Her sözün bir kökü vardır ve o kök çoğu zaman Anadolu’nun derinliklerine uzanır. Değerlerin, sevginin, hoşgörünün, insan olmanın özü aslında asırlar öncesinden bize seslenmektedir.
Ben de o sesin sahibine kulak vererek arayışın, eksikliğin ve hakikati bulma yolculuğunun hikâyesini, Yunus Emre'nin
zamana sığmayan gönül masalını yazmaya karar verdim.
ZAMANA SIĞMAYAN BİR GÖNÜL MASALI
Anadolu’nun yorgun bir vaktiydi.
13. yüzyıl Anadolu’su…
Savaşların, kıtlıkların, belirsizliklerin hüküm sürdüğü bir zamandı.
Toprak hem savaşların izini taşıyor hem de içinde sakladığı umutla yeniden yeşermeyi bekliyordu. Rüzgâr, bazen bir ağıt gibi eser, bazen bir dua gibi yükselirdi göğe. İşte böyle bir çağda, sessizliğin içinden bir ses doğdu. Adı, Yunus Emre idi.
Onun hikâyesi, bir doğumla başlamaz, bir eksiklikle başlar.
İçinde tarif edemediği bir boşlukla…
Toprağı ekip biçen, gündüzünü rızık peşinde, gecesini yorgunlukla geçiren bir insanın kalbinde, açıklanamayan bir arayış kıpırdanır. Çünkü ona dünya yetmez. İşte Yunus Emre böyle biridir.
ARAYIŞ
Bir gün kuraklık iner Anadolu’ya.
Toprak susar, boy vermez ekinler. İnsanların yüzünde sabırla karışık bir çaresizlik vardır.
Yunus da bu çaresizlik içinde düşer yollara. Aradığı şeyin adını bilmeden ama eksikliğini hissederek…
Bu arayışda yolu bir dergâha düşer. Kapıyı çalar. Önünde durduğu sıradan bir kapı değildir, İçeride onu bekleyen; bir dönüşümün eşiğidir.
O kapıda ona “buğday mı, himmet mi?” diye sorulur.
Yunus, açlığın dilini konuşur, o an için buğdayı ister. İstediği buğday verilir ve yüklenir sırtına düşer dönüş yoluna. Ama insan bazen yanlış seçimiyle doğru yola da girebilir.
Dönüş yolunda içi daralır. Sanki aldığı buğday ağır gelir omzuna.
Ve o an ilk kez kalbinin sesini duyar. O an başlar Yunus'un gerçek yolculuğu. Büyük bir pişmanlık sarar bedenini ve
Yunus Emre döner geriye.
Bu kez eliyle değil, kalbiyle çalar kapıyı. Onu karşılayan, Tapduk Emre'den başkası değildir.
Bir bakışta tanır Yunus’un içindeki arayışı, alır onu içeri.
Ama bu içeri giriş, bir kabul ediliş olmaz, bir sınanıştır.
Bir yolculuk vardır, adımlarla değil, sabırla yürünür. Sözle değil, susarak anlatılır ve insan bazen konuşarak değil, Susarak olgunlaşır. Yunus’un dergâhta geçirdiği yıllar aslında bir eğitimden çok, bir arınma sürecidir.
Bugün hızlı yaşayan insanın belki de en çok unuttuğu şeydir bu: Beklemek, sabretmek ve nefsini terbiye etmek...
Şimdi bir insanın 'ben'den vazgeçip 'biz'e ulaştığı o derin yolculuğa gidelim.
TAPTUK EMRE DERGÂHI SABIR VE DOĞRULUK
Yunus bu dergâhta konuşmaz yıllarca. Sadece odun taşır.
Taşıdığı her bir odun ders olur ona. Hiç eğri odun getirmez dergâha. Çünkü artık bilir ki bu dergâhta eğriye yer yoktur. Ancak eğrilik, odunda değildir, aslında insandadır.
Yıllar geçer. Yunus’un dili susar ama artık onun gönlü konuşmaya başlar. Kendi içindeki benliğini törpüler. Bir gün gelir, 'ben' dediği şey erir. O an Yunus doğar yeniden.
"Ete kemiğe büründüm,
Yunus diye göründüm…"
Bu söz, bir şairin dizesi değil,
Bir insanın kendini buluşunun ifadesidir. Artık Yunus konuşur.
