Sonsuzluğun Frekansı /8 - Gölge Güçlerin Yükselişi

Mine Çağlıyan

24-05-2026 02:15

Advert

                             2. BÖLÜM
                    GERÇEKLERİN ÖTESİ

İGYSBA / İSTANBUL

İstanbul şehri, daima coğrafyaları ve kültürleri birleştiren çok önemli bir konumda olmuştu. Ancak, çağlar boyunca, özellikle büyücülerin hâkim olduğu bazı karanlık dönemlerde, güzelliğinin üstüne gölge düşmüş, suç oranı korkutucu derecede yükselirken de uzak durulması gereken şehirlerden biri haline gelmişti. Yine böyle bir dönemde, 2023 yılına gelindiğinde, şehir dokusunu da kaybetmeye başlamış ve dev bir şantiyeye dönmüştü.

Gökdelenler yüzünden rüzgârı kesilen ve korkunç mevsim değişikliklerinin etkisinde kalan şehir, tam bu tarihte doğru ellere; şaman bir başkana teslim edilmişti. Derhal harekete geçen başkan engellerle karşılaşsa da yılmadan çalışmış ve ekibine aldığı başarılı şehir planlamacılarıyla 20 yılda şehre nefes aldırmıştı.

Bu muhteşem şehir, parklarıyla, tarihi yarımadadaki restorasyon çalışmaları ve büyük ölçüde önlenen göç sayesinde yeniden bir kültür ve turizm şehri olmuş, hem Batı hem de Doğu’nun en önemli şehirlerinden biri haline gelmişti. Bu yüzden de beklenen uluslararası büyük toplantıya ev sahipliği yapmaya aday diğer büyük şehirler içinden sıyrılarak oy birliğiyle seçilmişti.

Alp, Doğan’ın son iki aydaki çabaları sayesinde yokluğu hiç fark edilmeden işinin başına dönmüştü. Ama toplantı tarihi yaklaştığı için döndüğünden beri başını kaşıyacak vakti yoktu.

Bütün dünya ülkelerinin büyükelçilerini ağırlayacakları bu ilk büyük toplantıda tüm insanlık için oy birliğiyle yapılması kesinleşen barış anlaşmasının tarihini belirleyeceklerdi. Sonraki aşamadaysa devlet başkanlarını ağırlayacaklar ve imzaların atılmasıyla anlaşma yürürlüğe girecekti. Fakat bu iki toplantı da büyük güvenlik önlemleri almalarını gerektiriyordu ve Alp, İstanbul Belediye Başkanı ve MİT (Milli İstihbarat Teşkilâtı) Başkanıyla yaptığı toplantıdan çıktığında güvenlik konusunda hâlâ endişeliydi. Çünkü devlet başkanlarının büyük çoğunluğunun bu barış anlaşmasına karşı olduklarını biliyordu.

Onların bu anlaşmayı imzalamak için bir araya gelmeyi kabul etmelerinin tek nedeni, anlaşmayı engellemekti. Bu da tüm süreç boyunca bir sürü komplo ve sabotajla karşılaşacaklar demekti. Gücü sömürüden gelen, savaş ve yıkımla beslenen çok ülke vardı. Ama kendi halklarının sesi ve isteği doğrultusunda hareket etmek zorunda kalmışlardı.

Bundan tam bir yıl önce, bu global barış anlaşmasının yürürlüğe girip girmemesi hakkında dünya çapında bir referandum yapılmış, şamanlar bu referanduma hile karışmaması için olağanüstü bir çaba sarf etmişlerdi ve sonuç büyük bir farkla “EVET” olmuştu. Bu “Evet”, dünya düzeninin tamamen değişeceği anlamına geliyordu. Sömürü düzeni kalkacak, fosil yakıtlara bağlı sistem değişecek, termik ve nükleer santraller kapanacak, katkı maddeleriyle dolu her tür gıda yasaklanıp imha edilecek, nükleer ve diğer her türlü silahlanma durdurulacaktı.

Hem yaşamı hem de gezegeni koruyacak bu kararların sürekliliğini sağlamak için de ortak bir anayasa oluşturulacaktı. Temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları kullanımı, beslenmede eskiye dönüş, nüfus kontrolüyle kesin hatlı bir aile planlaması, hayvan haklarında gelişmiş kanunlar, tüketimin minimuma indirilmesi, teknolojinin yaşam kalitesini artıran avantajları dışında kontrol altına alınması ve buna benzer maddeler de değiştirilemez olarak tanımlanacaktı.

Yeni dünya düzeni ütopik görünüyordu. Önce her kafadan bir ses çıkmıştı. Birçok devlet başkanı bunu ciddiye bile almamıştı ama insanlığın bu kadar yararına bir sistemi açık açık kimse kötüleyip reddedememiş ve sonunda referanduma gitmek zorunda kalmışlardı. Yine de hırslı, bencil, muhafazakâr ve değişime kapalı insan doğasına güvenerek asla “ Evet” çıkmayacağını düşünmüşlerdi.

Kendilerinden aşağı gördükleri halklarını köleleştirmek için eğitim sistemini manipüle ederek bilimsel gelişimi yavaşlatan, dinleri yozlaştırarak ruhsal aydınlanmayı engelleyen, kaliteli beslenmeyi fahiş fiyatlarla imkânsız hale getiren, gereksiz tüketimi destekleyerek onların sürekli borçlanmalarına neden olan sistemin başkanlarına, bu ‘EVET’, büyük bir tokat olmuştu:

İstanbul Global Yaşama Saygı ve Barış Anlaşması: İGYSBA…

Dünyanın her yerinde, en ücra köyde bile bu harfler umudun simgesi haline gelmişti. Alp de tüm endişelerini bir kenara bırakıp umudun zihnine ve kalbine dolmasına izin verdi.

