Güven olgusu, insanın fıtratında taşıdığı ve doğuşundan itibaren hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu temel bir duygudur.
Güven; sevgi, dostluk, aile ve ötekiyle temas içeren bireysel bağların kökeninde bulunduğu gibi, tüm sosyal ilişkilerin de asli unsurudur.
Güven, diğer insanların hareketleri ve niyetleri hakkında istenilen beklentiler olarak tanımlanabilir.
Birbirlerine karşı yüksek güven duyan toplumların, aynı güveni duymayan toplumlara karşı önemli avantajları bulunmaktadır. Eğer insanlar bir toplum içerisinde kendilerini güvende hissediyorlarsa daha rahat hareket edebilecekleri bir alan bulurlar. Bu da onların yaşamlarının daha renkli, daha zengin, daha mutlu, daha huzurlu ve daha sağlıklı olması için sağlam bir zemin oluşturur.
Güven, gerek birey olarak gerekse toplum olarak ruh sağlığı, iç huzur ve yaşayabilmek için olmazsa olmaz bir duygudur. Güven olmayan yerde bunlardan söz etmek mümkün değildir.
Allah, insanı sosyal bir varlık olarak yaratmıştır. Yeryüzünde tek başına değil toplu olarak yaşar. Topluluk halinde yaşayan insanların ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar karşılanırken insanlar kendi istek ve arzuları ile başbaşa bırakıldıkları zaman kaçınılmaz bir şekilde çatışmalar, anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar ortaya çıkar.
Bu çatışmaları ve düşmanlıkları önlemek üzere Yüce Allah insanlara kendilerinden elçiler göndererek onların düzenini, huzurunu temin edecek ve güven içinde yaşamalarını sağlayacak bir nizam göndermiştir. Peygamberlerin getirdiği bu nizamın temel hedefi “canın, malın, aklın, dinin ve neslin” korunmasıdır.
Güvence altına alınması zorunlu olan bu beş esasa, terim olarak ‘Zarurat-ı Hamse’ denir. ‘Zarurat-ı Hamse’ ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed Aleyhisselam’a kadar bütün elçilerin güvence altına alınmasını zorunlu gördükleri ve bunun için çalıştıkları beş temel ilkedir.
Son elçi Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz bu temel esasları güvence altına alacak tebliğat ve talimatı en mükemmel şekilde ortaya koymuştur. Ayrıca bizzat kendi örnekliği ve rehberliğinde eğittiği sahabe-i kiram ile Medine-i Münevvere’de tarihin şahit olduğu en mükemmel güven toplumunu kurmuş ve yaşatmıştır.
Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz bir hadis-i şerifinde:
“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve sancıyla bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Buhari, Edep, 27.)
Toplumsal huzur ve güvenin en önemli ahlaki ilkelerinden biri, kişinin kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkalarına karşı yapmaması, kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa başkalarına öyle davranması ilkesidir.
Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz bu hususu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurmuşlardır:
“Hiçbiriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman, 7.) Bu ilke güven toplumunun en önemli ahlaki prensiplerindendir. Sahabe-i kiram bu ilkeyi daha da ileri taşımıştır. Öyle ki Kur’an-ı Kerim onları güven toplumunun en ileri ahlaki ilkesi olan isar (kendinden önce başkasını düşünme) nitelikleriyle şöyle övmüştür: “Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır.” (Haşr, 59/9.)
Güven toplumunu inşa edecek olan güzel ahlak sahibi bireylerdir. Bu kişilerin, güven toplumunun kurucu ilkeleri diyebileceğimiz adalet, emanet, haklara riayet, eşitlik ve kardeşlik bilinci, iyilik ve takvada yardımlaşma ve dayanışma, ihtilaf ahlakını gözetme, diğerkamlık, itidal, istikamet, samimiyet, sadakat, dürüstlük, ahde vefa, merhamet, şefkat, sevgi, saygı, hoşgörü, müsamaha, hüsnüzan ve kanaat gibi güzel ahlâkî vasıflarla donanımlı olmaları gerekir.
Hz. Peygamber bu hususta en güzel örnektir. “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4.) ayeti kerimesinde ifade edildiği gibi Hz. Peygamber çok yüksek bir ahlâka sahipti. Peygamberlikle görevlendirilmeden önce de güzel ahlakı ile toplumda temayüz etmiş ve “Muhammed el-Emin” (Güvenilir Muhammed) adıyla anılır olmuştu. Risalet vazifesiyle görevlendirildikten sonra da; “Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İbn Hanbel, II, 381.) diye buyurmuştu.
İman, her şeyden önce kişinin iç huzura erişmesini sağlar. Kişi iman ile iç dünyasında güvene erer. Kalbi istikrara kavuşur. Tereddütten kurtulur. Mutmain olur. Zihnindeki fırtınalar diner. Başkalarına huzur ve güven taşıyacak kişinin, önce kendisinden emin ve iç dünyasında huzura kavuşmuş olması önemlidir. İç dünyası huzura kavuşmamış ve tereddütlerle dolu bir kişinin başkasına güven vermesi düşünülemez.
Sonuç olarak, kişinin güven duygusunun sağlam ve sürekli olmasını sağlayacak olan en önemli ve temel unsur inançtır.
Bu inanç sayesinde kendine güvenen kişi, hayata daha yapıcı ve daha olumlu bir gözle bakar. Kendisine, yetenek ve yetkinliklerine inanır; kendini ve sınırlarını daha iyi bilir.



