Advert

Yedi Günlük Krallık ve İki Üvey Günün Dramı / Şadan Köse

Şadan Köse -YEDİ GÜNLÜK KRALLIK VE İKİ ÜVEY GÜNÜN DRAMI

ÖYKÜ - 01-07-2026 00:41 82 kez okundu.

Yedi Günlük Krallık ve İki Üvey Günün Dramı / Şadan Köse
Advert

YEDİ GÜNLÜK KRALLIK VE İKİ ÜVEY GÜNÜN DRAMI

(Fantastik, taşlama, düşünsel mizah ve alegorik öykü) 
 

Ben sadece “Pazartesi’yim.” dedi. Ve herkes “Tüh be!” diyerek yüzünü çevirdi.
 
Gün olur, düşünceler içimizde kıvrılır da bir türlü düzlüğe çıkmaz. Gün olur, aylarca içimizde dönüp duran bir sorunun cevabını rüyamızda bile ararız. Benim de aklıma takılan öyle bir mesele var ki ne zaman haftalık plan yapsam dönüp dönüp başa sarıyor: Kim buldu bu yedi günü? Kim koydu bu isimleri? Neden, neden ama neden bazı günler sanki öteki günlerin gölgesinde kalmış gibi?

Pazartesi ve cumartesi... 

Ah siz zavallı günler… Ne bir yıldızdan adınızı aldınız, ne bir tanrıdan miras kaldınız. Koca haftanın üvey evlatlarısınız adeta. Biri "cumanın ertesi", öbürü "pazara komşu". Hani bir sofrada herkese altın yaldızlı tabak konur da size plastik bir tabak uzatılır ya... İşte sizin adınız da o tabak kadar renksiz, o kadar aceleyle konmuş gibi.

Pazartesi… Haftanın ilk çığlığısın sen. Alarm zili gibi kulaklarımızda patlarsın. Ama adın öyle sıradan ki… Sanki bir isim bulmaya üşenilmiş de "pazarın sonrasına" yapıştırılmış bir etiket gibisin. Oysa sen yeni başlangıçların günüsün! Uyanışsın, silkelenişsin! Neden bir “Diriliş Günü” olamadın mesela senin adın?

Cumartesi, sen de farklı değilsin. Hafta sonunun kıyısında, eğlenceyle yorgunluk arasında sıkışıp kalmışsın. “cuma ertesi” denmiş sana ama bir kimliğin yok, bir rengin yok. Ama sen, insanların nefes aldığı, biraz kendini bulduğu günsün. Neden senin adını “Dönüş Günü” yapmamışlar?
Ve diğer günler...

Salı, çarşamba, perşembe... Adeta okulun çalışkan çocukları gibi. İsimleri belirgin, net, işlevsel. Ne eksik ne fazla. Hatta bazıları eski Türkçeden, bazıları Farsçadan ödünç alınmış da olsa hepsinin bir karakteri var. Cuma desen kutsiyet yüklenmiş üstüne, adeta haftanın vedası gibi saygıdeğer bir şahsiyet.

Ama sen pazartesi... Ya sen cumartesi... Bir yanıyla unutulmuş, diğer yanıyla herkesin diline dolanmışsınız. Kimi sizi nefretle anıyor kimi heyecanla bekliyor ama kimse size adınızla seslenmiyor saygıyla. Hep bir burukluk var üzerinizde, bir eksiklik, bir aceleyle yapılmışlık hali.

Ama diğer günler öyle mi? Mesela salı; koyu gri takım elbisesiyle her sabah aynı saatte gelen, çantasından not defteri eksik olmayan bir bürokrat düşün. İsmi, salı. Düzeni sever, planları sever. Konuşmaları kısa, bakışları net. Ne fazla duygusal ne fazla soğuk. “İş işte yapılır.” der, ne sağa sapar ne sola.

Hafta boyunca yapılacakların çerçevesini çizer, herkesin ayağını denk almasını ister. Takvimlerin en sıkıcı ama en güveniliridir. Onu ihmal edersen işler sarpa sarar. Salı, ciddiyetin ta kendisidir. “Zamanın boş harcanması, affedilmez bir suçtur.” der hep.

Çarşamba, haftanın tam ortasında sıkışıp kalmış bir cambaz gibiydi. Ne geride kalan günlere tam aitti ne yaklaşan hafta sonuna. Cebinden buruşturulmuş biletler çıkarır, yarım kalmış planlar yapar, sonra hiçbirini hatırlamazdı.

Perşembe, zamanın yükünü sırtlamış, biraz geçimsiz ama çokça bilge bir dede gibidir. Her şeye “Ben sizin yaşınızdayken...” diye başlayan cümlelerle yaklaşır. Geçmişi özler, geleceğe şüpheyle bakar. Ama bil ki onun söylediklerinde kıymetli sırlar gizlidir. Sakalı uzun, sesi çatallı, bastonuyla yere her vurduğunda başka bir öğüt çıkar ortaya. “Hafta bitecek, kıymet bilin!” diye mırıldanır, ama kimse dinlemez. 

Cuma, sisler içinde yürüyen, üzeri işlemeli cübbeler giyen, eski zamanların bilgeliğini taşıyan bir şamandır. Sözleri az ama etkilidir. Onunla konuştuğunda, sanki evrenin sırları sana açılır. Halk ona dua eder, umut bağlar. Çünkü cuma sadece bir gün değil; bir ruhtur, bir bekleyiştir. Kalabalıklar ona saygı duyar, kimi onunla başlar yeniye kimi onunla vedalaşır haftayla. “Her son, yeni bir başlangıçtır.” der, gözleri uzaklara dalarken.

