Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi

Mine Çağlıyan

10-05-2026 00:33

Advert

                              1. BÖLÜM
             İSTASYONDA İKİ KIZ KARDEŞ
 
ETİLER / İSTANBUL

Yolcu şamanlar, Mayıs ve Nisan’ı Mayıs’ın Etiler’deki evine getirdiklerinde Mevhibe ve Eylül içerde onları bekliyordu. Nisan hâlâ baygındı. İki yolcu şaman onu içeri taşıdıktan sonra evi özel bir büyüyle korumaya aldılar ve gece nöbeti için arabaya döndüler.

Mayıs, yaşadığı travmanın etkisinden çıkmıştı fakat Nisan ve Mevhibe’ye kırgındı. Kendisine sarılmak isteyen Mevhibe’yi görmezden gelerek annesine sarıldı. Eylül, kızının sırtını okşarken Mevhibe’ye “merak etme” der gibilerden bir bakış attı. Mevhibe hiç kırılmamıştı, Mayıs’ı anlıyordu; olayları sindirmek için zamana ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu yüzden anne-kızı baş başa bırakıp sessizce Nisan’ı yatırdıkları odaya geçti ve onun elini avuç içlerine alıp bedenini taramaya başladı. Kendi gücü Nisan’a fazla gelmiş olmalıydı ama fiziksel ya da zihinsel bir sorun yok gibiydi. Zaten göz kapakları ve bedeni hareketlenmeye başlamıştı bile, çok geçmeden de gözlerini açtı.

Nisan, Mevhibe’yi görünce gülümsemek istedi fakat o anda başına saplanan ağrı yüzünden bunu yapamadı. Az sonra yavaş yavaş zihni açılmaya ve olanları hatırlamaya başlamıştı. Birden panikle doğruldu,  “Mayıs?”

“İyi o bir tanem, sakin ol. Kalkma daha. Sen nasılsın?”

“Bana ne oluyor teyzeciğim? En son o adamı öldürmek istediğimi hatırlıyorum, halbuki oraya vardığımda ne yapacağımı bile bilmiyordum. O kadar çok korktum ki Mayıs’a bir şey olacak diye, titriyordum. Önce Alp, şimdi Mayıs diye düşünürken içimdeki nefret büyüdü, büyüdü, gerisini hatırlamıyorum.”

Nisan’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Herhangi bir açıklama duyacak hali yoktu. Mevhibe de bir şey söylemedi, onun başını okşadı bir süre, bir yandan da ağrısını dindirmek ve biraz daha uyuyabilmesi için şifa veriyordu. Nisan çok geçmeden derin bir uykuya daldı. Mevhibe onu alnından öpüp doğrulduğunda Mayıs’ın kapının dışında durmuş sessizce ağladığını gördü. Her şeyi duymuş olmalıydı. Mevhibe kollarını açtığında Mayıs bu defa bir saniye bile beklemeden atıldı bu kollara.

“Hepsinin bir nedeni vardı yavrum, kimse seni dışlamadı. Barıştık mı?”

Mayıs, bir yandan ağlarken başını evet der gibi sallamakla yetindi. Geçirdiği günün korkuyla karışık tüm duyguları açığa çıkmıştı bir anda. Kendini tamamen bıraktı ve Mevhibe’nin şefkatli kollarında sakinleşene kadar ağladı. Telefon çaldığında birlikte içeri geçmiş, Eylül’ün ellerine tutuşturduğu çaylarını yudumluyorlardı. Mayıs, telefonu açmaya yeltenen annesini “Merak etme iyiyim.” diyerek durdurdu.

“Mete…” derken sesi bir anda değişmiş, yüzü aydınlanmıştı.

“Mayıs dinle beni, çocuk tehlikede. Onu başka bir yere götürmemiz lazım.”

“Hangi çocuk?”

“Ah! Bilmiyorsun tabii ki. Mevhibe Abla anlatır size. Buradaki görevim özel bir çocukla ilgili. Neyse detayları boşver ama büyücüler biliyorlar. Başından beri takip edilmişim. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama onun varlığını bilmeden bile hazırlarmış her türlü olasılığa. Çocuk beni kurtardı ama artık burada kalamaz. Ve daha hazır değil. Buradaki ekiple birlikte bir süre ortadan kaybolmamız gerekecek. Uzun bir süre haberleşemeyebiliriz. Ve Mayıs…” 

Bir süre ikisi de konuşmadı. 

Mayıs, Mete’yi uzun bir süre daha göremeyeceği dışında hiçbir şey anlamamıştı. Sesine güçlü bir ton vermeye çalışarak,  “Biliyorum sevgilim, ben de…” dedi.

“Biliyorum. Lütfen dikkatli ol.”

“Sen de.” 

Mayıs telefonu kapadığında hüzünlüydü ama biraz kendine geldiğinde Mete’nin sözlerini hatırlayarak hemen Mevhibe’ye döndü,
“Teyzeciğim şu özel çocuk… Kim o?”
“Kâhin şaman kızım. Kâhin şaman Korya.”

SÜRPRİZLER

Alp, büyücülerin esiri olduğundan beri ilk kez doğru düzgün uyuyabilmişti. Yatağında doğruldu. Nolan’ın gittiğine emindi. Bu süreyi kendini toplamak ve bundan sonra olabileceklere hazırlanmak için kullanacaktı. Derin nefesler alıp vererek meditasyona başladı. Ne kadar zamanı olduğunu bilmiyordu ama bir an önce üzerindeki büyüyü kaldırmalıydı. Doğan’ın yerine yeni birinin hazırlandığından emindi ve O’nu korumak için elinden geleni yapmalıydı. Etrafında olan biteni kavrayabilmek için iyice konsantre oldu.

Dışarıda bir panik havası yoktu. Herkes hararetle çalışıyordu ama sanki onu unutmuş gibiydiler. Küçük bir risk alıp bir şeyler denemeliydi. Onunla ya da başka biriyle bağı olmayan, şamanlara ya da büyücülere hizmet etmeyen özgür varlıklarlardan birini çağırmaya karar verdi. Alp güçlü bir şaman olarak bunu istediği zaman yapabilirdi ama bu çağrıya karşılık vermek ya da hiç umursamamak tamamen varlığın kendi kararıydı. Yine de denemeye değerdi. Odanın kalkanını açabilmek ve çağrıyı iletebilmek için iki saat uğraşması gerekti. Sonunda odanın ortasında sevimli bir kız çocuğu beliriverdi. Alp uzun süredir ilk kez gülümsedi. Evet, kimse onunla ilgilenmiyordu. Kız saygıyla Alp’i selamladı ve, “Sizin için ne yapabilirim?” dedi.

“Geldiğin için teşekkür ederim. Beni çıkarabilir misin buradan?”

“Canım sıkılıyordu zaten.” deyip kıkırdadı kız, sonra hemen ciddileşti.

