkının introsu girdiğinde hemen önündeki sandalyeye oturdu. Şarkının etkisiyle uzun süredir hissetmediği kadar huzurlu ve mutlu hissetmeye başlamıştı. Eliyle tempo tutuyor ve bir yandan da melodiye eşlik ediyordu. Dalıp gitmiş, zamanı ve mekânı unutmuştu. Ne tehlikeyi sezdi ne de darbeyi hissetti. Başı önündeki masaya hiç acı çekmeden düştü. Arkasından yaklaşan katili onun başını okşayarak, “Üzgünüm tatlım. Bu gerekliydi.” dedi ve yanındaki adamına, “Onu ortadan kaldır.” diye emir verdi.

İki kat yukarıdaki odasında, Filiz son nefesini verirken Alp’in göğsü sıkıştı, birkaç saniye nefes alamadı. Fakat içini saran bu karanlık duygunun ne olduğunu anlamaya çalışırken sekreteri Cumhurbaşkanının gelmek üzere olduğunu haber verince bu duygusunu bastırarak hemen odadan çıktı.

NİSAN VE KORYA

Binlerce kilometre ötede, Nisan ve Korya, yalnızca bir iki saat kaybederek olaysız bir şekilde Berkakit’e ulaşmış ve oradan başka bir trene binmişlerdi. Bu trende öncekine göre daha fazla büyücü vardı ama kendisine denk güçte kimse olmadığından Nisan’ın içi rahattı. Öte yandan Korya’nın durumu canını sıkıyordu. Trene biner binmez transa girmişti ve bu seferki hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyordu.

Çok şiddetliydi, çocuğun bedeni öncekilerden daha fazla sarsılıyor ve ne dediği de hiç anlaşılmıyordu. Nisan’ın hiç bilmediği dillerde kelimeler çıkıyordu ağzından. Nisan duyabildiklerini not alıyordu ama kaçırdıkları da çoktu ve kendisi de Korya kadar yorgun düşmüştü çünkü tam normale dönecek sandığı anda çocuğun gözleri matlaşıyor ve yeniden trans haline dönüyordu.

Nisan, bir anda aklına gelen bir fikirle yazmayı bıraktı. Kendi aptallığına inanamıyordu. Hemen telefonunun kayıt düğmesine basıp Korya’nın başucuna koydu. Sonra yatağın kenarına oturup onun başını okşamaya başladı. Korya, sanki onun bu dokunuşuyla bir anda rahatlamıştı. Bedeni daha az titriyor ve enerjisi daha rahat akıyor gibiydi. Nisan içgüdüsüne uyarak diğer eliyle de onun elini tuttu ve Korya’nın titremesi o anda durdu. Hâlâ trans halindeydi ama artık daha sakin ve rahatlamış gibi görünüyordu. Az sonra da uyandı.

“Teşekkür ederim.” dedi.

“Niye canım?” diye gülümseyerek sordu Nisan.

- Her şey çok hızlı akıyordu. Akışa yetişemiyordum ve durduramıyordum da. Sanki oraya hapsolmuş gibiydim. Sana da ulaşamıyordum ama sen beni buldun.

Nisan’ın içi sıcacık bir rahatlama hissiyle dolmuştu. Onu alnından öpüp “Uyu biraz canım. Çok yoruldun.” dedi. Korya, o sırada uykuya dalmıştı bile.

Nisan rahatlamıştı ama bütün bu olanlar, onu kendisi ve gücü hakkında düşünmeye zorluyordu. Gücünün sınırlarını hâlâ anlayamıyordu hatta sınırı var mıydı ondan bile emin değildi. Tanıdığı en güçlü şamanları, Mevhibe teyzesini ve Alp’i düşündü. Onların yetenekleri bile kendi sahip olduğuyla boy ölçüşemez gibiydi. Bir tek Rin…

Biz neyiz diye düşünürken hafifçe gözlerini aralayan Korya’nın sesiyle irkildi.

- Nisan, gördüğüm şey ölümdü. Şimdi anladım.
- Kim? Biri mi ölecek?
-  Hayır, sanırım çoktan öldü ama kim, bilmiyorum.

Nisan kalp çarpıntısıyla Alp’e ulaştı, “Herkes iyi mi? Biri mi öldü?” diye sordu.

