Şubat

Hakan Cucunel

13-05-2026 14:06

Advert

Şubat...

İçeride, buğulanmış camların arkasında görülen yüzler; yüksek sesteki müziğin gürültüsünde boğulmuş gibi bakışsız ve soğuktular, dışarıdaki soğuktan daha soğuk. Camlarda birikip akmaya başlayan damlalar gizemli bir dilin artık anlaşılmayan artık konuşulmayan sözleri gibi kimsesiz belirip süzüldüler. Kentin ve ülkenin büyük camisi, kurulduğu tepeye rağmen heybetsiz ve ihtişamsız ve hatta kışın ortasında soğuktan üşümüş ve büzülmüş gibi duruyordu. Ezan sesleri kesildi. Çok soğuktu.

“Hava karardı,” dedi kız. Siyah saçlarını geceye katarak ve sırf suskunluk olmasından korkmuş gibi ve susmaktan korkarak. Biraz pişman. Artık anlamların evreninde her şeyin değiştiğini bilerek. Adam onaylar gibi baktı. Aslında adam değildi. Bir gençliğin veya ömrün kıyısındaydı sadece. Kıyıdaki her insan gibi açıklarda olanlardan habersiz. Açıklar için acemi. Açıkları ve derinleri bilemeyecek kadar güçsüz. Ve tüm bu olanları ve olamayanları sözler olmadan anlatmayı isteyecek kadar…

Karanlıktı. Çok karanlıktı. Kızın yüzü sanki bayılacakmış gibi sarı ve dolgun dudakları küskün ama yüzüne inat canlı ve kendi başına. Kendi başına yaşıyormuş gibi özne olan bu dudaklardan, zamanın akışına bulaşan ve geçmişi çağıran düşler de vardı. Dayandıkları alçak duvarın yakınında iki insanın arasında.

Şubattı. Susulmalıydı. Çünkü bütün tükenmelerin susmalardan başladığını sanıyorlardı. Sözden öncesini bilmiyorlardı henüz. Bilemezlerdi. Bir yasağı tüketmeleri gerekiyordu. Yasağı, günahı… Anlaşılmayacak ve anlatılmayacak bir şeyler yaşamış olmaktan zor değildi; karanlıkta bir duvara dayanmak, ellerini soğuktan ve kızın ellerinden saklamak. Oysa ellerinin güzelliğini adama, bu kız ilk defa söylemişti. O zaman bir erkeğin ellerinin de güzel olacağını öğrenmişti adam.

Oysa son bir şeyler söylenmeliydi. Böyle zor zamanlarda konuşmak hep adamın işi olurdu. Yapılması gerekenin bu olduğunu anlatmalıydı. Ya da ağlatmalıydı kızı. Kendisinin yerine. Bir lanet gibi bir şeydi, kendisi ağlayamazdı. Olanın ve oluşun yerine kız ağlarsa belki kabul edilir olacaktı olanlar. Her şey bir zamanlama sorunuydu. Bütün sorun buydu. Anlatmalı ve ağlatmalıydı. Tanrı’nın tasarımında, periyotlarını anlayamadıkları olaylara kader, yazgı ve daha çok rastlantı demek durumundaydı ikisi de. En azından bir isim bulabilmiş olmak adına. Karşılaşma zamanları bir rastlantı olmalıydı.

Ağlarsa, belki hırçın istekleri soğur belki yanakları tuzlanır ve denize benzerdi. Deniz gibi durulurdu belki kız. Nasıl oluyorsa denize benziyordu. Gözlerindeki gece koyuluğu mu saçları mı? Bir şeyleri denizi anımsatıyordu. Tenindeki unutulması olanaksız tuz mu? Gözlerinden taşan suların serin bolluğu mu?

