Advert
https://www.truvaedebiyatdergisi.com/files/uploads/user/0ef0b676bebbcf5046104c27c642c95c-c1a476c624d95c6a280d.jpg
Mine Çağlıyan
Advert

Sonsuzluğun Frekansı -18 / Gölge Güçlerin Yükselişi

02-08-2026 00:48 205 kez okundu.

                   3.BÖLÜM    
        MOYAR (MOR DİYAR)
                    3.BOYUT
                    MOYAR 

YÜCELER KURULU SALONU

Salondaki tartışmanın boyutu dünyadaki en karışık durumdaki ülkelerin meclis oturumlarıyla yarışacak düzeye varmıştı. Hafızalarının silinmesi büyük bir olaydı ve bunu hazmetmek bu kadar ileri bir bilinç düzeyine sahip olan Moyarlılar için bile kolay değildi. Ama sonunda, bir süre daha her kafadan bir ses çıktıktan sonra herkes ortak bir hedefte yoğunlaşmaya karar verdi, hepsinin suçlayacak birilerine ihtiyacı vardı ve cevap ortadaydı; İmparatoriçe Ani ve tüm ailesi…

“Her şey Gabor döneminde başlamış. Boleslav ve Kaikara’nın yaptıklarını öğrendik zaten ama kim bilir, belki de şehrin birçok yerinde portresi bulunan turkuaz rengi gözlü adı bilinmeyen kadim Moyarlı da sizin ailenizdendir.”

İmparatoriçe Ani sakindi, derin bir nefes aldı:
“Ailem birçok güzel dönemin yöneticisi olmuştur. Bana da bu kutsal görev verildi, Yüceler Kurulu yani sizler tarafından ve Yüce Kâhinin onayıyla. Çekilmemi isterseniz çekilirim ancak şu anda yapmamız gereken en önemli şey hafızamızı geri kazanmaktır. Bunu başardığımızda tüm bunların nedenini öğreneceğiz ve ancak o zaman kimin sorumlu olduğunu bileceğiz. Çıkan sonuca göre de kararlarımızı alacağız. Bu konuda hemfikir miyiz?” dedi. Sesler azaldı ve çok geçmeden de tamamen kesildi. Herkes bunu onaylıyor gibiydi.

“Bağımsız Bölge’nin imparatorunun gözleri turkuaz rengi değil, aslında o bir erkek de değil. Yaklaşık neredeyse birkaç bin yıldır Leydi Purple yönetiyor orayı. Bunu hepimiz biliyoruz.” dedi biri.

“Hafızalarımız silindiğinde, bu adam her kimse belki geri planda olmak istemiştir.” dedi bir başkası.

İmparatoriçe Ani, gereksiz konuşmalardan sıkıldığını belli eden bir tavırla ama ses tonunu yükseltmeden, “Yüceler Kurulu! Yüce Kâhin! Ayini başlatmayı öneriyorum.” dedi. Yüce Kâhin ayağa kalktı, “Hâlâ bilinmeyen bir sürü ayrıntı var. Mavi Diyar’ın kâhini Korya ve Minel uzak geçmişte gerçekten burada mıydılar ya da portredekiler onlara benzeyen başkaları mıydı? Tüm bunları bilmiyoruz ama şimdi burada olmaları tesadüf olamaz. Ayin başlasın!” dedi.

Yüceler Kurulu salonundaki dev yuvarlak masa o anda biri bir düğmeye basmış gibi güçlü mor bir ışıkla aydınlandı ve kardeş kartalları ve atları dahil tüm Moyarlılar Yüceler Kurulunun oturumuna bağlandı.

“Moyarlılar! Değişen enerjileri algılıyorsunuz ama henüz hiçbiriniz neler olduğunu bilmiyorsunuz. Son girdiğim transta bazı unutulmuş bilgileri açığa çıkarmayı başardım ve benden önceki Yüce Kahinlerden biri sayesinde hafızalarımızdan bazı bilgilerin silindiğini anladım.”