BÜYÜCÜ YAŞLILARI KURULU VE ŞULE

Yeşilköy’deki büyücü merkezinde sinirler gergindi. Manastır savaşı büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Kimsenin sağ çıkamadığı söylentileri vardı ve gerçekten de oradaki kimseden hatta Nolan’dan bile bir haber alınamamıştı. Nolan’ın büyük ofisindeki rahat koltuğunda oturan Megan, bu kayıpları umursamıyor ama kaybetmelerini de hazmedemiyordu. Nolan dahil herkese kızgındı.

Aslında içten içe Nolan’ın kayıp olmasından dolayı rahatlamış hatta sevinmişti. Bu olay, onu İstanbul operasyonunun başına getiriyordu. Birdenbire bu şehirdeki en önemli ve en güçlü büyücü mertebesine yükselmişti. Kendi kendine gülümsedi. Her şeyi kontrol altına alacak ve anlaşmayı yok edecekti.

Kendi gücünün ve zaferlerinin hayalleriyle içkisini yudumlarken sekreteri hafifçe kapıyı tıklatıp açtı, “Büyük salona bekleniyorsun Megan.” dedi. Megan da bunu bekliyordu, terfisini duyurmak için dünyanın dört bir yanındaki büyücü yaşlıları büyük salona aynı anda bağlanacaklardı. Megan, ofisin banyosunda saçını ve makyajını hafif rötuşlarla güzelleştirip kendinden emin bir tavırla salona yöneldi.

Büyük salon daire şeklinde, tüm duvarlarında on yedi tane dev ekranı olan ve başka hiçbir eşyanın olmadığı, oturacak tek bir sandalyenin bile bulunmadığı bir iletişim odasıydı. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan büyücü yaşlıları bu salona ve dünyanın her şehrinde bulunan diğer büyücü merkezlerindeki benzer salonlara görüntülü olarak bağlanır ve emirlerini bu şekilde verirlerdi.

Yaşlılar kurulu, dünyadaki en güçlü ve en yaşlı büyücülerden oluşuyordu. En genci 250 yaşındaydı. Onların karşısında kimse oturmaz, göz teması kurmadan başları hafifçe öne eğik bir şekilde salonun tam ortasında durur ve izin verilmeden konuşamazlardı.

Megan, diğer on yönetici arasındaki yerini aldığında kapılar kapanmak üzereydi. Tam o sırada Şule de koşarak içeri girdi ve onun ardından kapılar kapandı.

“Naber tatlım?” dedi Şule. Doğrudan Megan’ın yanına gitmişti.

“Burada ne arıyorsun?” diye fısıltıyla sordu Megan. Hem şaşırmış hem de heyecanlanmıştı.

“Seni yalnız bırakmak istemedim.” dedi Şule göz kırparak.

Megan itiraz etmek istedi. Şule için biraz korkmuştu çünkü buraya yalnızca yöneticiler girebilirdi.

“Canım, çıksan iyi olur, buraya girme yetkin yok, ceza alırsın.”

“Sen beni merak etme.” dedi Şule, onun kolunu okşayarak.

Az sonra ışıklar karardı ve ekranda yaşlıların yüzleri belirdi. Hiçbiri gülümsemiyordu. Herhangi bir selamlaşma ya da gereksiz konuşmalar olmadı. Salondaki yöneticileri tek tek memnuniyetsiz ifadelerle incelediler ve sonunda en yaşlıları, “Büyücüler!” dedi. Ancak o zaman salondakiler başlarını kaldırıp onlara bakabildiler. En yaşlı büyücü gözlerini doğrudan Şule’ye dikmişti. Yüz ifadesi anlaşılmazdı.

Sessizlik uzayınca Megan telaşlandı, Şule için korkuyordu. Tam o anda büyücü yaşlısının gözleri kendisine kayınca iyice tedirgin oldu. Adamın gözlerinde tuhaf bir ifade vardı, neredeyse acıyormuş gibi bakıyordu ona fakat sonra tüm bunları unutturan daha tuhaf bir şey oldu, büyücü yaşlısı yeniden Şule’ye döndü: “Şule Seymour! Seçildin. Senden bekleneni biliyorsun!” dedi ve hemen ardından iletişimi kesti. Ekranlar karardı, ışıklar açıldı.

Şule büyüleyici gülümsemesiyle Megan’ın yanağına bir öpücük kondurup “Hepinizi toplantı salonuna bekliyorum.” dedi ve şaşkınlıktan olduğu yerde donup kalmış olan Megan ve diğer yöneticileri öylece bırakıp salonu terk etti.

Haber hızla yayılmış, tüm merkezde büyücüler arasında Şule hakkında hararetli konuşmalar dönmeye başlamıştı. Onu gerçekten tanıyan ve onunla arkadaşlık etmiş kimse yoktu. İstanbul’a Nolan’la birlikte geldiğini biliyorlardı ve hepsi bu kadardı. Geçmişi ve nereden geldiği hakkında bugüne kadar en ufak bir bilgi açığa çıkmamış hatta bir söylenti bile olmamıştı. Sanki gökten bir anda düşmüştü.

Güçlü bir büyücü olduğu biliniyordu, Nolan’dan bile daha güçlü olduğunu söyleyenler vardı ama onun gibi korkutucu biri değildi. Hep gülümsüyor, en sıradan ve alt kademelerde çalışan büyücülere bile selam verip hâl hatır soruyordu. Şule, bu kısa sürede Nolan’ın aksine herkesin kalbini kazanmayı başarmıştı. Yine de normalde pek ortalarda görünmediği için olabilirdi bu. Şimdi ise yöneticileri olarak farklı, çok daha sert bir tavır takınabilirdi. Çünkü yönetim gücünün sonuna kadar baskıyla ve ezerek uygulandığı büyücü dünyasında, beklenen tavır bu olurdu.

Korkulan olmadı. İlk yönetim toplantısı, konumları için kaygı duyan yöneticileri iyice rahatlatarak Şule’yle ilgili korkularını tamamen yok etti. Görev dağılımları büyük bir ahenkle yapıldıktan sonra hepsi mutlu bir ifadeyle işlerinin başına döndü. Şule, bu toplantının hemen ardından büyük konferans salonunda, bu defa bütün diğer alt kademe çalışanlarını topladı.

