GUY DE MAUPASSANT
(5.08.1850 – 6.07.1893)
Paris'te geçirilen haftalar birbirine benzeyen günlerin bedbinliğini taşıyordu. Guy de Maupassant sabahları aynı binanın taş merdivenlerinden çıkıyor, aynı koridorlardan geçiyor, aynı masaya oturuyordu.
Devlet dairesinin yüksek pencerelerinden içeri süzülen ışık bile bıkıp usanmadan her gün aynı rutinini tekrarlıyor, mürekkep hokkalarının çevresinde dolanıp duruyordu. Kaleminden dökülen satırlar, başkalarının dosyalarına ait cümlelerdi; ne bir hayal taşıyorlardı ne de bir insanın kalbine dokunuyorlardı. Akşam olduğunda omuzlarında yalnızca mesainin değil, yazamadığı her şeyin ağırlığını da sırtlanarak eve dönüyordu.
Masasının çekmecesinde duran küçük, siyah kaplı defterin sayfaları hâlâ boştu. Arada bir cebinden çıkarır, birkaç kelime yazar, sonra yazdıklarını beğenmeyip üzerlerini karalardı. Ona göre eksik olan kelimeler değildi ama bir uyumsuzluk olduğu da gözünden kaçmıyor, yazdıklarını bir türlü içine sindiremiyordu.
Pazar sabahları çok özeldi. Başka bir ritmi vardı Maupassant için. Şehir henüz uyanmadan Seine Nehri'ne iner, kayığını ağır ağır suya bırakırdı. Küreklerin suya her girişinde nehrin yüzeyi kısa süreliğine ikiye ayrılır, sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden kapanırdı. Sis, karşı kıyıyı şeffaf bir görünmezlik perdesinin arkasına saklarken uzaktan geçen mavnaların gölgeleri, gerçek mi hayal mi olduğu seçilemeyen siluetlere dönüşürdü. Kürek çekmek, onun için yalnızca bir spor değildi. Su, bütün hafta boyunca zihninde biriken gürültüyü yıkıyor, düşüncelerini akıntının sürüklediği sonbahar yaprakları gibiağır ağır kendinden uzaklaştırıyordu.
O sabah da kayığını Croisset kıyısına yanaştırdığında cebindeki defterin sayfaları bomboştu. Kıyıya çıktığında ayakkabılarının altında ezilen çakılların sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Islak toprağın kokusu havaya sinmişti. Birkaç serçe, dalların arasında telaşlı hareketlerle yer değiştiriyor; uzakta bir çanın boğuk sesi sisin içinde eriyip gidiyordu.Gustave Flaubert bahçenin sonunda duruyordu.
Elinde bastonu vardı. Yaşı ilerledikçe bastonuna daha çok yaslanıyordu. Bakışları karşı kıyıya değil, bahçenin kenarında tek başına yükselen yaşlı söğüt ağacına çevrilmişti. Maupassant yanına geldiğinde yaşlı yazar gözlerini ağaçtan ayırmadan,
— Geç kaldın, derken sesinde azarlayan bir ton yoktu.
— Affedersiniz.
Kısa bir sessizlikten sonra Maupassant içinde haftalardır taşıdığı cümleyi şifa beklermişçesine söyledi.
— Yazamıyorum.
Flaubert, sanki bunu bekliyormuş gibi başını hafifçe eğdi.
— Ne gördün gelirken?
— Nehri.
— Başka?
— Sandalları.
— Başka?
— Sabahı...
— Sabah nasıl bir şeydir?
Genç adam cevap veremedi. Yaşlı romancı bastonunun ucuyla bahçedeki söğüdü gösterdi.
— Git.
Maupassant istemsizce yürüdü. Ağacın yanına vardı. Birkaç dakika bekledi. Geri döndü.
— Bir söğüt.
Flaubert'in yüzünde en küçük bir değişiklik olmadı.
— Hayır.
— Nasıl yani?
— Sen bana adını söyledin. Kendisini değil.
