“Kimmiş o?”
Sinirli bir karşılık verdi ve mağrur bir öfke ile “Bizden haraç isteyecek adam daha anasından doğmadı.” dedi.
“Bu doğmuş işte, patron.” Garsonun sıra dışı sakin ses tonu ortamda bir garip şüphe uyandırdı.
“Bu ne cüret?” diye ayağa fırlayan patronun öfkesi zirve yapmıştı.
“Birkaç gündür senden habersiz biz veriyoruz, yine gelince görmek istersin diye düşündük.” Garson, dikkat çekici şekilde sakin tavırlar içindeydi.
“Hemen gösterin bana o densizi!” dedi ve bir hışımla deri kaplı patron koltuğunun olduğu makamından kalktı ve hızlıca aşağı indi…
…
Konuya muhatap olan patron, değerli bir dostumdur. İyi tanırım kendisini, yiğit adamdır. Birlikte askerlik yaptık oradan bilirim. Bizim sitenin hemen yanında lokantası var. Lokanta dediğime bakmayın, gurmelerin not verdiği iyi bir restoran.
Bütün bu olayların gerçekleştiği esnada, restoranın üst katındaki ofisinde oturuyorduk. Garson gelip de “haraç” deyinceye kadar içbükey bir sohbetin etrafında dönüyorduk.
“Az bekle, şu densize haddini bildirip geliyorum.” dedi. Hızlıca olay yerine gitti.
Aradan çok zaman geçmemişti ki şef garsonu ile beraber geldi. “Ağabeyimizi ihmal etmeyin, her gün istediği kadar verin. Hatta gün içinde kaç defa gelirse vermemezlik etmeyin.” diye talimat verdi.
“Tamam patron, biz de öyle düşünmüştük zaten, ben de çocuklara gereken talimatları verdim.” dedi garson ve sonra herkes kendi işine döndü…
Dedim ki;
“Neler oluyor? Bir hışımla gittin, pamuk şekeri gibi döndün.”
“Ah! Görsen sen de çok seversin. Hadi, seni de tanıştırayım.”
Vay canına! Belli ki ortada sıra dışı bir durum vardı. Büyük bir merakla tanışmaya gittim.
Evet, gördüm ve tanıştım. O, pek benimle tanışmış gibi yapmadı. Kendisine ikram edilenle meşgul oluyordu.
Olsun! Canı sağ olsun.
Diğer bütün canlılar gibi (insan hariç) harikaydı.
Bir zaman sonra, bizim sitenin bahçesinde de gördüm onu. Kısa sürede arkadaş olduk…
Şimdi ben de sizi tanıştırayım.
Binlercesi gibi İstanbul’un sahiplerinden olmasına rağmen son derece mütevazı. Özgün bir davranış ile eyvallahı olmayan tavrı ve asla yalakalık nedir bilmeyen bağımsız ve bağlantısız bir karakter.
O bir sokak kedisi. Adını “Dilaver” koydum.
Arkadaşım diyorum ama onun benimle arkadaş olduğundan tam emin değilim. Bazen çok yakın davranıyor bazen hiç oralı olmuyor. Kimi zaman yalnız kimi zaman da arkadaşları ile geliyor.
Yanında gelenler, arkadaşı mı? Ondan da pek emin olamıyorum. Çünkü onların, birbirlerine hırladıklarına ve kötü davrandıkları anlara da şahit olmuşluğum vardır.
Her gün, aşağı yukarı aynı saatlerde buluşuyoruz.
Önce yaş mama, salam filan, artık ne varsa bir fasıl geçiyoruz. Ardından ben onlara, dünya ile ilgili siyasal ve sosyal gelişmeleri anlatıyorum. Tekmil verir gibi görev icra ediyormuşçasına ciddiyetle izahta bulunuyorum. Konumuz, sadece siyasal ve sosyal gelişmeler değil; ilim, bilim hatta teoloji bile olabiliyor.
Yani dünya gündeminde ne varsa bizde de aynısı.
İnanır mısınız, geçen gün “kuantum sarmalını” anlattım. Dinledi ve benim heyecanlandığım kadar heyecanlanmadı.
“Siz daha bunları yeni mi keşfediyorsunuz?” der gibiydi.
Bu aralar genelde, ABD/İsrail- İran Savaşı’ndan bahsediyorum. Sükûnetle dinliyor ve “İnsansınız, sizden her şey beklenir.” der gibi bakıyor.
Bir dilim salam, onu daha çok heyecanlandırıyor. “Oyalanma da ver şunu yiyeyim.” havasında.
Şimdi size onun hakkında magazinsel bir haber vereyim. Sakın, benden duyduğunuzu söylemeyin!
Bu aralar bir sevgilisi olmuş Dilaver’in. Beraber dolaşmaya başladılar. Beni de beraber karşılıyorlar. Onun adını da “Dilber” koydum. Seviyeli bir birliktelikleri olduğunu tahmin ediyorum. Neyse, bu onların özel hayatı, fazla karışmayalım…
Arthur Schopenhauer diyor ki;
“Bir kanişim var, ne zaman yaramazlık yapsa ona şöyle derim:
‘Yazıklar olsun, sen köpek değil, olsa olsa insansın. Evet ya, insan! Kendinden utanmalısın.’