“Çıkarabilirim. Nereye gitmek istersiniz?” dedi.

“Harika! Peki ama önce bir şey daha istesem?” 
“Hmm, olur tamam. Nedir?”

“Burada bir arkadaşım var, adı Filiz. Onu bulabilir misin? Gitmeden önce onunla konuşmalıyım.”

Kız biraz düşünüyormuş gibi yaptı sonra kıkırdayarak gözden kayboldu. Alp kendisini gülümseten bu oyuncu varlığın arkasından bir çağrı daha yaptı. Bu kez o kadar beklemesi gerekmedi. Yakışıklı şifacısı Harry birkaç saniye içinde yanındaydı. Duygusallığını gizlemeye çalışarak, “Seni çok merak ettik.” dedi.

“Ben de sizi özledim. Şimdi her şeyi anlat bana.”

Filiz, bir anda algıladığı o tanıdık enerjiyle yerinden zıpladı. Ani tepkisini gören oldu mu diye korkarak hemen etrafına bakındı. Fakat konferans salonundaki herkes kendi dünyasındaydı. Kimi telefonla konuşuyor kimi bilgisayar başında büyük gün için çalışıyordu. Yavaşça yerinden kalkıp düşüncelerini kontrol altında tutarak salondan çıktı. Amcasının enerjisini hissediyordu, onun rahatladığını hemen anlamıştı. İçi mutlulukla doldu ama bu duygusunun dışarı yansımasına izin vermedi. Tedbiri elden bırakamazdı. Bu bir tuzak olabilirdi. Yine de bu o kadar pozitif bir algıydı ki bunu hiçbir büyücü beceremezdi. Zaten Nolan da orada değildi. Onun yokluğu gerçekten de harikaydı. 

Bir koridordan diğerine ilerlerken düşünce selini güçlendirerek enerjiyi takibe başladı. Hisleri onu aşağıya götürüyordu. Asansörü kullanmayıp merdivenlerden inmeye karar verdi. Sonunda eksi ikinci katta durdu, kapıyı açıp koridora girdi. Karanlık koridorda yalnızca gece ışıkları yanıyordu ve ilk adımı attığı anda Filiz güçlü bir büyüyle yaratılmış kalkanın enerjisini hemen algıladı. Devam edip etmemekte tereddüt etti ama bu kadar yaklaşmışken artık duramazdı. Bir anda önünde minik sevimli bir kız çocuğu belirdi. Neredeyse çığlık atacaktı. Küçük kız, Filiz başka bir tepki veremeden onun elini yakaladı, “Nihayet hoş bir insan. Benimle gel çabuk!” diyerek onu çekiştirmeye başladı.

“Sağ ol da sen kimsin? Nereye gidiyoruz?”

“Tahminime göre sen de onu arıyorsun. Bundan iyi fırsat olamaz. Burada bir lakaytlık var, neden bilmem ama önceden böyle değildi. Neyse, bundan yararlanmak lazım.”

Filiz büyücülerle yaşadığı süreçte neredeyse paranoyak olup çıkmıştı. Sakinliğini koruyarak, 
“Kimi? Neden bahsediyorsun? Ben kayboldum.”  dedi.

Kız durup gülmeye başladı, “Aman ya! Anladım tedbirlisin tamam. Sen beni takip et, sana bir şey göstereceğim.”

Filiz, “İşim vardı ama neyse göster bakalım.” deyip kızın peşine takıldı. Kız koridorun sonundaki bir kapının önünde ortadan kayboldu. Filiz’in kalbi deli gibi atıyordu. Kapıya dokununca elektrik çarpmış gibi geriye fırladı, “Burada!”

Kapının diğer tarafında Alp gülümsüyordu, “Filiz, canım kızım evet, buradayım. Nasılsın, dayanabiliyor musun?” 

Bu halde bile onu düşünüyordu Alp amcası, iki ay boyunca işkence görmüş tutsak edilmiş olan kendisiydi halbuki. 

“Yok kızım, iyiyim ben merak etme. Bir boşluk buldum. Harry de benimle şimdi. Büyüyü bozduk.”

“Amcacığım, Ah amcacığım! Nasıl özledim seni! Peki nasıl çıkaracağız seni?”

“Bu küçük tatlı kız çıkaracak beni ama tabii ki yürüyerek değil. Neyse gitmeden önce seninle konuşmak istiyordum.”

“Amcacığım ben gelmiyor muyum?” dedi Filiz hayal kırıklığıyla ama tabii ki nedenini biliyordu. Yıllarca bunun için eğitilmişti. Görevi vardı ve devam etmeliydi.

“Evet yavrum, maalesef bir süre daha özleyeceğiz birbirimizi ama az kaldı.”

Filiz hüzünlenmişti. İki aydır hep yalnız hissediyordu ama şimdiki hissi terk edilmişlikti. Saçmaydı ama öyle hissediyordu.

“Asla kızım. Sana daha çok destek vereceğiz artık. Harry burada seninle kalacak. Yalnız olmayacaksın. Seni çok seviyorum ve seninle gurur duyuyorum.”

“Ben de amcacığım, diğer tarafta görüşmek üzere.” 

Alp ve küçük kızın enerjisi az sonra yok oldu. Filiz biraz rahatlamış ve umutla dolmuştu. “Hadi bakalım!” dedi kendi kendine, “Dayan Filiz!” 

                                    * * *

Nisan, Moda’daki evinin yatak odasında çalışıyordu. Odası onun sığınağı gibiydi. Gece mavisi ve beyaz renklerle döşediği bu odada hep huzurlu hissederdi kendisini. Şimdiyse o kadar rahat değildi. Çok iyi konsantre olmasını gerektiren zor bir deney yapıyordu. Odada yine tüm eşyalar havadaydı. Yaptığı deneyin bununla bir ilgisi yoktu ama bu Nisan’ın gücü açığa çıktığında hep olan bir şeydi. Aslında hoşuna da gidiyordu. Şu anda yaptığı deney büyücülerin kullandığını düşündüğü bazı müzikleri derinlemesine incelemekti. Bu biraz tehlikeliydi, değişik varlıkları çekebilirdi üzerine ama Nisan bunu engellemeyi çok iyi öğrenmişti. Artık bu hızlı öğrenme sürecini ve neyi neden öğrendiğini daha iyi kavrıyordu. 

Gözleri kapalı ve yatağında uzanır vaziyette yaptığı bu çalışmadan bir şey çıkmayacağını anladı sonunda. Bunlar yanlış müziklerdi. Bir anda odada bir esinti oldu. Gözlerini açtığında Alp, yanında küçük bir kızla odanın ortasında duruyordu. Gözlerini bir kez daha kapayıp açtı, hala oradaydılar. Nisan hemen ayağa fırladı ve kendini Alp’in kollarına bıraktı. Alp onu kucaklayıp öpmeye başladığında Nisan’ın içine gömdüğü tüm duyguları açığa çıkmıştı, onun yumuşak öpücüklerine karşılık verirken bir yandan da ağlıyordu. Sonunda ikisi de sakinleşmiş ama birbirlerinden hala kopamamışlardı.

