Advert

Ağaçların Dili / İsmet Hayri

Yazan: İsmet Hayri -AĞAÇLARIN DİLİ

ÖYKÜ - 06-08-2026 18:14 36 kez okundu.

Ağaçların Dili / İsmet Hayri
Advert

AĞAÇLARIN DİLİ
 
Tam da öğretildiği gibi bakıyordum hayata. Tüketim ekonomisinin bütün değerlerine sahiptim. Hayatın bir tek amacı vardı: Tüketmek. Ne kadar tüketebiliyorsak o kadar insan olabiliyorduk çünkü. Oysa ne kadar da masum başlamıştım her şeye. Bir işim olmasını istemiştim, olmuştu. Bir evim, bir arabam olsun istemiştim; olmuştu. Bir yazlığım olsun istemiştim, o da olmuştu. Hep kendimleydim bu başarılar süresince. Gururluydum. Sonra kendimin dışına çıktım. Benden daha çok tükettiği için benden daha çok değerli görmeye başladığım insanlarla, içsel bir yarışa başladım. Mademki sıfırdan bu noktalara gelebilmiştim, öyleyse yarışa başladıklarımı geçebilmeliydim. Bu da piyasayı iyi koklamaktan geçiyordu. 
 
Son dönemlerde ahşap mobilyalar, iyi para ediyordu. İhtiyaç sahibi köylülerden ucuz fiyata elde edilebilecek ağaç işine girilebilirdi. Yaptığım bütün araştırmalar, kazancın hayli yüksek olduğunu gösteriyordu. Bu nedenle çalıştırmakta olduğum elemanlara talimat verdim. Bu tür ağaçların varlığından haberdar olduklarında bana bildireceklerdi. Bir ay geçmişti aradan. Pazarlama elemanlarımdan Tunç, heyecanla bürodan içeriye girdi:
— Müjdemi isterim patron! 
— Hayrola! Ne müjdesi Tunç? 
— Bir dağ köyünde, tam da istediğiniz özelliklere sahip on yedi tane ağaç buldum. En büyüklerinin çevresini ölçtüm:Tam on dört metre! Diğerleri de ondan aşağı değil.  
— Hayal görmüş olmayasın Tunç? Bahsettiğin boyut, neredeyse büronun alanına eşit. Bir de on yedi tane diyorsun. O kadar ağacın ne kadar keresteye eş değer olduğunu bilerek düşünsen dudağın uçuklar. Biraz abartıyorsun sanırım. 
— Hiç de abartmıyorum patron! Biraz uzak ama görmek mümkün.
— Tamam! Gidelim öyleyse Tunç. Dediğin gibiyse ödülün hazır. Yok, değilse benzin ve yemek paralarını sana ödetirim, bilmiş ol! 
— Anlaştık patron! 
 

Böyle başlamıştım ağaç işine. Hava soğuktu. Karadeniz’in hiç eksik olmayan nemi, bütün ağırlığıyla çökmüştü her şeyin üstüne. İki araba yola çıktık. Trabzon’dan Rize’ye doğru kırk kilometre kadar gittikten sonra sahil yolundan ayrıldık. Küçük Dere boyunca, dere yatağından hiç ayrılmadan yirmi beş kilometre kadar gittikten sonra dağ yoluna saptık. Stabilize yolda arabalar, akrobasi hareketleri yapan cambazlar gibi kıvrılıyorlardı. En az arabalar kadar içindeki bizlerin de içi dışına çıkmıştı. “Hay böyle işe!” diye söylenmeye niyetlensem de kazanma hırsının o muhteşem cazibesine kapıldığım için söylenmiyordum. Düşe kalka, eğile büküle nihayet vardık varacağımız yere.  Daha doğrusu varmadık. Yol bitti. Arabaları bırakıp bir süre de yürüyüş yapacaktık. On dakika kadar yokuş yukarıya yürüdükten sonra düz bir alana geldik. 
Hafifçe kar yağıyordu. İleride yayla yolları görülüyordu. Madur Dağı’nın tepesi bembeyazdı. Önümde, en az Madur Dağı kadar görkemli, devasa ağaçlar yükseliyordu. Tunç, doğru söylemişti. Ağaçlar muhteşemdi. Ana gövdeden ayrılan yan dalların gövde kalınlıkları bile, kilolu iki adam bedeninden daha kalındı. Ağaç yaprakları kadar yemyeşil dolarlar, dans etmeye başladı gözlerimin önünde. İyi de nasıl taşınırdı ki bu büyüklükte ağaçlar? Yol yok! İnsan gücüyle taşınması olanaksız. Tunç’a döndüm:
— Söyle!  Bu ağaçları alsak bile nasıl taşırız ki Tunç? 
— Ben, taşınır yerdeler demedim ki patron! Ağaçlar dediğim kadar var mı? 
— Onu dediğinden de çoklar Tunç! Ben ömrü hayatımda böyle bir manzarayla karşılaşmadım. Hele şu karşıdaki ağaca bak Tunç! Resmen içini oyup altlı üslü iki oda yapmışlar. Nereden baksan çevresi on metreden fazladır. Yaşlarını tahmin etmek olanaksız. Müthiş! Müthiş! İyi de nasıl taşınır bu ağaçlar buradan? 
— Onu bilemem patron. Kafa yormak için de önce satın almak gerek. 
— Haklısın Tunç. Hele bir sahibini getirin de öyle düşünelim. 
— Tamam patron. Biz köye iniyoruz. Öğrenelim bakalım, kimmiş sahibi. 
 
