Bazen insanı ne kadar tanıdığımızı düşünürüm. Bir yüzüne bakarak, birkaç cümlesini dinleyerek ya da davranışlarını gözlemleyerek onu tanıdığımızı sanırız. Oysa insan, gördüğümüzden çok daha fazlasıdır.
Hepimizin içinde başkalarının kolay kolay ulaşamadığı bir dünya var. Düşüncelerimiz, hayallerimiz, hatıralarımız, bazen kendimize bile anlatamadığımız duygularımız… İşte insanın asıl derinliği belki de burada başlıyor.
Bedenimiz bizi belli bir zamanın ve mekânın içine hapsediyor gibi görünse de zihnimiz ve ruhumuz için aynı sınırlar geçerli değil. Bir kitapla hiç gitmediğimiz dünyalara ulaşabiliyor, bir düşünceyle geçmişe dönebiliyor, bir hayalle henüz yaşamadığımız zamanlara uzanabiliyoruz.
Belki de bu yüzden insanı anlamak, sadece ona bakmakla mümkün değil. Bazen suskunluğunu dinlemek, bazen düşüncelerinin izini sürmek, bazen de onun kendi içindeki yolculuğa tanıklık etmek gerekiyor. Ben insanın en güzel tarafının biraz da bu keşfedilmemiş yanı olduğunu düşünüyorum. Çünkü her insan, içinde henüz kimsenin keşfetmediği bir evren taşıyor.
Ve belki de hayat dediğimiz şey, biraz da o evreni keşfetme yolculuğudur.
İnsan, gözle görünen bedeni kadar değil; içinde taşıdığı düşünceler, hayaller ve ruhunun derinliği kadar insandır.
***