“Şey pardon, ben hala buradayım. Acaba benimle işiniz bitti mi?” diyen küçük kızı ve onun yüz ifadesini görünce kahkahalarla gülmeye başladılar. Nisan kızı kucaklayıp öptü, “Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim.”

“Ben de teşekkür ederim. Bunu hiç unutmayacağım. İstersen gidebilirsin tabii ki.” dedi Alp de sıcacık bir sesle. Kız küçük bir reverans yapıp hemen ortadan kayboldu.
“Ne diyeceğimi bilmiyorum. Nasıl oldu bu? Ben harekete geçmeden geldin.”

“Benim güzel aşkım Doğan’ın yerini almış demek.”

“Evet, elim kolum bağlı bekleyemezdim.”

“Sen muhteşem bir kadınsın ve duyduğuma göre yeni güçlerin hepimizi kıskançlıktan çatlatacak kadar büyükmüş ama biliyor musun buna hiç şaşırmadım.” diyen Alp yeniden sarıldı Nisan’a.
“Artık hiç korkmuyorum sevgilim.” dedi Nisan da başını onun omzuna dayayıp.
           
Evde herkesin yüzü gülmeye başlamıştı. Harika yemeklerin yanına nefis şaraplar açılmış ve bir kutlama havasına girilmişti. Mayıs, Mete’yle olan konuşmasından beri biraz buruktu ama Alp’in geri dönüşü onu da bu havadan çıkarmış, daha umutlu ve cesaretli bir ruh haline girmişti. Yine de uygun bir anda masada konuyu açtı, “Mete’ye yardım göndermeyecek miyiz? Nolan da oraya gitti, bunu biliyoruz. Durum çok kritik.”

“Merak etme Mayıs, manastırdaki ekip yeterince güçlü. Mete’nin kendi ekibi de var. Korumaları da yeterli. Nolan oraya varmadan bizimkiler ortadan kaybolacaklardır.”

“Peki nasıl bileceğiz iyi olduklarını?” diye neredeyse kendi kendine mırıldandı Mayıs.
Nisan, kardeşinin elini tutup, “Merak etme Mayıs ben bunu öğrenebilirim.” deyince Mayıs’ın gözleri parladı. Gülümseyip Nisan’ın yanağına bir öpücük kondurdu.

                                 * * *

Manastırda yol hazırlıkları başlamıştı. Mete bir an önce yola çıkmak istiyordu. Henüz manastır keşfedilmemişti ama bu bir an meselesiydi. Yolcu şamanlar ajanları gözetliyor, onların gönderdiği varlıkları bir şekilde kandırıp başka yerlere yönlendiriyorlardı. Ama bu aldatmaca çok uzun sürmezdi. Buna rağmen yola çıkamıyorlardı çünkü kâhin şaman Korya durmadan transa giriyordu. Görülerinden bazıları çok işlerine yarıyor ve önlemler almalarını sağlıyorken bazıları da hiçbir anlam ifade etmiyordu. Uzak gelecekle ilgili olabilirdi bunlar.

Korya’nın anneannesi Olga ve annesi Katya, onun ağzından çıkan anlamlı anlamsız her bir kelimeyi kaydediyorlardı. Herkes yorgun ve uykusuzdu. Manastırda kaldıkça da tehlike büyüyordu fakat çocuğu da bu şekilde hareket ettiremiyorlardı. Sinirler iyice gerilmişti.
Mete sabırsızca koridoru arşınlarken zihninde Nisan’ın sesini duyunca afalladı, “Mete Merhaba. Nolan geliyor. Ne durumdasınız?”

“Nisan? Nasıl?”

“Sonra anlatırım Mete. Durumunuz ne?”

“Hala manastırdayız. Korya durmadan transa giriyor. Bu yüzden de yola çıkamıyoruz.” 

O anda zihninde duyduğu okkalı bir küfür Mete’yi şaşkına çevirmişti, tanıdığı Nisan değildi bu.

“Pardon Mete, tamam. Lütfen Korya’nın odasına gider misin, bir şey deneyeceğim.” 

Mete, daha Nisan konuşurken yürümeye başlamıştı. Çocuğun odasına varınca hemen içeri girdi. 

“Onun elini tut, Mete.” 

Mete, Nisan’ın dediğini yapıp beklemeye başladı. Olga ve Katya şaşırmışlardı, onun ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. 

“Ne yapıyorsun Mete?” dedi Olga.

“Dışarı çıksınlar, söyle onlara.” dedi Nisan. 

Mete kibarca iletince istemeyerek de olsa itiraz etmeden odadan çıktılar. Biraz sonra Korya’nın eli titremeye başlamıştı. Mete, avuçlarında bir enerji akışı hissetti ve az sonra da Nisan’ın çocukla konuşmaya başlayan sakin sesini duydu, “Korya, uyanmalısın canım, tehlikedesin.”

“Çok geç Nisan. Onlar buradalar. Benim de burada olmam gerek, şu an gidemeyiz.”

Korya sonunda uyanmıştı, artık bedeni titremiyordu ve tehlikede olduğunu bilmesine rağmen de çok sakindi fakat bu kez Nisan sakinliğini kaybetmişti, “Ama hazır değilsin. Seni kaybedemeyiz. Saklanman ve eğitimine devam etmen çok önemli.”

“Bana bir şey olmayacak Nisan, merak etme. Ölümler olacak tabii. Ama burada kalmam gerekiyor.” dedi Korya ve o anda gözlerini açıp yatakta doğruldu. Nisan kanalıyla her şeyi duyan Mete’ye döndü hemen çünkü onun kararsızlığını algılamıştı. Bunun üzerine gözlerini onun gözlerinden ayırmadan kendi kararlılığını gösteren bir ifade takındı. Sanki bir anda çocuk olmaktan çıkıp büyümüş ve bir erkek olmuştu. Mete ise hem Korya’nın kararı hem de Nisan’ın bu kadar uzak mesafeden kendisine ulaşması yüzünden hala şaşkındı. Kısa bir sessizlikten sonra Nisan, “İyi şanslar Mete, iyi şanslar Korya.” deyip iletişimi kesince Mete kendine gelebildi. Soran gözlerini Korya’ya çevirmişti ama Korya ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü. Bir süre dışarıyı izledikten sonra, “Çok işimiz var. Herkesi buraya çağırır mısın lütfen?” dedi. Mete başka çaresi olmadığını anlamıştı, onu ikiletmeden çağrısını yaptı. 

                                     * * *

Mayıs, Nisan’ın yüz ifadesinden ters bir şeyler olduğunu anlamıştı: “Anlat, ne oluyor?”

“Sıcak savaş başlıyor, manastırda kalacaklar.” dedi Nisan.

