DENİZ MEZARLIĞI
Denizler kendi karalarına gömülen birer ölü bedenler gibi midir sizce de? Hayır, ama altında değil dersiniz biliyorum. Denizler karaların üzerindedir. Karalar bağlamak için de fazla yaşlıdır. Öldü mü gerçekten? Yoksa birileri mezarlarına taş atıp onların ruhlarını rahatsız mı ediyor? Kim ister ki böyle bir şeyi?
Denizin maviliğinde ölümün yası da mavidir diyenler diğer renkleri galebe çalıyor besbelli. Hatta onlar denizin altında maişet derdine düşen emekçiler gibi karınlarını doyurma peşindeler onları nasıl göz ardı ederiz? Yeşili, mavisi, kırmızısı… Geçen gün daha önce hiç tanışmadığım bir balık gördüm pulları bir başka, yüzgeci ötekilerden daha belirgin. Herhalde içlerinden en güzeli oydu. Daha güzelini görene kadar; evet, evet oydu. Ya taş atarsam denize birine gelme ihtimali ne kadardı düşündüm? Taş ya suyun dibine gömülecekti ya balıklardan birine gelecekti. Yapmadım, çocukken suyun üzerinde sektiremediğim taşlarım vardı benim. Şimdi de öyle. Hiç üç kere sektiremedim suyun üzerinde, hep suyun kaldırma kuvvetine baş kaldırdılar ve gömüldüler o mezarlığa…
Yine soruyorum kendime: Ya ayırsaydım birini birinden? Balıklar değil yosunları bile ayırmak mümkün müdür birbirlerinin bedenlerinden? Hem bedenler canlılığın yalnızca bütünselidir. Onun ayrıştırılmış uzuvlarını bilmek gerekir. Her biri birbirini bütünlemek için ayrıdır, yoksa hiç ayrı kalmamışlardır aslında. Düşünün bir iki ayrı enerjiden oluşan atomların her bir parçası diğerinden ayrılış çabası verir. Aslında birbirlerine karşıt olan bu güçler çetin düşmanlarına karşı ayrışamazlar; çünkü tabiat onları ebediyen bir kılmıştır. Teste’de benim ile aynı fikirde o da bize denizdeki balıkların dilinden konuşuyor:
‘’Varsa yoksa ben, varsa yoksa ben, ben, ben, ben…’’ diğerlerinin bencil melodisini yerle bir eden diğer balık da der ki:
‘’ Evet, ama başkası da var, evet ama başkası da var; başkası, başkası, senden başkası!’’
Kumlardan sıyırdığım, kumsalın şekline bürünen, kokusunu bilen deniz kabukları bizi yaralamıyor diyor balıklar. Onlar işlenmiş olan sizlerdir diyorlar; bazılarınız, bir kaçınız, birazınız. Hepiniz değil diyor balık. Neden diye soruyorum:
‘’Taşlar ağırdır, çoktur, köşeleri vardır, yaralarlar. Deniz kabukları öyle mi ya? Denizin ılık suları yüzeyini inceltmiştir. İçleri boştur, ağırlaşmazlar, denize attığınızda batmak için uğraşmazlar. ‘’ devam etti balık:
‘’Bizim mezarlığımızda o kadar çok taş var ki hepsi de diğerleri gibi, hiçbiri deniz kabuğu değil. Keşke birbirlerinin yörüngesine nâzır halkalar açsalardı suya; o zaman bir garip alabora hissetmezdi ölülerimiz.’’
Bu gördüğüm güzel balık, içimde donuk yeşil renkte bir yosun parçasını gölgelemişti yüzümde, içini döker gibi yapıp kılçıklarını tutuşturmuştu elime. Denizlerin değil, insanların dibine fersah fersah inmekti bu. İskandil ile çekip çıkarılan bir gömünün kuru kalabalık çöplüğü de vardı. Sığ sulara atılan taşların derin sulara atılan taşlarla aynı değildi bunu öğrenmemiştim. Ta ki güzel balık deniz mezarlığındaki ruhlardan bahsedene kadar.
İnsan içinde yüzdürdüğü balıkları bir bir taşla vuruyordu, kimi ise zehirli kimyasal edip akıtıyordu hiddetini, trajedisini. Geçmişten bu yana gömülen kim varsa içinde cenazesinde dikili taşlarıyla anılıyordu.
‘’Bedenler birbirinden ayrı, ruhlar değil’’ demişti balık bönleşen bakışlarıma inat.
Henüz ölmemiş olmalı ki deniz mezarlığından yine bana sesleniyor:
‘’ Bu da nesi, tek vücut olan ‘’BEN’’ orada burada parçalarını topluyor.



















