UMUT
Midemin tüm katmanları yapışmış; tek cilt halinde kalın bir roman sanki; kapağını görür gibiyim: Açlık!
Adımları sayan, adına “cep” dedikleri makineye bakıyorum; öğleyi geçeli bir hayli olmuş ve şimdiden sekiz yüz adım kayda girmiş.
Şurda yeni bir pastane keşfettim, önceki gün yağmurla köşe kapmaca oynarken ansızın önüme çıkıverdi. Sen böyle salaş yerleri seversin. “Tahtanın, iyodun kokusunda eski bir dost yüzünü görür gibi oluyorum.” dersin…Ortam güzel; hele de yağmurun sesinde kır pidesi enfesti; çayı da "Sıfır Rh tavşan"!
Bacaklarımda kasılmalar başladı, midemle yarıştalar. Artık seninle yarışamıyorum canım, yaş farkı hadsizliği… Zıtlaşmaya gelmez, şu yeri bi daha denemeli...
Kırıntı imiş adı. Geçende dikkat etmemiştim. “Ürünlerimiz kendi mamullerimizdir." yazıyor, tipik börekçi vitrininde. Girişteki geniş camekânlı bahçe, limonluk hissini veriyor. Ağaçların dalları içerde kalmış, çocuk bahçesi neşesi var; gövdeler, ebeveyn; buzlu cama yapışmış yapraklarıyla onlara el sallıyorlar.
Yuvarlak, işlemeli cam masa, sünger minderli gömme koltuklar yanıltmasın seni. İnsana verilen değerin görüntüsü bunlar, fiyatların imleci değil. Beyaz kepli önlüklü hanım, zarif bir buyurlamayla gönlümü kazanıyor. Pidelerimi söylüyorum, çayım duble tavşan. Lüle lüle saçlarını kepinin altından sallayarak uzaklaşıyor.
Beş altı masalık bahçede benden başka kimse yok. “Demek ki ölü saatleri…” diye düşünürken yorgun bir çift giriyor içeriye. Biri, yürümenin iyice dert halini aldığı bir gerekliliği yaşıyor sanki. İki bastonu var ama ikinci kişinin yardımı olmasa ressamını bekleyen bir model olmaya aday... Milim adımlarla en yakın masaya yöneliyorlar. Yardımcı hanım, bir saksıyı ışığa göre en uygun yere yerleştirircesine özenle ihtiyar adamı oturtuyor. Kulağına eğilip birkaç tembihte bulunuyor; bir iki ilaç kutusunu da eline tutuşturup kolundaki saati göstererek geleceği zamanı belirtip gidiyor. Bahçenin beyaz önlüklü buyurucu hanımı adamı tanıyor olmalı ki ona sormadan bir tabak börek ve çay getirip saygısıyla masaya bırakıyor.
Pidelerim gerçekten nefis! Çayın tadına, kokusuna henüz dokunulmamış; zamlardan korunmuş...
Gitme vakti…
Unutma zaafıma kurban vermemek için masadaki eşyalarımı, adlarını tek tek seslendirerek çantama koyuyorum: “Tatlandırıcı.. Gözlük… Not defteri…Tamam!”
Buyurucu hanıma nasıl teşekkür edeceğimi düşünüp kalkıyorum.
Teşekkür faslı beş dakikayı buluyor ama. Son zamanlarda Japonlaşma başladı bende, üç beş kez rükûya erip selamlamadan ayrılamıyorum insanlardan. Sanki hep bir şey unutmuşum hissi kaplıyor içimi. Bunu geçende fark ettim, kirazların çiçek açtığı sakura günlerinde. Yolda giderken bir kiraz ağacının altında, durup dururken hiç tanımadığım birine sarıldım. Duvak gibi ağacı süsleyen sakuralar, bende seni gelin etmişti. Sevinç çığlıkları atarak kucakladığım hanım kızdan gözyaşlarıyla ayrılırken çevremizi saranları, düğün şenliğinin davetlileri sanmıştım. Hangi yazarın hangi romanında okuduğumu hatırlayamadığım bir Japon seremonisiydi bu sahne aslında. Ama işte o seremoni o sayfalardan çıkmış, benim hayatıma girerek ödünç bir bayram halini almıştı. Yaşımın bana ettiği oyunlardan biri miydi bu? Gerçeğin sınırlarını göremiyor muydum artık?