- Aşkım dur sakin ol. Bir kaza yaşandı ve Cumhurbaşkanının asistanı öldü. Korya mı?
- Ah evet. Çok üzgünüm ama anlamıyorum. Bu neden önemli?

Alp de bunu düşünüyordu ve saniyeler içinde hatırladı; az evvel odasındayken yaşadığı, o kalbini sıkıştıran bir anlık hissi...

Onun endişesini hisseden Nisan, “Ne oldu? Ne hatırladın?” diye sordu.

- Bilmiyorum canım ama şimdi gitmem gerek. Başkanı karşılayıp sonra da ne olup bittiğini öğrenmeliyim.
- Tamam dikkatli ol! Seni seviyorum.
- Ben de.

KARAKÖY

Alp otoparka vardığında Abike ve Mete arabadan inmiş, son kontrol noktasına doğru yürüyorlardı. Şifacıları sayesinde hem fiziksel hem de ruhsal olarak iyileşmiş ve enerjisi yenilenmiş olan Abike, gerçekten iyi bir ruh halindeydi. Fakat Alp’in yüz ifadesini görünce yine bir huzursuzluk sardı içini.
“Sevgili dostum, Lütfen artık şu ifadeyi sil yüzünden.Endişelenecek bir şey yok, ben çok iyiyim.” diyerek ona sarıldı.

- Çok üzgünüm. Hepsi beni hatam.

“Lütfen yapma! Nasıl böyle bir şey düşünebilirsin?” dedi Abike. Alp’i omuzlarından tutup onun ruh halini değiştirmeye kararlı bir şekilde bir süre gözlerinin derinliklerine baktı.
Alp gülümsemeye çalıştı ama hiçbir şey onu rahatlatamıyor ve içindeki sıkıntı giderek büyüyordu. Sonunda, gözlerini ondan kaçırdı ve olabildiğince kaba olmamaya çalışarak Abike’nin temasından kurtulmak için bir adım geri attı.

“Yarım saat içinde başlıyor toplantı. Gelin çıkalım artık. Ve Mete, çok teşekkür ederim, zamanlaman eşsizdi.” dedi, konuyu değiştirerek.

Mete, Alp’in sıkıntısının farkındaydı ama bunun yalnızca kazayla ilgili olmadığını da anlamıştı, 
“Mevhibe ablamız sağ olsun.” derken soran gözlerini Alp’e dikti.

“Tahmin etmeliydim.” dedi Alp. Yüzü, Mevhibe’nin adını duyunca biraz aydınlanmış gibiydi.

“Sayın Cumhurbaşkanım, bize biraz izin verir misiniz?” dedi sonra Abike’ye dönüp.

- Tabii. İçerde bekliyorum seni.

Abike yanlarından uzaklaşır uzaklaşmaz Alp’in endişeli yüz ifadesi geri döndü, sesi de bir o kadar telaşlıydı.

- Bilmiyorum Mete. Bugün çok fazla terslik oldu ve benbu toplantıda hatta oylamada bile bir şeylerin fena halde yanlış gidebileceğini düşünüyorum. Bir de az evvel odamdayken kendimi nedenini hiç anlamadığım bir şekilde birdenbire çok kötü hissettim. Ve sadece birkaç dakika sonra Nisan bana ulaştı, ‘Kim öldü?’ diye sordu. Sanki farkında olmadığımız,hiç ummadığımız bir şeyler oluyor. Birisi kesin öldü, ondan eminim ama başka birilerinin daha hayatı tehlikede olabilir. Bu yüzden burada kalmalısın. Özellikle Cumhurbaşkanımızın korunması için sana güveniyorum. Ekibini topla. Bundan sonra Abike’nin yanında daima yolcu şamanlar olmalı. Sonra toplantı salonunda da sana ihtiyacım olacak.

“Tamam hemen ilgileniyorum.” dedi Mete. Daha fazlasını duymaya ihtiyacı yoktu. Birlikte içeri girdiler.

“İzninizle ben ekibi bilgilendireceğim.” dedi Mete, Abike’ye.

“Mete Bey, teşekkür ederim her şey için.” dedi Abike. Sonra Alp’le birlikte Mete’nin yanından ayrıldılar.

