Han Duvarlarında Anadolu  

Gevher Aktaş Demirkaya

19-05-2026 23:08

Advert

19 Mayıs 1919, yalnızca bir milletin yeniden doğuş günü değil; Anadolu’nun yorgun yüzünde yeniden umut arayışıdır. Bu topraklar savaşların, ayrılıkların ve hasretin içinden geçerek ayağa kalktı.

Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları şiiri, işte o yorgun Anadolu’nun han duvarlarına sinmiş sesidir. Bu öykü, bir şiirin doğuşuna ve bir yolcunun duvarda bıraktığı isimsiz hatıraya dair düşsel bir anlatıdır. Çünkü Anadolu, bazen bir istasyon peronunda, bazen bir han duvarında, bazen de bir milletin yeniden dirilişinde konuşur.

1922 yılının Mart ayında soğuk bir günün erken saatinde edebiyat öğretmeni Faruk Nafiz Çamlıbel, İstanbul’dan ayrılırken taşıdığı ağırlık yalnız bavulu değildi. Yüreğindeki ağırlık daha fazlaydı.  Umutsuz bir aşkın yüküyle tayin istemiş ve tayin yeri olan Kayseri’ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Yeni bir hayat, yeni bir şehir iyi gelirdi belki. 

Tren, Anadolu bozkırında ilerlerken, kompartıman camından ovaları, dağları izliyordu. Biliyordu ki, Anadolu, yorgundu. Yıllar süren savaşların izleri, toprak kadar, deniz kadar derindi. Uzaktan görünen köylerin bacalarından ince dumanlar çıkıyor, kapı önlerinde oturan yoksul insanların kederli sesi yükseliyordu. Kimi oğlunu, kimi eşini savaşta şehit vermiş, kimsesizlik duygusuyla hayata tutunmaya çalışıyordu. Uzun bir süre sonra tren Ulukışla İstasyonu’na yanaştı. Elinde bavuluyla trenden indiğinde yağmurla karışık sert bir rüzgâr yüzüne çarptı.  Buradan sonra Kayseri’ye gitmek için bir at arabası gerekiyordu. Ama o saatlerde araba yoktu. Geceyi Ulukışla’da geçirecekti. Yakındaki Öküz Mehmet Paşa Kervansarayına vardı.

Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı, bir kale gibi dimdik ve görkemliydi. Kalın taş duvarları, geçmişin anılarını saklıyordu sanki.  İçeri girdiğinde etrafa bakındı. Yolcular, ocağın karşısında oturmuş, yorgunluklarını atmaya çalışıyordu.

Hancı, yaşlı ama güçlü görünümlü biriydi. Yüzündeki derin çizgiler, birçok yolcunun hikâyesine tanıklık ettiğini anlatıyordu. “Uzun yoldan mı geldiniz beyim?” Diye sordu. “Evet, İstanbul’dan.” dedi Faruk Nafiz. Kayseri’ye gidiyorum. Çok açım yiyecek bir şeyler var mı?” Hancının getirdiği ekmek ve bulgur çorbasıyla karnını doyurduktan sonra, geceyi geçireceği odaya çıktı.

Uykuya dalarken, bu eski yapıdan kimlerin geçtiğini düşündü. Kaç kervan, kaç yolcu, kaç öykü bu taş duvarlara sinmişti? Gece yarısı, odadaki loş kandilin titrek ışığında gözleri duvara ilişti. Kireçle boyanmış taşların arasında,  isten kararmış bir yüzeye kazınmış birkaç satır vardı. Eğilip dikkatle baktı. Harfler sanki aceleyle değil, acıyla yazılmıştı. Parmaklarıyla izledi; duvarın soğuğu eline geçti. Bu, sıradan bir karalama değildi. Bir insan, içindeki derdi, kederi, özlemi bu taşlara emanet etmişti.

Sabah olduğunda, at arabası hazırdı. Aşağı indiğinde hancı tandırın başında közleri karıştırıyordu. Yorgun, umutsuz birkaç yolcu atlarıyla ilgileniyordu. Hancı: “Çorba hazır beyim” dedi.  Kahvaltıdan sonra yolculuk başladı. At arabası taşlı toprak yolda ilerliyordu. Karla kaplı dağların arasından geçerken, Anadolu’nun sert rüzgârı kendini gösteriyordu. Bu seferki konaklama yeri Niğde’ydi.  Bir hana girdi,  diğer yolcular gibi o da, ateşin başına oturdu. Çorbasını içerken gözleri beyaz badanalı taş duvarlara kaydı. Kırmızı mürekkeple yazılmış satırlar…

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan / Baba ocağından, yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından /  Huduttan hududa atılmışım ben."

Bu adamın yalnızlığı, kendi yalnızlığından daha büyüktü.