Konuşması kısa ama çok etkileyiciydi. Hedeflerini ve yapılması gerekenleri tatlı bir dille anlattı, beklentilerini karşılayacaklarından emin olduğunu da ekleyerek hem herkesin kendini işe yarar ve önemli hissetmesini sağladı hem de tartışmasız hepsinin gönlünü kazandı. Gerçekten büyüleyiciydi. Toplantı biter bitmez hayranlık dolu bakışları hak eden seksapeli ve güzelliğiyle ağır ağır yürüyerek salonu terk etti.

Filiz de en az diğerleri kadar Şule’den etkilenmişti. Konuşması sırasında birkaç kez doğrudan kendisine baktığını fark edince heyecanlanıp iyice şaşkına dönmüş, o salondan çıkarken de onun arkasından hayranlıkla bakakalmıştı.

Harry’nin sesiyle kendine geldi. “Filiz! Odaya hemen!” Salondan çıkan herkes tatlı tatlı sohbet ediyor ve birbirlerine gülücükler dağıtıyorlardı. Filiz buraya geldiğinden beri bu kadar pozitif bir gün yaşamamıştı. Aslında büyücüler söz konusu olduğunda, belki de tarih boyunca bu bir ilkti. Odaya girip kapıyı kapar kapamaz Harry’nin azarlayan sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

“Kendine gel Filiz! Ne yapıyorsun? Farkında değil misin?”

“Evet farkındayım ama onunla aynı ortamdayken elim ayağıma dolanıyor. Kim bu kadın ya? Gücünü tanımlayamıyorum. Hiçbir büyücüde veya şamanda olmayan bir enerjisi var.”

“Bilmiyorum. Biz de çözemedik. Ben Alp’i görmeye gidiyorum şimdi. Diğerleri sana özel bir eğitim verecekler. Odanda kalıp çalışmalısın. Hemen dönerim.” dedi ve gözden kayboldu.

MEVHİBE

Mevhibe gece yarısı elinde bir çantayla Polonezköy’deki evinden çıkıp ormana doğru yürümeye başladı. Geçit vermeyen sık ormanın içlerine doğru yarım saatlik zorlu bir yürüyüşün sonunda ormanın yapısına oldukça aykırı görünen tam bir daire şeklindeki açıklığa ulaşmıştı. Elindeki çantayı yere koyup açtı. İçinden bol beyaz bir elbise çıkarıp üzerine geçirdi. Daireyi çevreleyen 19 ağaç, ormanın en yaşlı ve en büyük ağaçlarıydı. Yanında getirdiği değişik renklerdeki taşları tek tek onların devasa gövdelerine yerleştirdi.

Her bir taş, dokunduğu ağacın gövdesinde bir yuva açıyor, sonra ağaç taşı sarmalayarak kabul ediyor ve taşın rengine bürünüyordu. Taşların hepsini yerleştirdikten sonra daire şeklindeki alanın tam ortasına geçip kendi etrafına toprak, hava, su ve ateş sembollerini koydu. Aralarına kâseler yerleştirip içlerine su doldurdu. Her bir kâseye ayrı ayrı şişelerden değişik sıvılar damlattıktan sonra da kısa bir dua okudu. Duanın sonunda ellerinde oluşan kıvılcımları tek tek kâselerdeki suya gönderdi. Su alev alıp yanarken etrafı hoş, çiçeksi rayihalar sarmaya başlamıştı.

Mevhibe, sembollerin tam ortasında yere oturup başka bir duaya başladı. Bu duayı şarkı söyler gibi melodik bir tarzda okuyordu. Az sonra çok sert bir rüzgâr çıktı, altındaki zemin sarsılmaya ve ağaçlar uğuldayarak sallanmaya başladı. Mevhibe biraz bekledi, sonra iki elini de toprağa koydu, kısa bir dua daha okuduğu anda da hem rüzgâr hem de sarsıntı durdu. Geride sadece tatlı bir esinti kalmıştı ama çok geçmeden ağaçlar gözleri kör eden bir ışık yaymaya başladılar. Taşlardan yayılan bu ışık önce bir enerji alanı oluşturdu, sonra da 19 ağacın hepsinde birer geçit açıldı ve geçitlerin her birinden bembeyaz elbiseleri içinde çok yaşlı insanlar çıkmaya başladı. Bunlar tüm dünyadaki Şaman yaşlılarıydı.

Her biri kendi hızında bir bir toprağa ayak basıp önce Mevhibe’yle sonra diğerleriyle selamlaşıyordu. Sonunda son geçitten son yaşlı da çıktığında bütün geçitler aynı anda kapandı. Taşlar yuvalarından fırlayarak yere düşerken ağaçlar da kendi renklerine döndüler ve en son kâselerdeki alevler söndü. Orman yeniden karanlığa gömülmeden önce Mevhibe ve diğer 19 yaşlı ellerinde çoktan ışık yaratmışlardı.

Her biri yere düşen kendi taşını aldıktan sonra yavaş yavaş sık ormanın içine doğru yürümeye başladılar ancak bu defa orman geçtikleri yolu açıyordu. Onlar yürüdükçe ağaçlar yanlara çekiliyor ve hemen arkalarından yerlerine dönüyorlardı.

MAYIS

Mayıs, kendisini hayatının yirmili yaşlarındaki kadar değersiz ve işe yaramaz hissediyordu. Gölgede kalmaya ve perde arkasında olmaya alışık değildi. Rocha’da bile daha mutluydu. Günlerini müzik yaparak ve doğru frekansı bulmak için çalışarak geçirmişti. Yataktan kalkmak için bir nedeni vardı ve bir gün İstanbul’a ve gerçek hayatına geri döneceğini de  biliyordu.

