Odaklanma becerimizi artırmak için yapılması gerekenleri öğrendikçe belirgin bir paradoks içinde yaşadığımızı fark ediyorum. Yapılması gerekenler aslında son derece basit ve sıradan. Yavaşlamak. Aynı anda tek bir işle meşgul olmak. Yeterince uyumak.
Bunların doğru olduğunu biliyoruz. Okuyoruz, duyuyoruz, hatta kendi deneyimlerimizle doğruluyoruz. Yine de yaşamlarımız bambaşka bir yöne akıyor. Çok hız, çok bölünme ve az uyku.
İnsanın iç dünyası, dış dünyadan çok daha geniş ve derin. Belki de sınırsız. Asıl soru şu: O dünyaya gerçekten bakıyor muyuz? Çoğu zaman bakmıyoruz. Günlük işler ve rutinler bizi edilgenleştiriyor.
Tüketmeye ve oyalanmaya dayalı bir akışın içinde sürükleniyoruz. Bu yüzden esaslı meselelere yönelmekte zorlanıyoruz. Bize ait olan benzersiz tarafları seçip göremiyoruz. Kendi hayatımızın gizli kıvrımlarının ayırdına varmadan yaşayıp gidiyoruz.
Bilgimizle davranışlarımız arasına bir mesafe yerleşmiş durumda. Aklımız yavaşlamayı fısıldıyor. İçimizdeki acele ise sürekli "Yetmeye çalış" diyor. Değerli olmanın daha çok iş yapmaktan geçtiğine inanınca basit olanı uygulamak zorlaşıyor. Oysa odaklanmak çoğu zaman yeni yöntemler eklemek değil.
Dağınıklığı azaltmak. Başladığımız işi bitirmek. Dinlenmeye yer açmak. Zihnin de dinlenmeye ihtiyaç duyduğunu kabul etmektir.
Ve bazen karanlığın içinden çıkan siyah bir kedinin sessiz bakışı bunu bize hatırlatıyor. Hiç acele etmeden duran, hiçbir yere yetişmeye çalışmayan o sakinlik. Bütün gürültünün arasında bile derin bir iç sessizliğin mümkün olduğunu gösteriyor.
Odaklanmak tam da böyle bir hâl. Koşuşturmayı bırakıp bakabilmek. İçimizde zaten var olan dinginliği fark edebilmektir.
***
