Yalnızlığın Söz Aldığı Akşamlar

Deniz İmre

06-12-2025 15:55

Advert

Bazı akşamlar vardır hani…
Ev, sesini senden alır da tümden çeker onu kendi içine. Odalar giderek dayanılmaz şekilde ağırlaşır, havası daha da bir kasvete bulanır.

Perdeler bile hüzünle kıpırdar sanki, fark edene...

İşte öylesi akşamlarda, insan kendine en yakın sandığı şeyden bile kaçarcasına uzaklaşır.

Bir dosttan…

Bir bardak sudan, bir sandalyeden… Hatta bir nefesten bile…

Oysa her şey yerli yerindedir; tıpkı tam da olması gerektiği gibidir her şey…

Ama bir tek sen eksiksindir.K

endine…

Yalnızlıktır işte; o an kapıyı çalmadan giren o tek misafirdir.

Ayakkabılarını çıkarmaz, kimseden icazet de almaz üstelik…

Girer içeri; palas pandıras…

Sofraya da oturmaz; ama gelir, masanın tam da karşısına geçip seni seyreder.

Göz göze gelirsin onunla; bir şey söylemez; ama çok şey anlatır bakışlarıyla.

Sessizliğiyle konuşur, ağır ağır.

Yalnızlık, gece ışığı kapatırken odanın bir köşesinde duran sessiz büyük bir saksı gibidir; seninle konuşmaz; ama varlığını hissettirir.

Gecenin bir yerinde mesela, telefonunun ışığı yanar ama kimse aramıyordur.

Sadece ekranın o soğuk beyaz renkli dayanılmaz parlaklığı yüzüne vurur, inadına.

İşte o an, insan kalabalıkların nasıl bir yanılsama olduğunu daha da iyi anlar.

Çünkü kalabalıklar o ürpertici sessizlik içinde bir dokunuşla kolayca yok olabilir.

Bazı yalnızlıklar da vardır; içini üşütmez, tam tersine içini ısıtır insanın.

Kendi sesini duyman için sana o alanı açar.
İçine dönmeyi öğretir.

İnsanı büyüten, olgunlaştıran, kim olduğunu ona hatırlatandır, o yalnızlıklar…

Bir nefes gibi; fark edilmeden büyür içinde.
Sen fark ettiğinde ise o çoktan sana benzemiştir artık. Yanında taşırsın bir yerden sonra sen de yalnızlığını…

Tıpkı Cemal Süreya’nın dediği gibi; "Ben hangi şehirdeysem, yalnızlığın başkenti orası."

Çünkü yalnızlık bir suç değildir; bazen bir sığınaktır da. 

İnsanı kendine döndüren, kabullenişi öğreten, iç sesinin duyulmasını sağlayan bir eşlikçi…

Herkesin cebinde taşıdığı, ya da nasıl diyeyim; yüzünde hiç saklamadan taşıdığı bir yaradır sanki, yalnızlık...

İnsanı kendine döndüren gizli bir yol; bir patika.
Başkalarının gürültüsünden uzak, kendi kalbinin çığlıklarını en net duyduğun yer.

Ve işin tuhaf yanı…

Yalnızlığı reddettikçe daha da çok yoruluyor insan.
Sanki ona “Git!” dedikçe aslında kolundan tutup “Kal!” diyormuşsun gibi.

Oysa kabul etmek, ona yenilmek değil;
onu anlamaktır.

Kendini anlamaktır.

İçinde taşıdığın kendi yaralarını tanımaktır.

Belki de en büyük hatamız, yalnızlığı karanlık saymamız.

Oysa farkında olmalıyız ki bazen o karanlıkta parlayan çok şey vardır:

Geçmeyen bir hatıra…

Dokunulmayan bir hüzün…

Adını bile koyamadığımız bir eksiklik...

Tüm bunların hepsi insana dair değil mi?

Ne zaman olur, bilinmez; ama insan yalnızlığıyla da anlaşır.

Onu yanına oturtur, sırtını sıvazlar, ve ona der ki:
“Ben seni her şeyinle kabul ettim. Sen de beni bırakma e mi; ama incitme de… N’olur!”

Sonra gece hafifler, odanın nefesi rahatlar. Boşa dememiş Schopenhauer; "Yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez. Kişi ancak yalnız olduğunda özgürdür çünkü." diye…

Neden mi?

Çünkü insan, yalnızlığını dinlemeyi öğrendiği gün,
kendiyle nihayet barışır.

İşte o an, bütün gerçekliğiyle fısıltı gibi bir cümle dökülür dudaklarından:

“Evet…Belki yalnızım ben… Ama nihayet yalnızca kendimi duyabiliyorum işte.”

***

- Sesli dinlemek için görsele tıklayın


                       

DİĞER YAZILARI Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır 01-01-1970 03:00 Korkunun Sesi Vardı 01-01-1970 03:00 Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola 01-01-1970 03:00 Anlam Arayışının Sessiz Çığlığı 01-01-1970 03:00 Zamanın İçinde Asılı Kalanlar 01-01-1970 03:00 Çocukluğumun Sırlı Yollarında 01-01-1970 03:00 Ahşap Kutuda Zamanın Sesi: Bir Radyo Hikâyesi 01-01-1970 03:00