İnsan, dünyaya geldiği ilk nefesle birlikte ölüme doğru yürümeye başlar. Belki de hayat, doğum ile ölüm arasındaki zamanı nasıl doldurduğumuzdur. Yaratılışımızın içinde birbirini tamamlayan iki farklı yapı vardır; eril ve dişil.
Bedenlerimiz, ruhlarımız ve mizaçlarımız birbirinden farklıdır. Her insan, geçmişten bugüne taşınan genlerin ve yaşanmışlıkların bir devamıdır. Biz yalnızca kendimizden ibaret değiliz; bizden önce yaşamış insanların da sessiz izlerini taşırız.
Bazen düşünüyorum…
İnsan gerçekten nedir? Bir beden mi, bir ruh mu, yoksa görünmeyen bir enerji mi? Belki de insanın özü enerjidir. Çünkü her duygu, her nefes ve her bağ görünmeyen bir akışın parçasıdır. Bu enerji doğada, toprakta, güneşte, rüzgârda ve en çok da suda kendini hissettirir. Su nasıl aktıkça hayat veriyorsa, insan da değiştikçe ve akışta kaldıkça kendini yeniler.
Hepsi, gerçek anlamını kalpte bulur.
Kalp attığı sürece hayat vardır. Durduğu anda ise geriye ne mal kalır ne makam; yalnızca hissettirdiklerimiz ve bıraktığımız izler kalır.
Belki de en büyük yanılgımız, çok vaktimiz olduğunu sanmaktır. Oysa hayat ertelenmeyi sevmez. Söylenmeyen bir sevgi, edilmeyen bir teşekkür ve paylaşılmayan bir tebessüm zamanla kaybolur. Bu yüzden sevginin tazeliğini, saygının değerini ve nezaketin inceliğini koruyalım. Çünkü insanı büyüten şey, sahip oldukları değil; başkalarının kalbinde bıraktığı izdir.
Belki de ölümsüzlük sonsuza kadar yaşamak değildir; bir duada, bir gülüşte ve ardında bıraktığın iyiliklerde yaşamaya devam edebilmektir. İnsan gelir, yaşar ve gider…
Gerçekten yaşayanlar ise dokundukları hayatlara umut bırakabilenlerdir.
***