Yüce Kâhinin bu sözleriyle Moyar’daki enerjide büyük bir dalgalanma başlamıştı. Zihinlerden yükselen ortak sorular ve hayret sesleri Yüceler Kurulu’nun masasında yankılanıyordu. Yüce Kâhin herkesin sakinleşmesi için biraz bekleyip sonra devam etti,

“Moyarlılar! Hafızamızı geri getirmenin bir yolu var. Ayin için hazırlanın. Gerçekler hatırlanacak ve Moyar yeniden dengesine kavuşacak.”

Korya ve Minel, Yüce Kâhin konuşurken yuvarlak masanın önünde bekliyorlardı. O sözlerini bitirir bitirmez masaya çıkıp yüz yüze bağdaş kurarak oturdular ve sağ avuç içleri birleşirken sol ellerini masaya koydular. En son Yüce Kâhin de iki elini birden masaya koydu ve dua başladı.

BAĞIMSIZ BÖLGE

Aya, gözlerini açtığında etrafı uçuşan bembeyaz tüllerle çevrili bir yatakta yalnızdı. Taze sabah havasını içine çekerken son birkaç saatte yaşadıkları gözünün önüne geldi. Mutluluktan yanakları al al olurken doğrulup tülleri açtı ve yataktan kalktı. Üç tarafı boydan boya camla kaplı olan bu büyük dairede yataktan başka sadece iki koltuk ve küçük bir sehpa vardı. Bu boşluk hissini seviyordu Aya ve Emon'un, Bağımsız Bölge‘nin en yüksek kulesindeki bu çatı katında sanki hep burada yaşamış gibi bir hisle rahattı. Bir süre, camın önünde dikilip şehri izledikten sonra su sesini duyup banyoya yöneldi, yeniden sevdiği adamın bedenine doğru çekilmeye başlamıştı fakat tam o anda algıladığı büyük bir enerji dalgalanması yüzünden durdu.

Bu yoğun enerjinin Moyar’dan geldiğine emindi. Enerjiye odaklanmaya ve bunun ne olduğunu anlamaya çalıştı bir süre ama enerji çok karmaşıktı. Tüm dikkatini buna verdiğinden arkasından yavaşça yaklaşan Emon’u fark etmedi ve onun sırtına dokunuşuyla yerinden zıpladı ama sonra rahatlayarak kendini onun kollarına bıraktı ve, “Moyar’da bir şeyler oluyor.” dedi.

“Hmm evet ama bizi ilgilendirmediğinden eminim.”

“Ama Emon, bu enerji çok güçlü, sanki tüm Moyar…”

Emon, o daha cümlesini bitiremeden onu kollarında döndürüp öpmeye başlayınca Aya yeniden onun büyüsüne kapıldı ve tüm düşünceler aklından bir anda uçup gitti. Fakat Moyar’dan yayılan enerji o kadar güçlüydü ki çok geçmeden aynı düşünceler ve sorular yine zihnini doldurmaya başladı. Aya, bu yeni enerji dalgasıyla birlikte, tuhaf bir şekilde içinde bulunduğu durumla ilgili bir şeylerin çok yanlış olduğu gibi bir düşünceye kapılmıştı. Ve çok geçmeden karışık enerji çözülmeye ve Aya’nın gözünün önünden birtakım görüntüler gelip geçmeye başladı. Az sonra, gördükleri az da olsa anlaşılır bir hale gelmeye başlamıştı ve sanki her şey Emon'la bağlantılı gibi görünüyordu fakat sonra birdenbire artık düşünemez oldu. Sanki zekâsı ve sihir gücü yavaş yavaş ondan çekiliyordu.

Bunun farkına vardığı anda son birkaç görüntü daha gördü ama zihni bunları birleştiremeden ve kuleye doğru yaklaşmakta olan kardeş kartalı Kaida’nın varlığını hissedemeden zevk dolu bir bulanıklığa doğru çekildi.

