Dünya ne garip bir yer!
Şöyle geriye doğru yaslanıp bir düşünün. Tarihin hangi döneminde yaşamak isterdiniz? Taş devrinde mi, antik dönemde mi, yakın çağda mı? Yoksa o çok şikayet ettiğimiz günümüzde mi?
Antik dönemde Kıbrıslı bir tüccar olan Zenon, malları ile beraber seyahat ederken gemi batıyor ve bir anda her şeyini kaybediyor. Sonra da hayatı sorgulamaya başlıyor. Böylelikle günümüzde bilinen Stoacılık felsefesinin temelleri atılıyor. Eğer gemisi batmasaydı belki böyle bir sorgulamaya girmeyecekti. Bizler de onun varlığından haberdar olmayacaktık…
Tarihte Tüccar Zenon gibi birçok örnek verebiliriz. Keşifleri ve icatları ile insanlığa yön veren ve çağ atlatan…
Ya varlığından haberdar olmadıklarımız!
Tam da bu noktada daha etkin bir soru soralım: İnsan ve kainat bilgeliği içinde bugün merak ettiğimiz soruların cevabı bulunmuş olabilir mi?
Sorularımızı daha da derinleştirelim. Yeryüzünde ilk insan hareketlenmesi nasıl oldu? Sonrası nasıl gelişti? Bu insanlar neler yaşadılar, neler düşündüler? İlk insana doğru yaklaştığımızda varoluşun sırlarına da yaklaşmış oluyor muyuz? Ya da insanlığın sonuna doğru yaklaştığımızda yine var oluşun sırlarına doğru yaklaşıyor olabilir miyiz?
Öyle anlaşılıyor ki ister başlangıç olsun ister son olsun sonuç aynı yere çıkacaktır.
Günümüzün bilimsel verilerine göre evren öylesine büyük ve hareketli ki insanoğlunun düşünce ufkunun anlayış sınırlarını aşıyor. Diğer taraftan insanoğlunun yeryüzündeki varoluşunun ve gelişim sürecinin tarihi, güncel çalışmalarla sürekli yenileniyor.
Bütün bu bilinmezlik içinde yaşamaya çalışan insanoğlu gerçeği… Ve işte bu gerçeklik sanki kaos ile dans etmeye benziyor.
Böylesine büyük ve büyülü zihinsel aktivasyondan sonra çok daha basit bir ortama geçelim. Anlayabildiğimiz ve kendi elimizle yarattığımız kaotik ortama bakalım.
Uzaktan mavimsi ve güzel göründüğünü tahmin ettiğimiz ama yaklaştıkça tuhaf bir kargaşanın hakim olduğu, bir insan için çok büyük ama evrende küçük bir nokta olan dünyamız…Siyaset ve teoloji kıskacında kalmış birbiriyle hiçbir ortamda anlaşamayan sekiz milyardan fazla insan.
En varlıklısı ile en varlıksızının, biyolojik olarak aynı miktarda yiyecek ile doyduğu ama bilinmez bir doyumsuzluk dürtüsü ile birbirlerini yok etme çabasında olan sekiz milyardan fazla insanın yaşamaya çalıştığı bir yer burası. Üstelik varoluştaki kaynağını bilmediğimiz milyarlarca canlı türü ile aynı habitat içinde yaşıyoruz.
Evren, dünya, ülkemiz, şehrimiz ve ailemiz. Bu sıralamanın her birinin içinde bir yerimiz var. Ancak yerimizden memnun değiliz ve muhakkak ki daha fazlasını istiyoruz. Üstelik bu istekler daha ilk nefeste başkalarının istekleri ile çakışıyor. Yine de sakin durmuyoruz. İsteklerimiz doğrultusunda ideolojiler ve başka birliktelikler oluşturup gruplar haline geliyoruz. Sonra ülkeler kurup savaşlar çıkarıyoruz.
Kitlesel hareketler, sosyal olaylar, hastalıklar, bireysel ve toplumsal kaosu besleyen her şeyi insan kendi üretiyor ve sonra da çözmeye çalışıyor, çoğunlukla da çözüme ulaşamıyor.
Neden?
Elbette bunun cevabını bilen henüz çıkmadı. Belki hiçbir zaman cevabını öğrenemeyeceğimiz bir soru bu. Öyle görünüyor ki sekiz milyardan fazla dünya hazirununun büyük çoğunluğu böyle bir soru olduğunun farkında bile değil.
Mekân cisimlerin birbirleri üzerine gelmesini engelliyor. Zaman da olayların birbiri üzerine gelmesini engelliyor… İşte bunun gibi sayısız ve muazzam kurallar içinde yaşıyoruz. Hiçbirini var etmediğimiz hâlde hepsinin sahibi sanıyoruz kendimizi. Oysa bir sineğin kanat çırpmasını organize edecek gücümüz olmadığının farkında değiliz. Ya da yüzleşmek istemiyoruz.
Hani o dünya liderleri var ya çoğu yetmişli yaşlarda. Yürüyüşleri bile düzgün değil ve belki de çişlerini bile tutamıyorlar ama kitleleri kaosa sürüklemek konusunda çok mahirler. Bunu neden yaptıklarını biliyorlar mı?
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, paralel evren, holografik bir dünya, rezonans kanunu gibi birçok fenomen de var. Muhtemel ki daha çok konular olacak… Acaba en merak edilen varoluş formunun esasına yaklaşabilecek mi insanoğlu?
Her gün bir tren kalkar yeryüzü istasyonundan.
Kim bilir yolcuları hangi görevi bitmiş ruhlardır.
Hangi zaman kalkacak trene binecek bu biricik ruh…
Her gün bir tren gelir yeryüzü istasyonuna
Nerden geldiği bilinmeyen trenin yolcuları
Hangi bedene can verecek…
Ve en son tren hangi zamanda kalkacak bu yeryüzü istasyonundan
Ve en son hangi ruh binecek bu trene…
Hani biz her şeyi biliyorduk. Hani yeryüzünün ve gökyüzünün hakimiydik. En iyisini biliyorduk. Ay’a bile gittiğimizi söylüyorduk. Denizlerin dibini tarıyorduk…
Oysa daha yeryüzü istasyonumuzun rengini bile bilmiyoruz. Bilemeyeceğiz de…
Şimdi yazımızın başına Kıbrıslı Zenon’a dönelim mi? Gerek kaldı mı? Adını bildiğimiz, bilmediğimiz ama insanlığın yararına ya da zararına bir şeyler yapmış olan… Kendini yeryüzünün hakimi sanan insanlarda ve dahi sonsuza kadar vazgeçilmez olduğunu sanıp da ilk trene yolcu olan ruhlara da şahit oldu bu dünyamız.
Küçük ya da büyük olmak ne kadar fark eder bilinmez ama son yolcu ruhun bindiği son tren kalktığı zaman bu yeryüzü istasyonundan, geride el sallayacağımız bir şey kalmadığını fark edebilecek durumda bile olamayacağız.
İşte o zaman kaosta dans edecek kimse de kalmayacak!
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
