Bugün günlerden "Salı" olmalıydı. Şimdilerde unuttuğum ama olduğunu bildiğim bazı nedenlerden dolayı hep sevmişimdir salıları.
— Bugün günlerden ne? dedim. Soru sormadım aslında.
Sadece söyledim.
— Perşembe, dedi.
Salının üzerine iki gün geçmiş. O iki gün hakkında hiçbir fikrim yoktu. O iki gün, gündelik sıradanlıklarla iz bırakmadan geçmişti. İki gün az mıdır? Perşembe haberini veren Alper’e kızdım içimden. Kızdığımı anlamış gibi bakışları takıldı yüzüme. Bir süre bekledikten sonra, bakışlarını alıp çok da iyi anlamadığını söylediği kitabın sayfalarına serdi.
—Neden Salı değil ki?
Hesap soran bir ton yoktu sesimde. Sanırım yadırgadı. Aklı başında ve ölçülü insan olma rolümü oynamakta ustayım genelde. Anlam veremedi. Espiri filan yaptığımı düşündü belki de. Alper keldi. Ben onu bildim bileli keldi. Hiç saç kılı olmayan kafa derisini hâlâ yadırgıyor gözlerim. Çıplak kafa derisi tuhafıma gidiyor. Etli ve büyük elleri vardı. Son günlerde düzgün uzayan ve eğitim almaya yatkın bıyıkları eklendi özelliklerine.
“Salı değil” dedim kendi kendime. Önemli olanları yalnızca kendime söylüyordum. Başkalarına söylediğimde bana güvenlerinin azaldığını öğrenmiştim eskiden. Alper bana alttan alttan baktı. Bacağını diğer bacağının üzerine atmaya çalıştı. Bunu yapamayan cinsten bir beden yapısı vardı. Kalın bir adamdı. Bunu yaparken gülünç oluyordu. Kel olduğunu söylemiş miydim? Genelde -ses tonundan kaynaklandığını sanıyorum- kaba sanılabilecek bir ses tonu ve konuşma tarzı vardı. Öngörülmez insanlardandı. Ama -bazen çok da gerekmediği hâlde- tüm bunlara inat kolayca özür dileyen soydandı. Bu özelliğine de özendiğimi fark ettim geçenlerde. Ben kolayca özür dileyemedim hiç.
—Baksana, dedi. -Emir kipini çok kullanıyordu- Baktım. Konuşma tavrında bir kabadayılık varmış gibi geldi o an. Şaşırdı.
—Kahve söyleyelim mi?
Kahve, telefondan söyleniyordu. İkimizin aynı anda 22’yi tuşlayıp ahizeye beraber yaklaşarak “Odaya iki kahve” dediğimizi hayal ettim. Güleceğim geldi. Elbette gülmedim. Sözcüklerin gerçek anlamlarını bazen hiç düşünmüyoruz, tespitini yaptım sadece.
—Sen söyle, dedim.
Yine şaşırdı.
— İçmiycen mi? diye sordu.
Cevap beklerken kesintisizce bana baktı. Ben de ona baktım. O da benim için bir şeyler düşünüyordu ama bunları söylemezdi herhâlde. Oysa çok merak ederim hakkımda düşünülenleri. İkinci kişilere nasıl yansıdığımı. Genelde içerdim ne de olsa. Gözlüklerinin üzerinden bakıyordu bu defa.
Kaşları seyrek, kirpikleri az.
— Getirsinler, içerim.
Bir şey demedi. Tam anlam veremiyordu söylediklerime. Telefondan 22’yi tuşlayıp iki orta kahve söyledi. Herhalde sıkılıyordu. Aynı yaştaydık. Yaşından sıkılıyordu. 20 yıl önce yaşamış ve ölmüş olmayı düşlüyordu. Fena bir düş olmamakla beraber bir korkaklık ve gizli bir kaçma istemi barındırıyordu bu düşü. Yaşadığımız zaman diliminden, eşinin yeni mutfak yaptıracak oluşundan ve başka şeylerden sıkılıyordu. Kitabını bıraktı. Elini telefonuna attı. Cebinden çıkarabilmesi için ayağa kalkması gerekiyordu. Üşendi. Koltuktan kalkmadan bacaklarını uzatarak elini cebine sokmaya uğraştı. Ancak telefonunun kaymaz arka kapağı, kumaşa tutunmuştu. Pantolonu gerildi. Zaten gergindi.
—Bırak telefonunu da kitabını oku, dedim.
Uğraşmaktan vazgeçti. Bozuldu ama bir şey demeden kitabını açtı ama belirsizce arkasını döndü.
O gün, o Salı, durmalıydı zaman. Orada durup bir daha geçmemeliydi. Ben onun yanında kalmalıydım. Zaman, yüzümüze tenimize değerek geçer; yüzümüzü, bedenimizi eskitirdi elbette. Ben yine 40 yaşına gelirdim yine belki. Belki yaşlanırdım ama onun yanında olurdu bütün bunlar. Onun yanında olan her şey, kendini kabul ettirerek oluyordu. Bu iyi bir şeydi. Bu iyi şeyden yoksundum onun yokluğu nedeniyle. Hep yoksun kalmaya mahkûm etmiştim kendimi.
Çünkü “Pazar”lar gridir. Issızdır. Yalnızca sevişmelerle aralanır ıssızlıkları. Ve “Cumartesi”ler fazla renkli ve seslidir. Kalabalıktır. Gösterişe düşkündür. Piyasadır. Diğer günlerden daha ağırdır pazartesiler. Çarşambalar, hafta bitmeyecek hissi vermeye; perşembeler, yıldırmaya yatkındır.
