Otobüs terminalden kalkalı yaklaşık kırk dakika olmuştu.
Peronda birbirine karışan vedaların, muavin bagaj kapaklarını kapatırken çıkan metal gürültüsünün ve son sigaralarını aceleyle bitiren insanların uğultusunun yerini başka sesler almıştı. Kaloriferden gelen kuru hava, tabandan yükselen motor homurtusuna karışıyor; plastik su şişeleri ayakların altında hafifçe yuvarlanıyordu.
Otobüs, dünyanın en küçük ülkelerinden biri olmalı; herkesin yolculuğun ilk yarım saati yerleşmeye çalıştığı...
Koltuklar geriye yatırılır, boyun yastıkları düzeltilir, montlar katlanıp baş altına konur, telefonlar son kez kontrol edilir. İnsanlar yalnızca oturdukları koltuğa değil, o küçük ülkede birkaç saatliğine yaşayacakları küçük hayata da yerleşirler.
Ben ise o küçük ülkede her zaman cam kenarını seçerim.
Dışarıyı görmek için değil; aksine, insanları izlemek için.
Camın karanlıkta aynaya dönüşen yüzeyi büyük kolaylıktır. Karşınızdakiler sizi dışarıyı seyrediyor sanırken siz onların yüzlerinde gelip geçen mevsimleri izlersiniz. Akşamın ilerleyen saatlerinde otobüsün içi yavaş yavaş bir yüzler galerisine dönüşür. Kimi gözlerini çoktan geçmişte bırakmıştır, kimi varacağı yere herkesten önce gitmiş gibidir.
Ben de o yüzlerin arasında dolaşırken gözüm iki sıra önümdeki adama takıldı.
Saçlarının büyük kısmı beyazlamıştı ama sakalındaki siyahlar hâlâ direniyordu. Oturduğundan beri hiç rahat edememişti. Önce montunu çıkardı, üşümüş olmalı ki sonra yeniden giydi. Telefonunu cebinden çıkarıp dizine koydu. Ardından tekrar cebine yerleştirdi. Sonra yine çıkardı.
Telefon nihayet çaldığında adam öyle hızlı davrandı ki neredeyse elinden düşürecekti.
“Evet?”
Karşı taraf konuşurken adam başını eğdi.
Bir süre dinledi, sonra sadece:
“Anladım.” dedi.
Telefon kapandıktan sonra avucunu yüzüne sürdü. Sakallarının arasından geçen el, çenesinde birkaç saniye durdu. Sonra başını cama yasladı.
Cam buz gibiydi.
Koridorun karşı tarafında genç bir çift oturuyordu. Kız konuşuyordu. Erkek ise dinliyormuş gibi yapıyordu. Bunu anlamak zor değildi çünkü kız her cümlenin sonunda onay beklercesine onun yüzüne bakıyor, erkek ise her defasında yarım saniye gecikmeyle gülümsüyordu. İnsan sevdiğini dinlerken başka şeyler düşünebilir ama sevildiğinden emin olmak isteyen biri, bunu hemen fark eder.
“Dinliyor musun beni?” dedi kız sonunda.
“Dinliyorum.”
“Ee, ne anlattım o zaman?”
Çocuk güldü.
Kız da güldü.
Ama ikisinin kahkahası aynı yere ait değildi.
Otobüs o sırada uzun bir viraja girmişti. Camlardan içeri vuran akşam güneşi, kızın yüzünü altın sarısına boyarken çocuğun yüzü gölgede kalmıştı. Aynı koltukta oturmalarına rağmen farklı mevsimlerde yaşıyor gibiydiler.
Arka sıralardan portakal kokusu geldi sonra.
Bir kadın çantasından çıkardığı meyveyi soyuyordu.
Kabukların havaya bıraktığı koku, yıllardır değişmeyen bir şey gibi otobüsün içine yayıldı.
Çocukluğumdan beri bütün yolculuklarda aynı kokuyu alırım. Portakal, mandalina, haşlanmış yumurta, kolonya ve üçü bir arada kahve…
Kadın portakalı soyarken yanındaki torununa:
“Damlatma sakın üstüne.” dedi.
Çocuk başını salladı.
Sonra da sanki ninesi daha az önce dememiş gibi portakalın suyunu pantolonuna akıttı.
Kadın bunu görünce kızacakmış gibi oldu. Fakat çocuğun ağzının kenarına bulaşan portakal parçalarını görünce vazgeçti.
Kadının yüzündeki ifade, bana yıllar öncesinden annemin yüzünü hatırlattı.
İnsan bazı bakışları unutmaz çünkü.
Otobüs ilerledikçe içeride başka hayatlar açılmaya başladı.
Bir adam horluyordu.
Önündeki kadın her horultuda söylenerek gözlerini tavana kaldırıyordu.
Muavin koridordan geçerken üzerine sinmiş limon ve tütün kolonyası kokusunu bırakıyordu ardında.
Bir çocuk rüyasında gülüyordu.
Yaşlı bir teyze uyurken dudakları kıpır kıpır hareket ediyor, sanki kimsenin duymadığı bir dua koridor boyunca yol alıyordu.
Dışarıda gece büyüyordu.
İçerideyse insanlar yavaş yavaş savunmasızlığın kollarına bırakmışlardı kendilerini.
Uykunun insanları birbirine benzeten tuhaf bir yanı vardır.
Makamlar kaybolur.
Ünvanlar kaybolur.
İnatlar, gösterişler, kırgınlıklar bile biraz silikleşir.
Kalan şey, yalnızca yüzdür.
Ve de yüz, insanın bütün sırlarını ele veren tanığıdır.
O gece, motorun hiç bitmeyen uğultusunu dinlerken aynı otobüste onlarca farklı hikâyenin yan yana yolculuk ettiğini düşündüm. Kimisi bir kavuşmaya gidiyordu, kimisi bir vedaya; kimisi yıllardır dönmediği bir eve, kimisi dönmek istemediği bir şehre…
Bunların hiçbirini bilmiyordum.
Ama insanların ayakkabılarını çıkarışından, telefon kapandıktan sonra yüzlerinin aldığı şekilden, uyurken sıkıca tuttukları çantalardan ve boş koltuklara kayıp duran bakışlarından, her birinin içinde kendine ait bir yol daha taşıdığını görebiliyordum.
Otobüs terminale girdiğinde küçük ülkenin sınırları dağılmaya başladı. Yolcular birer birer indi. Koridor boşaldı. Koltuklar yine öksüz kaldı. Az önce aynı havayı paylaşan insanların yerinde şimdi yalnızca motorun soğuyan sesi vardı.
Birkaç dakika sonraysa o ülkeden geriye yalnızca unutulmuş bir su şişesi, öndeki adamın başının camda bıraktığı iz ve koltuğa sinmiş portakal kokusu kalmıştı.
***