Aşkın, bir yüreğe çok geldiği bir iklimde birini severken öbürünü de en az onun kadar sevmek, böylesi bir zamana uymazdı. Olmazdı. Kim anlardı? Dostları, cellatları ne derdi? “Öteki”ler buna çok bozulurlardı. İtebilirlerdi onları. İyice yalnız bırakabilirlerdi. Ve o yaşta yalnız kalmak, ışıksız olmaktı, aşkın bile aydınlatamayacağı kadar…

Adam, aceleden çıkıp bu duvarın yanına geldiğinden beri daha konuşmamış, konuşup olanları yalanlamamıştı. Daha yapamamıştı bunu. Hiçbir zaman yapamayacaktı da aslında.
Kız elini saçlarına götürüp küçük bir demet yakaladı. Parmakları uzundu, güzeldi. Parmakları dokunmayı nereden öğrenmişlerdi? Parmak uçları pembeydi. Onlar bir demet saç taşıdılar tarihler öncesinden boynuna, göğüslerinin üzerine. Bu saçlara bir süre önce dokunabiliyordu. Oysa şimdi dokunamayacaktı. Ama unutamayacağını daha o andan başlayarak biliyordu. Bilmek de bir kutlu lanet miydi? O saçlar, aynı saçlar; üzerinden bir gün geçmediği hâlde yabancı ve uzak. Ama yıllar sonra bile ilk gün güzelliğinde. Eskimeden.

Zamansız.

Baktı. Gözleriyle dokundu, gözleriyle tutundu. Gözleriyle konuştu ve anlatamadı. Oysa gözleri nasıl da canlıydı. En karmaşık ve uzun cümleleri bile karşısındakine anlattığını söylemişti kız ona. Acemileşti sanki gözleri. Bakmayı beceremedi.  Böyle düşündü adam. Soğuktu, üşüyorlardı. Kız üşüyordu. Hep üşürdü. Zaman yoktu. Bu an bitmeli, bu siyah gözleri ağlatarak ya da yalan söyleyerek göndermeliydi. Olmuyordu. Kimse anlamazdı. Zaten anlamıyordu kimse. Anlamayacaktı. Gerekiyor muydu? O zaman ve her zaman. Evet.

“Üşüdün” dedi kız; bunu laf olsun diye veya sessizlik bitsin, diye söylememişti. Gözlerinde gündüzden kalma ışıkların izleri, renkleri de var mıydı? O, böyleydi. Her an korumaya her şeyi yapmaya hazır, tutku ve aşk dolu. Bir Moğol gibi. Ölürken ve öldürürken şehvetli ve ama şefkatli de.

Kalın paltosundan ellerini çıkarıp oğlanın omzuna koydu. Bu ellerden görünmesi imkânsız bir güç, adamın omuzlarından bütün bedenine aktı. Getirdi saçların kokusunu. Getirdi uzakta olmayan ve bir gün öncede kalan bütün büyüleri, sihirleri, sırları, açmazları, saklıları, bir yer yatağında ilk defa yaşanan dokunuşları, doyumsuz öpmeleri, öperken kanı denemeleri, asla olamayacakları. Ve anlatılmayanları. Bala tuzun karışmasını.

“Ah bu anaçlığı” diye geçti adamın içinden. Öfkeli sel suları gibi inşa edilmişleri bir çırpıda söktü ve götürdü bu cümle. Kendini unutup sevdiğini düşünmesi. Böyle teklifsiz ama incecik dokunuşları. Sonradan aklının hemen yüzeyinden geçenler ise yüzünün coğrafyasını elden geçirdi. Maskelerini eritti. Bütün koruma duvarlarını yerle bir etti.

Şimdi beraber çıkıp eve gitseler. Bu kenti terk etseler. Sonuç değişecek miydi? Yazgı aynı değil miydi? Olmakta olandan kaçılmıyordu bu kesindi. Hiçbir şey öğrenmemişlerse de bunu öğrenebilmişlerdi en azından. Ama yine de son defa ellerinde ve terinde erimek, kaybolmak. Sonu olmayan her şey sonu olmayan acılar bırakıyordu. Yok olmak gibi bilerek ölmeyi istemek. Oysa yasaktı. Oysa Şubattı. Ve artık tenleri birbirine dokunmamalıydı. Artık terleri karışmamalı, saçları takılmamalıydı birbirlerine. Adamın omzundaki bu el yakışıyordu boynuna. Yasak kadar kolaydı her şey ve omuzdaki o el. O ellerden başlamıştı bütün günah. O ellerden uzak durmazsa onları tutabilir ve her şeye karşı durabilirdi. Oysa olanlar, olağan değildi. Olağan olamayacak kadar güzeldi. Ve o ellerin öğrettiği şarkıyı, bildiği her şeyden fazla seviyordu. Bir düzen vardı, o düzen bozulmamalıydı. Düzen kaçınılmazdı. Onun elleri bütün düzenleri çarçabuk bozan yıkan, duvarları aşan…