Maupassant ikinci kez yürüdü. Bu kez biraz daha dikkatle baktı. Dallar rüzgârla salınıyor, ince yapraklar güneş ışığını kırarak toprağın üzerine parçalı gölgeler bırakıyordu. Geri döndüğünde kendinden daha emindi.
— Rüzgâr dallarını eğiyor.
— Onu da herkes görür.
Yaşlı adam bastonunu yere bıraktı.
— Yazarın işi görüneni anlatmak değildir. Kimsenin fark etmediğini bulmaktır.
Maupassant üçüncü kez ağaca doğru yürürken içinde belli belirsiz bir öfke kabarmıştı. Flaubert onunla alay mı ediyordu? Bir ağaç işte... Daha ne görebilirdi? Bu kez acele etmedi. Elini ağacın kabuğuna sürdü. Parmaklarının altında derin çatlaklar hissetti. Gövdenin tam ortasında eski bir yara vardı. Yarığın içine yıllar önce çakılmış paslı bir çivi gömülmüş, ağaç onu yavaş yavaş reçineyle sarmıştı. Acıyı dışarı atamamış; kendi bedenine katmıştı. Bir dalın ucunda güneşten rengi solmuş mavi bir kumaş parçası sallanıyordu.
Kim bilir hangi çocuk bağlamıştı onu? Belki bir oyun sırasında unutulmuştu. Belki de yıllar önce edilen küçük bir dileğin sessiz tanığıydı. Köklerden biri toprağı yararak dışarı çıkmış, önüne çıkan beyaz taşları sarmıştı. Güç dediği şey, engelleri parçalamak değil; onları içine alarak yoluna devam etmek olmalıydı. Bir karınca, gövdenin kıvrımlarında kayboluyor; biraz sonra bambaşka bir yarıktan yeniden ortaya çıkıyordu. Rüzgâr dindi. Bir yaprak koptu. Yaprak düşerken Maupassant ilk kez ağaca bakmıyordu. O artık sadece bir ağaç değildi. Geri döndüğünde yüzündeki ifade değişmişti. Flaubert bunu hemen fark etti.
— Şimdi anlat.
Genç adam konuşmaya başladı. Artık "bir söğüt" demiyordu. Bir çivinin yıllarca paslanışını, reçinenin yarayı nasıl örttüğünü, unutulmuş mavi bezin rüzgârla her dönüşünde görünmez bir çocuğu nasıl hatırlattığını anlatıyordu. Ağacın yalnızca gövdesini değil, hafızasını anlatıyordu. Flaubert uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonunda yavaşça gülümsedi.
— İşte şimdi gördün.
Maupassant sessizce dinliyordu.
— Yazarlık, kelime bulma sanatı değildir. İnsanlar aynı dünyaya bakarlar, yazar onların görmeden geçtiği ayrıntıyı yakalar. Bir ağacı tarif etmek kolaydır. O ağacı bütün öteki ağaçlardan ayıran kaderi bulmaksa zordur.
Yaşlı romancı bastonunu eline aldı.
— Unutma... Doğa hiçbir zaman sırlarını saklamaz sadece insanlar bakmayı erken bırakırlar.
Dönüş yolunda Maupassant cebindeki küçük siyah defteri çıkardı. Bu kez sayfayı doldurmak için acele etmedi. Yalnızca tek bir cümle yazdı:
“İnsan gördüğü an değil, bakmayı öğrendiği zaman yazar.”
Yıllar sonra yüzlerce öykü kaleme aldığında, okurları onun sıradan insanların içinde saklı trajedileri nasıl böylesine berrak görebildiğine şaşıracaktı. Kimileri buna yetenek diyecekti, kimileri deha. Oysa o, her yeni öykünün ilk cümlesinden önce, Croisset kıyısındaki yaşlı söğüdü hatırlayacaktı.
HAYATI
Guy de Maupassant, 5 Ağustos 1850'de Normandiya'nın yeşil tepeleri ve deniz kıyılarıyla çevrili bir bölgede dünyaya geldi. Çocukluğu, anne ve babasının geçimsizliği nedeniyle huzursuz bir aile ortamında geçti.
