ŞİMDİKİ AŞKLAR YALAN MI?
Mevsimlerden bahardı. Yeni aşkların, yeni ümitlerin, yeni hayatların, mevsimi olan bahar.
Kızılay’da alışveriş yapmış, yorulmuştum. Bulvardan karşıya geçtim ve önüme çıkan ilk banka oturdum. Yanımdaki bankta küçük şirin bir kız çocuğuyla annesi oturuyordu.
Bir ara anne, kaşlarını çatarak kızına sordu; “Neden attın sakızı, aşkım?” diye.
“Şekeri bitti anne” dedi sevimli küçük kız.
Gülümsedim, elimde yeni aldığım; aşkları anlatan bir kitap vardı. Bir an düşündüm. Komşum kuşuna; “aşkım” diyor. Bazısı kedisine, köpeğine hatta arkadaşına, oğluna, kızına aynı kelimeyle hitap ediyor. İyi geçindikleri pek anlaşılmayan tanıdık karı koca da birbirlerine; “aşkım” diyor. Yani, bir “aşkım“ furyasıdır gidiyor.
Biliyorum, aşk çeşitlidir. “Kitap aşkı, Allah aşkı, tabiat vs. vs.” diye uzar gider de, benim anlamadığım, sevda tarihe mi karıştı?
Elimdeki kitaptan rastgele bir sayfa açtım, okumaya koyuldum. Tesadüfe bakın ki, yazılanlar aynen şöyleydi; “Eskiden sevdalar mı daha tutkuluydu, hasretler mi daha derin? Sevgilinin bir saç teline ne şiirler yazılırdı hani. Bir kez görmekle, ne kadar sevilirdi insan? Kapı aralığından uzanan bir baş, perde arkasında bir kadın gölgesi, belli belirsiz bir tebessüm, göz bebeklerinde saklı ateş ve har. Uzaktan sevilirdi yar. Mümkündü, hem mümkün, hem imkansız aşk. Hayatın bir parçasıydı; dokunmadan sevmek, yaklaşmadan. Kimse yüzde yüz emin olmazdı aşka ‘sahip’ olduğundan, mülkü yok tapusu yoktu. Sahi ‘yârim’ ne güzel kelimeydi? Ağızda akide şekeri; "yârim" der, sonra bir es verir, gayri ihtiyari susardın. Tek başına, kaç cümleye bedeldi kelimeler. Artık hiç bir şey o kıvamda değil. İbre şaştı, ayar bozuldu sanki."
Nerede oturduğumu, sonradan fark ettim; Güvenpark’ta bir bank...
Yine gülümsedim. Derin bir “ah” çekip, kendi kendime; “Nerede o, eski sevdalar?” derken, tam arkamda bir ses; “Aşkım geldim, bekliyorum.”
Umutla bekledim devamını, hemen aynı ses devam etti; “Oğlum, geri zekalı mısın? Nasıl bekleyim o kadar?”
Ve telefon, öfkeyle kapandı.
Yoksa sadece dillerde miydi aşk dedikleri? Henüz yüreğe inmemiş miydi? Biraz önce, “aşkım” diyordun birden nasıl “geri zekalı” oldu?
Körükle alevlendirilmiş gibi yanan, yakan, bir gün önce; “Senin için her şeyi yaparım, ölürüm" derken, ertesi gün sevgiliyi öldüren…
Elektrik aşkları mı demeli yoksa?
"Senden, elektrik aldım veya almadım", ya yarın; "Voltaj düştü ne yapayım?" derse…
Ha!! Bir de, ten beden uyuşması var; haydi yürekler uyuştu, eyvah, ya beden uyuşmazsa?
Yine, sakız geldi aklıma. Ben de, günümüz aşklarına; “bir çiğnemelik sakız aşkı” diyorum. Aroması bitene kadar. Kimi çilekli, kimi naneli, kimiyse sade… Sade olanı biraz idare etse de sakız, nihayetinde çürümüştür atmak gerek. Yalnız çengel (kenger) sakızı unutmamak gerekli bu arada. Zor bulunur, suya koyarsın özenle beklersin biraz yumuşasın diye. Sonra, alırsın ağzına çiğnemek istersin ama nerede? Mümkün mü? Uğraşırsın, çenen ağrır vazgeçersin.
Aklın ondadır ama, yeniden suya koyarsın, yarına belki. Ve zamanı gelmiştir atarsın ağzına, biraz yumuşadı mı ne? Tam kıvamında; "çıt çıt "… Ne sestir o, mest eder insanı. İyice yumuşayınca, atmaya kıyamazsın.
Kalktım yerimden ve seslendim, nereye bilmeden; “Ey aşk neredesin?” diye…
Keşke, bir de sakızları yere atmasalar; ayakkabıya yapıştı mı çok zor oluyor çıkarmak. Hem şimdi; "Aman basmayın" diyesim var.



