Dayandıkları alçak duvar ve çevresi. Karanlık birikiyordu. Bekledikçe acılaşan bir tat. Acılaştıkça çekici olan ve ama yalnız bırakan; yalnız bıraktıkça özgürleştiren ama bir ismin içine girmeyecek kadar geniş olan o his. Omuzdaki el ne yapacağını bilemeden şaşkın bir gözyaşı gibi utanarak durdu kaldı. Kızın yüzünün gerisinde bir şeyler kırıldı ve soldu. Bir yılbaşı gecesi babasını bekledikleri o günü anımsadı. Ablası ve o. Hemen unuttu sonra.  Az sonra da adamın boynuna dokundu. Ürkek parmakları, korkak, tez canlı belki de her şeyi yapacak güçte. Zamanı bükecek ve adamı dizlerinin üzerine düşürecek güçte.

İkisinin de gözleri kalemin, kanını bilerek dökeceği kâğıt kadar boş, anlamsız mıydı? Kendi zamanından taşan her şey gibi yönsüz ve son-suz muydu? Kız, "Bugün olmasaydı bari" dedi bir, sonra sustu. "Bugün, olmasaydı." Adam, “Suçluyum!” diye geçirdi içinden. “Ama olmayan renkleri getirdin bana. Yalnızca sen varken uçuşan ve buhar olan renkleri. Ne yapabilirdim ki… O renkler varken ve saçların bu denli siyahken ve uzunken parmakların ve düşlere, rüyalara akacak kadar inceyken. Ne yapabilirdim ki?”  “Sen” miydi o an, yoksa “o” muydu; ayıramadı. “Ama suçluyum!” dedi yeniden.

Suçundan habersiz. Belki de tamamen haberli ama kesinlikle bu konuda kararsız. Ve terk edendi. El; boyuna değer değmez irkildi, ürperdi adam. Bir, ilk öpüş geldi aklına, gitmedi. Bir kere gelmişti el. Kız, bir an yeniden ışıdığını düşündü adamın gözlerinin. Belki her şeyden vazgeçerdi. Kaçmak ve her şeyi, bu kenti, işini, sevdiğini terk ederdi… Aşk varsa her şey istenebiliyordu. Sevdiğini terk etmesini… Sevdiği adamın. Bir adam aynı anda iki teni birden mi seviyordu? Yoksa aslında yalnızca kendisi miydi sevilen? Kız, ikincisine inanmakta ısrarcıydı ama gerçeği kimse bilmiyordu belki de. Her şeye rağmen bir karış ötede duran bu adam sanki yıllar sonrasındaymış gibi uzak ve yarınsızdı artık. Kızın değildi. Ama ışımıştı gözleri. Bir ışığı andırmıştı.

“Belki"nin güzelliği başlamıştı yasağın önündeki eliyle. –Ne olacaksa olsun– zamanıydı. “Belki” kuralsızdı ve ruhun sözüydü; olmazların ve olasılıkların sözüydü. “Belki” o an, dünyanın en güzel bağlacıydı. En güzel ayracıydı. Masalların sözüydü. Karşı durur, yeni olasılıklar yaratırdı. “Belki” kadar güzeldi kızın gözünde adam. “Belki” kadar ve hatta belki ondan bile güzeldi o an, adamın gözünde kız. Ve ama ne yazıktı ki kendi güzelliğinin bu kadar olduğunu bilmiyordu adam kıza göre. Belki de hiç bilmeyecekti. “Belki” hüzün veriyordu şimdi. Belki hüzünden çok şey veriyordu. Sözleri dizen, şiirler getiren bir keder belki. “Belki” o an bütün evrendi. Her şeydi. Hiçlikti.