“Korya’nın kararı mı?” dedi Alp.

“Evet ve yardıma ihtiyaçları olacak.”

“Ne zaman yola çıkıyoruz?” dedi Mayıs heyecanla öne atılarak.

Alp şefkatle Mayıs’a bakarken Nisan hepsini şok eden kararlı bir tonda:“Biz değil, ben gideceğim! Korya bunu direkt söylemedi ama sanki ayrı bir kanaldan yalnızca benim kulağıma ‘Buraya gelmelisin.’ gibi bir şeyler fısıldadı.” dedi.

ŞÜPHE

Nolan uçakta son birkaç günü düşünüyordu. Hemen yola çıkmak istemiş ama organizasyondaki bazı aksilikler onu geciktirmişti. Artık aralarında bir sabotajcı olduğundan emindi. Ama zihnini en çok kurcalayan kişi, Mayıs’ın daha önce hiç ciddiye almadığı kardeşi Nisan’dı. Elindeki dosyada onun böyle bir gücü olduğundan hiç bahsedilmiyordu hatta bu gücü tanımlayamıyordu da. Nisan, ancak çok güçlü birkaç büyücü ya da şamanın birlikte yapabilecekleri bir şeyi tek başına yapmıştı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Şamanlar, büyücülerin bilmedikleri başka güçlere mi sahiptiler artık? Yoksa bu yalnızca Nisan’a mı özeldi? Bu gücün kaynağı neydi? Canı sıkıldı, bilgi eksikliğinden nefret ederdi. Üstüne üstlük Sibirya’da da bir bilinmezlik vardı. Bir tek kâhin çocuğun varlığından emindi.

Nolan, hayatı boyunca belki de ilk kez kendinden şüphe duyuyordu. Halbuki iki gün öncesine kadar başarılı olacağından o denli emindi ki. Bu başarı onu en üst konumlara taşıyacaktı. Şimdiyse yaşlılarla tatsız konuşmalar yapmak zorundaydı. Derin bir nefes aldı. Artık hata payı yoktu. Telefonunun çalmasıyla düşüncelerinden bir anda sıyrıldı, “Evet? Ne? Nasıl? Sizi geri zekalılar! Bir günde her şeyi mahvettiniz. Bana Megan’ı ver.”

“Evet Nolan, her şey ben yokken olmuş. Çok kızgınım şu anda, soruşturmayı hemen başlatıyorum merak etme.” dedi Megan telefonu alır almaz.

“Megan, içimizde bir ajan var buna eminim. Çok önemli bir konumda olduğunu sanmıyorum, bu yüzden gözümüzden kaçtı. Küçük sabotajlar yapıyor bence. Onu bul! Alp konusuna gelince, o büyüyü nasıl aştı bilmiyorum ama yardım içerden geldiyse bunu bilmeliyim. İçimizde bir hain olabilir. Şule’yi çağır.”

“Şule’ye ne gerek var, ben hallederim.” dediği anda pişman oldu Megan, Nolan’ın sinirlendiğini anlaması için onu görmeye ihtiyacı yoktu, hızla verdiği tek bir nefes yetmişti. “Tamam Nolan. Burayı bir Nazi kampına çevireceğim, merak etme. Sen de dikkatli ol.”

Nolan’dan sonra en yetkili büyücü olan Megan, soğuk ve mesafeli tavrını koruyarak telefonu kapadığında derin bir nefes aldı. Nolan’la konuşurken hep çok dikkatli olması gerekiyordu çünkü ona aşıktı ve ona karşı bu kadar zayıf olduğu için kendisinden nefret ediyordu. Aralarındaki ilişkinin Nolan için yalnızca seksten ibaret olduğu çok açıktı. O tek bir kadınla olamazdı ve Megan var gücüyle bu duygusunu saklamak zorundaydı; yoksa Nolan onunla bir daha asla birlikte olmazdı, iğrenirdi aşk gibi duygulardan. Megan üzgün bir halde yürürken birden durdu. Kendine bir çekidüzen vermeliydi artık. Derin bir nefes alıp verdi, kısa bir güç duası okudu ve bedenine taze bir enerji yayılırken yüz ifadesi yeniden sertleşti. Az sonra o bildik güçlü ve soğuk haline geri dönmüştü.

Toplantı odasına girip hemen asistanını yanına çağırdı. Kız içeri girer girmez en sert tavrıyla istediklerini sıraladı,
“Organizasyonda çalışan herkes tek tek buraya gelsin. İşle ilgili gelişmeler konusunda bilgi alacağımı söyle. Yanımdan çıkan herkesi kilit altına alın. Kimse birbiriyle konuşmayacak. Gece saat 10.00’da bütün yöneticileri odama bekliyorum. Gelmeyen cezalandırılacak ona göre! Hadi git!” dedi ve telefonunu açıp bir numara çevirdi, selamsız sabahsız,
“Şule hemen buraya gel! Tüm işlerini iptal et! Birkaç gün benimlesin.” dedi.

Şule, gökdelenin rezidans bölümünde yer alan lüks dairesindeki yatağında yakışıklı partnerlerinden biriyle birlikte geçirdiği harika zamanın bölünmesinden hiç hoşlanmamıştı. Ama işini bitirmeden de yataktan kalkmaya niyeti yoktu. O tatsız Megan biraz bekleyebilirdi. Bir süre sonra yeterince tatmin olduğuna karar verip yataktan kalktı. Adamı hemen gönderip hiç acele etmeden duşunu aldı. Sonra da en seksi elbiselerinden birini seçti, pahalı ve oldukça yüksek topuklu bir ayakkabıyla kombinini tamamladı. Çalışırken ya da eğlenirken, nerede olursa olsun göz alıcı olmayı severdi. Etkileyici kocaman mavi gözleri, gür ve kıvrık kirpikleri ve büyüleyici güzellikteki yüzü makyaj istemezdi. Dolgun dudaklarına hafif bir kırmızılık veren rujunu sürdüğünde artık hazırdı. Yine aynı yavaşlıkta hiç acele etmeden salına salına dairesinden çıkıp asansöre yöneldi.

Soruşturma söylentileri çabuk yayılmış, bir anda herkes birbirine şüpheyle bakar olmuştu. Filiz odasını arşınlıyordu. Oldukça endişeliydi, “Neler oluyormuş öğrenebildin mi Harry?”

“Pek bir şey öğrenemedim Filiz. Odadan çıkan herkes tecrit altına alınıyor. Biz bile giremiyoruz. Çok güçlü bir büyüyle korunuyor odalar. İyi ki bunu Alp’te kullanmamışlar. Neyse, bir şey daha var; Megan soruşturmayı yalnız yürütmüyor, yanında bir kadın var. Diğerleri aralarında fısıldaşırken duydum. Adı Şule’ymiş. Ses tonlarından ondan bayağı hoşlandıklarını fakat bir yandan da çekindiklerini anladım.”

