Jean Teule, Fransız roman yazarıdır. Çizgi film senaryoları da yazmıştır. Dilimize çevrilen romanlarında insan doğasının tuhaf ve karanlık yönlerini işlemiştir. “İntihar Dükkânı” tam olarak insanın bu anlaşılması zor yanlarını anlatmaktadır. “Dansa Davet” adlı romanı Fransa’nın Strazburg şehrinde yaşanmış bir olayı kurgular. Gerçek bir olay olan bu dans hastalığı tarihi kaynaklarda da geçmektedir.
Pek çok bilim insanı bu olay hakkında farklı tezleri savunmuştur. Kimileri bir mantar türünü kimileri de bir tahıl küfünü, bu anormalliğin sebebi olarak açıklar. İnsanların durduk yere dans etmeye başlamaları ilginçtir ve bir örneği daha bilindiği kadarıyla yoktur. Her ne sebeple olursa olsun faklı yaşlardaki insanların ayaklarının derileri soyulana kadar hatta kalp krizi geçirene kadar günler boyu dans etmesi sıradan görülecek bir olay değildir.
Yazar bu dans deliliğini anlatırken bu olayın sebeplerini araştırmıyor. Daha çok bu olayı yeniden kurgularken dönemin siyasi, ekonomik ve toplumsal koşullarını aktarıyor. Gündelik hayattan canlı kesitler kurgulayıp romanı görselleştiriyor.
Yazar, “Sağanak Altında” adlı romanında da yine tarihi bir olayı kurgulamıştır. Yer yine Avrupa ve Fransa’nın kuzey topraklarıdır. “Yüzyıl Savaşları” olarak tanımlanan dönemde İngilizler ve Fransızlar arasında çeşitli zaman aralıklarında pek çok savaş yaşanmıştır. Jean Teulo, 1415 yılında Azincourt bölgesi olarak tanımlanan bölgede küçük bir İngiliz birliğine karşı kalabalık bir Fransız ordusunun karşılaşmasını anlatmaktadır. Kibirli Fransızların kendilerinden sayıca çok az olan İngilizler karşısında aldıkları yenilgi okuru da şaşırtır.
Yazarın diğer romanında olduğu gibi bu romanda da tarihsellik çok başarılı bir şekilde verilmiştir. Romanı değerli yapan asıl özelliği; seçilen tarihi olaya açıklama getirmek yerine bu dönemi ve dönem koşullarını çok canlı karelerle betimlemesidir. Olayın geçtiği zaman, yılın yağmurlu bir dönemidir. Yağmur, bir leit-motive gibi kullanılır. Fransız soylularının kibirleri çok gerçekçi anlatılmıştır. Bu bölümleri okurken Niğbolu Savaşı’nı düşündüm. 1396 yılında birleşik Avrupa ordusu ile Türkler arasında yapılan bu savaşta Fransız, Alman, İngiliz ve Macar soyluları ve şövalyeleri ön saflarda olmuşlardır ve çok ilginçtir bu savaşta da yine Fransızlar en önde olmak konusunda ısrar etmişlerdir.
Savaşın sonucunda Avrupa’nın en ünlü soyluları ve şövalyeleri ya öldürülmüş ya da esir alınmıştır. Romanda anlatılan Fransız kibirliliği, Niğbolu Savaşı’nda da gözlenmiştir. Bilindiği gibi, bu savaşta birleşik Avrupa ordusu Türklerin bu cepheyi aylar boyunca yaramayacağına inanmıştı. Ancak savaş birkaç saatten uzun sürmedi ve Bayezid, bu savaştan sonra “Yıldırım” unvanını aldı.
Betimlenen coğrafya o kadar gerçekçidir ki anlatıda görsellik yükselir ve okur kendini bir film izliyormuş gibi hisseder. Karşılıklı konuşmalar son derece başarılıdır. Hangi cümleyi hangi soylunun kurduğunu birkaç sayfa sonra kestirebiliriz.
Romanın en başarılı olduğu yanı ise dönemin savaş teknikleri, silahları, okları, yayları, mızrakları ve zırhlarını bile ayrıntılı olarak ama kesinlikle sıkıcı olmadan verebilmesidir. Zırhların üzerindeki kabartmalar, bayrak ve flamalardaki figürler ve bunların çeşitliliği ayrıntılarıyla verilmiş. Zırh sahibi olmanın ne kadar ciddi bir zenginlik göstergesi olduğu, bu teçhizatın ağırlığı, miğferlerin kullanan kişinin görüşünü ne kadar engellediği çok canlı olarak aktarılmış. Yer yer kullanılan savaş malzemelerinin nasıl yapıldığı, hangi ağaçların ok için uygun olduğu hangi ağaçların yay veya mızrak için kullanışlı olduğu bilgileri verilir.
Köklü devlet geleneğimiz ve derin tarihimiz boyunca bu konuda yazılı metinlerin olmaması üzücü ve ilginçtir. Altı yüzyıllık uzun tarihi boyunca Osmanlı ordularının cerrahları olmuştur. Savaş tıbbı konusunda bir kaynağımız yok. Atların, mandaların koşumlarının nasıl yapıldığını, okların ülkenin hangi bölgelerinden tedarik edildiğini aktaran kaynaklarımız da yok. Örneğin Bursa’da okçular adıyla bilinen köylerin tarihlerini bilmiyoruz. Savaşlarda kullanılan atların nasıl eğitildiğini, yayların hangi malzemelerin birleşiminden yapıldığını anlatan kaynaklarımız da yok. Oysa olmalıydı.
Bu konuya bir miktar değinen iki ulaşılabilir kaynak var. Onlar da Erdal Küçükyalçın’a aittir. Turnanın Kalbi ve Yedi Kule. Bu romanlarda bahsi geçen konulara biraz değinilmiş olsa da aslen bizim tarihimizde bu bilgiler işlenmemiş.
Karşı tarafta bulunan İngiliz kralı 5.Henry’nin elindeki olanakları çok akılcı kullandığını da okuyoruz romanda. Az sayıdaki askeriyle başarıyı yakalaması da kralın, Fransızların tersine akılcı olması sayesinde oluyor. Yazar dönemin feodal üretim ilişkilerini, köylülerin değersizliğini ve şövalyelik yasalarını da eleştiriyor sürekli olarak.
Elbette bu romanda da yine Türklerden sıklıkla söz ediliyor. Niğbolu Savaşı’nda Türklere karşı yiğitçe savaştıklarından söz edilse de bu savaşta pek de bir varlık gösterememişlerdir. Ancak Türklerle savaşmış olmak Avrupalı soylular için önemli bir üstünlük olarak aktarılıyor.
Yazar, her iki romanda da eleştirelliği hiç terk etmiyor. Dönemin Avrupa’sının aksayan yanlarını, kilise kurumunun toplumu nasıl sömürdüğünü, soyluların kibrini sık sık eleştiriyor.
***