Şimdi dönmüştü ve bomboş hissediyordu. Nisan yoktu, Mete yoktu. Yataktan kalkmak istemiyordu. Defalarca Alp’i arayıp aktif bir görev istemişti ama nedense onu uzak tutuyordu Alp. “Mayıs biraz sabret, dinlen, kafanı topla, zamanın gelecek yine.” deyip kapatıyordu konuyu. Mayıs ise, “Benim kafam yerinde, dinlenmeye de ihtiyacım yok.” diye isyan ediyordu. Sonunda bir gün isyanı da bırakıp eve kapandı. Şarapla kendini uyuşturup saatlerce saçma sapan diziler seyredip ardından da saatlerce uyumaya başladı. Şayası Melek’i de kovdu bir gün, “Git buradan, sana ihtiyacım yok!” diyerek.

Ertesi gün kapısı çalındı. Açmadı. Annesi Eylül 15 dakika kapının önünde kızına yalvardı, nafile. Ne kapıyı açtı ne de onunla konuştu. Sonra telefonunu da kapadı. Günlerce üzerinde aynı pijamayla salonundaki büyük koltuktan kalkmadan, yıkanmadan, çok az yiyerek yaşayıp giderken bir gece zihninde çok sert bir ses duydu.

“Mayıs! Kalk ayağa. Banyoya git ve yıkan! Yirmi dakika sonra oradayım. Kapını havaya uçurabileceğimi biliyorsun.”

Bu sesin sahibi Mevhibe’ydi. Mevhibe çok kararlıydı ve kimse ona karşı koyamazdı. Mayıs bir robot gibi kalkıp duşa girdi. Çıktığında biraz ortalığı toparladı. Kahve yaptı ve kapı tam vaktinde çaldı. Elinde kahve kupasıyla gidip kapıyı açtığında Mevhibe’nin yüzü daha önce hiç görmediği kadar asıktı. Elindeki torbalarla söylenerek içeri girdi, içlerinde taze sebze ve meyveler, çeşitli yiyecekler vardı.

“Bırak o kahveyi, otur ye!” dedi.

Mayıs aynı robot hareketlerle kendisinden istenileni yaptı. Yedi… Yedi… Açlıktan ölüyormuş gibi yedi.

Mevhibe ise hiç konuşmadan elinde örgüsüyle sessizce onun yemeğini bitirmesini bekliyordu. Sonunda elindekini bırakıp, “Hadi kızım, bir çay koy bize.” dedi.

Mayıs biraz kendine gelmişti. Kalkıp çayı hazırlarken Mevhibe teyzesi ile şakalaşmak istedi, “Bak, ben çok daha iyiyim.” demek ister gibiydi.

Mevhibe onu ters bir bakışıyla susturdu; ona kanmadığını ve evden çıkar çıkmaz aynı duruma döneceğini bildiğini sadece bu bakışıyla anlatmayı başarmıştı.

Mayıs başı önünde suspus oldu ama içinde hala büyük bir isyan vardı.

“Kes artık kızım! Buradan gitmemi bekliyorsan daha çok beklersin.” dedi Mevhibe az sonra. Onun ruhunu okuyordu, saatine bakıp devam etti, “Az sonra annen de burada olur.”

Mayıs arkasını dönüp gözlerini devirdi, biraz kendi kendine söylendi yine de kapı çalınca yüzüne bir gülümseme yerleştirip annesini karşılamaya hazır olarak kapıyı açtı ama gülümsemesi anında yüzünde dondu. Eylül çok sinirliydi. Kızına ters bir bakış atıp içeri girdi ve dosdoğru Mevhibe’nin yanına gitti, onu yanaklarından öpüp yanına oturdu.

“Anne?”

Cevap yoktu.

Mevhibe çay fincanını gösterip doldurmasını buyurunca Mayıs süklüm püklüm denileni yaptı ve iki kadının, o orada değilmiş gibi kendi aralarında süren muhabbetlerini dinlerken ayakta dikilerek bekledi. Bir süre sonra sinirlenmeye başlamıştı. Ellerini beline koyup “Hey!” diye seslendi. Bunu bir kez daha yapmak zorunda kalınca nihayet ikisi de dönüp ona baktılar. Gözleri soğuk, ifadeleri hala sertti.

“Eee, şey… Bakın tamam, ne derseniz haklısınız. Saçma bir ruh haline girdim. Kendime acıyordum. Ama sizi dışarıda bırakmaya hakkım yoktu. Özür dilerim.” derken Mayıs’ın elleri belinden kaymış ve suçlu bir çocuk gibi başı öne düşmüştü. Sessizlik devam edince başını kaldırıp göz ucuyla onlara baktı. İki kadın da onun bu haliyle dalga geçer gibi sırıtıyorlardı.

Eylül, “Otur kızım, sana bakmaktan yorulduk.” diyerek yanındaki koltuğu gösterdi sonunda. Mayıs oturmadan önce annesine sonra Mevhibe’ye sıkı sıkı sarıldı.

“Hiçbir işin olmasa bile sen yaratacaksın yavrum. Amaçsız olamazsın. Amacını sen bulacaksın. Diyelim ki bir süre bulamadın; o zaman dahi senin görevin aklını negatiften korumak. Sen burada kendi yarattığın boşluğun içinde kaybolduğunda sadece kendine mi zarar verdiğini sanıyorsun? Bu senin sınavın Mayıs! Ruhunu ve kalbini umutla doldurmak senin ilk sorumluluğun. Bunu nasıl unutursun?”

Mevhibe’nin her sözüyle başı iyice önüne düşmüştü Mayıs’ın. Utandı ve uyandı bir kez daha. Kalkıp evi temizledi, kahvesini koydu ve yazmaya başladı. Ne yapacağını biliyordu artık, kelimeler zihnine doluşmaya başlamıştı bile…

Mayıs, o gece ve o geceyi takip eden günlerde stüdyosuna kapanıp hararetli bir şekilde çalışmaya başladı. İlk önce zihninden çıkmaya can atan kelimeleri yazmakla başladı.