Onlar gide dursun ben de seyre daldım bu müthiş görüntüyü. Gerçekten de nasıl kalabilmişlerdi bugüne kadar? İki tanesi kesilmişti. Odun olarak kullanılmıştı demek ki. Bu da sahibinin ihtiyaçlı olduğuna işaretti. Yazık etmişlerdi güzelim ağaçlara!  Bu kadar değerli ağaçların bunca değerlerine rağmen paraya dönüştürülmemesinin sebebi ne olabilir? Girişimci ruha sahip insanlar tarafından keşfedilememişlerdi belki de ya da taşınmasından korkmuştu görenler. Haksız da sayılmazlardı. Gerçekten zor görünüyordu. Karşıda görünmekte olan yayla yolundan buraya olan mesafe, beş altı kilometreden az değildi. Basit bile olsa bir teleferik kaça mal olurdu acaba? Hem ne kadar basit yapılabilirdi ki? Nihayetinde taşıyacağı tomrukların ağırlığını taşıyacak kadar sağlam olmak zorundaydı. Tomruk büyüklüğünü düşününce ağırlığını düşünmekten korktum. Başka bir çözüm düşünmeliydim. Bu arada adımlarım, beni içi oyularak altlıüstlü iki oda oluşturulan ağacın yanına kadar sürüklemişti. Yazık! Onca ekonomik değeri yok etmişlerdi. Kim bilir ne kadar para kaybına sebep olmuştu bunu yapanlar! Yazık ki ne yazık! İyi de nasıl yaşıyordu ki bu ağaç? Kuruyan ya da kurumaya yüz tutmuş bir tek dalı yok. Gövdeden ayrılan en küçük dal, bedenimin iki katı rahat var. Mucize bu olsa gerek! Böyle bir ağacın yaşıyor olması bile başka bir sözcükle ifade edilemez. Ağacın alt oyuğuna yerleştirilen bir soba var. Sobanın borusu, üstteki bir dal budağından dışarıya çıkarılmış. Oyuğun kenarlarında bolca çivi ve naylon kalıntıları var. Belli ki soğuk kış günlerinde barınak olarak kullanılmış. İçeride kenarları ağaca monte edilmiş bir şilte var. İki kalın kütükle desteklenmiş. Yere dökülmüş kuru ot parçaları, şiltede kullanılan yatağın içinin otla dolu olduğunu gösteriyor. Burada da başka yatak kullanılmaz doğrusu! Yatağa uzandığında mis gibi yayla otlarının rayihası genzinizi yakmalı. 
 
Ağacın dış kabuğundaki çatlaklar öylesine derindi ki yaşadığı yılların bütün izini taşıyorlardı. Bir anda Asos’ u anımsadım. Yüz yirmi yedi yaşında bir ninenin yüzündeki çizgilere hayran kaldığım için fotoğrafını çekmek istemiştim. Nine, sattığı incik boncuktan yüklüce almadan izin vermedi fotoğraf çekmeme. Aldıktan sonra ise hem fotoğraf çektirdi hem de muhabbet ettik uzun bir süre. Muhabbetimiz esnasında tıpkı kendisi gibi yaşlı bir dede yaklaşmıştı yanımıza. Nine, “Bu benim kocam. Yağız delikanlıydı. Şimdi zor yürüyor. Kocadın diyorum da kendine konduramıyor hâlâ!” deyince kahkahalarla gülmüştüm. 
 
Asos, insanların en uzun yaşadıkları yer olarak anlatılırdı hep. Doğruydu da. Yaşlı çınarlar gibiydi taş evlerde yaşayan insanları. Ama konu ağaçsa kesinlikle en uzun ömürlü ağaçlar, bu bölgede olmalıydı. Hayallerimden, gidenlerin geriye gelmesiyle ayrıldım. Bizimkilerin yanında, seksen yaşlarında bir amca vardı. Başında kasketiyle ellerini arkadan birbirine bağlamış, eğime rağmen dimdik yürüyordu. Yüzü, kulakları nasırlaşmıştı. Susuz kalan topraklar gibi çatlak çatlaktı dudakları. Grubun en önünde yürüyordu. Arkadakilerin soluk alışlarından ne kadar yoruldukları anlaşılıyordu. Amcada yorgunluğun izi görünmüyordu. İyice yaklaşınca bir parmak hareketiyle kasketini geriye itti. Gözlerini bana dikti:
— Uşağım, tanıyamadım seni, dedi. 
— Tanımazsın amca. İlk kez karşılaşıyoruz. 
— Ha, sen o zaman beni ziyarete değil ağaçları ziyarete geldin! Yanında çalışanların anlattıklarına bakılırsa sende para da bol. Bu ağaçları benden almadan gitmezsin artık. 
— Kısmet be amca! Hayırlısı neyse o olsun! 
— Bak, bunu sevdim. Şu tepenin arkasına kadar benimle yürür müsün, evlat? Bu arada benim adım, İnatçı Keçi Mehmet! Aslında sadece Mehmet de sağ olsun arkadaşlar, böyle bir lakabı uygun görmüşler. 
— Ben de Özgür. O kadar inatçı mısın Mehmet Amca? 
— Bana sorsan değilim de evlat, arkadaşlar inanmıyor. Bunlar burada kalsın. Hadi bakalım, düşelim yola! 
 