Mete hemen ekibinin yanına döndü.

“Arda, başkanın korunması görevi bizde artık. Yanına iki kişi daha al, bu görev senin. Ben diğerlerini toplayıp toplantı salonunun son kontrollerini yapacağım,” dedi.

Az sonra ekibiyle içeri girerken Mayıs’ı aradı, bir daha buna zaman bulamayabilirdi.

- Nihayet! Neyse ki yüzünü televizyonda da olsa gördüm. Herhalde bir süre daha bununla yetinmem gerektiğini söylemek için aradın.

Mayıs’ın huysuzluğuna şaşıran Mete: “Evet canım. Karaköy’deyim. Sen iyi misin?”

“Çok iyiyim canım. Şimdi izninle konuğumla ilgilenmem lazım.” diyen Mayıs’ın sesi iyice tizleşmişti.

“Mayıs, ne oluyor sana? Haber veremedim diye mi? Toplantı biter bitmez geleceğim. Seni çok…”

Mayıs, “Gerek yok Mete! Biliyorsun konuğum var. Sonra konuşuruz.” diye onun lafını kesip telefonu kapattı. Şaşkın bir halde elindeki telefona bakakalan Mete bir anda bunun Katya yüzünden olduğunu anladı. Kendi kendine gülümsedi, “Ah Mayıs’ım, çok komik ve çok tatlısın.”

Alp, Abike’yi Arda ve ekibine emanet edip yanlarından ayrıldıktan sonra Nisan’la konuşurken içinde uyanan o karanlık his yüzünden hemen Filiz’e ulaşmaya çalıştı ama Filiz orada değildi.  Hemen odasına döndü, paniğini kimse görsün istemiyordu. Yeğeninin enerjisine konsantre olup daha geniş bir alanda onu aramaya başladı. Bir süre sonra onun enerjisini hiçbir yerde bulamadığını kabullenmek zorunda kaldı. Perişan bir haldeydi. Onu bulamamasının iki olası nedeni olabilirdi. Ya şehirde değildi ya da…İkinci seçeneği düşünmek bile istemiyordu. Fakat yalnızca ona değil, Harry’ye ya da Filiz’e bu görevde yardım etmek için seçilen vaşalara da ulaşamıyordu. En tuhafı da buydu. Normalde kötü bir olayda eğer kendileri müdahale edemiyorlarsa şayalar da vaşalar da yardım çağrısı yaparlardı. Daha önce bir şayanın ortadan kaybolduğu bir durum hiç yaşanmamıştı.

Çaresizce ne yapacağını düşünürken Alp’in aklına eski bir dua geldi. Şamanlar bu duayı, fiziksel enerjiye ulaşamadıkları zaman kişinin soyut varlığını, ruhunu bulmak için kullanırlardı. Aklına başka bir fikir gelmediği için hemen duaya başladı. Kısa süre içinde transa geçmişti. Etrafındaki ruhları tarıyor ve yeğeninin ruhuna çağrıda bulunuyordu. Ama ondan hiçbir iz yoktu yine de devam etti. Az sonra tanımlayamadığı farklı bir enerjiyle karşılaştı. Aslında gördüğü tek şey yoğun bir kırmızıydı.

Bunun ne olduğunu anlamaya çalışırken kırmızı enerji, doğrudan kendisine bakan iki büyük mavi göze dönüştü ve tam o anda Alp, sanki iki güçlü el tarafından sertçe itilmiş gibi oradan kovuldu. Nefes nefese gözlerini açtığında ellerinin üstünde yerde duruyordu ve zihninde bir kadının kahkahası yankılanıyordu. Kapının çalındığını ve Doğan’ın koşarak yanına geldiğini bile fark etmedi.

- Alp iyi misin? Ne oldu?

“Yok bir şey. Herkes hazır mı?” dedi Alp, biraz kendine gelince.

- Ne için? Hem sen niye buradasın? İki saat önce acil bir iş için çıkmamış mıydın?
- Ne acil işi Doğan? Toplantı başlayacak.

Doğan şaşkın bir ifadeyle, “Toplantı bitti. Yerine beni bırakıp gittin ya.” dedi.

- Ne?

Alp saatine baktı ve hemen ayağa fırladı. Saat dokuzdu ve bunun gerçek olduğuna inanamıyordu.

