Pencerenin önünde öylece durup sokak lambasının etrafında dönen pervaneleri seyrediyorum. Akmayan, pelte gibi tüm ağırlığıyla dibe çökmüş bir an âdeta…
Gökyüzü, içine suluboya damlamış bir bardak gibi renkten renge giriyor. Kasım ayı olmasına rağmen insanın içini titreten bir soğuk var. Camdaki buğunun üzerine ne olduğunu anlamadığım garip işaretler çiziyorum. Yağmur birden yağmaya başlıyor.
Dışarıdan bakıldığında bir Nuri Bilge Ceylan filminin ilk karesi gibi görülebilir hâlim. Donuk, mimiksiz, üzerinde eskimiş bir hırkayla buğulanmış camdan dışarıyı seyreden, kafası da saçları gibi darmadağın bir kadın silüeti…
Pencere kenarında duran sigara paketine gidiyor elim. Defalarca bırakmak istesem de hayatın bana tek kelime bile danışmadan açtığı derin boşlukları doldurabilmek için sigara hep en yakın yoldaşım oldu nedense. Sustuğum ve tüm hüzünleri içime çektiğim anların şahidiydi; belki de yaralarımın panzehiriydi.
Üst üste yığdığım kolileri uzaktan seyrediyorum. Belirsiz bir zamanın ortasındayım âdeta. Duvarları seyrediyorum sonra. Çerçevesiz çiviler, her birinin anısı olan sıyrıklar, izler, lekeler…
"Ne çok eşya var." diye geçiriyorum içimden. Oysa çoğunu bu evde bırakmama rağmen üst üste yığılan koliler üzerime üzerime geliyor âdeta. Birden “Keşke soğuklara kalmasaydım.” diye düşünüyorum. Yazın halletmeliydim bu işi. Hangi akla hizmet bir şans daha tanımaya çalıştım ki bu evliliğe! Ah zavallı ben, ah…
Gözüm, buzdolabının üzerindeki magnetlere kayıyor. En son “Tekrar deneyelim.” hamlesiyle gittiğimiz İğneada’dan aldığım magnete gözümü dikiyorum. Yol boyunca ikimiz de ne şahane susmuştuk. Konuşmaya bile mecalimiz yoktu esasında. Aramızda yorgun ve umutsuz bir geçmiş sinsice yatıyordu.
Bir yandan iyileşmek istiyorduk fakat bunun olamayacağını çok iyi biliyorduk. Bir Monet tablosunu andıran Istranca Ormanları’nı hafif bir müzik eşliğinde izleyerek ve bolca susarak geçen o anlamsız tatilden sonra artık her şeyin nafile olduğunu anlamıştım. Bu ilişki bir yılkı atıydı artık. Özgürleşmişti fakat nereye gideceğini bilemeyen bir yılkı atı…
Miadı dolmuş, salıverilmesi gereken bir ilişkisizlikti bu…
Esasında bir ilişkinin çat diye kırıldığı bir nokta var. Sonrasında boşu boşuna kaynak yapmaya çalışıyorsun. Yok kardeşim, yok. O yaptığın kaynak tutmuyor işte!
Son konuşmamızı düşünüyorum. Kalbimin üstündeki ağırlığın onun yokluğuyla ilgili olmadığını biliyorum. Benim meselem başka. Beni en çok, tutunamayanlardan olmak acıtıyor…
Yer değiştirmeyi, taşınmayı sevmiyorum ben. Yatağını, evini, sokağını değiştirmek; bir nehrin yatağını değiştirmek gibi bir şey sanki. Nereye akacağını bilememek ya da yolunu kaybetme korkusu gibi bir his bu.
Dikiş tutturamayan, doğru seçim yapamayan bir kadın olmak korkutuyor beni en çok. Ne kadar istesem de çabalasam da olmadı. Aynı ev, aynı anahtar, aynı posta kutusu olmuyor benim hayatımda. Hep başka sokaklar, başka anahtarlar, başka sesler ve başka izler…
Belki de en özendiğim şey aynı şehirde doğup büyüyen, aynı dostlarla hemhâl olan insanlar... Babamın memuriyeti dolayısıyla ilkokulu bile üç ayrı şehirde okuyan birisi için üzerinde tepindiğim aidiyet duygusu öngörülebilir bir şey olsa sanki. Benim hayatım hiç yerinde durmadı. Uzun yıllar aynı tavana bakıp uyuyamadım. Pencereden hep başka ağaçlar seyrettim. Bu arada kilit göbeği değiştirmekte de ustalaştım tabii, takdir edersiniz.
“Evimdeyim” hissi beni hep arkadan bıçakladı. Oysa tanıdığım diğer kadınlar böyle değildi. Sonsuza kadar aynı evlerde, aynı adamla, aynı tavana bakarak uyuyorlar onlar. Kapının kilidini değiştirmek zorunda kalmıyorlar. Güvenle kurdukları yuvalarında şarkılar söyleyerek zeytinyağlı fasulye pişiriyorlar. Belki arada bir ağlıyorlar fakat öyle gidecek gibi bir ağıt da olmuyor bu.
İnsanın gitmeyi düşünmeden fasulye pişirmesi ne şahane bir hâl. Aynı bakkaldan ekmek, yoğurt istemek ne güzel. Evinin yolunu, dolmuş durağını, en yakın Migros’u öğrenmeye çalışmamak ne muhteşem bir şey…
Susuyorum, daha doğrusu iç sesimi susturuyorum. Sonra on iki kişilik yemek takımına bakıyorum. Kurduğum sofralar, ağırladığım insanlar gözümün önünden geçiyor. Hiç bir zaman on ikisini birden kullanmadığım tabakları tek tek gazete kâğıtlarına sarıyorum. Şimdi bunları tek tek açıp yerleştirmesi var bir de. Ne gereksiz bir şey bu on iki kişilik yemek takımı…
Yalnızlaştığını ve artık çok da büyük sofralar kuramayacağını hatırlatacak her biri sanki.
Sonra kendi kendime gülüyorum. "Toparlan." diyorum; “Bundan sonra arkana güvenle yaslanacağın bir ev seni bekliyor. Gitmeyi düşünmediğin, tek başına çoğalarak bırak on iki kişilik, yirmi dört kişilik sofralar kuracağın hayat seni bekliyor.” diyorum.
Kolileme işini bitirdikten sonra gemisi batmış ama kazadan sağ kurtulmuş bir kaptan edasıyla sandalyeye oturuyorum.
Mutfak penceresinin önünde duran mor menekşelerime bakıyorum. Bakın işte, vefa konusunda hiç kimse onların eline su dökemez. Ben nereye onlar oraya…
Benim gibi üzgün değiller sanki. Üzerlerindeki yeni tomurcuklarla âdeta bana,“Hadi kalk gidelim, biz seninle her yerde çiçek açarız.“ diyorlar. Bir yandan da sırtımı sıvazlıyorlar sanki. İçim birden hafifliyor.
Gün ağarmaya başlıyor. Yağmur hiç durmadan yağmaya devam ediyor. Biliyorum sebebini…
Beni uğurlamak istiyor.
***