Anne ve babasının ayrılığı, insan ilişkilerindeki kırılganlığı daha küçük yaşlarda tanımasına neden oldu. Annesi, edebiyata düşkün ve iyi eğitimli bir kadındı; oğlunun hayal gücünü besleyen ilk kişi de oydu.
Gençlik yıllarında dinî disiplinin egemen olduğu okullarda eğitim gördü ancak katı kurallara hiçbir zaman tam anlamıyla uyum sağlayamadı. 1870 Fransız-Prusya Savaşı patlak verdiğinde asker olarak görev yaptı ve savaşın insanların karakterini nasıl değiştirdiğine, korkunun ve yoksulluğun insan ruhunu nasıl aşındırdığına yakından tanıklık etti.
Savaş sonrasında Paris'e yerleşerek uzun yıllar devlet memurluğu yaptı. Gündüzleri büro yaşamının tekdüzeliği içinde çalışan Maupassant, boş zamanlarında Seine Nehri'nde kürek çekiyor, doğayla baş başa kalıyor ve gözlem yeteneğini keskinleştiriyordu. Bu yıllarda ailesinin dostu olan Gustave Flaubert ile yakın bir ilişki kurdu; Flaubert ona yalnızca yazmayı değil, insanı ve dünyayı dikkatle görmeyi öğretti. Onun yönlendirmesiyle dönemin önemli edebiyat çevrelerine girdi, gözleme dayalı anlatımı ve yalın üslubuyla kısa sürede dikkat çekti.
Başarı geldikçe yoğun bir çalışma temposuna girdi; toplumun her kesiminden insanı, gündelik hayatın sıradan görünen ayrıntıları içinde anlatırken insan doğasının bencillik, korku, tutku, yalnızlık ve çıkar gibi yönlerini büyük bir gerçekçilikle ele aldı. Buna karşın özel yaşamında giderek artan bir yalnızlık hissi taşıyor, ünün getirdiği kalabalıkların içinde bile kendisini yabancı hissediyordu.
Gençlik yıllarında kaptığı frengi hastalığı zamanla sinir sistemini etkiledi; şiddetli baş ağrıları, halüsinasyonlar, uykusuzluk nöbetleri ve ölüm korkusu yaşamını kuşatmaya başladı. Sağlığı bozuldukça insan zihninin karanlık yönlerine olan ilgisi daha da derinleşti.
Hastalığının ilerleyen dönemlerinde ruhsal dengesi ağır biçimde sarsıldı; yaşama tutunmakta zorlandı ve sonunda bir akıl sağlığı kliniğine yatırıldı. Yaklaşık on sekiz ay süren ağır hastalık döneminin ardından, 6 Temmuz 1893'te henüz kırk iki yaşındayken yaşamını yitirdi. Kısa ömrüne rağmen ardında, insan ruhunun en gizli korkularını, arzularını ve çelişkilerini olağan hayatın içinden çıkararak anlatan güçlü bir edebî miras bıraktı. Bugün de modern öykücülüğün en önemli ustalarından biri olarak kabul edilmektedir.
ARDINDAN
Maupassant'ın ölümü, özellikle Fransa'da büyük yankı uyandırdı. Henüz kırk iki yaşında ölmesi ve son yıllarını akıl sağlığı sorunları içinde geçirmesi, edebiyat çevrelerinde büyük bir trajedi olarak görüldü. Cenazesinde konuşmalar yapıldı, gazeteler günlerce onun ardından yazılar yayımladı.
Émile Zola
Maupassant'ın cenazesinde konuşan Zola, onu yalnızca yakın bir dost olarak değil, Fransız edebiyatının büyük bir kaybı olarak andı. Konuşmasında şu düşünceyi öne çıkardı: "Bugün yalnızca bir arkadaşımızı değil, Fransız edebiyatının en güçlü seslerinden birini uğurluyoruz." Zola, Maupassant'ın eserlerinde üç niteliğin öne çıktığını söyledi: sağlamlık, açıklık ve sadelik. Ona göre Maupassant, Fransız dilinin doğal gücünü en iyi kullanan yazarlardan biriydi ve daha ilk eserlerinden itibaren geniş bir okur kitlesinin sevgisini kazanmıştı. Ayrıca, onun olağanüstü üretkenliğine rağmen yazılarında hiçbir yapaylığa düşmediğini özellikle vurguladı.
