Hallâc-ı Mansûr Sendromu

Hüseyin Uyar

05-02-2025 14:14

Advert

Bu tabir de nereden çıktı, demeden önce bana bir kulak verin.

Elbette ben literatüre isim armağan edecek kadar Psikiyatri ilmine hâkim değilim. Yazacaklarımı anlatabilmek için kullandığım bir isimlendirmedir “Hallâc-ı Mansûr Sendromu”.  Özünde “anlaşılamama endişesi ve zındık olmakla suçlanma korkusu” olarak tarif edilebilir…

Bu sefer konumuz felsefe olsun.

İçten gelen dürtü veya bazı entelektüel kaygılar ile felsefenin büyülü dünyasına girmek istediğinizde, hemen yanı başınızda bekleyen çağcıl aydınlanma ile donanımlı rehberiniz sizi, Sokrates, Platon, Aristoteles eşliğinde Yunan felsefesi ile tanıştıracaktır.

Bu güzel bir başlangıç olabilir ancak bir sorun var!
“Hey, durun bir dakika! MÖ 5. yüzyıldan önce yaşamış insanlara haksızlık ediyorsunuz.” diye haykırmak isteyeceksiniz.

Daha ilk aşamada, öylesine rahatsız edici bir tutum ile karşılaşacaksınız ki, bu dönemden önce yaşamış insanların düşünce sistemlerinin yok sayıldığını fark edeceksiniz.

İşte bu tavır, sizin daha eskileri öğrenme isteğinizi tetikleyecektir.

Yolculuğunuz felsefe tarihinin daha eskilerine gitmek istedikçe, çağcıl rehberiniz sizi yakın tarihe çekmeye çalışacak ve Kıta Avrupası’nın entelektüel aydınlanmasına katkıda bulunan Hegel, Kant, Spinoza, Voltaire, Nietzsche gibi isimleri öne sürecektir.

Rehberinizin yeterli olmadığına karar verip, yerleşik bilgiye de itiraz ihtiyacı duyacaksınız.

“Bunlara saygı duyuyorum ama yetmez.” demeye çalışacaksınız.

Bu sefer sizden uzaklaşacaklar ve sizi anlamak yerine, felsefeden aforoz etmeye çalıştıklarına şahit olacaksınız.

Fark edeceksiniz ki, onlar için felsefe öğrenmenin yolu ya Yunan ya da Alman ekollerinden birine tabi olmakla alakalıdır.

Mevcudu geride bırakmaya karar verip, yerleşik bilgilerin sizi tatmin etmediğini düşünerek daha da başlangıca ilerleme iradesi gösterdiğinizde akıntıya kürek çektiğinizi fark edeceksiniz.

İşte bu; başlangıca doğru gidilen zor bir yolculuktur. 
Bugün bile dünyadaki birçok kültürü etkileyen Mısır panteonunda, Osiris, İsis ve Horus üçlemesiyle karşılaşacak, MÖ 3300 yıllarında kurulmuş olan Harappa Uygarlığı ile tanışacaksınız.

Geçmişe doğru çıktığınız bu büyülü yolculuk daha da gerilerde sizi, Vedalar ve Upanişadlar ile karşılaştıracaktır… 

O zaman göreceksiniz ki; bugün belirli ekollere mahkûm olanlar, kendi küçük göletlerinde su kuşu gibi çırpınırken, siz artık büyük denizlerde daha özgürce kulaç atıyorsunuz..

Asıl soru şu:
Yolculuğunuz esnasında, önemli ve büyük bir keşif yaptığınızı düşünün. Bu keşif yerleşik sistemi alt-üst eder nitelikte ise ne yapmaya karar verirdiniz?