Filiz’in yüzü bir anda sapsarı olmuştu. Nolan’dan sonra hatta belki ondan da daha güçlü bir sezici ve hafıza çekici kadının varlığından konuşulmuştu bir ara yanında, “Kahretsin! Megan’la çok rahat başa çıkabilirdim ama şimdi… Ne yapacağım? Nolan’la bile zor başa çıkıyordum. Onlar da hep kısa süren konuşmalardı ve küçük flörtlerle atlatıyordum. Harry, hemen bana onun hakkında daha çok bilgi topla. Benim sırama tahminen iki saat var. Sonra da bu bilgilere göre güçlü bir kalkan oluşturalım.”

“Tamam…” diyen Harry anında gözden kayboldu.

MANASTIR

Olga, torunu Korya’daki değişikliğe inanamıyordu. Onun bir gecede çocuk olmaktan çıkıp olgun genç bir erkek olmasını izlemişti. Hem gurur duyuyor hem de endişeleniyordu. Korya, yönetimi ele almış, herkese emirler yağdırıyordu ama bunu o kadar büyük bir özgüven ve kibarlıkla yapıyordu ki kimse bundan gocunmuyor ve sekiz yaşında bir çocuktan emir aldıklarını düşünmeden saygıyla ona itaat ediyorlardı.

“Anneanneciğim, neden endişeleniyorsun?” diye sordu Korya.

“Sadece biraz yavrum. Seninle gurur duyuyorum.”

“Annemle sen buradan gitmelisiniz bence ama beni bırakmayacağınızı biliyorum.”

“Tabii ki biliyorsun. Buradaki herkese ihtiyacın var.”

“Evet anneanneciğim ama buradan kaç kişi çıkarız bilmiyorum. O kadar olası gelecek var ki… Yine de savaşı burada karşılamamız en iyisi olacak gibi görünüyor.” 

Olga torununa sımsıkı sarıldı, “Sonuçları neyse birlikte göğüsleyeceğiz yavrum. Benim sürem bitmişse bile sen asla yalnız olmayacaksın.”

Korya, Olga’ya sımsıkı sarıldı ve bir süre sonra, “Gitmem gerek.” diyerek odadan çıktı. Nisan’ı düşünüyordu. Geleceği ve onunla çok şey başaracaklarını görmüştü. Ama bunun için onun tam zamanında gelmesi gerekiyordu. Mutlaka yetişmeliydi çünkü her şey ona bağlıydı.

Manastırda, Mayıs albümün bir kaydını yolladığından beri Mert’in müziği çalıyordu. Bu onlara güç ve destek sağlarken büyücüler arasında büyük bir telaşa, kafa karışıklığına ve iletişim bozukluklarına neden oluyordu. Mete, Mert’in müziğinin etkilerini, manastırda tutsak olan ve bir odada tecrit halinde tutulan büyücüyü gözlemlediğinde görebiliyordu.

Adam huzursuzca bir o yana bir bu yana yürüyor bazen de durup kahkahalarla gülmeye başlıyordu. Denediği hiçbir büyü işe yaramıyor ve bu denemeler onu iyice güçsüz bırakıyordu. Mete, “İşe yarıyor.” diye düşündü. Bu şimdiye kadar sahip oldukları en güçlü frekanstı ve aynı zamanda büyük bir avantajdı ama sonunda büyücüleri de manastıra çekecekti. Korya’nın niyetini tam olarak anlamasa da onları burada kendi şartlarında ve avantajlı oldukları bir konumda karşılamanın önemini kavrayabiliyordu. Mete, yolcu şamanlardan birinin sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

“Mete, Marcus seni bekliyor.”

“Tamam geliyorum.” 

Koşarak üst kata çıkarken savaşın kapılarına dayandığını anlamıştı Mete, “Gelsinler bakalım.”

YAKUTSK

Yanni, Nolan’ı havaalanında karşılamış ve ona iyi haberi vermek için arabaya binmesini beklemişti, “Bulduk onları.”

“Güzel, herkes hazır mı?”

“Hazırız ama bir sorun var. Yeni bir müzikleri var.”

“Mayıs mı?”

“Hayır yeni biri ve bu çok daha güçlü. Onun frekansı sayesinde bulduk yeri ama yaklaşamıyoruz. Hepimizi delirtiyor.”

Nolan sakindi, Mayıs döndüğünden beri böyle bir olasılığı bekliyordu zaten ama yeni bir şarkıcı beklemiyordu. Yine de hazırlıklıydı, “O zaman biz de teknoloji kullanırız,” dedi ve çantasından çıkardığı küçük kulaklıkları Yanni’ye uzattı, 
“Bavullarda herkese yetecek kadar var. Hepsini dağıt. Bu gece saldıracağız.”

Yanni’nin yüzünde o korkunç çarpık gülümseme belirdi, “Seni gördüğüme çok sevindim Nolan, hep bir adım öndesin.”

NİSAN

Nisan dikkat çekmemek için sahte bir pasaportla seyahat ediyordu. “Özel jeti kullanamazsın.” demişti Alp ve eline bir pasaportla uçak bileti tutuşturmuştu. Nisan, “Şimdiye çoktan oradaydım.” diye düşünerek bir an için Alp’e sinirlendi ama ona fazla sinirli kalamıyordu, üstelik birbirlerine daha yeni kavuşmuşlardı. Bu yüzden ondan yine ayrılmak çok zor gelmişti ama bu kadar önemli bir görevin parçası olacağı için de çok heyecanlıydı. Kendisini hiçbir zaman önemsiz hissetmemişti ama şimdi, sahip olduğu bu yeni güçlerle, önlerindeki büyük mücadelede oynayacağı rol büyümüş ve varlığı tartışmasız bir şekilde daha büyük bir önem kazanmıştı. Kendi kendine gülümsedi. “Dur be kızım! Ego patlaması yaşıyorsun.” diyerek dizginledi kendisini.

Bu duygular onu dikkatsiz yapabilirdi. Sonra Alp’e ve geçirdikleri son geceye gitti düşünceleri ama ne yaptığının farkına varıp hemen bu düşünceyi de durdurdu. Böyle düşünceler çok tehlikeliydi, bu şekilde açık verebilirdi. Kısa bir meditasyon yapıp önündeki dosyaları okumaya başladı. Oradaki ajanlar ve Nolan hakkında her şeyi öğrenmeliydi ama okumaya başladığı anda hayal kırıklığına uğradı. Bunlara bilgi denilemezdi, okumadan bile tahmin edebileceği yüzeysel birkaç detay dışında hiçbir şey yoktu. Yine de hepsini okuyup ezberledi ve sonra hemen uykuya daldı.