Kısa bir süre içinde kendi hızını bularak akışa girmeyi başardı. Ve kelimeler şarkı sözlerine dönüştü, şarkı sözleri melodilere... Önceki şarkılarına hiç benzemiyordu bunlar. Kesinlikle popüler müzikle de alakaları yoktu. Müzikal olarak son derece zengin ve birkaç türün ahenkli senteziydi yaptıkları ve hepsinin oldukça değişik bir frekansı vardı. Ama Mayıs bu frekansın ne işe yarayacağını hiç bilmiyordu, akış onu nereye götürürse oraya gidiyordu.

Yaratım aşaması bittiğinde hemen kayda girdi ve durup dinlenmeden hem çaldı hem söyledi. Haftanın sonunda şarkıları son dokunuşlarına kadar bitirmişti ama bir şarkı dışında hepsini bir kenara attı. Bir tek bu şarkı onu gerçekten tatmin etmişti. Kulaklığı çıkarıp ayağa kalktı, gerinip bacaklarını açtı. “Bu şarkıyı ne yapacağım şimdi? Hayranlarım benden nefret edecek.” diye düşünüyordu. Yine de umurunda değildi, yaptığı müziğe bayılmıştı. Bir duş alıp ferahladıktan sonra hafif bir şeyler yedi ve kahvesini alıp yenilenmiş olarak stüdyosuna döndü. Amfiyi kulaklık modundan çıkarıp sesi açtı, oynata bastı, rahat koltuğuna oturup gözlerini kapadı ve dinlemeye başladı.

Uzunca süren giriş bölümünden sonra, “Bir yol bulup çıkar yüzeye yabani yeşiller, süzülürler toprağın içinden, güneşe kavuşurlar.” sözleriyle başladı şarkı. Basit, sade, etnik-elektronik tarzda on dakikalık bir şarkıydı bu.

Mayıs, kendinden memnun ve yüzünde bir gülümsemeyle dinlemeye dalmışken önce Melek, ardından da bir sürü varlık doluştu odaya. Gelen, olduğu yerde büyülenmiş gibi oturup kalıyor ve sonra da şarkının ritmiyle sağa sola sallanarak müziğe eşlik etmeye başlıyordu. Oysa bu şarkının o kadar pozitif bir şarkı olduğu söylenemezdi ama nedense hepsini mutlu etmişti. “Bu çok farklı, çok özel.” dedi Melek; bir süre sonra ellerini çocuk gibi şen bir ruh haliyle çırparak ama bir yandan da oldukça gururlu bir annenin ciddiyetini taşıyordu.

“Bu defa böyle aktı.” dedi Mayıs. “Neden, bilmem.” der gibi ellerini iki yana açmıştı.

Bu arada hiçbiri odada olan ve görünmezliklerini koruyan şaşkın haldeki karanlık varlıkları fark etmemişti. Bu karanlık varlıklar bile parça boyunca büyülenmiş gibi donup kalmış ve müzik bitince bir süre daha kıpırdayamamışlardı. Bir süre sonra da kendilerine gelip odayı terk etmişlerdi.

UYANIŞLAR

Nisan’ın evindeki misafir odasında, uzun süredir hareketsiz yatan Doğan, beklenenden çok sonra gözlerini açtı. Her yeri ağrıyordu. Nerede olduğunun farkında değildi. Ama bu kafa karışıklığı halinde bile önce bedenini kontrol etmek istedi. Yavaşça önce el sonra ayak parmaklarını oynattı. Kollarını ve bacaklarını deneyerek devam etti. Kendini zorlayarak doğrulduğunda başucundaki sandalyede uyuklayan kadını gördü. Onu tanıyamadı, konuşmaya çalışınca boğazından anlamsız bir ses çıktı. O sırada kadın sıçrayarak uyandı.

“Doğan Bey! Harika, müthiş!” diyerek ellerini çırptı kadın.

“Neredeyim ben? Ne oldu bana?”

“Lütfen zorlamayın kendinizi. Alp Bey’e haber verdim bile, bir saate burada olur. Her şeyi o anlatır size.”

Kadın, büyük bir şefkatle, yarı doğrulmuş haldeki Doğan’ı tekrar yatırdı. Doğan itiraz edemedi ve gözlerini kapayıp yeniden derin bir uykuya daldı.

                                     * * *

Binlerce kilometre ötede, Sibirya’da bir yerde, terk edilmiş harap bir kulübenin içinde hareketsizce yatan Rin, olması gerekenden çok daha önce uyandı. Zihni puslu, bedeni üzerinden kamyon geçmiş gibiydi. Nasıl bu hale geldiğini, nerede olduğunu hatta güçleri olduğunu bile hatırlamıyordu o anda. Yine de ilk içgüdüsüne uyarak olduğu yerde yana dönüp ayağa kalkmak istedi ama bunu denediği anda acıdan nefessiz kaldı.

Kıpırdayamıyordu ve acısı azalacağına artıyordu. Fakat buna rağmen zihnindeki pus yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Az sonra gözlerinin önünde Nisan’ın yüzü belirdi. Bir an sürdü onun kim olduğunu hatırlaması, onunla kendi arasındaki benzerliği, birbirine denk güçlerini… Sonra tüm olanlar bir film şeridi gibi akmaya başladı gözlerinin önünden. Nisan’la ölümüne mücadelesini ve sonra devasa boyutlardaki vahşi bir kartalın kendisine saldırışını, her şeyi yeniden yaşıyormuşçasına hissederek izledi.

Ölmemiş olduğuna inanamıyordu yine de buna sevinmedi. Böyle duyguları zaten yoktu. Fakat sonra aniden içinde tuhaf, uzun süredir hissetmediği bir his yükselmeye başladı.

Öfke…

Ve çok geçmeden bu duygu onu inişli çıkışlı karmakarışık başka duyguların içine sürükledi. Rin, kendisi gibi değildi. Tüm bunlara ek olarak da yaralıydı ve şifacıları ortada yoktu. Bir kez daha yana dönmeye çalıştı, bu kez duyduğu acıyla bir çığlık attı. Sanki bedenindeki tüm kemikler kırılmış gibiydi; kaburgaları, bacakları, kolları, her yeri...

