“Yine Gam Yükünün Kervanı Geldi.”
Ülkemde olup bitenleri izledikçe içimde derin bir huzursuzluk büyüyor.
Okullarda yaşanan şiddet, genç yaşta hayatların kararması, ekranlardan eksilmeyen olumsuzluklar… Nasıl oldu da bu hale geldik?
İnsan bir yaştan sonra daha sakin, daha güvenli bir dünyada yaşamak isterken her gün biraz daha ağırlaşan bir gerçeklikle karşılaşıyor. İnsan huzurla yaşamak, huzurla vedalaşmak isterken bu görüntüler ruhumu yoruyor. Aklıma takılıyor, okullarda çocukların birbirine yaptığı zorbalıkta ailenin payı var mı?
Bir zamanlar ben de adalet için çalıştığım bir yerde, doğruyu korumakla yalnız kalmak arasında kaldım. Doğruyu seçtim. Bedelini ödedim. İnsanların, çıkarları uğruna nasıl değişebildiğini gördüm. Kapalı çekmecelerin bile insanın arkasından gizlice açılabildiğini gösterdi hayat bana. Ve en çok da yetişkin insanların bile birbirine zorbalık yapabileceğini iş hayatımda şahsen yaşadım. Bazen düşünüyorum, bir insan ne zaman başkasının hayatını bu kadar kolay gözden çıkarabilir? Yıllar önce adli kurumda çalışırken küçük gibi görünen ama sonucu büyük olabilecek bir durumun içinde kalmıştım.
Kurumumuz laboratuvarlarına yapılacak işin eğitimini almış personel alınacaktı. Kuruma başvuran onlarca kişiye, (kadın- erkek) önce yapılacak işlerin uzmanlar tarafından hizmet içi eğitim verildi ve pratikte neyi nasıl yapacakları görsel olarak üç ay boyunca öğretildi. Atanma zamanı gelince söz konusu kişiler sözlü ve yazılı sınava gireceklerdi. Her laboratuvar sorumlusu hocanın hazırladığı sorular el yazısıyla yazılmış olduğundan, daktilo edilip çoğaltılması için bana teslim edildi. Ve tabi ki tembihler de yapıldı. “Sakın soruları kimseye söyleme ve verme. Sonra sorumlusu sen olursun. Kimsenin hakkı kimseye geçmesin ha!” dediler.
Bu sınavın soruları bana emanet edilmişti. Hizmet içi eğitim aldıkları bölümde hepsiyle her gün birlikte görev yaptığımız için birçoğuyla canciğer arkadaş olmuştuk. (Hala devam eden çok kıymetli arkadaşlarım var.) Kan hizmetleri laboratuvarlarının ihtiyacı olan kursiyerlerin sınavları kazandıkları için atamaları yapıldı. Sıra bizim Kontrol ve Araştırma Laboratuvarı için yapılacak sınavdaydı. Bu sınavın soruları da bana emanet edilmişti. Bazı arkadaşlar şaka yollu da olsa “Abla, sınav sorularından birkaç tane söylesen olmaz mı?” diyorlardı.
Ben de “Hayır! Bu iş adli bir iş, beni zor durumda bırakmayın. Siz de vicdanen rahatsız olursunuz ben de…” diyordum.
Onlar da hoş görüyle bana hak verip işlerine yoğunlaştılar, kazandılar.
İçlerinden iki hanım arkadaş, ısrarla soruları paylaşmamı istemişti. Çok Israrlar oldu. Baskılar oldu. Vermedim. Sınavlar bitti. O iki hanım arkadaş, benim görev yaptığım kısma tayin oldular. İşe başladılar. Sonrasında olanlar ise beklediğim gibi değildi. Doğruyu korumak, insanı korumaya yetmiyor her zaman. Zorbalık gördüm. Dışlandım. İşim zorlaştırıldı. Günümü zehir etmek için ellerinden gelini yaptılar. Severek çalıştığım iş yerim benim için cehenneme dönmüştü.
O dönemlerde her gün kendime şunu sordum: “Eğer soruları verirsem ne olur?” Cevap basitti ama ağırdı. Hak etmeyen biri kazanabilir. Ve bu, hiç tanımadığım bir başkası için geri dönülmez bir kayıp ve acı son olabilir. Adli bir yerde çalışırken insan şunu öğreniyor: Bazı hatalar sadece hata değildir. Bazen bir tercih, bir başkasının kaderine sessizce dokunur. Bugün yaşananlara bakınca, o günleri hatırlıyorum. Ve kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: Kötülük yapanların çocukları nasıl insanlar olur?
Cevabını tam bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: İnsan sadece gördüğüyle değil, seçtiğiyle de olur. Ve belki de bu ülkenin umudu, gördüğünü tekrar etmeyenlerde saklıdır. Kötülük çoğu zaman yüksek sesle gelmez.
Sessizce, küçük tavizlerle yerleşir. Hâlâ inanmak istiyorum. İnsanın içindeki iyilik, en zor zamanlarda bile yolunu bulur. Adli bir kurumda çalışırken şunu çok iyi öğreniyorsunuz: Bazı kararlar sadece o anı ilgilendirmez. Bir imza, bir sınav, bir tercih, bir başkasının kaderine dokunabilir. Ben o gün yalnız kalmayı göze alırken aslında tanımadığım insanların hakkını koruduğumu düşündüm.
Çünkü biliyordum; hak etmeyen birinin kazandığı her yer, her makam bir başkası için görünmeyen bir kayıptır. İyilik her zaman görünür şekilde “kazanmıyor.” Ama yok da olmuyor. Şunu da gördüm: Aynı ortamda, aynı koşullarda, bambaşka insanlar da vardı. İçten, dürüst, vicdanlı. Onlarla kurduğum dostluklar bugün de devam ediyor. Şunu eklemek isterim.
Laboratuvardan ayrılıp idari bölüme geçince, diğer personel arkadaşlarımla nasıl saygı çerçevesinde nezaketle davrandıysam onlara da aynı davrandım. Bir çoğumuz emekli olduk. Ayrı semtlerde, ayrı şehirlerde de yaşasak da birbirimizle zaman zaman bir kahvaltıda, bir öğlen yemeğinde saygı ve sevgi çerçevesinde buluşur, uzaklarda olanlarla telefonlaşır; eski anıları yad ederiz. İyi arkadaşlarım bu yazıyı sakın üstünüze almayın. Üstüne alınacak olanlar zaten aramıza katılmıyorlar; ne sosyal medyada ne de gerçekte.
Bazen en büyük sınav, kimsenin görmediği yerde doğru kalabilmektir.
Selam, saygı ve sevgilerimle, iyilik dolu günler dilerim.
***
