Jean Teule – Dansa Davet

Hakan Cucunel

20-07-2026 16:58

Advert

1518 yılında Fransa’nın Strazburg şehrinde bir olay gerçekleşir. Bu olay, dönem kaynaklarında kayıt altına alınmış. Yakın zamanlarda da bu olayın sebebi üzerine farklı tezler öne sürülmüş. Strazburg şehrinde, bilinen insanlık tarihinde hiç yaşanmamış bir olay olarak tanımlanır bu. Şehir halkı durduk yere dans etmeye başlar. Sebepsiz dans eden bu insanların bir süre sonra duracakları düşünülür ama dans etmeye bir defa başlayan insanlar, yorgunluktan bayılana kadar durmazlar. 

Bir süre sonra bayılan insanlar, ayıldıklarında yeniden dans etmeye başlar ve bazıları kalp krizinden ölene kadar durmaz. Kayıtlarda anlatıldığına göre dans etmeye ilk başlayan kadını görenler, onun içine şeytanın ya da kötü ruhların girdiğini düşünür. Ancak çok kısa bir zaman sonra bu dans etme durumunun bulaşıcı olduğu anlaşılır. Dans edenlerin sayısının bir süre sonra büyük oranlara ulaşması nedeniyle yöneticiler durumu ciddiye alırlar. Roman da aslında bu noktadan sonra başlıyor.

Şehrin yöneticisi bugünkü konumuyla belediye başkanı doktorlar, kilise mensupları ve müneccimlerle toplantı yaparak duruma açıklık getirmelerini istiyor. 1518 yılında Avrupa’da bir şehirde insanların günlük yaşamları üzerine ayrıntıları, hayata bakışları da bu bölümden sonra anlatılıyor.

Şehirdeki doktor, dans etme hastalığının bir zehirlenme olabileceğini söyler. Din adamları bu durumun Tanrı’nın bir cezası olduğunu ve günahkâr olan bu insanların içlerine şeytanın girdiğinin çok açık olduğuna inanırlar. Müneccim, bazı gezegenlerin hizalanmaları nedeniyle insanların dengelerinin bozulduğuna inanmaktadır. 

Yazar, Avrupa’da o dönemlerde kilisenin ve din adamlarının hem siyasi hem de ekonomik olarak ne kadar güçlü olduklarını aktarıyor. Din adamları tefecilik yapıyor. Borcunu ödeyemeyen toprak sahiplerinden topraklarını alıyor. Kilise, bu şekilde her geçen yıl daha geniş toprakların sahibi oluyor. Halkın içinde bulunduğu korkunç yoksulluk için, “Sefalet bir lütuftur. Tanrı ne verdiyse onunla yetinsinler. Dans, günahtan doğmuştur.” yorumunu yapıyorlar.

Bu arada şehir halkı o denli fakir ki bazı aileler doğan kız çocuklarını yiyorlar. İlk okunduğunda gerçek olamayacak kadar korkunç olan bu durumun tarihsel bir gerçek olması da apayrı bir konudur. Kendilerine “Nasıl olsa açlıktan ölecek ve acı çekecekti.” açıklamasını yapıyorlar. Romanın başında dansa ilk başlayan kadın ve kocası, kendi kızlarını yemişler ve kızlarının yalnızca başı kalmış. Ama çok pişman değiller bu yaptıkları için. Çünkü kendi çocuklarını ya da sahipsiz çocukları yemek, 1500’lü yılların bazı Avrupa şehirlerinde artık anormal görünmüyor.
Avrupalıların insan ve çocuk yedikleri aslında edebi ve tarihi pek çok kaynakta geçiyor. 20. Yüzyıl başlarına kadar idam edilen suçluların etlerini yedikleri hatta kapıştıkları zaten biliniyor.

Farklı ülkelerden ama özellikle Mısır’dan getirilen mumyaların toz haline getirilerek yenmesi veya içilmesi de kaynaklarda geçmektedir. Kısacası insan yemek aslında Avrupalıların ilkel(!) topluluklara atfettikleri bir suç gibi görünse de aslında kendi tarihi gerçeklerinden biridir. İnsan yeme alışkanlıkları çok yakın zamanlara kadar devam etmiştir. 

11. yüzyılda gerçekleşen Haçlı Seferleri’nde de haçlı askerleri ne zaman bir kıtlık yaşasalar önce bulundukları yerdeki kedi, köpek ve fareleri, ardından kendi ölülerini eğer kıtlık devam ediyorsa da düşmanlarının cesetlerini yemişlerdir. Haçlıların insan yedikleri de bir karalama veya iftira değildir.