Bir-iki saatlik uykudan şiddetli bir baş ağrısıyla uyandığında birisi zihnine girmeye çalışıyor, bir diğeri de onu etkisiz hale getirmek için büyü yapıyordu, en azından deniyordu ama Nisan’ın kalkanları çok güçlüydü, sıradan bir büyücü onları asla aşamazdı. O, yine de ne olur ne olmaz diye sakinliğini koruyarak bir meditasyon daha yaptı. Sonunda baş ağrısını geçirmeyi başarıp kendini de yeterince dinç hissedince uçaktaki enerjileri taramaya ve bir yandan da olasılıkları düşünmeye başladı. “Kim olduğumu kesinlikle biliyorlar yoksa doğrudan bana büyü yapmaya kalkmazlardı.” diye düşündü önce ama bu, ’Nasıl?’ sorusunu getiriyordu peşinden ve bir de uçak indiğinde başka sürprizlerle de karşılaşacak demekti. 

“Peki nasıl öğrendiler? İçimizde bir hain olabilir mi? O gün Mayıs’ı nasıl buldular? Funda’ya gitmişti. Yok ya olamaz! O kız hiçbir şey bilmiyordu ki…” 

Tüm bu düşüncelerden bunalınca yerinden kalkıp en arkadaki tuvalete kadar yürüdü. Çaktırmadan yolcuların hepsini incelemiş ve büyücülerin yerlerini de tespit etmişti. “Şimdilik bunlarla ilgilenmeliyim, diğer konular sonra.” diye düşünerek tuvalete girdi. Hemen Mayıs’a ulaştı. 
“Mayıs, yerimi biliyorlar. Ne olur ne olmaz Funda’ya dikkat edin! Gitmem gerek canım.”
“Tamam canım, lütfen sen de dikkatli ol.”

Nisan, Mayıs’la iletişimi keser kesmez yardımcı vaşaları Gregor, Elisa, Faye ve Martin’e sessiz çağrısını yaptı. Çok geçmeden hepsi görünür oldular. 

“Uçakta üç büyücü var, havaalanında da beklendiğimden eminim.” dedi. 

Vaşaları Nisan’a saygıyla selam verip yeniden görünmez oldular. Başta çok dikkate değer bulmadıkları Nisan, onların şimdiye kadar belki de hiç görmedikleri bir güce ulaşmıştı ve bu ona karşı korkuyla karışık büyük bir saygı duymalarına neden olmuştu.

Nisan uçaktaki yerine dönerken büyücülerin derin uykuda olduklarını görüp gülümsedi. Ekibi kusursuz çalışıyordu.

GÖKTÜRK / İSTANBUL

Mayıs ve Alp, Mert’in Göktürk’te orman içindeki mütevazı evinin sıcak ve sevimli salonunda çaylarını içiyorlar ve derin bir sessizliği paylaşıyorlardı. Mert, büyük toplantıya az kalan şu günlerde turneye çıkmak üzereydi. Önce ülkeyi baştan başa gezecek, ardından yurt dışı konserlerine başlayacaktı. Müziğinin etkisi çok büyüktü. Mayıs gururla ona baktı ama Mert’in yüzü asıktı. 

“Hey! Hem Türkiye hem de dünya listelerinde ilk haftadan bir numaraya yerleşen şarkıyı sen yapmadın mı? Yoksa o şarkıcı sen değil misin? Ne bu hal Mert?”

“Of Mayıs! O tamam da bu turneyi yapmayı hiç istemiyorum. Şarkım zaten her yerde çalıyor. Neden daha önemli işler yapamıyorum? O kadar anlamsız ki bu iş.”

“MERT!” 

Alp’in bu kadar sert ve yüksek bir sesle bağırdığını daha önce hiç duymamış olan Mayıs’ın ağzı açık kalmıştı. 

“Tamam Alp, lütfen sakin ol. Mert öyle demek istemedi. İşinin önemini biliyor o.”

Mert utanmış, başı önüne düşmüştü, “Özür dilerim ikinizden de. Evet tabii ki biliyorum ama sezgilerim o kadar güçlendi ki acaba daha yararlı olabilir miyim diye düşünüyordum.” dedi.

Alp kalkıp onun yanına gitti, omuzlarından tutup Mert’i kendisine bakmaya zorladıktan sonra, 
“Daha önemli olamazdın oğlum, sen her şeyi değiştirdin. Şu an hepimizden daha büyük bir yük taşıyorsun. Bu turne boyunca da büyük bir tehlikede olacaksın. Mayıs’ın yaşadıklarını biliyorsun. Hep tetikte ve hazırlıklı olmalısın. Sana çok daha sinsice yaklaşacaklar. İlişki kurduğun ve tanıştığın herkese dikkat etmelisin.” dedi. 

Mert’in rahatlamaya başladığını fark edince yerine dönüp oturdu ve boğazını temizleyip esas konuya girdi, “Şimdi… Funda konusunu düşündüm. Kandırılabileceğini, gözünün boyanabileceğini biliyorum ama bilerek bir şey yapacağına inanmıyorum. Bu yüzden turnende sana eşlik edecek. Mayıs’ın yeni yazdığı düet parça için stüdyoya gireceksiniz öncelikle. İki gün içinde bitmeli ki bir an önce reklam kampanyasına başlayalım.”  

Alp konuştukça Mert’in gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmaya başlamıştı, duyduklarına inanamıyordu fakat en sonunda Alp’in ciddi olduğunu kavrayınca şaşkınlığı öfkeye dönüştü, 
“Hayır bunu kabul edemem! O yüzeysel salak kızı yanımda istemiyorum!”

“Bence de Alp. Mert için tehlikeyi büyütebilir. Hem Mert’in gerçek kimliğini bilmezse daha iyi olur diye karar vermiştik biz… Sen dönmeden önce…” dedi Mayıs araya girerek, o da Mert kadar Alp’in bu kararına şaşırmıştı.

“Olabilir ama döndüm ve kararım kesin. Ayrıca Funda Mert’le ilgili gerçeği bilmeyecek. Mert, sen kendin söyledin daha fazla sorumluluk istediğini. Onu gözlemleyeceksin. Bizi düşmanımızın bir açığına götürebilir. Onun peşindelerse bu durumu lehimize çevirebiliriz. Ama onu kendi haline bırakırsak zarar görebilir. Lütfen ona karşı bu kadar acımasız olma. Kişiliğinden ödün vermeden biraz şefkat gösterebilirsin. Senin en büyük hayranın bu arada, her açıdan…” 

Cümlesini muzip bir tonlamayla bitiren Alp, Mert’in sinirden kıpkırmızı olmuş yüzüne bakmadan ve onun son itirazlarını duymazdan gelerek kapıya yönelmişti bile. Kendi kendine kıs kıs gülüyordu. 

Mayıs, ilk şoku atlatınca otoritesi ve kararlarının hiçe sayıldığını düşünerek sinirlendi önce ama sonra aklına Funda’nın evinden çıktığı o olaylı günde hissettikleri geldi. O gün kendisi de Funda’yı başıboş bırakmakla ilgili şüphe duymuştu. Alp’in ne yapmaya çalıştığını anlıyordu ve Mert’in hoşuna gitsin gitmesin, en doğru yol buydu.