Yürümeye başladık. Bir adım kadar arkasından yürümeye özellikle dikkat ediyorum. Ne de olsa yaşlı insanlar bu tür şeylere çok önem verirler. Gönül kazanmak lazım.Yürüdüğümüz yol, ince bir patika. Etrafı tamamen ağaçlarla çevrili. Bazı noktalarda gün ışığı yere kadar inemediği içingörmekte zorlanıyoruz. O derece sık bir ağaçlıktan yürüyoruz. En nihayet tepeye vardık. İnatçılığını bilmem ama yürüyüş açısından kesinlikle Mehmet Amca’nın keçilerle bir akrabalığı olması lazım. Arkadaş, bu yaştaki adamın onca yol boyunca gıkı çıkmaz mı? Yol boyunca bir tek mola vermedi. Bir de konuşarak yürüyor. Ben, neremden nefes alacağımı şaşırmış durumdayım. Allah’ tan yol bitti de bir nebze soluklandık. Yani şunun şurasında pazarlık etmek için ne gereği vardı ki bu kadar yolu tırmanmanın! Kendini ağırdan satacak ya! Bu köylü milleti, tatlı su kurnazı gibidir; saf görünür ama adamı sulu dereye götürüp oradan susuz geri getirir.

— Yoruldun mu evlat? 
— Maşallah Mehmet Amca! Benim nefesim kesildi, sende hiçbir değişiklik görünmüyor. Alışkın olmadığım için yoruldum tabii. Neden geldik buraya Mehmet Amca? 
— Çay içmeğe evlat.
— Çay içmeğe mi? Çayı nereden bulacağız bu dağ başında Mehmet Amca? 
 
Cevap vermedi Mehmet Amca. Kafasıyla ileriyi işaret etti. Elli metre kadar daha yürüyerek bir dönemeci döndük. İşte o zaman neden buraya kadar yürüdüğümüzü anladım.  Karadeniz’in o dimdik arazi yapısı içerisinde, yaklaşık altmış yetmiş metre aşağıda devasa kök ve gövdeleriyle toprağa tutunmuş ceviz ağacını gördüm. Anlatılabilir bir görüntü değildi. Olağanüstüydü. Mehmet Amca, bir dağ keçisi gibi hızla ağacın yanına indi. Ben kaymamak ve yuvarlanmamak adına her türlü ağaçtan ellerimle destek alarak yavaş yavaş inebildim. Ben ininceye kadar Mehmet Amca, çay suyunu ocağın üstüne koymuştu bile.

— Ocağı anladım da suyu nereden buldun Mehmet Amca? 
— Ağacın arkasına bakarsan görürsün evlat.
 
Baktım. Su, ağacın içinden dışarıya uzanmış oluktan akıyordu. Oluk, içi oyularak delinmiş bir ceviz dalından yapılmıştı. Yamuk yumuk izlere bakılırsa bir çakı yardımıyla yavaş yavaş ve sabırla bu hâle getirilmişti. Ağacın doğal bir parçası görünümündeydi. İçi boşalmış bir dal budağından çıkıyordu. Havsalam almadı. Etrafını dönerek kaynağı görmeye çalıştım, göremedim. Mehmet Amca, köylü kasketinin altında gizlice izliyordu. Görmüyordum ama hissediyordum. 

— Sakın ağacın içinden çıkıyor bu su deme Mehmet Amca, düşüp bayılırım burada! 
— Bayılma, bayılma! Tadına bak hele! Zaten bayılmak istesen de elini değdirdiğinde ayıltır seni. Buzdolabında sadece soğur ama burada suyun içine koyduğun karpuz çatlar. 
— O kadar yani? Ayıltsın bakalım Mehmet Amca.
 