“Doğan ben bir yere gitmedim. Hep buradaydım. Bana bir şey oldu…” dedi Alp ama devam etmedi. Aklını toplamaya çalışıyordu, sonra Doğan’ın gözlerinin derinliklerinde gerçeği arar gibi dikkat kesilerek, “Kim söyledi sana benim gittiğimi?” diye sordu.

“Sen söyledin Alp.” dedi Doğan. Onun da iyice kafası karışmış gibiydi.

Alp Doğan’a bir süre daha dikkatle baktı; doğruyu söylüyordu ya da öyle sanıyordu. Hangisi olduğunu anlayacak hali yoktu o anda. Oturup derin bir nefes aldı.

- Peki sonuç?

Doğan gülümsedi, “İstediğimiz gibi oldu merak etme. İGYSBA tam üç hafta sonra, 12 Haziran’da imzalanacak. Akıllıca bir taktik düşünmüşsün. Sanki iki ay on gün sonrasını istiyormuşuz gibi bir algı yaratıldı. Çekişmeleri ve ortamdaki gerginliği görmeliydin.”

Alp’in başı önüne düşmüş, kendisini hiç bu kadar etkisiz ve işe yaramaz hissetmemişti, “Nasıl olur? Nasıl olur?” diye kendi kendine söylenirken ağlayacak duruma gelmişti.

- Ama sorun ne ki?

“Doğan sus! Sen hiçbir şey bilmiyorsun.” diye bağırdı Alp ve Doğan’ı omuzlarından sarsmaya başladı. Fakat Doğan’ın yüzündeki kırgın ifadeyi görünce bir anda kendine geldi.

- Özür dilerim dostum. Çok özür dilerim. Ne olur affet beni. Şimdi bana tam olarak ne olduğunu anlatır mısın?

“Tamam otur istersen.” derken hâlâ biraz kırgındı Doğan.

İKİ SAAT ÖNCE

“Sayın Cumhurbaşkanım, hazırlıklar bitmiş ve bütün büyükelçiler toplantı salonundaki yerlerini almışlar. Sizi bekliyorlar.” dedi, Arda.

Diğer bütün yolcu şamanlar, kongre salonunun tüm kilit noktalarında ve toplantı salonunun içinde dikkat çekmeden konuşlanmışlardı. Odada Abike’nin güvenlik şefi, Arda ve Abike’den başka kimse kalmamıştı.

- Alp Bey’i bekliyorum. Nerede olduğunu biliyor musunuz?
- Haberimiz yok efendim.

Tam o sırada kapı çalınınca Abike rahatladı, bu kesin Alp olmalıydı fakat onun yerine Doğan gelmişti. Doğan mütevazi bir tavırla içeri girdi,
“Sayın Cumhurbaşkanım, şimdi Alp Bey’in yanından geliyorum. Onun acilen çıkması gerekti. İzin verirseniz onun yerini ben doldurmaya çalışacağım.” dedi ve tokalaşmak için elini uzattı.
Abike şaşırmıştı ama Doğan’ı tanıyor ve biliyordu. Kısa bir anlık tereddütten sonra gülümseyerek, “Bundan daha önemli ne olabilir ki? Umarım bir sorun yoktur.” diyerek onun elini sıktı.

- Ben de bilmiyorum. Sonra sizinle buluşup anlatacakmış.

Abike’nin bu konuyu daha fazla uzatmaya niyeti yoktu,hemen kapıya yöneldi. Kimseyi daha fazla bekletmek istemiyordu. Birkaç dakika sonra Doğan ve tüm ekibiyle birlikte toplantı salonuna varmışlardı. Mete, onları dışarıda bekliyordu, Abike’ye saygıyla selam verip onun geçmesi için kapıyı açtı. Abike salona girdiği anda büyük bir alkış koptu. Yüzünde içten bir gülümsemeyle herkesle selamlaşarak kürsüye doğru yürürken alkışlar hiç susmadı. Abike, kürsüye varınca önce mikrofonu kontrol etti ve ellerini kaldırıp hazır olduğunu anlatan duruşuyla bekledi. Az sonra salonda sessizlik hakimdi.