Kaida, Aya’nın oradaki varlığını hissettiği anda Bağımsız Bölge’ye geçmişti fakat yerini bulduğunda, ona iyice yaklaştığı halde onun zihnine ulaşamamıştı. Bir süredir kulenin etrafında süzülerek uçuyordu, kardeşinin yanından hiçbir şekilde ayrılmamaya kararlıydı. Aslında onu bulduğu anda hemen Moyar’a haber vermek istemişti ancak orada her ne oluyorsa tüm denemeleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Bir süre sonra da Moyar’dan yayılan enerji iyice yoğunlaşmıştı ve tüm dikkatini verdiği halde, o da kardeşi Aya gibi, ilk başta ne olup bittiğini anlayamamıştı. Fakat kısa bir süre sonra karışık parçalar kendiliğinden birleşmeye, hafızasındaki kayıp olduğunu bile bilmediği eksik parçalar tamamlanmaya ve boşluk kapanmaya başlamıştı. İşte o zaman Aya’nın içinde bulunduğu durumu kavramış, onun gerçek tehlikenin koynunda olduğunu kabullenmek zorunda kalmıştı. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Kartal güçlerinin bile Emon karşısında bir işe yaramayacağını çok iyi biliyordu. Tek başına ona karşı koyamaz ve Aya’yı koruyamazdı.

Bu düşüncelerle oradan uzaklaşmadan uçmaya devam ederken cılız bir çağrı duydu. Tanıdık bir enerjiydi bu ama kime ait olduğunu çıkaramıyordu. Biraz yükseldi, içgüdüleri bunun çok önemli olduğunu söylüyordu. Az sonra kendi adını bir kez daha duydu.

“Kaida! Oradan hemen uzaklaş, çok tehlikeli!”

Kaida sesin kime ait olduğunu anlamıştı.

“Aiolos kardeşim! Ne oluyor, neredesin?”

“Dikkatli ol! Yaklaşıyor, çabuk yüksel!”

Kaida yükselmeye başladığı anda kendisine doğru hızlanan kartalı fark etti. Onu daha önce neden algılamadığını da o anda anladı. Bu kartalın daha önce herhangi bir kartalda ya da Moyarlıda görmediği kadar karanlık bir enerjisi vardı.

“Güneye uç! Hızlan Kaida! Seni bekliyorum.” dedi Aiolos.

Kaida hızlandı. Kartal tam arkasındaydı fakat şehir dışına çıkmak üzereyken yavaşlamaya başladı, çok geçmeden de takibi bırakıp geri döndü. Kaida hiç yavaşlamadan biraz daha ilerlediğinde Aiolos’un enerjisini algıladı, az sonra da onu gördü.

Kuledeki yatak odasında Emon, Aya’yı daha fazla etkisi altında tutamayacağını anlamıştı. Aya, önce onun öpücüklerinde kendini kaybediyor ama sonra birden yerinden fırlayıp sorular sormaya başlıyordu. Sonunda başka çaresi kalmayan Emon, ellerini onun başına koyarak Aya’yı uyuttu,
“Ah sevgilim! Keşke hatırlamasan ve bu kadar güçlü olmasan… Seni kaybetmek ya da kölem yapmak istemiyorum. Uyu aşkım, uyu…” dedi ve yeterli olduğuna kanaat getirince ellerini onun başından çekip ayağa kalktı. Artık olanları öğrenmenin vakti gelmişti; istediği kişinin zihnine anında ulaştı,

— Lady Purple! Nasıl oldu bu? 
Kadının sesi her zamanki gibi sakindi, aslında tüm bu olanlar hoşuna gitmiş gibiydi;
— Tüm Moyar, Yüceler Kurulu oturumuna bağlanmış ve artık hatırlıyorlar.
— Bunu zaten biliyorum! Nasıl olduğunu soruyorum… Lady Purple? Bu arada biraz rol yapsaydınız ya, panik olmuş veya korkmuş gibi.
— Bunu gereksiz buluyorum. Siz de ben de yokluğunuzun beni özgür kılacağını biliyoruz.
— Hah hah. Sizin bu duygusuzluğunuza bayılıyorum. Neyse, bilmem gereken başka herhangi bir şey var mı?
— Henüz yok.
— Tamam, ben kendim öğrenirim. 
— Peki.  
— Dikkatli olayım mı Lady Purple?
Lady Purple cevap vermedi ama iletişimi kesmeden hemen önce Emon, zihninde onun şen kahkahasını duydu.

