SEL
Yağmur…
Öyle bir yağmur ki göğün kapıları bir bir açılmış, semanın bütün yükü yeryüzüne boşalıyormuş gibiydi. Ufuk çizgisi silinmiş, dağla bulut birbirine karışmış, gökle yer arasındaki sınır sanki kaldırılmıştı.
Şimşekler, karanlığı bir hançer gibi yarıyor; her çakışında, vadinin yüzü bir anlığına bembeyaz kesiliyor, sonra yeniden zifiri bir karanlığa gömülüyordu. İri damlalar toprağa düşerken sanki küçük taşlar gibi sekip etrafa saçılıyor; yağmurun sesi, derenin uğultusuna karışarak insanın içini titreten bir ahenge dönüşüyordu.
Burası Samsun Salıpazarı…
Vadinin içine kurulmuş, doğanın kalbine yerleşmiş bir huzur köşesi. Yol boyunca derenin üzerine doğru uzanan ahşap bungalovlar, çam ağaçlarının arasından süzülen suyun sesine kulak kesilmiş gibiydi. İşte böyle bir yerde, dostlukların en sahicisiyle bir araya gelinmişti. Kardeş, arkadaş, yol arkadaşı ve dünür olan Murat Evmek’in davetiyle kurulmuş o sofrada
sadece yemek değil, muhabbet de paylaşılmıştı.
Yemek faslı sürerken biz iki dost, bungalovların hizasında yer alan tahtadan yapılmış küçük ama ruhu büyük bir mescide geçtik. Yarım saat önce gökyüzü sakindi. Namaza durduğumuzda hâlâ her şey sessizdi. Fakat secdeler bitip dualar yükselirken birden gök yarıldı. Yağmur öyle bir bastırdı ki mescidin dışına adım atmak mümkün olmadı.
Pencereden dereye baktığımızda, az önce dingin akan suyun yerini, azgın bir kudretin aldığını gördük. Sadece on dakika… On dakika içinde vadinin yukarısından aşağıya doğru kudurmuş gibi gelen bir sel… Kayalara çarpa çarpa uğuldayarak önüne ne gelirse sürükleyerek ilerliyordu.
Tam o sırada gözümüz bir şeye takıldı.
Selin içinde devasa bir cisim…
Önce ne olduğunu anlayamadık. Ejderha mı dedik, yılan mı dedik, yoksa bu diyarda görülmesi mümkün olmayan başka bir mahlûk mu? Suyun içinde bir kayboluyor, bir ortaya çıkıyordu. Sonunda fark ettik: Bu, sele kapılmış kocaman bir domuzdu. Dişleriyle bir yerlere tutunmaya çalışıyor, başını suyun üstüne çıkarıp nefes almaya uğraşıyor, sonra tekrar dalgaların arasında kayboluyordu. Müthiş bir çırpınış, müthiş bir mücadele. Ama nafile…
Ne yaptıysa kurtulamadı. Bir süre sonra o devasa beden bile selin kudreti karşısında yok oldu. Suyun karanlığına karıştı gitti.
Biz de artık beklemenin anlamsızlığını fark edip yağmuru, ıslaklığı umursamadan eşlerimizin yanına koştuk. Hep birlikte o vadiden ayrılıp Çarşamba istikametine doğru uzaklaştık. Ertesi gün, derenin ulaştığı Terme taraflarında selin verdiği zarar gazetelere manşet olmuştu. Kayıplar, yıkımlar, taşan sular… Her şey yazılmıştı.
Ama asıl yazılmayan insanın içindeki seldi.
O gün gördüğüm manzara bana şunu düşündürdü: İnsan da bazen kendi heva ve heveslerinin seline kapılmaz mı?
Kötü alışkanlıklar, nefsin arzuları, günahın çekiciliği.
Hepsi birer damla gibi başlar. Ama zamanla birikir, çoğalır ve sonunda insanın önüne geçemeyeceği bir sele dönüşür. Tıpkı o vadiden gelen su gibi.
Peki böyle bir insan kurtulabilir mi?
Bu soruya, büyüklerin hayatından bakınca daha berrak cevaplar buluyor insan.
Mesela Abdülkâdir Geylâni Hazretleri… “Fütûhü’l-Gayb” adlı eserinde nefsin arzuların kapılan insanı, dalgalar arasında çırpınan birine benzetir. Ve der ki: “Kurtuluş, nefsin değil, Hakk’ın peşinden gitmektedir.” Yani insan, kendi içindeki sele karşı ancak Allah’a yönelerek direnebilir. Yine İmam Gazali Hazretleri, “İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn” eserinde kalbin hastalıklarını anlatırken günahların biriktiğinde kalbi kapladığını ve insanı hakikatten uzaklaştırdığını söyler. Ona göre tedavi; ilim, irade ve salih bir rehberle mümkündür.
İşte burada mesele derinleşir.
Bir insanın o selden kurtulması için evvela ilahî yardım gerekir. Sonra kendi iradesi. Sonra belki bir tedavi, bir çaba. Ama bütün bunların yanında en mühim olanlardan biri de o insanın elinden tutacak bir manevi önderdir. Onun dilinden anlayan onu yargılamadan yaklaşan merhametle yönlendiren bir rehber…
Çünkü bazı seller vardır ki insan tek başına yüzemez.
Ama…
Eğer bütün bunlara rağmen insan kendini bırakırsa tıpkı o vadiden gelen selde kaybolan o hayvan gibi, önce manevî olarak boğulur sonra da maddî olarak kendi sonunu hazırlar.
Bu hikâye bana hep şunu hatırlatır:
İnsan, dışındaki selden kaçabilir ama içindeki selden kaçamaz.
Onunla yüzleşmek zorundadır.
Ve o selin önünde durabilecek tek set; iman, irade ve hakiki bir rehberliktir. Aksi hâlde, insan kendi akıntısında kaybolur gider.
***



