Hiç bu kadar çaresiz bir durumda kalmamıştı. Bunu kabullenmek ise onun için her şeyden daha da zordu ve içindeki öfke büyümeye devam ediyordu. Sonunda her şey dayanılmaz bir hale gelince, kulübenin tek penceresinin camı patlayana kadar çığlık attı. Bu çığlıklar, Rin’in gücünü uyandırmıştı. Cam kırıkları, bir süre yer çekimine aykırı bir şekilde havada asılı kaldılar ve sonra hızla yere düşmeye başladılar. Az kalsın bir tanesi bacağına saplanıyordu.

Rin son anda kendini yerde yuvarlayarak kurtardı ama duyduğu acıyla bir kez daha soluksuz kaldı. Biraz kendine gelince vaşalarına ulaşmaya çalıştı ama çok güçsüz düşmüştü. Yine de bir saat boyunca aralıksız denemeye devam etti. Yorgunluktan bayıldığı an çirkin koruyucuları onu buldu.

                                      * * *

Alp, haber kendisine ulaşmadan hissetmişti Doğan’ın uyanışını. Onun o anki kafa karışıklığını da algılamış ve hafızasının yerinde olmadığını anlamıştı. Mevhibe, büyüyü sonunda etkisiz hale getirdiği halde Doğan’ı hemen uyandıramadığı için bunun olabileceğini söylemişti.

“Çok güçlü bir büyüydü Alp. Doğan nasıl uyanacak, bilmiyorum. Bazı şeyleri hatırlamayabilir ve bu kalıcı da olabilir. Zaman gösterecek.” demişti.

Alp, kendini suçlamasa da Doğan için büyük bir sorumluluk duyuyordu. Dostunu geri getirebilmek için her şeyi yapabilecek durumdaydı.

Nisan’ın Moda’daki evine vardığında, Mevhibe’nin yetiştirdiği güçlü bir şifacı olan Gül onu kapıda karşıladı. Bütün bu süre boyunca Doğan'a o bakmıştı.

“Hoş geldiniz, az önce uyandı. Pek kendinde değil ama fiziksel olarak tamamen iyileşmiş durumda.” dedi ve Doğan’ın odasına kadar Alp’e eşlik edip sonra onları yalnız bıraktı.

Onlar odaya girdiklerinde Doğan uyanmıştı. Yüzünde sıcacık sevgi dolu bir gülümsemeyle kendisine bakan Alp’e bir süre boş gözlerle baktı. Onun kim olduğunu hatırlamıyor gibiydi. Alp, gözlerini ondan ayırmadan ama hiçbir şey de söylemeden onun başucundaki sandalyeye oturup sabırla beklemeye başladı.

Doğan, bu adamı tanıdığından emindi artık, onun varlığı çok rahatlatıcıydı ve bir şekilde orada olması bile bir mucizeymiş gibi gelmeye başlamıştı ama nedenini bulamıyordu. Onun düşüncelerini dinleyen Alp, o anda uzanıp onun elini tuttu. Bu dokunuşla Doğan’ın zihnindeki bulutlar bir anda dağıldı, yüzü kocaman bir gülümsemeyle aydınlandı ve bir kere öksürüp sesini bulduktan sonra nihayet konuşabildi: “Alp, dostum!” dedi ve gülerken ağlamaya başladı. Alp’in de gözleri dolmuştu.

Boğazı düğümlenmiş gibiydi, bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama sesi çıkmadı. İki eski dost bir süre göz göze, el ele bu duygusal ana bıraktılar kendilerini fakat Doğan’ın yüzlerce sorusu vardı, sonunda dayanamayıp sessizliği bozan o oldu,

“Burada olmana inanamıyorum, seni bir daha görebileceğimden emin değildim.” dedi.

Alp’in yüzü yeniden sıcak bir gülümsemeyle aydınlandı. Sonra ifadesi biraz muzipleşti ve “Kolay kolay kurtulamazsın benden dostum.” dedi.

Doğan bir kahkaha atıp, “Hadi artık her şeyi anlat bana, meraktan çatlayacağım. Ben yokken neler oldu ve daha da önemlisi büyücülerin elinden nasıl kurtuldun?” dedi.

“Anlatırım, anlatırım da sen önce bir kendine gel, hâlâ tam olarak iyileşmiş sayılmazsın.”

Doğan’ın yüzü bir anda asıldı ama sonra hemen kendini toparladı. Kendinden emin ve kararlı bir tavırla, “Ben iyiyim, yeterince dinlendim dostum. Beni merak etme sen. Bu arada herkes nerede yahu? Mayıs, Nisan, Eylül, Mevhibe ablamız?” dedi.

Alp, tam o anda kalbini sıkıştıran bir hisle ayağa kalkıp Doğan’dan uzaklaştı. Nedense onun bu sorularından rahatsız olmaya başlamıştı. Uzun süre komada olan Doğan’ın merakı tabii ki çok normaldi. Yine de bu ani gelen rahatsızlık hissini göz ardı edemezdi: “Kusura bakma Doğan, bir haber geldi de… Benim hemen çıkmam lazım. Sonra her şeyi anlatırım. Eylül de gelmek üzeredir, siz ikiniz arayı kaparsınız. Yarın sabah da hep birlikte kahvaltı yaparız.” dedi ve neşeli bir tavırla ona göz kırpıp daha fazla oyalanmadan hemen onun yanından ayrıldı.

Dışarı çıktığında Eylül’ün arabası bahçe yoluna girmişti. Alp, oldukça endişeli olmasına rağmen Eylül arabayı park ederken yüzüne bir gülümseme yerleştirip onu beklemeye başladı. Eylül’ün keyfi yerinde görünüyordu, yine her zamanki gibi 70 yıllık bedeninden beklenmeyecek bir kıvraklıkla yürüyor, bir de şarkı mırıldanıyordu. Ne var ki Alp’le göz göze gelir gelmez bir şeyin onu fena halde rahatsız ettiğini hemen anladı.