Avuçlarımı birleştirerek oluğun altına koydum. Dudaklarımı dayadım avuçlarıma. İki yudum içebildim ancak. Bu nasıl bir su böyle! Buz gibi kavramıyla anlatmaya kalkmak, suyun soğukluğuna resmen hakaret! Tamam, su, sıfır derecede donar. Bu, sıfırın kesinlikle altında bir sıcaklık. Parmaklarım buz bağladı resmen. Döküldüler mi diye yoklamaya çalıştığım dişlerimi hissedemiyorum. Mehmet Amca, zavallı hâlime bakıp, gülerek sordu:
— Nasıl? Soğuk mu? Ayıltabildi mi seni?
— Hem de nasıl Mehmet Amca! Çok berrak, çok hoş bir tadı var ama iki yudum içebildim ancak. Çok soğuk. Ağacın içinden mi çıkıyor gerçekten? 
— Hayır! Kaynak, az yukarıda. Ceviz ağacındaki kendiliğinden oluşmuş budak deliğini görünce buraya kadar taşıdım toprak altından. Sonra sarmal olmuş bu iki gövde arasından, binbir zorlukla içine monte ettim ağaca zarar vermeden. Bu da kutsallaştırdı ceviz ağacımı. Köylüler, “Mübarek ceviz ağacından su içtim.” diye bahsederler buradan. 
— Haksız da sayılmazlar Mehmet Amca! Şu görkemli görüntüyü hiçbir yerde seyretmek mümkün değil zaten,hiçbir yerde bu büyüklükte bir ceviz ağacı görmek de mümkün değil. 
— Güzeldir ceviz ağacım, çok güzeldir, dedi ve sustu Mehmet Amca.
 
Burası, bir tür dinlenme tesisiydi anlaşılan Mehmet Amca için. Sarmal bir şekilde birbirlerine sarılıp tek gövde hâline gelmiş ceviz ağacının içinde oluşan boşlukta, iki raf oluşturulmuş. Çaydanlık ve bardaklar, özenle raflara yerleştirilmiş. Ben, hayranlık ve şaşkınlıkla ağacı izlerken Mehmet Amca, gövdenin içindeki boşluktan üzerleri hasırla örülmüş iki oturak çıkardı. Birisine kendisi oturdu, diğerini de tam karşısına yerleştirdi.  

— Anlaşılan seyretmeye doyamadın evlat! Hele otur da bir soluklan. Bu ağaç bin yıldır burada. Bir yere gitmedi ve gideceği de yok. İstediğin kadar seyredebilirsin. Nasıl? Beğendin mi?  
— Beğenmek ne kelime Mehmet Amca! Şu gövdenin büyüklüğüne bak! En az on beş metre vardır çevresi. Şu dallara bak hele! Ceviz ağacı olsam kıskançlığımdan çatlardım herhâlde.  Ah, bir de yola yakın olsalar Mehmet Amca!  
— Yola yakın olsalar bugün burada olmazlardı ki evlat! 
— O da doğru Mehmet Amca ama iyi bir girişimci olumsuzlukları olumlu hâle getirmeyi bilmeli. Çözümsüz sorun yoktur. Yeter ki doğru bakmayı bilelim. 
 
Mehmet Amca’nın toprak yarığı yüz çizgileri, kulaklarına doğru derinleşerek belirginleşti. Bir nevi gülümsüyordu ama öyle bir gülümsemeydi ki bu, kıvrımlarında seksen yıllık deneyimin tüm acılarını yansıtıyordu ve müthiş bir enerji yayıyordu etrafa. Huzur ve öz güven, yüzünün her çizgisinde kol kola girmiş, vals yapıyordu.  
 
Hiçbir şey söylemeden kaynayan suyu demliğe döktü. Ocağın altını kıstı. Çaydanlığı tekrar üzerine koydu. Raftan iki bardak aldı. Oturakların arasındaki üzeri düzlenmiş taşın üstüne yerleştirdi. Sonra bana döndü:
— Çayın iyi dem alması, fermantasyon süresiyle ilgilidir evlat. Fermantasyon süresi ne kadar uzunsa dem alma süresi de o kadar uzar. Tabii bu beklemenin bir de olumlu yanı vardır: Lezzet. İyi demlenen bir çayın lezzetini başka hiçbir içkide bulamazsın. Bardaklarca içsen de şişkinlik yapmaz. Yeter ki doğru zamanda açalım çayımızı. Zamanı tutturamazsak verdiğimiz onca emek, boşa gitmiş olur.

Gözlerimin içine içine bakarak konuşuyordu Mehmet Amca. Kırış kırış göz kapaklarının içindeki zümrüt yeşili enerji kaynakları, üzerlerine yoğun ışık demetleri gönderilen “Kaşıkçı Elması” gibi parıldıyordu. Kendi kendine konuşur gibi,
— Zamanı doğru değerlendirmek ve doğru kullanmak, gerçekten önemli evlat! Söyle bakalım şimdi. Sen, bu girişimci ruhunla önündeki zamanı nasıl değerlendirmeyi düşünüyorsun? 
— Eğer kısmet olursa ve tabii hayırlısıysa… 
— Kısmet olur da evlat, hayırlısı olmaz, diyerek sözümü kesti Mehmet Amca.  
Özür diler gibi bakarak,
— Devam et lütfen, dedi. 
— Ağaçlarla ilgili anlaşmamız mümkün olursa Mehmet Amca, köy için güzel şeyler de yapabiliriz. Aksi hâlde, kesip odun olarak kullanabilirsiniz ancak. Bu da millî servetin yok edilmesi demek. Hatta odun olarak bile satmaya kalksanız köydeki fiyatın yarısına satabilirsiniz. Bu nedenle ağaçların ekonomiye kazandırılması gerek. Taşıma için belki karşı yola teleferik kurmak gerek ya da köy içinden buraya doğru bir yol yapılmalı. İkisi de düşünülebilir. Yol yapılması, en azından köylü için de ayrı bir değer katacağından tercih edilebilir. Böylece sizin ağaçlarınız da buradaki ederinden kat kat fazla kazandırmış olur sizlere. Bir de yol yapımı arazinizi değerli kılar. Siz de ömrünüz boyunca ekonomik sıkıntı çekmeden yaşayabilirsiniz. 
— Güzel teklife benziyor evlat! Tuttuğunu koparan birisi olduğun belli. Anlaşılan paran da bol. Bu işi bitireceksin.Hele birer çay dökelim de ağzımızın tadı yerine gelsin. Tatlı tatlı konuşmuş oluruz böylece.
 