- Teşekkür ederim. Değerli dünya vatandaşları, sayın başkanlar ve sayın büyükelçiler! Bu tarihi günde hepinizi karşımda görmekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Bugün bizi bir araya getiren en önemli neden, tarihimizdir ve bu tarihten aldığımız derslerdir. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki bugüne kadar gerçekleşen her bir savaş, tüm insanlığı ve gezegenimizi ayrım gözetmeden yıktı ve parçaladı. Kültürler yok oldu, iklim değişti ve bunun tek sorumlusu olan biz insanlar artık uyandık. Farklı ırklar, dinler, diller ve farklı fikirlerden tek bir ortak sonuca vardık. Bugün burada vahşi yaradılışımızı, hırslarımızı ve güce olan ihtiyacımızı bırakıyoruz. Yaşama saygıyı kucaklıyoruz. Yolumuz ışık, varlığımız doğayla ve tüm evrenle bir olsun.

Salonda büyük bir alkış koptu. Herkes ayağa kalkmıştı. Bütün dünyaya naklen yayın yapılırken kimse gerçek rengini belli etmek istemiyordu. Sonunda alkış kesildi ve herkes yerine oturdu. Tam bir sessizlik sağlandığında Abike toplantıyı açtı.

- Bizim önerimiz, anlaşma için hazırlıkların tamamlanması açısından 27 Temmuz tarihidir.

Sessizlik bozuldu, Abike, büyükelçilerin kendi başkanlarıyla konuşabilmeleri için bir süre bekledi. Az sonra Güney Afrika Cumhuriyeti elçisi söz istedi ve; “Sayın Cumhurbaşkanım! Başkanımız bu güzel döneme geçmek için iki ay beklemek istemiyor. Bütün vatandaşlarımız sabırsız. Bizim önerimiz, anlaşmanın bugünden tam üç hafta sonra, 12 Haziran’da imzalanması yönündedir. Ayrıca hazırlıkların hızla bitirilebilmesi için yardım teklifinde bulunuyor. Sanırım birçok ülke de aynı desteği verecektir.” dedi.

Salonda onaylayan sesler duyulmaya başlamıştı bile. Abike, büyükelçiye gülümsedi.

“Yüce gönlünüz, destek ve yardım teklifiniz için teşekkür ediyorum. Dünyamız şimdiden güzelleşti.” dedi ve biraz bekledi. Yine alkışla kesilmişti sözleri. “Dostlarım!” diyerek devam etti, “Ancak bahsettiğimiz hazırlıklar yalnızca güvenlik, konaklama ve teknolojik kurulumlarla sınırlı değil. Bağımsız Yüce Meclis ve Bağımsız Yüksek Mahkemenin oluşturulması ve anlaşmanın imzalandığı gün aktif olabilmesi için hepimizi bekleyen iki büyük seçim var. Üç hafta yetersiz. Milletvekili ve hakimlerin seçimleri aceleye getirilmemeli.”

- Sayın Başkanım!

Amerikan Büyükelçisi söz istiyordu. Abike ona başıyla onay verdi.

- Sayın Başkanım bunu hızlandırabiliriz. Başkanımız, işinin ehli vekil ve hakimleri halkın seçmesindense başkanların atamasından yana.

Amerikan Büyükelçisinin sözlerine tepkiler iki türlüydü; bir kısım hemen alkışlamaya başlamıştı, diğerlerinden ise itiraz sesleri yükseliyordu. Abike ise dikkatle salondaki evet ve hayır oranlarını ölçmeye çalışıyordu. Kısa sürede köşeye sıkıştırıldığını anladı.

“O zaman iki oylama yapacağız bugün…”dediğinde herkes sustu.

- Doğal olarak önce seçim konusunu netleştirmemiz lazım.

İngiliz Büyükelçisi söz istedi, “Sayın Başkanım, kapalı oylama öneriyorum.”

Abike, yüzündeki gülümsemeyi bozmadan ama taviz vermeyeceğini belli eden bir ses tonuyla, 
“Söz konusu bile olamaz Sayın Bennett! Bu halka açık bir oturum. Şeffaflığa karşı mısınız yoksa?” dedi.

Yüzü bir an için asılan İngiliz Büyükelçisi hemen kendini toplayıp yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdi ve itiraz etti.