“Doğan iyi mi?” diye sordu telaşla.

Alp, “Sakin ol, Eylül, o iyi. Yani fiziksel olarak iyi. Kafasının karışık olması da beklediğimiz bir şeydi ama asıl sorun… Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum ama davranışlarında ve enerjisinde bir tuhaflık var. Hiç kendisi gibi değil. Çok soru soruyor. Senden ricam, lütfen onunla konuşurken olanlarla ilgili hiçbir ayrıntıya girme. Ben yarın kahvaltıda ona anlatacağım her şeyi.” dedi.

Eylül başka hiçbir şey sormadı, Alp’e her konuda çok güveniyordu, başını tamam der gibi sallayıp içeri girdi.

Alp arabaya bindiğinde şayası Harry yolcu koltuğunda oturmuş onu bekliyordu “Düşüncelisin.” dedi hemen.

Alp, “Görünüşe göre sen de.” diyerek kendi durumunu geçiştirdi ve esas konuya girmesi için Harry’i zorladı.

“Peki, tamam. Sorun Şule Seymour denen kadın… Büyücü yaşlıları, diğer bütün yöneticileri es geçip İstanbul merkezinin başına onu getirdiler. Herkes şaşkın, kimse onun nereden geldiğini, gerçekte kim olduğunu bilmiyor ama asıl sorun bundan çok daha ciddi. Bu kadının çok farklı bir enerjisi var ve biz ne olduğunu çözemedik, gücünü ve enerjisini tam olarak anlayamıyoruz. Filiz, onun büyücülere de şamanlara da benzemediğini düşünüyor. Ben ilk başta bunu fark etmemiştim ama sanırım Filiz haklı. Ben de seni görmeye geldim. Tuhaf değil mi?”

Alp hiçbir şey söylemeden arabayı çalıştırdı. Bir süre için yalnızca yola konsantre olmuş gibiydi ama Harry’nin sözleri, gözlerinin önüne bir yüz getirmişti; büyücü merkezinde tutulduğu odaya Nolan’la birlikte gelen güzel kadının yüzünü… Fakat bu kadının gücüyle ilgili hiçbir hissi olamadan zihnine saldırılmıştı. Alp, şimdi bu saldırının Nolan’dan değil, o kadından geldiğine emindi. Bu kadın diğer herkesten farklıydı ve ona karşı koymak Nolan’a göre çok daha zordu ama onlar odadan çıktıklarında onu zihninden başarıyla kovduğundan da emindi. Ne kadar yanıldığını ancak her şey için çok geç olduğunda anlayabilmişti. O kadın Şule olmalı, diye düşündü. Sessizce Alp’in düşüncelerini takip eden Harry, onun gördüğü yüzü görebiliyordu.

“Evet Alp, bu kadın Şule.” dedi.

“Bu beni aşıyor Harry. Tarafsız yaşayan bazı ak şamanlar hatta kara şamanlar bile var ama onları farklı algılamıyoruz. İlk defa böyle bir şey duyuyorum. Mevhibe ablamıza danışabiliriz, o bilir.”

“Ben giderim. Filiz için endişeliyim, bekleyemem. Hoşça kal.” diyerek gözden kayboldu Harry.

Alp’in canı iyice sıkılmıştı ama toplantıya dönmesi gerekiyordu. O anda zihninde Mevhibe’nin sesini duydu, “Sen git Alp, merak etme. Biz konuyla ilgileneceğiz.” dedi Mevhibe ve hemen bağlantıyı kesti.

Alp, “Biz kim acaba?” diye düşünerek yola devam etti.

                                     * * *

Mevhibe’nin Polonezköy’deki evi, bir evden ziyade küçük bir oturma odasıyla tek bir yatak odası olan bir kulübeydi. Harry, çok iyi bildiği bu eve ışınlandığı anda kendini kocaman bir salonda bulunca çok şaşırdı. Salon, sonu görülmeyen upuzun bir koridora bağlanıyordu ve Mevhibe yalnız değildi. Büyük bir daire şeklinde yerleştirilmiş yirmi tane koltukta Mevhibe’nin yanında 19 yaşlı şaman oturuyordu. Bu oldukça büyük ve rahat koltuklara gömülmüş bedenleriyle hepsi ufacık görünüyorlardı.

“Hoş geldin Harry.” diyen Mevhibe’nin sesi her zamankinden daha ciddiydi.

Harry, dünyanın bu en yaşlı, en güçlü, en bilge şamanlarını bir arada gördüğü için heyecanlıydı, hemen önlerinde saygıyla eğilerek selam verdi. Sonra, konuşmak için izin ister gibi Mevhibe’ye baktı fakat tam o anda, yaklaşık 1200 yaşındaki en yaşlı Şaman yaşlısı neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle konuşmaya başladı,

“Ne büyücü ne şaman ne ışık ne karanlık…Birinin hedefi net, biri gölgelerde dolaşıyor.” deyip uykuya dalar gibi gözlerini kapadı. Birkaçı daha buna benzer şeyler söyledi. Sonra hepsi birden sustu. Harry’nin bilmediği bir şey söylememişler, enerjiyi tanımlamamış ve ona yol göstermemişlerdi. Üstelik söyledikleri her şey Harry’nin kafasını daha da karıştırmış ve zihninde bir sürü yeni soru türemişti ancak Mevhibe, “Şimdi git, çok dikkatli olun.” deyince Harry başka bir şey soramadı ve saygılı bir selam daha verip mecburen orayı terk etti. 
                                                          
                                      * * *

Rin’in iyileşme süreci çok yavaş ilerliyor ve oldukça acılı geçiyordu. Tedavisi devam ederken hiç kıpırdamadan yatması, meditasyon yaparak kalp atışlarını yavaşlatması ve zihnini durdurması gerekiyordu. Fakat içindeki öfke o kadar büyüktü ki kalbi çok hızlı atıyor, kıpırdanıp duruyor ve bu da iyileşmesini yavaşlatarak daha çok acı duymasına neden oluyordu.