Pazar, güneşli verandalarda kitap okuyan, çayı elinden düşmeyen bir filozof… Üzerinde bol bir kazak, ayağında yün çorap. Düşüncelerle dolu ama hiçbirine acele etmeyen biri. Ona göre hiçbir şey ertelenemez ama her şey ertelenebilir. Hayatı çözmüş gibidir ama çözümünü asla paylaşmaz. “Hayatın anlamı nedir biliyor musun?” diye sorar, sonra uyuyakalır.

Pazartesi… Herkesin yüklendiği, herkesin şikâyet ettiği o suskun kahraman. Onunla kimse sarılmadan vedalaşmaz. Hep suçlanır ama o yine gelir. Üzerinde ağırlık taşıyan bir savaşçı gibi. Kimse onu sevmez ama herkes onunla başlar. O yüzden küskündür, içine kapanıktır. Geceden başlar ıstırabı, sabahla birlikte kimse yüzüne bakmaz. Oysa o da sevilmek isterdi. “Yeniden başlamak kolay mı sanırsınız?” diye mırıldanır, kimse duymaz.

Cumartesi, ışıkla karanlık arasında bir yerdedir. Ne tam bayram günü ne de sıradan bir mesai. Biraz çocuk ruhludur ama hep ciddiye alınmaz. O da eğlenceyi, dinlenmeyi, içtenliği getirir. Ama adı bile başkasından ödünç: “cumanın ertesi.” Kimliğini hep arar. Ona “Gerçekten senin adın ne?” desen, cevabı olmaz. “Ben de varım!” diye bağırır kalabalıklarda, ama gülüşmelerin ardında kaybolur sesi.
 
Şimdi düşün… Yedi kardeş aynı evde büyümüş ama ikisi üvey gibi. O evin mutfağında yemek pişerken salı tarif yazar, çarşamba yorgunum, der. Perşembe eleştirir, cuma dua eder, pazar şiir okur… Ama pazartesi bulaşıkları yıkar, cumartesi sofrayı kurar; hiç fark edilmeden.

“Zamanlar Diyarı”nda, her yıl yalnızca bir kez toplanan “Günler Meclisi”nin günü gelmişti. Yedi koltuk, yedi iskemle… Her biri ait olduğu günün rengini taşırdı. Salının koltuğu mat griydi, cumanınki mistik mavi… Ama pazartesi ve cumartesinin oturduğu sandalyeler hâlâ renksizdi, sanki “ödünç alınmış” gibiydi.
Toplantıyı açan her zaman salı olurdu. Dosyasını önüne koydu, gözlüğünü düzeltti, sesini temizledi:
“Değerli zaman arkadaşlarım. Yılın tek toplantısıdır, rica ederim usule uygun davranalım. Gündem dışına çıkılmasın.”

Ama pazartesi, alışılmadık bir cesaretle ayağa kalktı. Gözlerinin altı uykusuzluktan çökmüştü ama sesi ilk kez titremedi.

“Yeter!” dedi. “Artık yeter. Yıllardır üzerimize yapışan bu ikinci sınıf kimlikten bıktık. Ben pazartesi değilim, pazarın devamı hiç değilim. Ben, başlangıcım. Yeniye açılan kapıyım.”

Ardından cumartesi kalktı. O genelde konuşmazdı ama bu kez gözlerinde yıldız tozuna benzeyen bir ışık vardı.

“Ben de eğlencenin adı değilim sadece. İsmim, kimliğim olsun istiyorum. Cumanın artığı olmak istemiyorum.”

Salı kaşlarını çattı.

Perşembe bastonunu yere vurdu. Cuma dua eder gibi gözlerini kapadı. Pazar esnedi. Çarşamba zaten ortada yoktu, kendini hiç belli etmezdi.
Bir sessizlik çöktü salona. Zamanın nabzı yavaşladı.

Sonra pazar, uykulu gözlerle başını kaldırdı.

“Belki de, onlar haklı.” dedi. “İsim sadece bir etiket değil, bir ruh taşıyıcısıdır. Kimliği olmayanın sesi olmaz.”

İlk kez o mecliste bir oylama yapıldı.

“Pazartesi” kendine “Yenigün” ismini seçti. Yeni gün. Taze bir başlangıcın simgesi.

Cumartesi ise “Benim ismim de ‘Neşeli’ olsun insanlar genelde bende eğlenir, dinlenir.” dedi.

Oylar gizli olarak kullanıldı. Sonuç; üç oy değişsin olarak verilmiş. Üç oy değişmesin diye kullanılmış. Bir oy da çekimser verilmişti. Hepsi birden ayağa kalktılar, “Bu çekimser oyu kim kullandı diye bağırdılar.” 

***


Editör: Deniz İmre

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Oyuncaklar da Ölür / Ömer Hüdayi Azbay

Oyuncaklar da Ölür / Ömer Hüdayi Azbay

30-06-2026 - ÖYKÜ

Köşklü Basri Efendi'nin Günlüğü 4. Bölüm / Hüseyin Mıngıroğlu

Köşklü Basri Efendi'nin Günlüğü 4. Bölüm / Hüseyin Mıngıroğlu

27-06-2026 - ÖYKÜ