“Mert canım, sakinleş. Ben anladım, Alp haklı.” deyince Mert’in yumruk olmuş elleri gevşedi, 
“Biliyorum, biliyorum. Ben de anladım maalesef…” dedi ve odasına gidip kapıyı arkasından çarparak kapadı. 

                                      * * *

Levent’teki dairesinde Funda mutluluktan havalara uçuyordu. Nolan yemeği iptal ettiğinden beri büyük depresyondaydı. Üstelik Nolan kendisi bile aramamış, o soğuk ve ukala sekreteri onunla neredeyse dalga geçerek konuşmuştu. Mayıs da aynı gün sanki onu terk etmişti. Albümü başarılıydı ama onu en tepeye taşımayacağını biliyordu. 

“Ah Mert Güler!” 

Gözleri parlıyor, heyecandan eli ayağına dolanıyordu. İşte o en tepedeydi. Hele o son şarkı inanılmaz başarılıydı. 

“Allah’ım, benimle düet yapacak. Ve birlikte turneye gideceğiz.” 

Bu, Funda’nın tüm arzularının da ötesindeydi, neredeyse gelinlik modeli seçmeye başlayacaktı. “Hıh, Mert’in yanında Nolan da kimmiş?” diye düşünürken mutluluğu katbekat arttı. Fakat sonra aklına bir şey takıldı; daha önceki karşılaşmalarında kendisine çok soğuk davranan Mert’in fikrini ne değiştirmişti acaba? Bu düşünce zihninde ancak birkaç saniye kalabildi. Hemen telefona sarılıp güzellik randevularını aldı. Günlerdir çok bakımsız kalmıştı. Sonra bir telefon da Mayıs’a açtı, hızlıca olanları anlatıp izni var mı diye sordu. Alacağı cevabın olumsuz olmasından çok korkuyordu ama Mayıs’ın onayını alana kadar hiç durmadan konuşmaya hazırdı. Lakin Mayıs’ın tepkisi hiç beklediği gibi olmadı.

Mayıs, bunun harika bir fikir olduğunu ve Mert sayesinde müziğinin çok daha büyük bir kitleye ulaşıp şamanlara olağanüstü bir hizmet sunacağını söyledi önce. Sonra da onun adına ne kadar mutlu olduğundan bahsedip lafı çok da uzatmadan kocaman öpücükler ve tebriklerle telefonu kapadı. Funda duyduklarına inanamıyordu; olduğu yerde hoplayıp zıplayarak dans etmeye başladı, “Yürü be kızım!”

SORUŞTURMA
YEŞİLKÖY

Alp’in şayası Harry, oldukça yetersiz bilgilerle geri gelmişti. Şule hakkındaki belirsizlikler çok fazlaydı ve artık daha fazlasını öğrenmek için yeterli zamanları da yoktu. Filiz’in düşünce selini daha önce karar verdikleri gibi düzenlemeye başladılar. Fazla zeki görünmeyecek ama yaptığı işin hakkını verebilecek bir kapasitesinin olduğundan da şüphe duyulmayacaktı. Filiz son meditasyonunu bitirdiğinde yukardan çağrıldı. Odadan çıktı ve üst kattaki toplantı odasına gitmek için asansöre bindi. Her zaman dolu olan asansörde hiç kimse yoktu, yukarı kata vardığında da durum aynıydı. Koridorlar, ofisler bomboştu; sanki bina terk edilmişti.

Filiz tek bir enerji bile algılamıyordu. Sonunda toplantı salonunun kapısına vardığında derin bir nefes alıp korku ve kaygı duygusu epey azaltılmış haliyle ve gerektiği kadar kendine güvenli bir şekilde kapıyı çalıp içeri girdi. 

İlk darbeyi tam o anda aldı. Zihnine saldırılacağını biliyordu ama bu kadar çabuk başlayacağını tahmin etmemişti. Bir an için afalladı yine de yüzüne safça bir ifade koymayı becererek kendisine gösterilen yere oturdu. Megan tam karşısında oturuyor, Şule ise arkası dönük pencereden bakıyordu. Filiz oturunca Şule dönüp gülümseyerek Megan’ın yanına oturdu. “Merhaba Filiz.” dedi oldukça içten bir ifadeyle. Megan kaşları çatık ters ters baktı Şule’ye. Şule ona da gülümsedi ve Megan bakışlarını tekrar Filiz’e çevirdiğinde gözlerini devirip Filiz’e göz kırptı. Kendini bir tiyatro oyununun içinde hisseden Filiz aval aval bakmaya devam ediyordu ama dışarıda bu oyun sergilenirken zihni kesintisiz bir saldırı altındaydı.

“Filiz Hanım, organizasyonda son üç gündür yaptıklarınızı detaylı olarak anlatın.” dedi Megan, doğrudan konuya girerek.ö“Raporumu vermiştim efendim…”

“Biliyorum önümde…” diyerek sertçe Filiz’in sözünü kesti Megan. 

“Bir kez daha anlat, belki unuttuğun bir detay vardır.” dedi Şule, yumuşak bir tavırla. Çok etkileyiciydi, insanı çeken bir enerjisi vardı ve Filiz çoktan onun çekim alanına girmişti ama bunun farkında bile değildi. “Harika kokuyor.” diye düşündü. Şule’ye dokunmak ve onun göğsüne başını yaslamak isteği uyanmıştı içinde. Hatta onu öpmek istiyordu. Bu duygusu o kadar yoğundu ki Şule yüzünde sinsi bir tebessümle kalkıp arkasına geçtiğinde ve ellerini omuzlarına koyup onu okşamaya başladığında bunun bir hayal olduğunu düşündü ve bu düşüncenin içinde kaybolduğunu hissetti. Sanki ruhu bedeninden ayrılmış ve bir çeşit trans haline girmişti.

Şule’nin okşayışlarını hâlâ hissediyor ve bundan zevk alıyordu ama bu zevki tanımlayamıyordu. Çok geçmeden aldığı zevk acıya dönüşmeye başladı ve başına saplanan keskin bir ağrıyla bir anda kendine geldi. Gözünü açtığında, Megan odanın diğer ucundaki masasında oturuyor ve yüzünde çarpık bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Şule’nin nefesini hala arkasında hissediyordu ama elleri artık omuzlarında değildi. “Rüya mı gördüm?” diye düşünürken Megan, “Çıkabilirsin.” dedi. Bu defa Filiz’in yüzünde gerçekten aptalca bir ifade vardı. Kalkarken sandalyeyi devirdi ve tökezleyerek hantalca odadan çıktı.

