Son zamanların en büyük eksikliklerinden birisinin aidiyet kavramı üzerine olduğu kanaatindeyim.
Bir yere ait olma hissi; savrulduğumuz bir hayatta soruların tanıdık, bildik bir yerden gelmesi gibi kalbi ferahlatan bir hal…
İnsanoğlu yaratılıştan bu yana bir topluluğa ait olma ve güvendeyim algısı üzerine kafa yormuştur. İşte bu nedenle tanıdık olana sığınıp adı “nostalji” ya da “konfor alanı” diye yaftalansa da o bilinen limana demir atmak galiba hepimize çok iyi geliyor.
Eskiyi Aramak
Çoğumuz eski bir Türkçe şarkıda, çocukluktan kalma emaye bir tabakta, bakır bir cezvede, teki kalmış eski bir porselen fincanda, anneannemizden hatıra bakır bir tencerede ya da eski bir dantel örtüde buluyoruz bu hissi…
Geçmişte yaşadığımız mutlu anları bu eşyalara atfediyoruz belki de. Oysa yaşanan onca kötü hatıra olmasına rağmen ısrarla iyiyi yad ediyoruz. Sanırım insan beyni kötüyü silmek konusunda oldukça idmanlı ve iyi ki öyle.
Hal böyle olunca; etli yaprak sarmasını yoğurtla yemek, denizden çıkınca suyunu akıta akıta karpuz yemek, kısır yapıp komşuları çağırmak, su bardağının altına küçük dantel bir örtü koyuvermek bizi yaşadığımız güzel anlara ışınlayıveriyor belki de… İşte o vakit bir tamamlanmışlık hissi yumuşacık sarıyor sizi.
Bu eylemler bir nevi kendinle bağ kurma ritüeli esasında. Kim bilir, belki de kendimize bir kılavuz arayışı bu. Yolumuzu kaybettiğimiz vakit sığındığımız eski, küçük adetlerimiz belki de bizi var eden, dönüştüren, iyileştiren terapiler…
Anne Tarifleri
Annemizden kalan bir tarifi yapmak bile bize bazen kılavuzluk edebiliyor esasında. Geldiğin yolu hatırlamak gibi bir şey bu. Damağınızdaki o tat, bir yerlere tutunma aracı adeta. Tanıdık, bildik bir şeyin sizi sarıp sarmalaması hali. Tıpkı eski bir dostla yıllar sonra karşılaşmak gibi…
Sadece ekonomik değil, duygusal ve kültürel olarak da ağır bir yorgunluk yaşıyoruz.
Cevapsız sorular, gelecek kaygısı, ideallerin çökme hâli, hayal kurmaktan kaçınma, plan yapmama hali dört bir yandan bizi çevirmişken sıkışmış fakat bunu ifade etmeye bile takati kalmamış bir güruh gibi yaşıyoruz.
Artık belli bir yaşanmışlığa sahip ve dünya ile derdi olan, biraz okuyup kritize edebilen insanların dünyasında “daha fazla”nın bir anlam ifade etmediğini görüyoruz.
Sessiz Lüks
Son günlerdeki tanımlamalarda bu durum “sessiz lüks” olarak ifade ediliyor.
Sakin, gösterişsiz, hikâyesi ve tanıdıklığı olan şeyler revaçta artık. Çünkü beyin bir noktadan sonra gösterişli olanı değil tanıdık olanı aramaya başlıyor.
İşte bu aydınlanmadan sonra o eski kahve fincanı, o bakır tencere, o 70’li yıllardan kalan bir şarkı, o zeytinyağlı yaprak sarması size çok daha anlamlı gelmeye başlıyor. Çünkü artık hikâyesi olan şeylerin kıymetini gayet iyi anlamış bir yaşta oluyorsunuz.
Bu durum esasında tamamıyla güvenli bir limana demir atma isteği… Yorgun bedenlerin, yorgun ruhların kendini sağaltma ihtiyacı.
Ben Aslında Nereye Aitim?
Geçmişin sıcak izleri her zaman insanlık için belirleyici olmuştur fakat sanırım hiçbir zaman bu kadar çok aranır olmamıştı.
Galiba en çok sorulan soru da şu…
”Ben aslında nereye aitim?”
Köklerimizle kurduğumuz bu bağın bizi iyileştirdiğini fark ettiğimizde bu değişim başlıyor esasında.
Artık kendinizi zorlamadan, size iyi gelen, içinizi ısıtan insanlara, tatlara, coğrafyaya, eşyaya yöneliyorsunuz.
Aile yadigârı bakır bir tepsi ya da eski bir kilim salonunuzun en gözde yerine kuruluveriyor ve bu yaşanmışlık size çok şey ifade ediyor. Hikâyesi olan sözde tüm bu “eski”ler sizin için öyle kıymetli oluyor ki köklerinizle bir bağ kurduğunuzun farkına varıp varoluşunuzu taçlandırıyor ve tekrar yenileniyorsunuz.
Böylelikle mutluluğunuzu da daha ulaşılabilir alanlara taşımış oluyorsunuz ve o ev artık tamamıyla sizi temsil ediyor.
Bir Kahve Alır mısınız?
Ve nihayetinde bir kahve sizin için filtresiz bir sohbeti, ince belli bardakta içilen demli bir çay kalabalık kahvaltı sofralarını hatırlatırken patlıcan biber kabak dolması da çocukluğa dönmek olarak kalbinizdeki yeri alıveriyor.
Ait olduğunuz yeri, dönemi, hayatı, hisleri hatırlatıyor.
İşte o vakit “Olmak istediğim yerdeyim.” hissiyle sarıp sarmalanıyorsunuz. Sonrasında ise sular adeta biraz duruluyor ve kalp bile gülümseyiveriyor…
Köklerimize tutunduğumuz, incelikleri kaybetmediğimiz, “Az, iyidir.” felsefesiyle usul usul yaşayacağımız güzel günler dileğimle.
***