Bu bir karışı geçerse yıllar sonrasına geçebilirdi sanki. Eli, boynunu yavaşça okşarken ürkek parmaklarıyla yüzleri karşı karşıya kaldı. Kız şimdide, o; "yıllar sonrası"ndaydı. "Üşüdün" dedi yine, sesi dünkü gibi o hiçbir şeyin olmadığı; yalnızca adamın olduğu, dünkü gibiydi. Biteceğini bilerek. Adam, sakladığı ellerini çıkarıp ortaya koydu. Güzeldi elleri. Büyüktü. Becerikliydi. Hangi işi yakalasa canını alırdı, kız böyle düşünüyordu. Yani böyle düşündüğünü o an fark etti, o zamana kadar düşündüğü hâlde söylemediği ne çok güzellik vardı bu adamda. Bunca zamandır söylemediğine üzüldü. Artık çok geçti bunları söylemek için herhalde. Şimdi, diye bir zamandalardı artık. “Şimdi”lerde masallar yaşayamazdı. “Şimdi” andı; keskindi, hapsederdi, düşü ve düşleneni silerdi. Gündelik sözlerin zamanıydı “şimdi” Masallar belirsiz bir geniş zamanı sever ve ama geçmiş zamanı anlatırlardı. Bütün büyü masallardaydı.

Şimdi karanlık, yağmur serpiyor ve her ikisini saklıyordu sanki onları anlamayacak olanlardan. Kaldı ki anlatmamışlardı. Anlatamazlardı. Bu sevme eylemi, bir sır olarak kalmalıydı. Öyle de kalacaktı. Her gün biraz daha ağırlaşarak zorlaşarak. Paylaşılmayacaktı. Bir aynanın karşısında kendi yüzleri dışında.

"Tüm bu olanlar utandırmadan..." dedi adam devam edecek oldu. Kız hızlı davrandı.

“Utanacağız nasılsa" dedi. Sonra sustu. Dudakları bir kişilik kazandı ansızın. Dudakları özne olmayı göze aldılar ve göze aldıklarını hakkıyla yaptılar.

Adam ellerini, kızı itmek için beline koydu. Yaklaştırmayacaktı. Ama "Utanmak" sözü, bir anda ikisini yaklaştırmıştı. Beraber bir sırla savaşacaklarını, beraber bir sır saklayacaklarını ve beraber utanacaklarını, hatırlatmış ve biri şimdi' de beklerken biri yıllar sonrasında kalan bu iki kişiyi zamanın içinde değil ötelerinde bir yere atmıştı, aynı ilk günkü gibi.

Az önce uzaklaştıran, uzaklaştıracak olan eller; kızın belini bırakıp boynuna dokundu ve dokunduğunu kavradı. Ve şiirlere konu olan parmak uçları kızın. Onlar da bu ellere dokundu ve sonra bütün geçmişine adamın. Ve o çok önemsediği dizelerine. Onu bir biçimde sürekli anımsayacağı geleceğine. Yapacağı gizemli göndermelerine. Saklılarına ve gizlilerine. Şiirseldi olanlar. Acı verecekti. Kızın soluğu kesildi, ürperdi. Yüzünün katılığı kayboldu.

Şubattı... Karanlıktı...

Kız kesilen soluğunun arasında "Utanacağız" diyebildi yeniden. "Bu aşk utandıracak bizi" dedi sonra. Az sonra, biri buğulu camların arkasına gidecek ve dışarıda üşüdüğünden daha fazla üşüyecekti bilmeden.

Kız karanlığa gidecek ve bir daha kimseyi sevmeyeceğini düşünecek sonra susacaktı. Ağlayacaktı. Yıllarca belki de kim bilir... Boynunu yakalayan eller alevlenmiş gibiydi ve soluksuz bırakıyordu kızı.