Çay dökmek için kalkmaya yeltendim. Mehmet Amca, kaslı ve kemikleşmiş elleri ile durdurdu. Üstteki demin kapağını açıp içine baktı. Kokusunu içine çekti. Koklamam için bana uzattı. Gerçekten de rayihası nefisti. Sonra alttaki su dolu kaptan bardaklara dökerek çalkaladı.  Çayları döktü. Bardaktaki çay, Mehmet Amca’nın gözleri gibi berraktı. Sessizce yudumlamaya başladık. Harikaydı! Dem işini biliyordu Mehmet Amca. Üçüncü çaylarımız da bittikten sonra konuya dönebildik:
— Ne diyorsun Mehmet Amca? Çay tadında anlaşabilecek miyiz? 
— Sende para bol evlat. Bende de ihtiyaç çok. Tam bir yıldır bir kilogram et girmedi evime. Kim istemez ki iyi yaşamayı? Ama biliyor musun, ben senden daha huzurlu ve daha mutlu yaşıyorum sanırım.
— Bu sakin ve yemyeşil ortamda yaşayan insan, tabii ki daha huzurlu ve daha mutlu yaşayacak Mehmet Amca. Senin bakışlarındaki enerjiyi kendi gözlerimde yakalamam olanaksız.
— Hah işte! Tam da sebep bu. Benim daha az mal varlığım ama daha çok mutluluğum var. İnsan, mutluluk hedefini belirlerken nasıl belirlediği çok önemli. Belli ki sen, mutluluğunu her gün biraz daha çok kazanmaya odaklamışsın. Bu nedenle benim de daha çok tüketim hakkına sahip olunca daha mutlu olacağımı düşünüyorsun. Kesinlikle art niyetli değil. Bakış açın bu. Ben huzurumu ne yaş ne baş kesmemeye borçluyum evlat! Çince, Japonca bilmem. Benim bilmemem, bu dillerin olmadığı anlamına gelebilir mi? Gelemez! Bu diller var. Bilmemek benim ayıbım. Ağaçların da bir dili var mıdır acaba? Bilmemem, olmadığı anlamına mı gelir yoksa ayıbım mıdır benim? Birbirlerinin dillerini bilmeyen insanların yaşadıkları aşklar etkiler beni en çok. Konuşamazlar. Anlaşırlar bakışlarıyla; evlenir, yuva kurarlar. Çoluk çocuğa karışırlar. Anlaşmalarını sağlayan tek şey, evrenin temeli olan sevgidir. Şu gördüğün ceviz ağacının altına oturup muhabbet etmek, bin yılı yaşamak demek benim için. Dile kolay! Bin, belki bin beş yüz yıl. Sence senin verecek olduğun para, bana kaç yıl yaşatabilir evlat? 
 
Çıkarcılığın bütün mimikleriyle süsleyerek maskelediğim yüzüm, Mehmet Amca’nın son söylediği sözlerle bir anda tokat yemişe döndü. Ne diyordu bu adam? Köylü kurnazlığıyla fiyat mı yükseltmeye çalışıyordu yoksa ders mi anlatıyordu, bin yıllık yaşanmışlık üç beş kuruş uğruna nasıl kesilir diye. 
 