MOYAR
UZAK GEÇMİŞ

Boleslav, rüyalarının artık gerçek olduğundan emindi. Macerayı, çılgınlığı ve aşkı severdi ancak kalbinin bu kadar büyük bir tehlikeye doğru çekilmesi, yasak ve yanlış olana karşı bu tutkusu akıl alır gibi değildi. Neredeyse 20 yıldır rüyalarında O’nu görüyordu. Önceleri onu yalnızca merak etmişti ama rüyalarında onunla konuşmaya başladıktan sonra bu bir tutkuya dönüşmüştü. Başka etkileri de oluyordu bu rüyaların; uyandığında aklında karakterine çok ters düşen tuhaf düşünceler oluyordu.

Zaman geçtikçe bu tuhaflıkların dozajı artmaya başlamıştı. Herhangi bir Moyarlıya yakışmayan arzu ve istekleri vardı artık ve bazen duygularını kontrol edemeyerek tepkisel davranabiliyordu. İlk yalanını rüyaların başlamasından tam on yıl sonra söylemiş ve bu ona bir şekilde doğal gelmişti. Yine de bir tarafı kendiyle mücadele etmeye devam ediyordu. Fakat sonunda aşka dönüşen tutkusu giderek daha ağır basmaya başladı. O andan itibaren de ailesi ve dostlarıyla olan ilişkilerinde çok dikkatli davranmaya başladı. Kimse ondaki değişimi anlamamıştı. En fazla birtakım hırslar geliştirdiğini söyleyebilirlerdi. Ama tek bir hata yapmıştı; babasına imparator olmak istediğini söylemiş ve kibarca reddedildiğinde Gökçil’in yanında duygularını saklayamamıştı. Sonra onun bunu unutması için her şeyi yapmış ve başarmıştı. Yine de aptalcaydı, neden imparator olmak istediğini bile tam olarak bilmiyordu. Sanki kendini bir rüyaya, O’na ispatlamak istemişti ve başarırsa ona kavuşacak ve rüyası gerçek olacak sanmıştı. Ama sonuç olarak Moyar’ın tek düşmanına ve Moyar evreninin en tehlikeli adamına aşıktı ve onun için yapmayacağı şey yoktu.

Bir gün artık rüyalar yetmemeye başlayınca kararını verdi. Bağımsız Bölge’ye geçecekti. Yasaklara ve bunun imkansızlığına rağmen Moyar’da kimsenin ruhu duymadan bunu yapabilecek birkaç kişiden biriydi. Bu düşünce kafasında netleştiği anda zihninde O’nun sesini duydu, ilk kez uyanıkken ilk kez gerçek hayatta…

“Seni bekliyorum. Nihayet küçük sevgilim. Sesimi takip et.”

Boleslav heyecandan bayılacak gibiydi ama artık hiçbir şey onu durduramazdı. Parmağını şıklattı, bir saniye bile geçmeden oradaydı. İstemsizce kapadığı gözlerini açtığında ilk gördüğü şey turkuaz rengi gözlerdi. Bu kadar güçlü ve tanımsız bir enerjiyle daha önce hiç karşılaşmamıştı. Rüyalarında da hissediyordu bunu ama gerçeği olağanüstüydü ve o anda tam karşısında yüzünde sıcak bir gülümsemeyle duruyor ama ne konuşuyor ne de ona doğru bir adım atıyordu. Boleslav normalde ilk hareketi beklemez ve ne istiyorsa onu yapardı ama onun yanında hem dili hem de bedeni tutulmuştu.