Stéphane Mallarmé
Mallarmé, Maupassant'ın ölümünü yalnızca başarılı bir öykücünün kaybı olarak değil, Fransız edebiyatının büyük bir sessizliğe bürünmesi olarak değerlendirdi. Onun gözlem gücünü ve yalın anlatımını övdü; bu kadar kısa bir ömürde böylesine kalıcı bir dünya kurabilmesini hayranlıkla karşıladı.
Joris-Karl Huysmans
Huysmans, Maupassant'ın ölümünün en acı yanının, onun zihinsel çöküşünü yıllarca izlemek olduğunu yazdı. Ona göre edebiyat, yalnızca büyük bir anlatıcısını değil, insan ruhunu en berrak biçimde gözlemleyen yazarlardan birini kaybetmişti.
Dönemin Fransız basını
Gazeteler, Maupassant'ın gerçek ölümünün aslında yaklaşık on sekiz ay önce, akıl sağlığını yitirdiği gün başladığını yazıyordu. Özellikle Le Figaro, onun fiziksel ölümünden önce edebiyat dünyasının çoktan yas tutmaya başladığını belirterek, hastalığını "yavaş yavaş sönen bir dehanın trajedisi" olarak nitelendirdi.
Sonraki kuşak yazarları
Maupassant'ın etkisi ölümünden sonra daha da büyüdü. Henry James, onun olay kurma becerisini ve öykü tekniğini örnek aldı; W. Somerset Maugham ise Maupassant'ı "gelmiş geçmiş en büyük kısa öykü ustalarından biri" olarak gördüğünü sık sık dile getirdi. Pek çok eleştirmen de modern kısa öykünün temellerini atan isimlerden biri olduğu konusunda birleşti. Belki de Maupassant için söylenmiş en unutulmaz söz, yine Zola'nın cenazedeki konuşmasının sonunda yer alır. Onun hayatını tek cümlede özetler gibidir: "Şânı tamdı, mutluluğu eksikti." Bu cümle, büyük bir edebî başarıya rağmen hastalık, yalnızlık ve ruhsal çöküşle son bulan yaşamını en özlü biçimde anlatan değerlendirmelerden biri olarak kabul edilir.
ESERLERİ
Boule de Suif (1880), La Maison Tellier (1881), Une partie de campagne (1881), Une vie (1883), Mademoiselle Fifi (1882), Contes de la Bécasse (1883), Au soleil (1884), Clair de Lune(1883), Les soeurs Rondoli (1884), Yvette (1884), MissHarriet (1884), Monsieur Parent (1885), Bel-Ami (1885), Contes du jour et de la nuit (1885), La Petite Roque (1886), Toine (1886), Mont-Oriol (1887), Le Horla (1887), Sur l'eau(1888), Pierre et Jean (1888), Le Rosier de madame Husson(1888), L'héritage (1888), Fort comme la mort (1889), La Main gauche (1889), Histoire d'une fille de ferme (1889), La vie errante (1890), Notre Cœur (1890), L'Inutile beauté(1890), Le père Millon (1899), Le colporteur (1900), Lesdimanches d'un bourgeois de Paris (1900)
Tiyatro
Histoire du vieux temps (1879), Musotte (1890), La paix duménage (1893), Une répétition (1910)
Eleştiri
Émile Zola (1883), Étude sur Flaubert (1884).
Birçok eseri de Türkçeye çevrilmiştir.
KAYNAKÇA
https://maupassant.info/autres/necrologie/discours.de.zola.html
https://www.retronews.fr/arts/echo-de-presse/2019/08/05/la-mort-de-maupassant-reactions-dans-la-presse-de-zola-mallarme-huysmans
https://fr.wikipedia.org/wiki/Guy_de_Maupassant
https://en.wikipedia.org/wiki/Guy_de_Maupassant
***



