Salı, "Salı" gibidir. O gün derse gitmezsin. Şimdilerde mesaiye. Gitmediğin o gün tamamıyla senindir. O da gitmemiştir. Beli incedir, boynu uzun ve öpülmeye davetkâr. Dudakları zamana meydan okur. Ne söner ne solar. Kırmızının ona en uygun tonu. Kaşlarını ancak divan şiiri anlatabilir.
Öyle olunca hiç takılmaz günlük yaşam maskeleri. Ütülü pantolon ve ütülü gömlek. “Günaydın Serap Hanımlar, İyi Günler Hüseyin Beyler, nasılsınız Hatice Hanımlar…" Yalan sözler, yapma gülüşler, soru olmayan sorular, gerçek olmayan “İyiyim”ler yoktur. Salı günlerinin doğasında olan bir güzellik vardır bence. O gün; hiç kimse kendini ötekilere benzeten maskelerden takmamıştır sanki. Salı günleri herkes gerçek ağrılarını gerçek acılarını getirmiştir evinden. Anlatmaya hazırdır. Dinlemeye olduğu kadar. Herkes hayalini kurduğu hazları, yüzünde bir düzlüğe takıvermiştir. Ulaşamadıkları için mutsuz oldukları iç özlemleri de hemen öbür yanındadır yüzlerinin. Zaman; fıstık çamlarının açık yeşil göğüslerinden, yaprak zengini kavakların beyaz gövdelerinden köpürerek akar ama hiçbir şeyi götürmez insandan. Herkes, hayat makinesinin nasıl çalıştığını bilgece anlar.
Toplum denen düzeninin nasıl acımasız olduğundan haberlidir de öyle bakar diğerlerine. Herkes aslında müstakbel birer ölü olduğunu kavrar. Herkes herkese sonsuza yakın bir anlayışla bakar. Kınamadan, küçümsemeden, hor görmeden… Her şey öyle insancadır ki tutar bir derdini döküverirsin karşındakine sanki. Ve o da kendi konuşma sırasını beklemeden sen doyana kadar, sen kendiliğinden susana kadar dinler seni. Sonra onun anlatacağı tutar. Anlatır. Dinlersin. Savunma yapmadan. Kendini haklı çıkarmak için veri toplamadan anlatılanlardan başka hiçbir şey düşünmeden dinlersin. İnsan olduğunu, hatalar, ayıplar, suçlar ve günahlardan uzak olmadığını anlarsın dinlerken. Salı günleri böyledir sanki. Salı günlerini işte böyle güzel yapar o.
Uzuncadır ayakları. İncedir bilekleri, beyaz. Topukları pembe. Türküdeki gibi. Göğüsleri vardır. Bir de onların buğusu. Uçar, uçar da kaybolmaz. Rüyalara sızacaktır daha yıllar sonra. Bundan vazgeçmeyecektir. Orta yaşlar bitmeye duracaktır da sızan o buğu, hep aynı tazelikte duracaktır. O buğunun, o kokunun kaydedilemeyişi ne büyük bir acıdır. Aya roket gönderen insan aklı, kokuları kaydedemez ve başardıklarıyla övünür.
Oysa onu sevmek olanaksızdır. Aşkların kayıt altına alındığı akıl dosyanda, bu denli beyaz bir tene rastlanmaz. Adları yalnızca türkülerde geçer. Ama girmiştir işte. Bütün teamüllere aykırıdır. Küstahtır biraz da. Kendisinin farkında. Doğası hırçındır ve yanıtları hızlı. Ama öfkesinin bir öpüşlük ömrü vardır. Boynunun en nazlı yokuşundan bir öpüş ve kısacık bir öpüş. Sabah ezanlarına kadar süren kısacık bir öpüş. Soluksuz bırakan. Ama yalansız, tenini tadar gibi “hayır”ları davetkâr ve “evet”leri emredici. Emrederken bile şefkat dolu. Saran ve seven. Bağrına basan.
O gün salıydı. Ben bunları düşünüyordum Alper sordu. Sormadı da söyledi. Söylemeye başladı. Sesindeki koyulukta hayat hakkında çok şey biliyormuş hissi vardı.
— Baksana, kahvenin yanına birer çikolata alalım.
Sonra uzun zamandır planladığı ama unuttuğu bir şeyi bir anda hatırlamış gibi ayağa kalktı. Pencereyi açtı. İçeriye serince ve taze bir hava girdi. “Lodos” dedi. “Nasıl da topladı havayı” Ben yönleri bilmem. Rüzgârlarla ilgili en küçük bir fikrim yoktur.
Saydam ve içi kokularla dolu bir hava. Bir şey daha söyleyecekti galiba vazgeçti. Ben bir şey söylemedim, bana arkası dönük camdan dışarısını seyrederken bir şey söylediğimi zannetti. Hiçbir şey söylememiştim aslında.
— Efendim, dedi.
—Ben, dedim gençtim. Kıymetini bilemedim. O da gençti. Öyle zannediyorum ama belki de o gün, beni beklediği o gün "Salı" değildi!
Bir şeyler anlaması gerektiği hâlde anlayamamış insanların yüzündeki utanışa benzer bir şey belirdi yüzünde. Ne söyleyeceğine karar veremedi. Zaten ne söyleyebilirdi ki... Kapı açıldı, Sibel Hanımdan önce kahvelerin kokusu geldi.
***