“Birazdan gideceğim,” dedi. Sen burada kalacaksın. Seni bir daha hiç görmeyeceğim. Beni bir daha hiç görmeyeceksin. Ne sen öleceksin ne de ben öleceğim. Ama görmeyeceğiz işte birbirimizi. Bu olmayacak. Nedense olmayacak. Bensiz kalacaksın. Oysa sen beni, nasıl da seversin. Durdu. Sevmez misin? Bu bir soru gibi değildi. Bu sözler bilinmez bir ses madeninden yapılmıştı. Bu madenin biçiminin hiç önemi yoktu. Sen bensiz nasıl yaparsın, yaptığın onca işi? dedi.  Durdu.

Durdu yağmur. Hava durdu. Aceleyle evlerine yürüyen adamlar, ne acı ki güzel olmayan kadınlar; güzel olan ve ama gözlerini, kirpiklerini, ellerini bir kolye ve bir takı gibi taşıyan kadınlar, yaşamakta olmanın büyüsünü bir kez olsun düşünmeyenler, bir gün ölüneceği gerçeğini bilen ve bundan ürkenler, ölümün hep başkalarına ait olduğunu zannedenler, durdular o an. Köprü altında sarhoşluğu deneyen ergenler durdular bir an. Gözleri daldı. Mutfak camından kocasının yolunu bekleyen bir kadın ansızın ürperdi. Aklını dolaşan kimya, bedenini taşıyan güç, yaşlanmakta olan ruh durdu. Evrenin gizemli döngüsüyle beraber kentin bilinen nehri durdu. O durma anını Tanrı dahi fark etti. Bir gün kendisine bunun sorulacağını fark etti.

Sonra her şeyi yeniden başlattı kadın. Zaman yeniden, esrarlı bir kararlılıkla öldürmeye başladı insanları eskisi gibi. Kimse pek farkında değildi bu öldürme eyleminin, öldürülme gerçeğinin. Yavaş olduğunda her şeye alışılıyordu. Sonra her şeyi yeniden başlattı kadın. Söyledi.

“Ben, sensiz nasıl yaparım?”

Cümledeki bütün vurgu “ben!” sözü üzerindeydi. Bu söz dudaklarından çıkarken biçimi bozuldu. Ezilmiş bir metal kutu gibi oldu. Bu sözler, madeni kesikler açtı sanki bir yerlerine adamın. O kesiklerin izi kalacaktı ruhunun yüzeyinde ve ruhu görmeyi öğrenmiş başka kadınlara, bu izlerin sahibini merak ettirecekti. Söyledi. Söyledi. Sonra ince ince, taşmadan ve sızlatmadan ağladı. Adam taş oldu. Adam öldüğünde bile ayakta kalan bir ağaç oldu. Ve o ağaçlar kadar yoruldu.  Çok bildiğini zannettiği aklı sustu. Hiçbir şey bilmediğini sakladığını anladı. Adam bu acının bu aşka değdiğine inandı o an. Bu aşkın bu acıyı hak ettiğine inandı hemen sonra. İnandığını anladı. Yaşadıklarından hiç pişman olmayacağını anladı. Yıllar sonra yine böyle, yaşadıklarından acı bir mutluluk alacağını anladı. Her geçen gün bu acıyla güzelleşeceğini, inceleceğini anladı. Anladı. Ayrılmak isterken, gizlerin içine saklamıştı kızı. Yaşadığı sürece ve belki sonrasında bu gizler onun bir şeylerinde hep kalacaktı.

Adam öleceğini düşündü. Sanki ondan ayrılınca ölecekti kız. Bir insanı bir daha ne olursa olsun göremeyeceğini bilmenin korkunçluğu oturdu adamın içine. Ne olursa olsun. Bir daha göremeyecekti onu. O ölecekti. Kız zamanın içinde bir yerde ölecekti. Bir geçmiş zamanda, çiçekli bir geçmiş zamanda kalacaktı kız. Papatyalı bir zamanda.

“Ruhum üşüyecek,” dedi adam. "Ruhun üşüyecek" Tüm bu söylenenler karşılıklı dimdik duran bu iki gövdeyi çökertecekti. İkisi de devrilecekti. Ayakta ölünmezdi.

“Bari bugün olmasaydı,” dedi kız yeniden.