Ama onun dili ne sarayın dilidir, ne medresenin. O, halkın diliyle konuşur. Sade, yalın ama derin.
Çünkü o bilir ki; hakikat, süslü sözlerde değil, yalın olanda gizlidir.
"Sevelim sevilelim,
Dünya kimseye kalmaz…"
derken aslında bir hayatın özetini sunar. Onun sözleri, okuma bilmeyen köylünün de kalbine dokunur, ilim sahibi olanın da…
Çünkü Yunus, bilgiyi değil, hikmeti taşır.
Onun şiirlerinde aşk vardır. Bu aşk, bir insana duyulan geçici bir sevda değil, varlığın özüne duyulan bir bağlılıktır.
"Beni bende demen, bende değilim,
Bir ben vardır bende, benden içeri…"
sözleri, insanın içindeki derinliği anlatır. Yunus’un aşkı yakar, bu yanış, yok etmez; arındırır. O yüzden onun dilinde kin yoktur, ayrım yoktur.
"Yaratılanı severim,
Yaradan'dan ötürü…"
Bu söz, bir yaşam biçimidir.
Yunus, yol alır, köy köy, diyar diyar gezer, aslında gittiği yerler gezmek, görmek eğlenmek için değildir, amacı gönüllere ulaşmaktır.
Bir insan bu dünyadan ne bırakır geriye; mal mı, mülk mü yoksa bir isim mi?
Aslında hiçbirisi değil. İnsan bu dünyada sadece dokunduğu gönüller kadar kalır. Yunus Emre’yi bugün hâlâ konuşuyorsak bu onun sözlerinden önce, onun insanlığa bıraktığı duygudan kaynaklanır.
Çünkü o sadece yaşadığı çağda var olmamış, tüm çağlarda varlığını sürdürmüştür. O kendini ararken insanlığı bulmuştur bu yüzden sözleri zamanı aşırıp günümüze de ışık tutmuştur.
KENDİNİ ARARKEN İNSANLIĞI BULMAK
Yunus için en büyük ibadet, bir gönlü incitmemektir.
"Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil…"
Sözleri, insanın özüne dokunur.
Ve o günden sonra Yunus, sadece bir isim olmaktan çıkar; bir yol olur.
Zaman geçer, çağlar değişir, insanlar değişir ama Yunus’un sözü değişmez. Çünkü o, zamana değil, insana, insanların gönüllerine konuşmuştur.
Bir gün o da bu dünyadan göçer. Ardında ne saray bırakır ne de servet... Sadece söz bırakır. O sözler ki asırlarca yaşayacak kadar güçlüdür. Her çağda yeniden filizlenir, yeniden yeşerir.
Sevgi olmadan hiçbir şey tamam değildir. İşte Yunus’un masalı da bir insanın kendini ararken insanlığı bulmasının masalıdır.
Bıraktığı sözlerin, yüzyılları aşarak gönüllerde yaşamaya devam etmesidir.
Belki de bize en çok şunu anlatır: İnsan olmak, öğrenilen bir şey değil, hatırlanan bir hakikattir.
Yunus Emre de bize o hakikati hatırlatan bir sestir, derviştir.
Yunus Emre'nin en çok okunan ve sevilen şiirleri arasında başı çekenler, genellikle ilahi aşkı ve tasavvufu konu alan şiirlerdir.
Şiirlerinden Örnekler:
*Aşkın Aldı Benden Beni,
Bana Seni Gerek Seni:
Dervişlik ve ilahi aşk temasını işleyen en ikonik şiirlerinden biridir.
*Gelin Tanış Olalım: Öümsüzleşen, insan sevgisini ve hoşgörüyü vurgulayan şiirdir.
*Biz Dünyadan Gider Olduk: Ölüm ve bâki olan Allah'ı konu alan, derin tasavvufi anlamlar içeren bir şiirdir
*Adem Oğlu:
"Miskin Adem oğlanı, nefse zebun olmuşdur" dizesiyle başlayan bu şiir, insanın nefsine yenik düşerek özünden uzaklaşmasını anlatır.
*Ah Ölüm: Bu şiir ölümün keskinliğini ve dünyanın geçici olduğunu anlatır.
Yunus Emre'nin bu şiirleri Risâletü'n-Nushiyye ve Dîvân eserlerinden öne çıkan, Türk tasavvuf edebiyatının en bilinen örneklerinden sadece bir kaçıdır.
***