Megan, Şule’nin rahat, vurdumduymaz ve ukala tavırlarından çok sıkıldığını belli ederek, kapı kapanır kapanmaz, “Evet?” diye sordu. Hiç sevmiyordu bu kadını ve ona hiç güvenmiyordu. Tüm büyücülerden daha özgür, sorumluluk almadan istediği gibi yaşıyordu. Sanki kimseye hesap vermiyordu. Nolan’la birlikte İstanbul’a geldiğinde gizlice onu araştırıp nereden geldiğini ve gerçekte kim olduğunu bulmaya çalışmış ama hiçbir şey öğrenememişti. Bu durum, Megan’ın kafasında onu çok tehlikeli bir konuma yerleştirmişti. Ama Nolan ona büyük saygı duyuyordu. Şule dokunulmazdı. Bu yüzden de Megan’ın yapabileceği bir şey yoktu. 

“Çok gerginsin. Gevşe biraz.” dedi Şule. Megan’a doğru yürürken gülümsüyordu, “Sanki biraz sevgiye ihtiyacın var.”

Megan bir an için ona doğru çekildiğini hissetti ama hemen kendini topladı, “Çık kafamdan! Beni öyle kolay kolay etkileyemezsin.”

“Ruhun bile duymaz tatlım. Eğlenirdik biraz. Hem Nolan’dan daha şefkatliyimdir ben.”

Afallayan Megan konuşamadı bir süre, “Ben…Neler saçmalıyorsun?”

“Merak etme tatlım, sırrın bende güvende ama sana önerim vazgeç ondan. Seni üzer. Kendine iyi bir adam bul ya da kadın.” dedi Şule, elleriyle kendini göstererek o kadının kendisi olabileceğini ima ediyordu.

“Benim özel hayatım seni ilgilendirmez.”

Şule’nin yüz ifadesi bir anda değişti. Gözleri soğudu ama ses tonundaki sakinlik hiç değişmedi, “Benimki de seni ilgilendirmez canım, öyle değil mi? Megan, bir daha beni araştırdığını duyarsam seni mahvederim. Hayatımdan uzak dur.” derken neredeyse şefkatliydi. Megan ürperdi, hiçbir şey söyleyemedi. 

“Neyse tatlım, Filiz’e gelirsek… O aptalın teki ve aradığın kişi kesinlikle o değil. Bugün için benden bu kadar, sıkıldım.” dedi Şule. Tam çıkarken vazgeçip geri döndü ve kapıyı içerden kilitledi. Yavaşça Megan’a yaklaşıp onu öpmeye başladı. Megan itiraz edemedi, karşı koyamadı ve Şule odadan çıktığında hissettiği tek duygu aşktı.

 NİSAN
 YAKUTSK

Nisan, zihninde heyecanlı bir gezginin düşünceleri dolanırken tüm duyuları açık ve alarm durumunda uçaktan indi. Tahmin ettiği gibi kendisini karşılaması gereken şaman ortalarda yoktu. Onun öldürüldüğüne emindi fakat asıl tuhaf olan içeride tek bir büyücü enerjisinin bile olmamasıydı. Çıkışa doğru yaklaşırken yavaşladı ve tam kapının önünde bir dürtüyle durdu. Ne olacaksa dışarıda olacaktı. Buradan öylece yürüyüp çıkamazdı. 

“Üst kattaki terasa çık Nisan. Ana kapıdan uzak dur!”

Zihnindeki ses Korya’nın sesiydi. Nisan doğru hissetmişti, şüphelenmekte haklıydı.

“Tamam Korya anladım zaten ama nasıl geleceğim oraya? Bir planın var mı?”

“Terasta bekle. Seni oradan alacak.”

“Kim?”

“Görünce anlarsın. Sakın korkma.”

Nisan, “Daha açık olabilir misin Korya?” derken kapıdan uzaklaşıp terasa doğru yürümeye başlamıştı. Uzak bir mesafeden kendisine doğru yaklaşan tuhaf ve ne olduğunu çözemediği enerjiyi de o sırada fark etti.

“Nisan beni iyi dinle! Tehlike çok büyük. Peşindeki senin kadar güçlü biri ama senden farklı olarak o, gücüne daha hâkim. Onunla karşılaşmamalısın. 15 dakika enerjini saklamalısın. Nasıl bilmiyorum ama Mevhibe bilir. Çabuk!”

Korya bağlantıyı kestiğinde Nisan’ın daha çok sorusu vardı ama enerji yaklaşıyordu. Bilgileri analiz etmeyi bir kenara bırakıp Mevhibe’ye ulaşmak için konsantre oldu.

“Nisan, kızım?”

“Vakit yok! Enerjimi nasıl saklarım?”

Mevhibe hemen duayı okudu ve püf noktasını anlatır anlatmaz bağlantıyı kesti.

Nisan, merdivenlerden koşarak çıkarken duayı tekrarlamaya başlamıştı ama duanın etkili olabilmesi için sakin olması gerekiyordu. Oysa kalp atışları iyice hızlanmıştı ve enerjileri tarayan beyni son hız çalışırken panik olmadan bunu nasıl becereceğini bilmiyordu. Yaklaşan enerjinin gücünü hissetmeye başlamışken bu çok zordu ve şu anda kendi enerjisi GPS gibi sinyal yayıyor olmalıydı; açık hedefti. 

Sonunda terasa ulaşıp buz gibi havaya çıktığı anda biraz sakinleşti. Hemen kapıdan uzaklaşarak terasın en karanlık köşesine geçip yere oturdu. Kısa bir meditasyon yaparak kalp atışlarını yavaşlattıktan sonra enerjisini saklamak için asıl duayı tekrarlamaya başladı. Saniyeler içinde, sanki yer çekimi yok olmuş gibi vücut ağırlığını hissetmemeye başladı. Yerden yükselip uçacağını sandı bir an ama terasın korkuluklarına sıkı sıkı tutunduğunda normal hareket edebildiğini anlayıp rahatladı. “Başardım galiba.” diye düşünürken saatine baktı, kendisini oradan alması gereken kişi beş dakika içinde orada olmalıydı.

Derin nefesler alıp vererek onu beklerken peşindeki enerjiyi arayıp buldu. Artık Nisan’ı hissedemediği için yavaş yavaş ilerleyerek her yere bakıyor gibiydi yine de oldukça yakındı ve az sonra terasa varacaktı. Nisan ayağa kalkıp kendini olası her durum için hazırlamaya çalışarak onu beklemeye başladı. 

-Devam edecek

Editör: Deniz İmre

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı / Gölge Güçlerin Yükselişi- 4 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı 3-Gölge Güçlerin Yüklelişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -2 / Gölge Güçlerin Yükselişi 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Frekansı -1 01-01-1970 03:00 Özgürlük 01-01-1970 03:00 Yağmurlar Yağdı Üstüme 01-01-1970 03:00 Connection 01-01-1970 03:00 Ritim... 01-01-1970 03:00 Yol... 01-01-1970 03:00 Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları 01-01-1970 03:00 ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı 01-01-1970 03:00 Çalakalem Yazıları 01-01-1970 03:00