YABANCI
Otobüs köy meydanından kalkarken son cümleler boğazında düğümlendi.
Sabahın ayazı daha dağılmamıştı; kahvenin önündeki sandalyeler hâlâ ters duruyordu, fırından çıkan ilk ekmeğin kokusu da sokağa yeni yayılmıştı. İçine birkaç parça kıyafetini koyduğu evin emektar valizini dizlerinin arasına sıkıştırıp camdan dışarı baktı.
Annesi başörtüsünün ucunu ağzına almış titreyen dudaklarına bastırmıştı; babasıysa her zamanki gibi ellerini arkasında bağlamıştı, yere bakıyordu. Hareket eden otobüs virajı dönünce köy görünmez oldu. Gizlemeye çalıştığı gözyaşları çantanın üzerine damla damla düşerken güneşin yansıyan kızıl rengi yüreğinden dökülen ateş parçalarını andırıyordu.
Şehir düşündüğü gibi çıkmadı. Her şey hızlıydı, insanlar birbirine çarpmadan yürümeyi başarıyordu ama kimsenin kimseye baktığı yoktu. Akşam olunca sokak lambaları yanıyor, ama o ışık insana sıcaklık vermiyordu.
Taksi arka sokaklardan geçip dört katlı eski otelin önünde durdu. Arabadan inen Mıstık etrafına bakındı; birbirine yaslanmış zor yürüyen iki sarhoş, çöp konteynırındaki yiyeceği kaptırmamak için birbiriyle kavga eden kediler…
Kedilerin sesi ıssız ve sessiz sokakta yankılandı. Sokak nem ve lağım kokuyordu. Önünde beklediği otelin merdivenlerini sessizce çıktı. Odasında tek kişilik bir yatak, küçük bir masa ve duvarda eskiden çakılmış çivi izi vardı. Taşı toprağı altın dedikleri koca şehir İstanbul’daydı şimdi. Pencereyi açıp derin bir nefes almaya çalıştı; kokusu başkaydı, geceyi aydınlatan ışıklar yabancı geldi. Bir an geldiğine pişman olmuş gibi yüreği sıkıştı.
İlk günler kendini oyaladı. Yeni iş, yeni yollar, yabancı yüzler…
Ama insanın içindeki boşluk, kalabalıkta daha çok büyüyormuş; bunu öğrendi.
Bir akşam işten dönerken yağmur başladı. İnce ince yağan, insanın içine işleyen türden. Koşup bir dükkânın tentesine sığındı. O sırada yan taraftaki fırından sıcak hamur kokusu geldi. Bir an durdu. Gözünün önüne köydeki tandır ocağı geldi; annesinin avuç içiyle ekmeğin kenarına vurması, babasının sofraya oturmadan önce avluda ellerini yıkaması… Burnunun direği sızladı. O an anladı ki insan bazen bir kokunun içine bütün hayatını sığdırabiliyormuş.
Telefonu cebinde titreşti.
Babası kolay kolay aramazdı.
“Alo oğlum…” dedi sesi. “Oralar soğukmuş.”
“Biraz…” dedi Mıstık.
Kısa bir sessizlik oldu. Köyde olsa o sessizlik rahatsız etmezdi; burada ise insanın içine çöküyordu.
“Annen bugün senin sevdiğin çorbayı yaptı,.” dedi babası sanki önemli değilmiş gibi. “Fazla olmuş.”
Mıstık konuşamadı. Tentenin ucundan damlayan sulara baktı. Yağmur kaldırıma vurdukça küçük sıçramalar oluyordu.
“Baba…” dedi sonra ama gerisi gelmedi.
Babası da üstelemedi. “Kendine dikkat et.” deyip kapattı telefonu.
O gece odasına dönünce montunu çıkarmadan yatağa oturdu. Pencerenin dışında korna sesleri vardı. Birileri gülüyor, birileri koşuyor, şehir kendi telaşıyla dönüp duruyordu. O ise dizlerini kendine çekip uzun süre karanlıkta oturdu.
Sonra yavaşça başını yastığa koydu.
Yastık yabancı kokuyordu. Gökyüzü yabancı, sessizlik bile yabancıydı.
***


