Oturdum oturalı, gövdesinden dallarına, yapraklarına kadar her şeyini yemyeşil dolarlar olarak algıladığım ceviz ağacı, bir anda şekil değiştirdi. Ete kemiğe büründü. Uzak yıllardan fısıltılar yaymaya başladı kulaklarıma. Tanık olmanın özgüveniyle anlattıkça anlatıyordu. On kuşak önceki dedelerimizin muhabbetlerinden ses tınıları, duyma eşiklerinin sınırlarını aşarak kulaklarımı delip beynime ulaşıyor, kazanma hırsımın işleteceği cinayetlerle yüzleşmeme sebep oluyordu.  Dallarında yuva yapmış yüzlerce kuşun teşekkür cıvıldamaları, yavrularının yem dilenen çığlıklarıyla bölünüyordu.  Yağmurlarda, koca gövdesinin altına sığınan narin yapılı kelebeklerin kanat çırparak yaptıkları dans, hareketli bir renk cümbüşünden görüntüler sunuyordu.  Dinledikçe dinliyor, seyrettikçe seyrediyordum ben de hayal gücüme sunulan bu güzellikleri, büyük bir huşu içinde. Mehmet Amca’nın sesiyle kendime geldim:
— Ne o? Daldın gittin evlat! 
— Dalmadım be Mehmet Amca, uyandım. Bugün, ilk ağaç işimdi benim. Sanırım son işim de bu olacak! Yaş ve baş kesmeyeceğim ben de. Hırslarıma yenik düşüp üç beş kuruş uğruna doğayı katletmeyeceğim. Bu ağacın yerine iki yılda yerleştirilebilecek bir gökdelenin tüm dairelerinin ederi, bu ağacın bir dalını oluşturmaya kalksanız oluşturamaz. Şekillenen her zerresinde, tüm zamanların en büyük sanatçısı olan zaman, sabır ve inatla çizmiş tüm çizgilerini. Onun için bu kadar güzeller. Ve ben, sizin o son sözlerinize kadar hiçbir şey görmüyordum. Verin şu mübarek ellerinizi öpeyim be Mehmet Amca! Hayatımın dersini verdiniz bana.
 
Mehmet Amca, o güne kadar gördüğüm en yalın, en duru gülümsemeyi, içinde hiç diş eksilmemiş dudaklarının ucuna yerleştirdi ve bana sundu. Uzattığı toprak kokulu eli aldım. Öpüp alnıma koydum.  
 
Mehmet Amca,
— Vazgeçmek yok girişimci! Şunun şurasında benim birkaç yıllık ömrüm ya var ya da yok. Ben ölünce bu benim hergeleler, üçüne beşine bakmaz, yok pahasına satarlar ağaçları. Hiç olsun, sen alırsın da köye de bir yol katkımız olmuş olur. Yoksa benim sağlığımda bu ağaçlara kimseyi dokundurtmam. Şimdi neden bana “İnatçı Keçi” lakabını verdiklerini anlamışsındır herhâlde!
— Yok be Mehmet Amca! Hiç de öyle birisine benzemiyorsun. Hem Allah uzun ömür versin de ağaçlar da çok yaşasın. Sahi Mehmet Amca, şartlar ne olursa olsun kestirmez misin ağaçlarını? 
— Kestirmem! 
— Neden ki? 
— Birincisi, ben yetiştirmedim evlat. Kaldı ki insan,yetiştirdiği canlının canını alma hakkına sahip olamaz, olmamalı. Yaşayabilmek için bunun gerekli olduğunu biliyorum tabii. Eti, sütü ve yumurtası için beslediğimiz canlılar, hedeflenen doğrultuda hizmet etmeli ki insan yaşamı da devam edebilsin. Ben öyle bakmakta zorlanıyorum biraz. Eski kafalıyım. Bırak bir hayvanı boğazlamayı, bir dalı keserken bile daldan damlayan bitki öz sularını, öz su olarak algılayamam. Benim için onlar, kesilirken ağlayan bitkilerin gözyaşlarıdır.  İkincisi, bir yılda oluşturulabilen yaşam halkalarından bu görkemli ağaçlarda binlercesi var. Bir tanesini bile paranızın gücüyle oluşturamazsınız. Pişman olduğunuzda özür dileyerek kapatabileceğiniz bir durum değildir bu. Ölümün geriye dönüşü olmaz!  
— Peki, korumaya alınmasını ister misin? 
— O, nasıl bir şey evlat? 
— Doğal varlıkları korumaya bildiriliyor. Onlar da devletçe korumasını ve bakımını sağlıyor. 
— Yok evlat! İstemem. Yüzlerce yıldır atalarımın baktığı, aile olarak bellediğimiz bu yerlere kattığımız onca değer, bir çırpıda el değiştirir. Bir bakmışsın ki ata emaneti ağaçlar, ormanın eline geçmiş. Ne çocuklarıma ne de köylüye bu durumu anlatamam. Kadastro tespitlerinde millet yüz yıldır ekip biçtiği tarlalarını, koruyup düzelttiği ağaçlık alanlarını kaptırdı ormana. Mahkemeler devam ediyor. Bir tek dayanakları, güya bin dokuz yüz elli dört yılında havadan yapılan fotoğraf çekimleri. El insaf! Anadolu’nun her tarafı, devasa ormanlarla kaplı değil miydi? Evliya Çelebi’nin anlatılarında, Diyarbakır’dan Urfa’ya kadar at sırtında gidilirken bir hafta boyunca gece ve gündüzü fark edemedikleri anlatılır. Bugün bu bölgelerde bir tane ağaç yok.Bizdeyse güneş görmeyen ağaçsız alan yok. Hem sahiplenmişiz hem de saygı duymuşuz ağaca çünkü. Nesiller boyu emekler vermişiz. Kuruyan dallarını yakıt olarak kullanma karşılığı yapmışız bunları. Bugünse sefasını sürmek hakkımız. Kadastro geçinceye kadar Doğu Karadeniz’de hiçbir orman yangınına tanık olmadık. Ne zaman ki vatandaşın elindeki alınıp başkalarına verilmeye kalkışıldı, o zaman da orman yangınları başladı. Allah’tan yumuşak demeçler verdi deolası bir katliamın önüne geçilmiş oldu. Güven tazelemesi ise yıllar sürer evlat! 
— Anlaşıldı Mehmet Amca! Biz birer çay daha içip bin yıllık serinliği ardımızda bırakarak kalkalım. Ne bu muhabbetin ne de bu çayın tadının damağımdan ömür boyu çıkmayacağını biliyorum. Her şey için sağ ol! 
 