- Sayın Başkanım tabii ki değiliz. Yalnızca zaman kazanmak ve olayı hızlandırmak istemiştik.
- Anlıyorum ama buna gerek yok. Bundan daha önemli bir işimiz yok, değil mi?

İtiraz edecek bir şey kalmamıştı, İngiliz büyükelçisi başını öne eğerek susmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Abike hiç vakit kaybetmeden,  “Bağımsız Yüce Meclis ve Bağımsız Yüksek Mahkeme halk oyuyla seçilsin diyenler: ‘Seçime Evet’, devlet başkanları tarafından atansın diyenler: ‘Atamaya Evet’ şeklinde ifade edecekler. Lütfen oturum numaralarınıza göre başlayın.” diyerek oylamayı başlattı.

Mete, salondaki karışık enerjiyi çözmeye çalışıyordu. Herhangi bir tehlike sezmiyordu ama negatif düşünceler haddinden fazlaydı. Bu değişim hiç kolay olmayacaktı. Oylama başa baş gidiyordu. Abike ise seçime evet diyeceklerinden emin olduğu bazı ülkelerin atamadan yana oy vermelerini hayretle izliyordu. Halbuki Alp, ona kulaklıklardan ve şarkıdan bahsetmişti. Artık onun yokluğundan şüphe duymaya ve dostu için kaygılanmaya başlamıştı. Göz ucuyla yanında oturan Doğan’a baktı. Adam ilgiyle oylamayı izliyor ve gidişattan memnun görünüyordu. Ona güvenemedi. İçinden koruyucularına seslendi.

- Mete’ye söyleyin Alp’i bulsun. Bir şeyler yolunda değil.

Birkaç saniye sonra Mete, Abike’ye doğru dönüp tamam der gibi başını eğdikten sonra salondan çıktı.

“Alp neredesin?” diyerek önce onun zihnine ulaşmaya çalıştı Mete. Cevap yoktu. Sonra hemen onun enerjisine odaklandı, Alp kesinlikle orada değildi. Sekreteri de onun çıktığını söyleyince Mete önce korkulacak bir durum olmadığını düşünüp salona geri dönmeye karar verdi ama sonra onun da içine bir şüphe düştü. Tanıdığı Alp böyle bir toplantıyı ne olursa olsun bırakıp gitmezdi. Abike de aynısını düşünmüş olmalıydı. Hemen Mevhibe’ye ulaştı.

- Mevhibe Abla! Alp toplantıdan hemen önce dışarı çıkmış. Acil bir durum mu vardı, sen bilirsin…
- Bekle… Mete oğlum, Alp hiçbir yerde yok. Onu bulamıyoruz.
- Yani o… Öldü mü?
- Sanmıyorum. Ruhu da yok. Biri onu enerjisini tamamen kamufle etmiş. Bence orada bir yerdedir. Binada ara onu.

Mete, hemen birkaç yolcu şamanı daha bilgilendirip onlarla birlikte kongre binasının her yerini gözden geçirmek üzere aramayı başlattı ama bu devasa yerde güçlerini kullanmadan yeterince hızlı olamayacaklarından korkuyordu.

Abike, 190. ülkeden sonra atama kararının çıkacağını anlamıştı. Gücü devretmek insanoğlu için en zor şeydi. Daha barışçıl, hak ve hukuka saygılı devlet başkanları bile bunda zorlanıyordu. Ya da büyücü etkisi altındalar diye aklına gelen düşünceyi kurcalarken sıra kendisine geldi.

“Benim oyum seçime evet.” dedi ve sarsıldığını asla belli etmeyen bir güçle gülümseyerek devam etti,  “Lakin çoğunluğun kararı atama yönünde. Bağımsız Yüce Meclis ve Bağımsız Yüksek Mahkeme atama yoluyla oluşturulacaktır.”

Salondaki sesler yeniden yükseldi. Artık memnun olan olmayan herkes hep bir ağızdan konuşmaya başlamıştı. Abike’nin bu enerji değişimini anlaması için şaman olmasına gerek yoktu. O anda tarihi de uzatamayacaklarından emin oldu. Kendini toplayıp hemen ikinci oylamayı başlattı;
Sonuç: Çoğunluğun oylarıyla, İGYSBA’nın 12 Haziran 2043’te imzalanmasına karar verilmiştir.