Beyaz önlüklü buyurucu hanım sahibiymiş buranın. Tüm ürünleri pideleri gibi leziz ve ucuzmuş. Çok beğeniliyor ve çok satılıyormuş. Ona Bostancı'daki pidecimizi anlattım. Elli yıldır oradan pide yediğimizi, oranın pide yeri olmanın ötesinde hayatımızın mihenk taşı haline gelişini. Okul günlerimden seninle tanıştığımız güne, oğlumuzun doğumundan askere gidişine ve seni sonsuza uğurlayışıma dek. Beyaz önlüklü buyurucu hanım o romanı okumuş muydu, o seremoniyi biliyor muydu, bilemiyorum; ama önce gülen, ışınlar saçan gözleri, bu anlatımım sürecinde bulutlarla kaplanmış sonra da çisentiye yakalanmıştı. Özürlerimle bir kaç kez rükûya vardıktan sonra çıktım.
Bahçeden geçiyordum ki girişe yakın masaya oturan yaşlı Model Amca bana el etti.
"Oğlum, buralarda bildiğin kiralık bir ev var mı?" diye, son bir çabayla hayata tutunmaya çalışan mecalsiz bir sesle sordu.
"Sen de mi Brutus?” demiş bulundum. Çünkü daha bir hafta önce ev sahibi ihtarname çekip evden çıkmamı ya da dört katı bir meblağa kirayı artırmamı istemişti. Tüm çabalarım boşunaydı, bir anda kiralar ülkenin dört bir tarafında üç-dört misli artmış, insanlar benzer sıkıntılar içine sokulmuştu. Ben de, Model Amca da işte o çemberin içindekilerdendik.
Model Amca’nın kulağı duyma sınırını çoktan aşmış, cihazını da unuttuğu için beni anlamakta güçlük çekiyordu. Güç bela kaç kişi olduklarını sordum. Orda da ortak bir yanımız ortaya çıktı. Az önceki hanım bakıcısıymış, üç yıl önce eşini kaybetmiş. "Kestane kabuğumu sattım, bu yardımcım için." dedi.
"Buralardan gitmek istemiyorum… Şu sokaklar, evler, camiler hepsi benim hayatımın bir parçası... İnsan eşini, çocuğunu, sevdiğini nasıl bırakıp gider?Seksen yaşımdayım, altmış yıldır buralıyım. İki kaldırım taşı varsa, üçüncüsü benim. Şu bulutların uzanan yareni, yağmurunun çağıldayan sesi oldum. Karlarında izim, mehtabında yıldızım var hâlâ. Vefasız bir sevgili gibi beni silkip atıyor şimdi hayatından. Evla mı? Kendi evimde kiraya düştüm. Yetmedi, çık diyorlar şimdi! Burayı bırakıp gitmekle, yaşlılar yurduna girip ölmek arasında ne fark var? N'olur buradan bana bir ev…”
Model Amca bende az önce yediğim pidenin lokmalarıyla yer değiştirip boğazıma dizilen bir tespihe dönüşmüştü. O hep oralardaydı. Kime sorsam tanırlardı...
Postacı babamın cihetinde, yolunu gözleyen evler varmış. Önlerinden eli boş geçtiği günlerde, hüzün ve gözyaşlarının tül perdelere işlenmişçesine asıldığı camlarına bakamazmış babam. Sonra sonra onlara görünmemek için o muhitin mektuplarını ya arkadaşlarını ya da mahalle sakinlerini kullanarak dolaylı biçimde iletir olmuş. İnsanların ona “ Umut” adını taktıklarını söylemişti birinde...
Kırıntı’ya bir daha gitmeden iki kez düşünmeliydim, çünkü artık iki ev arıyordum ve ben de artık bir Umut’tum!
***


