Bekledi. Saniyeler saatler gibi geldi ve sonunda Emon’un yüz ifadesi birden değişti, artık gülümsemiyordu. Fakat yüzünde, o güne kadar başka hiçbir adamda görmediği kadar etkileyici hatta büyüleyici bir bakış vardı. Boleslav kendini kaybetmek üzereydi ki Emon bir adımda yanına gelerek yanağını okşamaya başladı. Boleslav, böyle küçük bir dokunuşun verdiği hissin büyüklüğüne inanamıyordu. Bacakları titriyor ve bedeni buzun ateşle buluşmasına denk bir yavaşlıkta eriyor gibiydi. Emon aniden elini geri çekince Boleslav bayılacak gibi oldu ve, “Beni bırakma! Bana sarıl!” dedi ağzından zorlukla çıkan kendi sesini tanımayarak.

— Ah, küçük sevgilim! Emin misin?
— Evet!

Emon ona daha da yaklaştı fakat tam dudakları Boleslav’ın dudaklarına değmek üzereyken durdu. Bir süre gözlerini onun gözlerinden hiç ayırmadan ve dokunmadan yalnızca baktı ona. Sonunda parmağını Boleslav’ın dudaklarına koydu ve oradan yavaşça aşağı doğru inerek onun her yerine dokunmaya başladı. Boleslav uçuyor gibiydi. Zihni puslanmıştı. Sanki kendisi değil de bir başkası yaşıyordu o anı ve o da bir perdenin arkasından seyrediyordu. Zevki sonuna kadar yaşadı ama aslında hayatının aşkı ona yalnızca dokunmuştu.

— Şimdi gitmelisin ufaklık.
— Ama…
— Bir süre daha Moyar’da kalmalısın. Sana orada ihtiyacım var.

Boleslav isyan etmek istedi, onun yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu ama ağzından, “Peki.” dışında bir kelime çıkamadı.

O günden sonra Boleslav ondan bir takım talimatlar almaya başladı. Yüce Kâhine kendisinin bile anlamadığı sorular soruyor, bunların karmaşık cevaplarını olduğu gibi sevdiği adama iletiyordu. Arşivlerden de onun istediği kitapları bulup içindeki bilgileri hemen ona ulaştırıyordu. Artık tapınakta yatıp kalkar olmuştu. İlk görüşmelerinden sonra uzunca bir süre daha bir araya gelmemişlerdi ama adam rüyalarına girmeye devam ediyordu. Fakat Boleslav artık delirmek üzereydi. Bir gece geç bir saatte duyguları aşırı yoğunlaşmıştı, kendini kaybetmenin eşiğindeydi ve onun sesini tam o anda duydu.

— Hadi gel bana ufaklık. İstediğini alacaksın, bunu hak ettin.

Boleslav bir saniye bile geçmeden oradaydı. Karşılaştığı manzara onu hem ürkütmüş hem de arzuyla kıvranmasına neden olmuştu. Sevdiği adam çırılçıplak yataktaydı. Sonunda bitmeyecekmiş gibi gelen bekleyişi sona ermişti. Gördüğü bu bedenin ihtişamına ve mükemmelliğine kapılarak yavaşça üzerindekilerden kurtulup kendini onun kollarına bıraktı.

Boleslav istediğine kavuşmuştu ama bir süre geçtiğinde hâlâ kendisini tamamlanmış hissedemiyordu. Bu ilişkide eksik olan bir şeyler vardı ve bunun nedenini bulamıyordu. Sonunda bir gün kendisini rahatsız eden bu duygunun ne olduğunu anladı. Moyarlılar, ruh eşlerini bulduklarında artık yalnızca birbirlerine ait olurlardı. Oysa Emon, birbirlerinin ruh eşi olduklarını söylemesine rağmen Boleslav bunu kalbinde hissedemiyordu ve her an onu kaybetme korkusuyla yaşıyordu. Bu gerçeği kavramak acı vericiydi ama Emon’u istiyorsa elindekiyle yetinmek zorundaydı. Bu gerçeği kabullenmekse onun karakterindeki biri için o kadar zordu ki. Boleslav, eşitlik görerek, buna inanarak ve tüm hayatı boyunca bunu deneyimleyerek büyümüştü. Bu yüzden de ona sahip olmayı ya da onun tarafından sahiplenilmeyi değil, yalnızca onunla eşit olmayı istiyordu. Ancak bu Emon’la ilişkisinde geçerli değildi. Onun yanında gücü hatta kişiliği bile yok oluyordu. Bunu bilmeden girmişti bu ilişkiye belki ama artık vazgeçemeyecek kadar bağımlıydı ona ve canı ölesiye yanıyordu.