ŞİMDİ

Oylamada yaşananları öğrendikten sonra Alp’in hissettiği çaresizlik duygusu iyice artmıştı. Ama oturup ağlayacak, bunun için yas tutacak değildi. Hemen bir durum değerlendirmesi yapmaları gerekiyordu. Önce Mete’yle konuşmalı sonra tüm yolcu şamanları durumdan haberdar etmeliydi. İçinden bir ses, artık sürekli alarm durumunda olmaları gerektiğini söylüyordu.

- Mete, hemen odama gelir misin?

Mete, Alp’in sesini zihninde duyduğu anda önce şaşırdı sonra rahatladı. Ekibine de haber verdikten sonra hemen onun odasına doğru koşmaya başladı. Hala kafasında bin bir düşünce ve soru dolanıyordu. Bugün olan her şeyde bir tuhaflık vardı. Bir saat önce girdiğinde Alp’in odası bomboştu fakat içerideyken kendini bir tuhaf hissetmişti. Herhangi bir enerji algısı değildi bu ve bu yüzden de o anın kargaşasında bu hissin ne olduğunu kurcalayamamış sonra da bu, tamamen aklından çıkmıştı.

“Neler dönüyor burada?” diye düşünürken az kalsın bir kadına çarpıyordu. Onu son anda fark edip durdu. Kadın gülümsüyordu ve hiç de ürkmüş görünmüyordu.

“Kusura bakmayın biraz acelem vardı.” dedi Mete ama kendini yine tuhaf hissetmeye başlamıştı.

- Sorun yok…Ama Mete Bey…

Kadın sustu ve bir adım atıp yüzünü Mete’ye iyice yaklaştırarak, “Bu kadar hıza gerek yok. Hayat yavaş aktığında her şey daha çok zevk verir.” dedi.

Mete, gözlerini kadının gözlerinden alamıyordu. Sanki zaman durmuştu, tüm ruhu ve bedeniyle ona doğru çekiliyordu. Bu durumda bir tuhaflık olduğunu biliyor ama ne yerinden bir milim kıpırdayabiliyor ne de tek bir söz söyleyebiliyordu. Bir yandan da içinde giderek yükselen onu öpme dürtüsüne karşı koymaya çalışıyordu. Kadının gülümsemesi o kadar güzel ve parlaktı ki… Sonra Mete’nin hiç beklemediği ama delicesine arzuladığı şey gerçekleşti; kadın gözlerini ondan hiç ayırmadan yavaşça yaklaşıp Mete’yi öpmeye başladı. Mete, karşı koymak istiyor ama kadının dokunuşunda eriyor ve kendini kaybediyordu. Sonunda kadın çok ani bir şekilde kendini geri çekince Mete afalladı ve bir an için dengesini kaybetti.

Kadın büyük bir çeviklikle onu kolundan yakalayıp düşmesini engelledi. Bu sırada hala gülümsüyor ve yüzü ilahi bir varlık gibi giderek daha da ışıklı bir görünüme bürünüyordu. Mete ne kadar süredir orada olduğunu ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, nerede olduğunu bile hatırlamıyordu, zaman ve mekân kavramını tamamen kaybetmişti ama sonra birden kendisi gibi hissetti, o andan itibaren gerçeklik duygusu geri gelmeye başladı ve en sonunda da zamanın normal akışına döndüğünü hissetti. Kadın tam o anda onun yanağını okşadı, “Yine görüşeceğiz.” dedi ve yavaşça oradan uzaklaştı.

Mete, zihninde Alp’in sesini duyana kadar olduğu yerde donup kalmıştı. Hızla arkasına dönüp baktı ama kadın çoktan gitmişti. Hiçbir büyücü ya da şaman bir yolcu şamanın zihnine böyle giremezdi; yalnızca mesaj vermek için ona ulaşabilir, ondan bilgi alamaz ve kesinlikle onu bu şekilde etkileyemezdi. Mete, Alp’in odasına girdiğinde çok sarsılmış bir haldeydi.

- Mete, hemen Polonezköy’e gitmeliyiz… Bir sorun mu var?
- Bir kadın…Onunla koridorda karşılaştım ve…

Mete başka bir şey söyleyemedi ama Alp onu anlamış gibi görünüyordu, “Şule Seymour.” dedi kesin bir netlikle. Sonra da “Hemen çıkıyoruz.” dedi.

