Normali Neden Kutsuyoruz

Deniz İmre

03-09-2026 14:10

Advert

Quentin Tarantino’nun “Reservoir Dogs” adlı filminde, filmin asıl karanlığı başlamadan önce uzun bir kahvaltı sahnesi vardır. 

Siyah takım elbiseli adamlar bir lokantada oturur; kahveler içilir, sigaralar yakılır, önemsiz görünen gündelik meseleler konuşulur. Sonra konu bahşişe gelir.

Masadaki herkes garsona para bırakır. 

Bir kişi hariç: Mr. Pink.

Bahşiş vermediğini söyler, Mr. Pink...

Ona göre garson zaten işini yapmaktadır. Eğer gerçekten olağanüstü bir çaba gösterirse ancak o zaman bahşiş hak edebilir. Fakat sırf toplum böyle bekliyor diye, yapılan işin üzerine otomatik olarak bir ödül koymayı reddeder.

Mr. Pink’in düşüncesini savunmak zorunda değiliz. Hatta Tarantino, karakteri bilinçli olarak itici kılar. Fakat sahnenin asıl önemi bahşişte değildir. Bahşiş burada yalnızca bir vesiledir.

Asıl soru şudur:
“Bir insan görevini yerine getirdiğinde, bunu neden ayrıca ahlâki bir meziyet olarak görmeye başlarız?”

Sorunun garsonla sınırlı olmadığını fark etmek için gündelik hayata bakmak yeterli.

Bir doktor hastasını gerçekten ve olması gerektiği gibi dinlediğinde şaşırıyoruz.

Bir öğretmen öğrencisiyle ilgilendiğinde onu “özel” buluyoruz. Bir ustanın söz verdiği saatte işe gelmesi, neredeyse bir karakter göstergesine dönüşüyor. Bir memurun işini vatandaşa zorluk çıkarmadan yapması, anlatılmaya değer bir hikâye oluyor neredeyse...

Burada insanları değil, belki de kendi beklentilerimizi sorgulamamız gerekiyor.

Çünkü bir davranışın sürekli olarak takdir edilmesi, her zaman o davranışın ne kadar değerli olduğunu göstermez. Bazen tam tersine, o davranışın artık ne kadar seyrekleştiğini, nadir görüldüğünü gösterir.

Dakik bir insana şaşırıyorsak belki de dakiklik olağanüstü olduğu için değil; gecikmeye alıştığımız içindir.

Dürüst birine hayran oluyorsak belki de dürüstlük insanüstü bir erdem olduğu için değil de dürüst olmayanlarla karşılaşmaya fazlasıyla alıştığımız içindir.

İşini iyi yapan birini “ne kadar düzgün insan” diye övüyorsak belki de onun olağanüstü oluşundan çok, bizim normal kabul ettiğimiz seviyenin düşüklüğünü anlatıyoruzdur.

Burada garip bir toplumsal terslik meydana geliyor:
Normalin eşiği aşağı indikçe, övgünün eşiği de aşağı iniyor.

Bir zamanlar olması gereken/kendiliğinden beklenen davranışlar, bugün meziyetmiş gibi sunuluyor. Meziyetler ise giderek kahramanlık mertebesine yükseltiliyor.

Sonunda olması gerekeni yapan insana hayranlık duymaya başlıyoruz.

Oysa hayranlıkla takdir aynı şey değildir.
Takdir, emeği görmektir.

Hayranlık ise bazen ölçünün bozulduğuna işaret eder.

Bir doktorun hastasına iyi bakması elbette takdire değerdir. Fakat bu, doktorun mesleğinin üzerine yaptığı fazladan bir iyilik değildir. Doktorluk zaten hastaya iyi bakma sorumluluğunu içerir.

Burada görev ile erdem arasındaki sınır önem kazanıyor, şüphesiz...

Görev, insanın kendisinden beklenendir.
Erdem ise çoğu zaman beklenmeyeni yapabilme iradesidir.

Bir insanın görevini yerine getirmesi değerlidir elbet. Çünkü toplumun düzeni büyük ölçüde insanların görevlerini yerine getirmesine dayanır. Fakat görev ile fedakârlığı aynı kategoriye koyduğumuzda, kavramların içini boşaltmaya başlarız.

Mesleki sorumluluğu ahlâki kahramanlık gibi sunmak, aslında hem mesleği hem ahlâkı küçültür.

Çünkü iyi bir doktorun hastasını tedavi etmesi, doktorluğun olağan sınırları içindedir. Buna karşılık mesaisi bittikten sonra çaresiz bir hastanın yanında kalmasıysa başka bir düzleme geçer.

İlki görevdir.

İkincisi fedakârlık olabilir.

Aradaki fark küçük görünür fakat ahlâki düşüncenin temel ayrımlarından biri tam da burada ortaya çıkar.