Üstelik bir de Emon’un geçmişte olanlarla ilgili anlattıkları vardı. Tüm hikâye, onun için inanmayı düşünmek bile istemeyeceği bir yere gidiyordu. Gücü yüzünden onu yok etmek istediklerini ve tüm Moyar’a karşı tek başına kaldığını söylemişti… Bu, inandığı ve bildiği her şeyin yalan olması demekti ve kalbi Emon için atsa da Boleslav bunun gerçek olma olasılığını kabul edemiyordu. Bu yüzden de en büyük hayal kırıklığını kendine karşı duyuyordu ve tüm bunları düşünürken hâlâ nasıl böyle davranabildiğini anlamakta zorlanıyordu.

“Tam olarak ne istiyorsun? Bilsem daha çok yardımım dokunur.” dedi bir gün.

— Aslında istediğim şeyi buldum gibi. Ben de sana söyleyecektim. Seni küçük bir maceraya götüreceğim. Benimle gelmek istiyor musun?
Boleslav’ın gözleri parladı,
— Evet! Evet, sevgilim. Ne zaman?
— Baban görevi abin Gabor’a teslim ettiğinde Moyar’da yeni imparator şerefine şölenler olacak. 
dedi Emon gözlerini devirerek ve devam etti,  
— Eğlence anlayışınız felaket yine de bu eğlence birkaç gün sürecek dikkat eksikliği demek. Aslında buna ihtiyacım yok ama senin yokluğun için iyi bir bahane olacak.
— Harika! Peki nereye gidiyoruz?  
— Mavi Diyar’a.
— Ah, harika ama neden? Orada henüz yaşam yeni başladı, tek hücrelilerden başka bir şey yok ki. Doğa harikaymış gerçi keşiflerden öğrendiğime göre.

Emon gülümseyerek onun dudaklarına bir öpücük kondurdu.

— Onların gittikleri yerden başka bir yere gideceğiz, başka bir boyuta aslında. Yani onların bilmediği bir yere ufaklık, ama gerisi sana sürpriz.  
— Ama?
— Şşt! Bir hafta sonra gidiyoruz. Senden iki şey istiyorum. Bana artık soru sorma ve orada yaptığım hiçbir şeyi sorgulama. İnan her şey bizim için. 

Boleslav daha fazla itiraz edemeden Emon onu öpmeye başladı ve zevkle dolu geçen birkaç saat sonrasında da hiçbir şey söylemesine izin vermeden onu Moyar’a dönmeye zorladı.

— Bu hafta görüşmeyeceğiz. Hazırlık yapmam lazım. Dediklerimi unutma ufaklık.

Boleslav, sonraki bir haftayı çelişkili duygular içinde geçirdi. Üstelik artık durumunu pek saklayamıyordu ama ailesi de arkadaşları da ona bu konuda baskı yapmıyordu. Onun, önünde sonunda konuşacağını düşünüyorlardı. Oysa Emon’dan ayrı kaldığı ilk birkaç gün boyunca şüphe, Boleslav’ın içinde büyümüş ve bu süreçte de ona her şeyi sorgulatmıştı. Birisi onu zorlasa patlayıp her şeyi anlatacak hale gelmişti. Fakat kimse ona bir şey sormadı ve Boleslav sonraki günlerde ne zaman kafası karışsa zihninde Emon’un sesini duymaya başladı. Böylece çelişkileri giderek azaldı, bir süre sonra da tamamen yok oldu. Aşkı, herkesin ve her şeyin üstündeydi. Bu seyahatin ilişkilerindeki dönüm noktası olacağına yürekten inanıyordu ve bundan sonra da artık hiç ayrılmayacaklarını düşünüyordu. Sonunda olumlu olumsuz düşüncelerin birbiriyle çarpışıp durduğu hafta bittiğinde Boleslav maceraya hazırdı.
Gabor’un imparatorluk töreninden bir gece önce, dalgın bir halde kuledeki odasının camından dışarıya bakarken zihninde duyduğu ses onu yerinden zıplattı.