Birbirlerine yaklaşan yüzleri artık görünmüyordu. Yalnızca adamın kavuran soluğu ısıtıyordu kızın yüzünü. Ve kız bu soluğu, öldüresiye seviyordu.
Yağmur hızlandı. Kızın saçları ıslandı ve alnından sarkan kısa bir demetten küçük bir su; damladı, damlayacaktı. Adam dudaklarıyla yakaladı suyu. Artık sokaktan geçen kalmamıştı. Son geçenler şemsiyelerini üzerlerine örterek koşup gitmişti. Utanılacak hiç kimse kalmamıştı kendilerinden başka. Adam kızın beyaz olduğunu bildiği boynunu kavrayıp kendine çekti. Beyaz olmadığını yıllar sonra fark edecekti. Önce solukları dokundu birbirine. Kız bedenini, adamın bedenine serdi. Birbirlerini son kez öptüklerini bilerek, dişleriyle birbirlerini kanatmak isteyerek.

"Büyük ve çağıltılı iki nehrin uçurumdan korkusuzca dökülmesi gibi bir şey" diye düşündü adam. Ama düştükleri yerde yatakları ayrılıyor ve bir daha yan yana gelmiyordu. Bu yaşın coğrafyası böyleydi. Ama döküldükleri yerde kaçınılmaz olarak karışmışlardı. Bundan sonra onun içinde benden bir şeyler hep yaşayacak diye akıl etti sanki hafifledi ağrısı.

Kız yalnızca dudaklarını değil, her yerini öpüyordu sanki adamın. Sırtındaki pürüzsüz beyazlığı, ellerindeki var eden ve iyi eden gücü, geniş omuzlarını, güçlü kollarını ve bütün bedenini.  Ellerini sırtından adamın omzuna kilitlemiş, bir daha hiç bırakmayacak gibi sıkmıştı. İkisi de soluk almayı unuttu. İkisinin de zamanı durdu, kalpleri yavaşladı bir daha eski hızını bulacağı yere kadar.

Zaman yeniden başladığında soluk alıyorlardı derin derin. Utancın soğuk sularından çıkmışlardı. En güzel yasağın bilinmeyen kuytusundan. En soylu günahın açmazından. Artık çok az şey eskisi kadar kolaydı. Cennetten kovulmuşlardı. Yine de mağrurlardı.

Adam gözlerini alamamıştı kızdan hâlâ. Ya da doymamıştı. Ağzında kızın dudaklarının tadı kalmıştı. Bir parça toprak gibi sanki bir parça vatan gibi. Bir parça... Ama bu tat, bu toprak, bu vatan öldürücüydü belki de. Sanki kızın vücudundan bir parça koparıp ağzına saklamıştı. Bu parça hep kalacaktı. Hep saklayacaktı. Şimdi utanmanın sırasıydı. Şimdi bu sırrı saklamanın zamanıydı. Bağıracak bir kuyu da yoktu.

Her şey ilk hâlini aldı. Elleri koptu yeniden. Adam yere bakarak, gözlerini sakınarak "Buraya kadar!" dedi. Demeliydi.

“Bak, utanmaya başladın bile; gözlerini saklayacak kadar,” dedi kız. Adam yalanlar gibi yalanlamak ister gibi gözlerine baktı kızın. Ama ışıltı yoktu gözlerinde.

Kız elinin içiyle dokundu adamın yüzüne. Ellerinin en yumuşak en anne ve en sevgili içiyle okşadı; “Kendine dikkat et!” demek geldi içinden. 
Kimseyle tersleşme, başını belaya sokma ya da ne olur sigarayı az iç, demeliydi. İçki içme de demeliydi mesela.  Veya iç ama az iç. Sarhoş olmuyorsun işte biliyorsun. O koskocaman gözlerin kan çanak olur. Ağlayacaksın sanırım sonra. Ağlayacaksın, diye korkarım. O kocaman gözlerin bilmez zaten ağlamayı, beceremez. Çok acır kirpiklerin sonra çok acır bildiklerin ve bilmediklerin ve asla bilemeyeceklerin. Benim de acır içimde bir yerler ve bir şeyler, yanında olmasam bile. Sezerim ve ansızın ağlarım uzağındayken. Kimse nedenini anlayamaz. Ağlarım ben. Ben. Ben, sana kıyamam.
Ya bir şey olur da ağlarsan… Hıçkırırsın. Tıkanırsın. Boğazında bir yumru tıkanır. Daralırsın. Boğulacak gibi olursun. Sen ağlarken, parça parça sökersin içimi ben de ağlarım.  Boynun yine kırmızı kırmızı döker. Ölürsün, diye korkarım. Öpsem de geçmez. “Öpünce geçer” derdin ya.

