BAŞIMIZIN BELASI İKİZLER: BİRİ ve DİĞERİ - ZİHİNLERİMİZİ KEMİREN ZOMBİLER
Ülkemizin siyasi arenası, iki zombi ordusunun amansız savaşına sahne oluyor. Biri, antik bir mezarlıktan fırlamış, intikam ateşiyle kavrulmuş mumyalar gibi. Diğeri ise ülkenin damarlarına sızmış, zehirli bir sarmaşık gibi her yanı istila eden, nefes aldırmayan vampirler sürüsü. Bu iki zombi ordusu, ülkenin kanını emmek için birbirinin boğazını yırtarken, zihinleri esir alıyor, düşünceleri prangaya vuruyor.
Birinci zombi ordusu, elinde parlak bir ayna tutuyor, aklın ve bilimin steril ışığında yürüdüğü izlenimini veriyor. Ancak bu ayna, aslında göz boyayan bir serap, "yeni insan" yaratma palavrasıyla safları yutan bir bataklık. Bu bataklıkta, Tevfik Fikret'in dizelerindeki ütopya, Behçet Kemal'in elinde Frankenstein'ın canavarına dönüşüyor. Eleştirel düşünce, bu canavarın pençesinde can çekişiyor.
Diğer zombi ordusu ise geçmişin tozlu tapınaklarında unutulmuş putları, günümüzün sahte velilerini kutsallaştırıyor. Abdullah Cevdet, Shakespeare'i nasıl göklere çıkardıysa, bugünün sözde şairleri, büyücüleri ve kahinleri de kendi putlarını yaratıp tapınmaktan geri durmuyor. Eleştirinin zehirli oklarından korumak için etraflarını yobaz bir kalkanla örüyorlar.
"Aklın yolu birdir!" diye haykırıyor bilim denilen putun kulları, tıpkı bir tarikat gibi, gözü kapalı ilerliyor. Toplumu akıl ve bilimle formatlama hayali, distopik bir kâbusa dönüşüyor. Bu kontrolsüz değişim, toplumsal dokuyu paramparça ediyor, geleneksel değerleri acımasızca ezip geçiyor. "Ya benimsin ya toprağın!" mantığıyla hareket eden bu zihniyet, farklılıklara tahammül edemiyor, kendi kalıplarına uymayanları yok etmeye çalışıyor.
Diğer ordu ise lanetli bir ormanın derinliklerinde kaybolmuş durumda. Büyülü sözlerle geçmişi bir altın çağ olarak görüyor. Değişimin rüzgarlarına kapılarını kapatan bu zihniyet, toplumsal ilerlemenin kanatlarını kırıyor ve onu geleneğin paslı kafesine hapsediyor. Geçmişin hayaletlerine tutsak olan bu ordu, geleceğe giden yolu göremiyor.
"Geçmişe sırtını çeviren devrimci ile geleceğe sırtını çeviren mürteci, aynı karanlığın içinde kaybolmuştur." Bu sözler, başımızın belası her iki ideolojinin de çıkmaz sokakta olduğunu haykırıyor. Biri, Batı'nın büyülü iksirinin peşinde koşarken ülkeyi uçurumdan aşağı itiyor. Diğeri ise toplumsal gelişmeyi lanetli bir bataklığa saplıyor. İkisi de toplumsal gerçekliği, kendi çarpık aynalarında görüyor, alternatifleri yok sayıyor.
İkileşme yolculuğunda, "modern" ve "modern olmayan" gibi suni uçurumlar yaratan bu iki zihinsel yapı, toplumu parçalıyor, kutuplaştırıyor. Biri, "modern"i zehirli bir elma olarak sunarken, "modern olmayan"ı lanetli bir muska gibi görüyor. Diğeri ise tam tersine, "modern olmayan"ı kutsal bir emanet gibi korurken, "modern"i şeytani bir büyü olarak görüyor. Bu zıtlıklar, toplumsal uzlaşıyı baltalıyor, kutuplaşmayı körüklüyor.
Biri, kendi bütünlüğünü korumak adına değişime direndiği için toplumsal gelişmeyi köstekliyor. Diğeri ise geçmişi reddederek köklerini kurutuyor, kültürel bir çölleşmeye sebep oluyor. Ülkenin zihinsel dönüşümünü tamamlayabilmesi için hem birinin lanetinden hem de diğerinin büyüsünden kurtulması gerekiyor.



