— Benden uzak duruyorsun kardeşim. Sana yeterince zaman tanıdım. Artık konuşalım mı?

Boleslav’ın kardeş kartalı Akulina, tüm heybeti ve güzelliğiyle havada süzülüyor, yavaş yavaş kuleye yaklaşıyordu. Boleslav, birlikte büyüdüğü kardeşi, sırdaşı ve koruyucusu Akulina’yı bir süre hayran hayran izledi fakat onu görmek yine suçluluk duymasına neden olmuştu çünkü ondan her şeyi gizlemek zorundaydı. Emon, onunla dahi konuşmasını yasaklamıştı. Akulina ise Boleslav’da son dönemde sık sık algıladığı bu utancın nedenini artık çok merak ediyor ve bilmesi gereken bir şey olduğunu düşünüyordu. Yine de ona biraz daha zaman tanımaya karar verdi ve kuleye vardığında yalnızca, “Belki yüksekleri özlemişsindir.” dedi.

Boleslav gerçekten de çok özlemişti onunla özgürce uçmayı. Her şeyi unutmaya ya da en azından o an için boş vermeye karar verdi, yalnızca uçmak istiyordu. Açık pencereden inanılmaz bir çeviklikle Akulina’nın üzerine atladı, ona sımsıkı sarılıp birlikte yükselirlerken mutlu bir çığlık attı. Bir süre sonra, içindeki burukluk tam olarak yok olmasa da kendini uzun süredir hissetmediği kadar özgür hissetmeye başlamıştı.

Akulina ise bu süre içinde Boleslav’ın konuşmaya hazır olmadığını anlamış, bu yüzden de sadece onu rahatlatmak ve daima onun yanında olacağını hissetmesini sağlamaya çalışmıştı. Ama bu durum canını sıkmıyor değildi. Birbirleriyle bağları o kadar derin ve güçlüydü ki onun duygusal ve zihinsel durumunu olduğu gibi hissedebiliyordu. Son dönemde kardeşinin izini tamamen kaybettirdiği uzun zaman dilimleri oluyordu. Ya bilerek kendini tüm dünyaya kapıyor ya da algılanamayacağı bir yere gidiyordu. Akulina, kız kardeşinin aşk maceralarına alışkındı ama bu defa durum farklıydı. Önceleri maceralarından dönüşünde hep çok keyifli ve mutlu olurdu. Fakat artık gelişmemiş bir varlık gibi kendisine yakışmayan duygusal değişimler içindeydi. Bu da tehlike demekti. İlk kez onu nasıl koruyacağını bilmez durumdaydı.

Boleslav, kaygı dolu merakına rağmen onu hiç zorlamayan Akulina’ya minnet duyuyordu. Bir an için her şeyi anlatıp bir daha Emon’u görmemeyi bile düşünmüştü ama sadece bir an için… Ne olursa olsun gideceğini biliyordu. Bunun ne büyük bir zayıflık olduğunu da… Moyarlılar, böyle duygular, inişler çıkışlar yaşamaz ve bu kadar aptalca davranmazlardı. Yalan söylemez ve manipüle etmezlerdi. Boleslav’ın tüm neşesi yeniden kaçmıştı.

“Akulina, dönelim lütfen.” dedi.

Büyük bir daire çizerek havada bir tur daha attıktan sonra Akulina hiçbir şey söylemeden kuleye doğru alçalmaya başladı.