İşini yapmak görevdir. İşini iyi yapmak sorumluluktur. Görevinin ötesine geçmek ise erdemdir.

Bu ayrımı kaybettiğimizde, tuhaf bir insan modeli ortaya çıkıyor.

İnsanlar bir süre sonra yaptıkları işin kendisinden çok, yaptıkları iş karşılığında aldıkları takdirle ilgilenmeye başlayabiliyor.

Çünkü modern hayat yalnızca emeği değil, emeğin görünürlüğünü de ödüllendiriyor.

Bir işi iyi yapmak yetmiyor; iyi yaptığının bilinmesi gerekiyor.

Bir fedakârlık yapmak yetmiyor; anlatılması gerekiyor.

Bir iyilik yapmak yetmiyor; tanınması gerekiyor.
Böylece davranışın kendisi ile davranışın “seyirci” üzerindeki etkisi birbirine karışıyor.

Oysa ahlâki değerin en saf biçimleri çoğu zaman seyircisiz gerçekleşir.

Kimsenin görmediği bir yerde dürüst olmak, dürüstlüğün en güçlü hâlidir.

Kimsenin alkışlamadığı bir durumda görevini yerine getirmek, belki de profesyonelliğin en sahici biçimidir.

Çünkü alkışın olmadığı yerde geriye yalnızca insanın kendisi kalır.

Sırf bu nedenle işini iyi yapan insanlara teşekkür etmekle onları kutsamak arasındaki farkı yeniden hatırlamamız gerekiyor.

Evet… Teşekkür etmeliyiz.
Evet… Emeği görünür kılmalıyız.
Evet… Hakkını vermeliyiz.

Fakat bunu yaparken bir paradoksa düşmemeliyiz: İnsanları, yalnızca yapmaları gerekeni yaptıkları için ahlâki kahramanlara dönüştürmemeliyiz.

Aksi halde farkında olmadan başka bir şeyi meşrulaştırırız: Görevini yapmamanın da normalleşmesini…

Çünkü bir toplumda işini iyi yapan kişi istisna haline geldiğinde, işini kötü yapanların sayısı yalnızca artmaz; kötü iş giderek tolere edilebilir bir standarda dönüşür.

Önce kötü hizmete alışırız.

Sonra vasat hizmeti yeterli buluruz.

Ardından düzgün hizmeti olağanüstü sayarız.
Sonunda ise olması gerekeni yapan insanı kahraman ilan ederiz.

Bu noktada da sorun artık tek tek insanların davranışları olmaktan çıkar.

Çünkü ölçü, yalnızca çoğunluğun yaptığı şey değildir.

Benimsenen genel kural, aynı zamanda bir toplumun insanlardan makul olarak beklediği davranış düzeyidir de.

Beklentiyi düşürdüğünüzde, davranışlar değişmeden bile toplumun ahlâki iklimi değişir.
Baktığımızda bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla kahraman değil belki de...

Daha yüksek bir “normal” seviyesidir.

Öyle bir normal olmalı ki dürüstlük kimseyi şaşırtmasın.

Dakiklik karaktermiş gibi sunulmasın.

İşini iyi yapmak övgüye değer bir mucizeye dönüşmesin.

Sözünde durmak üzerine uzun methiyeler, efsaneler yazılmasın.

İnsanlardan olağanüstü olmalarını istemeyelim.
Yalnızca kendilerinden bekleneni gerektiği gibi yapmalarını isteyelim.

Çünkü bir toplumda her düzgün davranış alkışlanmaya başladıysa demek ki sorun insanların fazla iyi olması değildir.

Bizim iyiyi artık yeterince sık görmüyor oluşumuzdur.

Ve asıl kaybettiğimiz şey, erdem değil; erdemle genel kabul görmüş ölçü arasındaki sınırdır.
Normali kutsadığımız anda, normal olmaktan çıkar.

Sonra olması gerekeni mucize sanırız.

Ve bir toplum, mucizelere ne kadar çok ihtiyaç duyuyorsa normalini o kadar çok kaybetmiş demektir.

***

DİĞER YAZILARI Herkes Celladıdır Kendi Ömrünün 01-01-1970 03:00 Küçük Bir Ülke 01-01-1970 03:00 Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır 01-01-1970 03:00 Korkunun Sesi Vardı 01-01-1970 03:00 Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola 01-01-1970 03:00 Yalnızlığın Söz Aldığı Akşamlar 01-01-1970 03:00 Anlam Arayışının Sessiz Çığlığı 01-01-1970 03:00 Zamanın İçinde Asılı Kalanlar 01-01-1970 03:00 Çocukluğumun Sırlı Yollarında 01-01-1970 03:00 Ahşap Kutuda Zamanın Sesi: Bir Radyo Hikâyesi 01-01-1970 03:00