O zaman utanır, gidip bir köşeye kıvrılır…”
Robert M. Sapolsky, “Zebralar neden ülser olmaz?” diye sormuş. Stresle ilgili bir kitap yazmış. Sonuçta, zebra savanada karşılaştığı aslandan kaçıyor. İki seçenek var, ya ölecek ya kurtulacak.
Ölürse sistem kapanıyor ve stres zaten olmuyor. Diğer seçenek gerçekleşirse, kurtulduktan dakikalar sonra normal bir şekilde otlamaya devam ediyor. Zihninde gelecek kaygısı yaşamadığı için stresi devam ettirmiyor…
Bu da bize anlatıyor ki kaygı, korku ve buna benzer şeyler, gerçeklikten öte, zihinde yaşandığı için stres üretip, ülsere neden olabiliyor. Aslında zebranın davranışı son derece mantıklı. Biraz önce yaşadığı ölüm korkusunu hemen bertaraf edip, otlaktaki yiyeceklerin tadını çıkarmaya devam ediyor. Eğer saldırıdan kurtulamaz ise zaten ölmüş olacak. O takdirde de stres diye bir kavram olmayacak.
Zürafaların su içmek için eğildiklerinde oluşan G kuvvetine dayanma yetenekleri, pilotların korunması için geliştirilen teknolojide kullanılıyor. Kartalların kanatlarındaki bir ayrıntıdan esinlenerek yapılan aparat sayesinde, uçakların iniş kalkıştaki aşırı sesi büyük ölçüde engelleniyor. Helikopter böceklerinin uçuş tekniğini duymuşsunuzdur…
Nihilist pengueni hatırladınız değil mi? Hani sürüden ayrılarak tek başına dağlara doğru giden… O sevimli hâli ile cesaretimizle yüzleşmemizi sağlamıştır.
Neyse, biz yine Dilaver ve sevimli arkadaşlarına dönelim.
Her gün salam ve yaş mama eşliğinde dünya gündemini dinliyorlar.
İnanır mısınız, tarihten ve felsefeden bile haberleri var. Newton’un gizemli yılları hakkında bilgi verecek gibi oluyorlar ve sonra vazgeçiyorlar. Thomas Edison ve Nikola Tesla arasındaki tercihlerini bana söylediler. Dahası, dinler tarihi hakkında söylediklerini sizinle paylaşamam.
Dilaver, geçen günlerin birinde bana şöyle bir soru sordu:
“Uzaylılar dünyaya gelse uygarlık seviyenizi ölçmek için neyinizi incelerler?”
“Tabii ki teknolojimizi.” dedim.
“Yanılıyorsun. Onlar zaten çok uzaklardan geldiği için kendilerindeki teknoloji üst seviyede olacaktır. Teknolojinizi ciddiye almazlar. İnsanoğlunun ürettiği, sanat ve edebiyata bakarlar. Böylece, insan zihninin üretebilme kapasitesini ölçmüş olurlar.”
Evet, bu bana da mantıklı geldi. Gelişim, zihinsel üretkenliğin sınırları ile ölçülmeli.
Burada başka bir soru da benim aklıma geliyor: Dünyanın entelektüel seviyesi nedir? Bunu ölçmeye olanak var mıdır?
Elbette böyle bir ölçüm yapılamaz. Bir referans noktası veya kıyas yapabileceğimiz başka varlıklar olmadığı için herhangi bir yargıya varamayız.
Ama şu soruya muhatap olabiliriz: “İnsan varoluştan bu yana gelişmekte midir?” Bugünün dünyasından bir insan ile aynı bölgede iki bin yıl önce yaşayan başka bir insanı kıyaslayalım.
Varoluş, dünyayı algılama ve düşünsel üretim becerisini kıyaslayalım. Bugünün insanında yirmi asırlık bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz?
Derinlemesine düşündüğümüzde bu sorunun cevabını o kadar da kolay veremediğimizi anlarız…
İşte bu noktada, çağdaş insan kendisini fazla önemsiyor olabilir.
…
Dilaver’e dedim ki “Seçim zamanı, seni yanımda götüreyim de oy kullan!”
Elbette böyle bir diyalog yok!
Eğer olsaydı ve bütün oyları Dilaver ve arkadaşları kullansaydı bugün dünya daha yaşanılası bir yer olabilirdi, diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü boğarcasına üzerimize gelen cehalet ve narsist duygularla birleşen oportünizm, geleceğimizi tehlikeye atıyor.
Binlerce kilometre ötede bir şuursuz kişinin yetkisi dahilinde nükleer bomba kullanmasından endişe duyuyor olmamız, normal olmamalı. Bugün, yarın, bir yıl, on yıl, yüzyıl vs. dünya bu tedirginliğin stresini nasıl kaldıracak?
İnsanların birbirlerini boğazlamak için geliştirdikleri teknolojinin gölgesinde çok daha fazla şeyler söyleyebiliriz ama…
Anlamıyor insanoğlu! Ders almıyor. Kendine ve doğaya düşman olmayı seçiyor.
En iyisi, bütün bunları Dilaver ve arkadaşlarına anlatmak…
***
