ANNEMİN KOKUSU TEBEŞİRLE ÇİZİLDİ
Soğuk bir ikindi vaktiydi. Bahçenin sessizliğini yalnızca küçük Elif’in hıçkırıkları ve tebeşirin betona sürtünürken çıkardığı o hafif ses bozuyordu. Beş yaşındaki Elif, elindeki beyaz tebeşirle yere, kendinden büyük bir figür çiziyordu. Bu ne bir ev ne de bir ağaçtı; iki hafta önce gökyüzüne uğurladığı annesinin silüetiydi.
Elif, tebeşiri elinden bıraktığında çizdiği hatlar bir ressamınki kadar kusursuz değildi ama içindeki o tarifsiz özlemle saf bir sevgiyle çizilmişti. Kocaman bir elbise, başörtüsü ve duyanların içini ısıtan o gülümseme...
Resmi bittiği an küçük kızın gözleri doldu. Ayak uçlarına, her zamanki gibi küçücük sandaletlerini yerleştirdi. Sanki annesi az sonra gelecek ve o sandaletleri giyip kapıda onu bekleyecekti.
"Sevgi, fiziksel bir varlığın ötesinde, kalpte atıp büyüyen bir köprüydü."
Sonra, derin bir sessizlik içinde, çizimin tam ortasına annesinin kalbinin hizasına kıvrıldı. Küçük, narin bedenini o beyaz çizgilerin sınırları içine bıraktı. Gözlerini sımsıkı kapattığında betonun o soğuk ve kasvetli yüzeyi bir anda yok olmuştu. İlahi bir merhamet, küçük kızın omuzlarına yumuşacık bir şal gibi örtülmüştü.
İlahi anlatıcının gözleri, Elif’in kalbindeki o derin boşluğa ve o boşluğu dolduran anne sevgisine şahitlik ediyordu.
Elif, hayal gücünün ve inancının o büyülü gücüyle gerçekten annesinin kucağında hissediyordu. Annesinin şefkatli elleri saçlarını okşuyor, o meşhur ninnisini fısıldıyordu, "Uyu meleğim, ben hep yanındayım..."
O an zaman durdu. Bir çocuğun saf sevgisi ve inancı, ölümün o soğuk duvarını aşarak sıcak bir kucaklaşmaya dönüşmüştü. Etraftaki gri dünya, tebeşirin beyazlığı ve Elif’in kalbindeki sıcaklıkla aydınlanmıştı.
Elif, annesinin kucağında olduğunu bilmenin verdiği o derin huzurla gülümsedi. Soğuk betonun üzerinde, dünyanın en güvenli yerinde bir anne kucağında uyuyakaldı.
***


