Bu kadar büyük bir öfkeyi en son kendisini evlat edinen anne ve babasına karşı duymuş, o günden sonra da hiç böyle bir duygu yaşamamıştı. Birdenbire aklına gelen bir düşünceyle sarsıldı. Bir şey değişmişti, kendisi gibi değildi. Duyguların pozitif ya da negatif onun hayatında yeri yoktu. Nisan’la karşılaşana kadar… Nisan onu yalnızca bedenen yaralamamış, zihninde ve algılarında da bir şeyleri değiştirmişti. Yüzünü buruşturdu. Hissetmek istemiyordu.

Nisan’ı bulmalı ve onu öldürmeden önce onun bunu nasıl yaptığını öğrenmeliydi. Öfkesi yeniden kabarmaya başlamıştı ki kendini hemen durdurdu, bu duygunun içinde daha fazla büyümesine izin veremezdi. Kendine hâkim olmalı, bir an önce iyileşip buradan çıkmalıydı. Artık tek bir amacı vardı; Nisan’la yüzleşmek…Bu artık kişisel bir savaştı. Gerisi umurunda bile değildi. Ne büyücüler ne şamanlar ne de yaklaşan savaş Nisan’la arasına giremeyecekti. Derin birkaç nefes alıp vererek kendisini iyice sakinleştirdi, kalp atışlarını yavaşlattı ve kendini şifacılarının ellerine bıraktı. 

                              * * *

Rin iyileşirken, onun bulunduğu yerden çok da uzakta olmayan terk edilmiş yıkık dökük manastırın sapasağlam kalmış tek yeri olan kutsal odasında, aynı Rin’in yaptığı gibi kalp atışlarını yavaşlatıp çeşitli büyülerle varlığını kamufle ederek derin bir uykuya dalmış olan Nolan sonunda uyandı.

Önce nerede olduğunu hatırlayamadı, zihni girdiği meditatif uykunun etkisinde pusluydu fakat sonra her şeyi tek tek hatırladı: Yanni’yle üzerlerine düşen ağır taşların altında kalmışlardı. Nolan acıdan hemen bayılmış, bir süre sonra da yine acıyla uyanmıştı. Yaralıydı, güçsüz düşmüştü, Yanni yanında değildi ama ona seslenecek ya da enerjisini bulacak gücü de yoktu. Önce üzerindeki taşlardan kurtulmalıydı. Sonunda kendisini zorlayarak açığa çıkarmayı başardığı gücünün her bir zerresini kullanarak üzerindeki taşları fırlatmayı başarmış ve o anda da bir enerji dalgalanması algılamıştı.

Hemen bir taş bloğunun arkasına atlayıp enerjisini saklamış ve enerjinin geldiği yöne dönüp beklemeye başlamıştı. Çok geçmeden koridorun ortasında bir kapı belirmişti. Az sonra bu kapıdan çıkanlardan biri Korya’ydı. Nolan onu ararken az kalsın ölecekti. O anda öfkeden çıldırabilirdi çünkü artık hedefi tam önündeydi ve belki bir daha asla bu şansı yakalayamayabilirdi ama gücü ellerine ulaşmıyordu.

Bu şekilde Korya’yı değil öldürmek, yaralaması bile mümkün değildi. Nolan, tüm hayatında ilk kez bu kadar güçsüz düşmüştü. Bu yüzden zor da olsa bunu kabullenip saldırmaya yeltenmemiş ve kendisini kurtarmayı daha önemli bulmuştu. Onlar uzaklaşana kadar beklemiş, sonra odaya girip son gücüyle gerekli büyüleri yaparak kendisini içeriye kapatmıştı.

Nolan, şifacıları olmadan tamamen iyileşemeyeceğini biliyordu ama şamanlar bölgeden uzaklaşana kadar vakti vardı ve bu süreçte girdiği meditatif uyku gerektiği kadar güç toplamasına yetecekti. Yavaşça doğrulup ayağa kalktı. Gerçekten de kendini çok daha iyi hissediyordu. Kendinden memnun bir halde odadaki mühürleri kaldırıp dışarı çıktı. Bir gün önce yürüdüğü koridor, yıkık dökük de olsa manastırı dış gözlerden koruyan duvarlardan eser yoktu. Kutsal odanın kapısı doğrudan dışarıya açılmıştı.

Nolan keskin gözleri ve diğer duyularıyla tüm bölgeyi ve enerjileri taradı. Yükseklerde uçan birkaç kuş dışında yakın çevrede başka hiçbir canlı yoktu. Tuhaf bir şekilde, yıkık manastır binası dışında savaşa dair tek bir iz de yoktu. Ne kana bulanmış toprak ne de ölenlerin bedenleri... O anda üç geniş mezarı fark etti.

Şamanlar herkesi gömüp öyle gitmiş olmalılardı. Küçümseyerek dudak büktü ama açlığı ve soğuk hava daha fazla düşünmesine izin vermedi. Hemen vaşalarına çağrısını yaptı. Çirkinliğe tahammülü olmadığından, görünüşlerini büyüyle değiştirmelerini sağladığı vaşaları çok geçmeden tek tek belirmeye başladılar.

Üç güzel varlık ve Nolan el ele bir daire oluşturdukları anda ışınlanarak gözden kayboldular. Yükseklerden onları izleyen heybetli kartal da manastırın üzerinde birkaç tur daha attıktan sonra gözden kayboldu.

- Devam edecek 

Editör: Deniz İmre

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı /7 - İstasyonda İki Kız Kardeş 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı / Gölge Güçlerin Yükselişi- 4 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 3-Gölge Güçlerin Yüklelişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -2 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -1 01-01-1970 03:00 Özgürlük 01-01-1970 03:00 Yağmurlar Yağdı Üstüme 01-01-1970 03:00 Connection 01-01-1970 03:00 Ritim... 01-01-1970 03:00 Yol... 01-01-1970 03:00 Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları 01-01-1970 03:00 ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 01-01-1970 03:00