Mehmet Amca, kaynamakta olan suyla bardaklarımızı çalkaladı. Suyunu, bakır bir tasın içine döktü. Demini tamamen almış çaydan okkalı demli iki tane doldurdu. Bin yılın gölgesinde ve bin yıllık bir muhabbet eşliğinde yudumlamaya başladık. Her yudumda çağlar açılıp kapandı gözlerimizde. Her yudumda zaman ötesinden rayihalarla genzimiz doldu, taştı. Mistik bir duygu selinin içinde, istekle boğulmaya bıraktık bedenlerimizi. Konuşmadık. Önceden belirlenmiş görevlerimizi yapıyor gibi etrafı toparladık. Mehmet Amca, çaydanlığın içindeki kalan posaları da bakır tasın içine döktü. Tası bana uzattı. Arkadaki yan yana ağaçları işaret ederek, “Çöpümüz orda evlat! Döküver bir zahmet!” dedi. 
 
Bakır tası alarak, işaret edilen yere gittim. Sıralı ağaçların arkasına gizlenmiş sac bir bidon... Sac bidon dediysem bu öyle sizin hayalini kurarak düşünebileceğiniz sac bidon değil. Bidona, ehil ellerden çıktığı belli olan fırça izleriyle harika bir doğa manzarası çizilmiş. Resimde; yemyeşil ağaçlar ve el değmemiş hırçın kayalardan dökülen pırıl pırıl suların beyaz gelinliklere bürünmüş genç bir kız edası ve gülümseyişi ile süzülüşünü gözlemliyor, suyun serinliğini ve akışın o müthiş çağıltısını, duyu organlarınızın bütün hücreleriyle benliğinizde hissediyordunuz. Ağaçlar nefes alıyor, kayalara vurdukça parçalanan minik damlalar içinde börtü böcekler su içiyor, tohumlar yeşeriyordu. Dallarda şarkı söylüyordu kuşlar. Duymuyordunuz ama hissediyordunuz, oradaydılar.  Bir çöp bidonu önünde olduğunuzu aklınızın ucundan bile geçiremezdiniz. Eğer resimden biraz anlıyorsanız ya da birazcık sanat zevkiniz varsa çöp bidonu karşısında çakılı kalmanız işten bile değildi. Mehmet Amca’nın sesiyle kendime geldim:
— Nerede kaldın evlat? Bir çöpü dökemedin mi? 
— Burada çöp bidonu yok amca! 
— Nasıl olmaz evlat? Almışlar mı yoksa? 
Hızlı adımlarla yanıma geldi Mehmet Amca. Bidonu göstererek,
— İşte burada ya evlat! Ne korkutursun beni? Bidonu buraya taşırken az yorulmadım. 
— Siz mi çizdiniz Mehmet Amca? 
— Severim resim yapmayı. 
— Biraz da görmemi istediniz galiba?
— Biraz. Beğendiniz mi? 
— Ağaçlardan vazgeçtim ama bunu alabilirim Mehmet Amca. Çok güzel çizmişsiniz. Ellerinize sağlık. Başka resimler de var mı? 
— Kâğıda falan çizmem. Boyadığım şeyler var ama. 
— Görmek isterim. 
— Kısmet diyelim evlat! Hadi, dök şu tortuları da gidelim yavaş yavaş. Elemanların bekliyor merakla. 
 