RİN

- Merhaba. Yanınız boş mu?

Rin başını çevirip bakmadan omuz silkti. Bir başka istasyon, yeni yolcular, yeni enerjiler… Hiçbiri umurunda değildi. Eskiden olsa birkaç şamanı çoktan öldürmüştü. Kadın onun yanına oturdu. Bir süre sonra Rin onun ısrarla kendisine baktığını hissetti. Ondan algıladığı enerji de değişmişti. Şimdi meraklanmıştı, dönüp ona baktı. Kadın güzel ve etkileyiciydi, ama onu daha önce hiç görmemişti, yine de onda Rin'e tanıdık gelen bir şeyler vardı. Sanki Rin'i tanıyormuş gibi bakıyordu. Kadın birden ona gülümsedi ama hâlâ sessizliğini koruyordu, sanki konuşmak için doğru anı bekliyordu. Rin tepki vermedi, onun yüzüne boş boş baktıktan sonra başını çevirdi. Kadının tehlikeli olduğunu düşünmüyordu ama bu durumda bir tuhaflık vardı, bu kadının kim olduğunu öğrenmesi gerekiyordu. Bu yüzden onun zihnine sızmaya, düşüncelerini okumaya çalıştı ama ne bir duygu ne de bir düşünce yakalayabildi.

“Bana bak Rin.” dedi kadın az sonra. Sesi yumuşak, duygusu sıcaktı.

Rin şaşkınlıkla ona döndü, “Adımı nereden biliyor…” Fakat cümlesini bitiremedi, o anda kadının zihnine sızdığını hissetmişti.

- Herkes sana yalan söylüyor Rin. Kimseye güvenemezsin.
- Kimsin sen?
- İstediğini sana verebilecek tek kişiyim.

Rin afallamıştı, “Sen nereden bileceksin benim istediğimi?” diye onu tersledi fakat içinden bir ses onun her şeyi bilebileceğini söylüyordu.

- Evet, sezgilerine kulak ver bence. Yıllardır sana kim göz kulak oldu? Seni kim eğitti ve kim yol gösterdi? Daha da önemlisi Rin… Sana kim bir amaç verdi?
- Sen… Sen O’sun.
- Evet tatlım. O benim. Ben hep yanındaydım. Ama annen seni bıraktı. Ona güvenemezsin ve bu inişli çıkışlı duygusal durumunda Nisan’a da karşı koyamazsın. İntikam ve duygusuzluk değil mi istediğin?

Rin’in gözleri parlamış ve belki de hayatında ilk kez heyecanlanmıştı ama bir anda içine düşen şüphe yüzünden duraksadı, “Neden bana yardım ediyorsun? Bunca zaman senin çıkarın neydi?”
Kadın küçük bir kahkaha attı, “Nihayet doğru soruyu sordun ve cevabını alacaksın ama önce sen beni yanıtla; sana vereceklerimin yanında ne istediğimin gerçekten bir önemi var mı?”

Rin kısa bir an düşündü ve sonra, “Aslında hayır yok ama önce benim için ne yapabileceğini görmek isterim.” dedi.

Kadın, “Haklısın. En kolay olanla başlayalım.” dedi ve ellerini Rin’in başının iki yanına koydu. Bir dakika sonra Rin artık hiçbir şey hissetmiyordu. Gülebilse gülerdi kadına. Onun yerine o eski duygusuz ifadesiyle sordu: “Nereye gidiyoruz?”

- Kalkmadan önce inelim şu iğrenç trenden. Daha hızlı bir yoldan gideceğiz.

Biri endamlı, güzel ve havalı bir Slav, diğeri ürkütücü ufak tefek bir Uzakdoğulu olan iki kadın, insanların meraklı bakışlarını umursamadan trenden indiler.

-DEVAM EDECEK

***

Editör: Deniz imre

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Özgürlük 01-01-1970 03:00 Yağmurlar Yağdı Üstüme 01-01-1970 03:00 Connection 01-01-1970 03:00 Ritim... 01-01-1970 03:00 Yol... 01-01-1970 03:00 Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları 01-01-1970 03:00 ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 01-01-1970 03:00