Strazburg şehrine dönecek olursak şehir insanlarının açlıkları ve sefaletleri o düzeye varmıştır ki sokaklardaki bütün kediler, köpekler ve fareler toplanıp yenmiştir. Artık dışkı yemek olağan olarak görülmeye başlamıştır. Yöneticiler, dans hastalığının yetersiz beslenmeden kaynaklanabileceğini düşünürler. Belediye başkanı kilise ambarlarındaki tonlarca tahıl ve kuru fasulyeden bir miktar ister ancak kilise yöneticileri sahip oldukları kuru gıdayı bedavaya veremeyeceklerini söylerler. Bunun üzerine bir miktar kuru fasulye belediye bütçesinden çok yüksek fiyatlarla alınıp pişirilir. Dans edenlere yedirilir. Fakat şehirde öyle geniş bir açlık vardır ki hasta olmayanlar ve dilenciler hasta numarası yaparak dans etmeye başlar ve bedava yemekten faydalanırlar. Belediye görevlileri zaten karınlarını doyuran hastalarda herhangi bir iyileşme belirtisi olmadığını fark eder ve bu uygulamadan vazgeçilir.

Şehir doktorları dans hastalarının bazılarının göbeklerinin altında bir şişlik olduğunu fark eder. Ama bu şişlik her hastada görülmemektedir. Bu belirti, hastalığın hıyarcıklı veba olabileceğini gösterir. Ancak veba Avrupa’da daha önceden de bilinen bir hastalıktır ve dans edenlerde ölüm nedeni vebanınki ile uyuşmaz. Din adamları bu işin tek çaresinin kalan sağlıklı insanların haç satın almaları olduğunu söyleyerek insanları kandırırlar. “Haç almayanlar sonsuza kadar cehennemde kalacaklar.” diyerek zaten fakir olan insanlara haç satarlar ve doğrudan cennet garantisi verirler. Yapılacak yeni kilise binası için bağış yapanların hasta olmayacağını iddia ederler. Ancak bu düşünceyi en çok savunan din adamlarından biri, dans etme hastalığına yakalandığını fark eder. Bunun için kendince bazı tedavi yöntemleri denese de başarılı olamaz ve kapıları kapatıp yalnız kalmaya ve dans etmeye başlar.

Dönemin Avrupa Hristiyanlarının bakışında Tanrı, acımasız, öfkeli, intikamcı ve demir gibi sert bir varlıktır. Türklerin şarap içmediklerini ama sarhoş olmak istediklerinde insan kanı içtiklerine inanırlar. Din adamları, eğer yeni kilise binası için bağış yapmazlarsa Türklerin şehri ele geçireceğini söyleyerek halkı kandırırlar.

Avrupa insanının Türkler konusunda kalıcı korkuları vardır. Özellikle 4. yüzyıldan itibaren Attila ve Hun savaşçılarının Avrupa topraklarını fethetmeleri onlarda kalıcı bir Türk korkusu bırakmıştır. Roma’nın işgal edilmemesi için Papa’nın Attila’nın çizmesini öpmesi de Avrupalılar için başka bir travma olmuştur. Bugün bazı tarihçiler, bu olayın hiç olmadığını bir efsane olduğunu iddia etseler de Vatikan’da bu olayı gösteren bazı resimler olduğu da bilinmektedir. Gerçi bu gün Papalar herkesin ayağını öpüyor. Bu davranışla Papa 1. Leo aslında Attila’dan çekindiği için değil de kendi nefsini yendiğini göstermek için Attila’nın çizmesini öpmüştü, demek istiyorlar. Çok da önemli değil. Tarihsel gerçek, Avrupalılar için Türkler her zaman “Tanrı’nın Kırbacı” olmuşlardır. 

Bu arada belediye başkanı ve hasta olmayanların en büyük kaygıları Türklerin gelip şehri almaları. Öyle ki yöneticiler insanların ölmelerine değil de Türkler geldiğinde şehri savunacak asker sayısının azalmasına üzülürler. Romanda Türkler şehri almaya gelmezler. Ancak bütün roman boyunca yalnızca iki defa Osmanlı sözcüğü kullanılırken sayabildiğim kadarıyla kırk yedi defa “Türkler” sözcüğü kullanılmış. 

Hatta belediye başkanı eğer Türkler ani baskın yaparlarsa diye şehirdeki en büyük çanı kaleye astırır ve baskın haberini şehre bu çanla duyuracaklarını söyler. Bu çana “Tüerkeglock” yani “Türk Çanı” adını verir.  Bu çan kullanılmaz ve zaten çatlak olduğundan bekledikleri kadar yüksek ses de vermez. 

Şehir insanları, fare, kedi ve köpekten sonra dışkı yemeye kadar düşmüşken din adamları ve soylular, ak bademli incir püresi içinde pişirilmiş geyik eti, kilise biçimli pastalar ve Meryem biçimli şekerler yemektedir.

***


Editör: Deniz İmre

DİĞER YAZILARI Eylül Geldi 01-01-1970 03:00 Şubat 01-01-1970 03:00 Salı 01-01-1970 03:00 Timur'un Armağanı 01-01-1970 03:00 Mensur Şiir ya da Şairlere Güzelleme 01-01-1970 03:00 Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat 01-01-1970 03:00 Türk Tarihi ve Haçlı Seferleri 01-01-1970 03:00 Türk Edebiyatında Refik Halit Romanları 01-01-1970 03:00 Haremde Bir Polisiye 01-01-1970 03:00 Deli... 01-01-1970 03:00