Bu konuda fazla konuşmak istemediğini beden diliyle o kadar net anlatıyordu ki üzerine gidemedim.  Yola koyulduk. Dik yamacı tırmandık. Bekleyenlerin yanına geldik. Herkes merakla yüzümüze bakıyordu. İş anlaşması anlamında hiçbir iz yoktu yüzlerimizde. Mutluluk anlamındaysa tıka basa dolu bir resim gibiydik. Mehmet Amca’yla kol kola yürüyordum. Çelimsiz fakat kemik kadar sert ve güçlü kollarından yayılan enerji, hayata olumlu bakmanın tüm güzelliklerini serpiştiriyordu içime. Arabaları park ettiğimiz alana kadar indik. Mehmet Amca,
— Alışmadık yemek mide bozar evlat! Ben, köye kadar yürüyeceğim. Ara sıra çay içmeğe beklerim.
— Nasıl istersen Mehmet Amca! Yolunda o kadar net bir yürüyüşe sahipsin ki sana yol tavsiye etmek kimsenin haddi değil. İyi ki tanıdım sizi! Ziyaretinize mutlaka geleceğim. Bu da kartım Mehmet Amca. Ben de beklerim mutlaka, dedim ve ellerinden öperek ayrıldık Mehmet Amca’dan. 
Mehmet Amca’yla paylaştığım güzel şeylerin yoğun duygularından, Tunç’un sesiyle ayrıldım:
— Yediğiniz, içtiğiniz sizin olsun da patron, aşağıda neler oldu? Anlatmayacak mısınız? Tuttuğunu koparan birisi olarak ayrıldınız yanımızdan, tutup da koparılmadık hiçbir yeriniz kalmamış hâlde döndünüz geriye. Üstelik hedeflediklerini elde edemeyen hiçbir iş adamında görülmesi mümkün olmayan müthiş bir mutlulukladoluydu yüzünüz. Meraktan çatlamıyorum desem yalan! Yemek ve ödül de yalan olur büyük bir ihtimalle?
— Mangal partimizi yapacağız Tunç. Masraflar benden. Çok güzel bir insanla tanışmama sebep olduğun için de bir çift ayakkabı hediyen olacak. Anlaştık mı? 
— Hayır, anlaşmadık patron! Aşağıda neler olduğunu anlatmadan da anlaşabileceğimizi zannetmiyorum.
— Anlaşıldı. Tamam. Anlatayım. 
 
Çay içmemizi ve muhabbetimizi elden geldiğince detaya girerek anlattım. Devasa ceviz ağacından, Mehmet Amca’nın onca ihtiyacına rağmen ağaçları bir mal olarak değil de bin yıllık bir yaşanmışlık olarak algılamasının bende yarattığı infiallerden bahsettim. Bu sırada Ziyaret Suyu yol sapağına gelmiştik. Arabalarla oraya yöneldik. Tesislere gelince indik. Birçok yararı olan sudan kana kana içerken siparişlerimizi verdik. Tıka basa yedikten sonra da yola koyulduk.
 
Hemen her yıl ziyaret ediyordum Mehmet Amca’yı. O da iki kez ziyaretime gelmişti. Birisi sıradan bir ziyaretti,diğerindeyse hastaydı. Doktor arkadaşlardan ricada bulunarak Mehmet Amca’yla yakinen ilgilenmelerini sağladım. Çok mutlu oldu. Bense çok üzüldüm. Mehmet Amca’ya söylenmemişti ama kanserdi Mehmet Amca. Hem de ilerlemiş safhadaydı hastalığı. Yapılacak hiçbir şey yoktu. Çernobil’deki nükleer patlamanın olumsuz etkileri en çok da Karadeniz’de hissedilmişti. Karadeniz insanı, kansere teslimdi âdeta. Birkaç ay sonra kaybettik Mehmet Amca’yı. Vasiyeti gereği, ceviz ağacının altına defnedildi. Yeni yayla yolunun ceviz ağacına yakın bir yerden geçiyor olması, ağacın mübarek vasfının daha geniş kitlelere yayılmasına sebep oldu.  “Allah’ın hikmetinden sual olunmaz! Dev ağacın içinden su kaynıyor, su!” diyerek bilenler, bilmeyenlere; görenler, görmeyenlere anlatıyordu. Son duyumlarıma göre, mübarek ceviz ağacının yanındaki mezar da “ermiş mezarı” olarak saygı görüyordu.
 
Çocuklarının ağaçların olduğu araziyi satışa çıkardıkları haberi gelince hemen köye gittim. Araziye talip oldum. Ağaçların yakacak odun olarak ederi bedeliyle de satın aldım. Koruma altına alınmasını sağladım. Bu ağaçlar yaşadıkça Mehmet Amca da yaşayacaktı. Zaman zaman koruluğa gittiğimde arkadaşları bırakıp ulu ceviz ağacına giderim.  Çaydanlık ve bardaklar hâlâ yerli yerindedir. Piknik tüpü de boşaldıkça doldurulur. Ben de çayımı demler, fermantasyon süresi dolmadan da asla açmam kapağı.
 
Bitkilerin dilini bilmemem, onların bir dili olmadığı anlamına gelmez. Demini almış çayımı yudumlarken dil öğrenmeye çalışıyorum. İnanması çok zor ama sökmeğe başladım dili sanırım:  “Her işin başı, sağlık; her iletişimin ve paylaşımın temeli, sevgi.”

***

Editör: Pınar Akyüz Atmaca

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Bak Bir Varmış Bir Yokmuş Cahide Sonku / Ümit Şevki Somyürek

Bak Bir Varmış Bir Yokmuş Cahide Sonku / Ümit Şevki Somyürek

03-08-2026 - ÖYKÜ

Çünkü O Bendim Ben de Oydu / Şadan Köse 

Çünkü O Bendim Ben de Oydu / Şadan Köse 

30-07-2026 - ÖYKÜ