Ama bir yararı yok diye düşündü ve vazgeçti söylemekten. Bu sözler, düşünceler aklında sıkışıp kaldı. Kaldıkları yerde taşlaştı. Eli yüzündeydi hâlâ adamın. Gözleri koca koca açılmıştı. Onlara baktı. Her şey hatırlanabilirdi şimdi. Korkak da baksalar bu gözlerden hatırlanabilirdi her şey. Şimdiye kadar, bir kere kızdığında birisiyle tartışırken böyle kan çanağı olmuştu gözleri, o zaman korkutucuydu. Bir de rakı içtikten sonra olurdu hep. Böyle olunca korkutucu da olurdu. Belki bu yüzden, hep ağlamak gelirdi kızın içinden bu gözleri görünce. Bu çocuk gözlerinin öfkesini istemeden hayal eder, ürkerdi sabaha karşı, ezandan önce, adam uyurken, işe gitmeden biraz önce.

Elinin içi adamın yanağında sımsıcak olmuştu. Teni sıcaktı. Ateş gibiydi. Üşümezdi adam. İçinde sönmeyen bir sıcaklık vardı. Son bir şeyler söylemek istiyordu. Adam söylemezdi. Susardı. İstemeden, "Çok içme, olur mu" dedi. Sesi kocaman, açılmaz bir düğüm oldu. Sesi, tarihin bütün yasak aşklarından yapılmış bir hüzün oldu. Sesi, öleceğini anlamış bir adamın son günü oldu. Bunu söylemeye karar bile vermemişti oysa henüz. Sesi değişmiş, boğulur gibi çıkmıştı.
Sustu hemen. Yoksa ağlayacaktı. Sessizce, "Bir şey olmaz" dedi adam. Ya olursa diye düşündü kız. "Ya olursa ya ölürsen. Kırmızı kırmızı kabarırsa yine boynun. Öpsem bile geçmezse öyle kalırsa ya o zaman o kocaman gözlerine başka biri özlem dolu bakarsa bir başkası ağlarsa onlara bakıp  gizliden başkası, içten içe korkarsa onlardan. Biri seni benim sevdiğim renkte severse." Bir yerden düşüyormuş gibi oldu. Toparlanmaya çalıştı. İstemeden söylemişti. Bu kadar olsun istememişti. Ayrılma zamanıydı.
“Bari bu gün olmasaydı,” dedi kız yeniden.
“Edirne'ye bir daha gelecek misin?” diye sordu adam.

“Sen gittiğin zaman.” dedi kız.

Adam, "Hoşça kal" dedi. İkisi iki ayrı yöne gidiyorlardı. Bir sırrı saklayacaklardı ayrı kentlerde ama beraber. Ve kız ölmemişti. Ve adam ölmemişti. Belki gençlikleri azdan aza bitmişti. Gençlikti. Gitti kız, gitti adam. Ve aynı yavaşlıkta öldürmeye devam etti zaman.

***

 

Editör: Nüzhet Ünlüer

DİĞER YAZILARI Salı 01-01-1970 03:00 Timur'un Armağanı 01-01-1970 03:00 Mensur Şiir ya da Şairlere Güzelleme 01-01-1970 03:00 Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat 01-01-1970 03:00 Türk Tarihi ve Haçlı Seferleri 01-01-1970 03:00 Türk Edebiyatında Refik Halit Romanları 01-01-1970 03:00 Haremde Bir Polisiye 01-01-1970 03:00 Deli... 01-01-1970 03:00