Muhtemel ki, sosyal medya hesaplarından yayımlar, bir makale yazmaya çalışır veya bulunduğunuz ortamın durumuna göre davranarak kendi mecranızda yol almaya çalışırdınız. Çağımızda, Engizisyon Mahkemesi veya sizi “zındıklıkla” suçlayıp idam edecek Abbasi halifesi olmadığı için rahat olur muydunuz? Ya da anlaşılamama korkusu ile “Hallâc-ı Mansûr Sendromu” diye isimlendirdiğim korkuyu yaşar mıydınız?

Zaman 21. yüzyılı göstermesine rağmen sessiz durup risksiz şekilde başka bir “cesur” insanın keşfetmesini beklemek zorunda kalır ya da keşfinizi toplum ile paylaşır, risk alırdınız.

İşte bütün mesele budur. Yeterince doğru anlaşılamamak korkusu her daim düşünce özgürlüğümüzü kısıtlamaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, zamanın ruhuna hükmeden iktidarlar toplumun genel cehaletini bir silah olarak kullanmayı her dönem becermiş ve bu onlara fazlasıyla getiriler sağlamıştır.

Bütün bu acımasızlığına rağmen, cehalet iktidarı ne dünyanın dönmesine engel olabilmiş ne de “ene-l Hakk” denmesine mani olabilmiştir. Bedeli ağır ödenecek de olsa, gelmesi biraz geciktirilse de er ya da geç hak yerini bulmuştur.

Elbette ki, her kâşif/filozoftan hayatını riske atması beklenmez.  Bir insanın toplumsal, siyasal ya da mahalle baskısından korkması doğaldır.

Cehaletten uzaklaşma gayreti gösteren insanın saygıyı hak ettiğini bilmeliyiz.

Her daim “Ağzımda çıkaramadığım bir bakla var, söyleyemediğim keşiflerim var.” diyen insanların çok olmasını ümit ederiz.

Yazımızın başlığına ilham olan 9.yüzyıl mutasavvıfı, Mansûrel-Hallâc ( Hallâc-ı Mansûr)’a saygı ile… 


 Editör: Dr. Özlem DEMİR

DİĞER YAZILARI Değerli Yalnızlık 01-01-1970 03:00 Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında 01-01-1970 03:00 Yeni Çağda Dostluk Paradoksu 01-01-1970 03:00 Bir Ölümlü - İki Ölümsüz Paradoksu 01-01-1970 03:00 İstanbul Senfonisi 01-01-1970 03:00 Okyanusta Yalnız Bir Balina 01-01-1970 03:00 Yeni Dünyanın Titanları 01-01-1970 03:00 Dört Bin Yüz Yirminci Yaşını Kutlarım Dostum 01-01-1970 03:00 Kaos ile Dans Etmek 01-01-1970 03:00 Yeni Bir Tufan Zamanı mı? 01-01-1970 03:00 İşgal..., Ernest Hemingway ve Yusuf Akçura 01-01-1970 03:00 Bir Yazar - Bin Sorumluluk 01-01-1970 03:00 Gölge Edebiyat 01-01-1970 03:00 Neler Oluyor? 01-01-1970 03:00 Yazarına Ağlayan Roman 01-01-1970 03:00 1914 / -Seneye de Kavuşmak Nasip Olsun- 01-01-1970 03:00 Romanda Düet: Bir Kitabın Anatomisi 01-01-1970 03:00 18 Mart / Asırlık Borç 01-01-1970 03:00 Edebiyatta Dualite İhtiyacı 01-01-1970 03:00 Türkçemizi Köklerinden Beslemek 01-01-1970 03:00 Edebî Bir Dahi... Mustafa Kemal Atatürk 01-01-1970 03:00 Gel Bakalım 2024 01-01-1970 03:00 Öfkenin Sessizliğinde Kaza 01-01-1970 03:00 Öldürmeyin Dostlar 01-01-1970 03:00 Tanrıların Dili / Devangari 01-01-1970 03:00 Nardugan'dan Zemheri'ye! 01-01-1970 03:00 İnsanoğlunun Çocukluğuna İnmek 01-01-1970 03:00 Göçük 01-01-1970 03:00 Mahabharata 01-01-1970 03:00