Kimdi bu adam?  Acısı, bir han duvarına sinmiş bir şair mi, yoksa yıllardır savaştan savaşa koşan bir asker mi? Yaşlı hancıya döndü:  “Bu dizeleri kim yazdı?” Hancı, derin bir iç çekti.

“ Maraşlı bir yiğit!  Savaş onu oradan oraya savurmuş. On yıl olmuş yurdundan ayrılalı, belki daha da fazla.” 

Faruk Nafiz, kalemini çıkardı ve bu dizeleri defterine not etti. Belki de umutsuz aşkından kaçmak için çıktığı bu yolculuk, bambaşka bir hikâyeye dönüşüyordu.

Yolculuk devam etti. Araplıbeli’ne vardığında, rüzgâr iyice sertleşmişti. Kar, yolları kaplamıştı. Bu geceyi de burada bir handa geçirecekti. İçeri girer girmez gözleri yine duvarları taradı. Ve işte…

"Gönlümü çekse de yârin hayali / Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali / Rüzgârın önüne katılmışım ben."

 O, sevdiği kadını geride bırakmıştı. Ama bu adam, memleketini, yuvasını,  hayatını geride bırakmıştı. Ertesi gün, at arabası Kayseri’ye doğru yola koyulduğunda, Faruk Nafiz’ın içindeki ağırlık daha da artmıştı. Son konaklama yeri İncesu oldu. Buradaki han, zamanın yorgun yükünü taşıyordu. İçeri girdiğinde gözleri bir kez daha duvarları aradı. Ve son dizeleri buldu:

"Garibim namıma Kerem diyorlar / Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar / Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben." 

Dizeler, sanki bir adamın dünyaya bıraktığı son sesiydi.

Hancıya döndü: “Bu adam kim!  Ne oldu ona haberin var mı?”

Hancı, hüzünle başını yere eğerek fısıldadı: “Hana sağ geldi beyim.  Ölü çıktı, geçende.”

Faruk Nafiz, derin bir nefes aldı. Kayseri’ye varmasına çok az kalmıştı. Ama artık tek düşündüğü sevdiği kadın Şükûfe Nihal değildi. Han duvarlarına kazınmış bu adamın hikâyesiydi. Defterini açtı ve son satırlarını yazdı:
"Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı! /  Bahtına lanet olsun, aşmadınsa bu dağı!"

O gece, rüzgâr bozkırda uğuldamaya devam etti. Ama bu sefer, bir han duvarına yazılmış bir şiirin yankısıyla. “Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı, Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı.”

***

Not: Son yıllarda bazı araştırmacılar, Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın gerçek bir kişi olduğu ve hatta Sarıkamış sonrası yurda dönmeye çalışan bir asker olduğu yönünde araştırmalar yayımladı. Ancak bunların çoğu sözlü tarih ve sonradan derlenmiş anlatılara dayanıyor; kesin arşiv belgesi ortaya konmuş değil. 

Selam, saygı ve sevgilerimle 19 Mayıs Atatürk’ü anma ve Gençlik Spor Bayramınız kutlu olsun. 

***

DİĞER YAZILARI Tren İstasyonlarında Vedalar Kavuşmalar Hatıralar 01-01-1970 03:00 Ekmeğin Tarihteki Yeri 01-01-1970 03:00 Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 106. Yılı Kutlu Olsun 01-01-1970 03:00 Karanlığın İçinde Kalan Işık ve Sessiz Seçimlerin Ağırlığı 01-01-1970 03:00 Dumlupınar Denizaltı Hazin Öyküsü ve Ona Yakılan “Ah Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım” Ağıdının Kaynağı  01-01-1970 03:00 Tarihe Yön Veren Zafer Çanakkale Zaferi'nin 111. Yılı Kutlu Olsun 01-01-1970 03:00 Kağnı Komutanlığı Ağacı Destana Çeviren Kağnılar 01-01-1970 03:00 Kızılca Gün - 27 Aralık 1919 Cumhuriyete Giden Yolun Dönüm Noktası 01-01-1970 03:00 Hey Onbeşli Onbeşli Ağıtının Öyküsü 01-01-1970 03:00 Kars Türküsü Hoş Gelişler Ola Mustafa Kemal Paşa 01-01-1970 03:00 Ben Yemen Türküsü’nü Söylerken Ata Ağlardı 01-01-1970 03:00 Sakarya Savaşındaki Gazi Kovan'ın Hikâyesi  01-01-1970 03:00 Emekli Ol Ama Sakın Emekleme 01-01-1970 03:00 Çayın Buharında Isınan Hayatlar    01-01-1970 03:00 Kitabın Yankısı / Sessizliğin İçindeki Söz 01-01-1970 03:00 Folklör Halay Demek Değildir / Gevher Demirkaya Aktaş 01-01-1970 03:00 Satranç ve Tavlanın Hikâyesi 01-01-1970 03:00