“Yarın törenden sonra biriyle buluşacağım ve birkaç gün yokum.” dedi Boleslav. Sesine olabildiğince çapkın ve neşeli bir ton vermeye çalışmıştı.

— Nereye? Birlikte gidelim.
— Gerek yok, çok uzakta olmayacağım ama yakışıklı sevgilim gizemli biri.
 
Akulina onun tek bir sözüne bile inanmamıştı. Yine de onu kulenin balkonuna bıraktıktan sonra eğilerek başını ona yasladı ve aralarındaki bağı ve sevgiyi hatırlatmak istercesine bir süre öyle kalıp bekledi sonra da sessizce havalanarak oradan uzaklaştı.

Ertesi gün, Mor Sarayın üzerinde yüzlerce kartal, Gabor’un imparatorluğunu kutlarcasına bir koreografi içinde dönerek uçuyorlardı. Tüm Moyar ahenk içindeydi. Eadrich, imparatorluk yüzüğünü çıkarıp Gabor’un parmağına taktığında devir gerçekleşmiş, kutlamalar başlamadan önce de yeni dönemle ilgili çarpıcı fikirlerle dolu konuşmalar yapılmıştı. Moyar’da büyük değişimler olmazdı ama Moyarlılar kendilerini hep bir üst seviyeye ulaşmak ve gelişmekle ilgili görevli hissederlerdi. Bu, dünyadaki gibi teknolojik ya da ekonomik bir gelişme değildi. Moyar bunu çağlar önce çözmüştü ama zihinsel ve ruhsal büyüme asla sonu olmayan bir yoldu onlar için.

Boleslav, imparatorluğun devir törenini ailesiyle birlikte izledi, konuşmaları dinledi sonra abisi Gabor’a saygılarını sundu, ona sarılıp tebrik etti. Fiziken belki oradaydı, sohbetlere katılmış ve herkes ne yapıyorsa onu yapmıştı ama aslında tüm bunları bir robot gibi yapmıştı. Sonradan da o günü hiç hatırlayamamıştı.

Sonunda herkes kendini günün akışına bıraktığında, Boleslav babasının yanına gidip ona sarıldı. Eadrich gün boyunca güzel kızının enerjisini anlamaya çalışmıştı. Onun içindeki karmaşayı algılamış ve aklının orada olmadığını da fark etmişti. Yine de onu sorgulamamayı seçti.

— Birkaç güne görüşürüz babacığım.
— Yeni bir macera kokusu alıyorum.

Boleslav o harika gülümsemesiyle babasına göz kırptı ve onun bir şey daha sormasına izin vermeden hemen yanından uzaklaştı. Artık zamanı gelmişti. İçindeki kuşkuyu öldürüp heyecanlanmayı seçti. Her anın tadını çıkaracaktı. Derin bir nefes aldı, tam parmağını şıklatacaktı ki zihninde bir ses duydu,
“Ne olursa olsun gümüş taşı al ve sakla!”
Boleslav şaşkınlıkla durdu, ses yabancı birinin sesiydi ve onun ne demek istediğini hiç anlamamıştı. Omuzlarını silkti, eli havaya kalktı. “Gümüş taş! Unutma!” dedi ses bir kez daha. Ama Boleslav bunu duyduğu anda Bağımsız Bölge’ye geçmişti bile. Bu sözleri umursamadı, üzerinde düşünemedi, çoktan turkuaz gözlerin çekim alanına girmişti.

GÖKÇİL
ŞİMDİKİ ZAMAN
(Birkaç saat öncesi)

Gökçil, Mavi Diyar’daki dostlarının ve kendi ailesinin bile bakış açısını etkileyen olaylar yüzünden onlardan bir süre uzak kalmalıydı, zaten bu şekilde yararlı da olamıyordu. Bu yüzden onlar Mısır’a gitmek üzereyken Mayıs’a Moyar’a gideceğini söylemişti ama niyeti kesinlikle bu değildi. Eğer giderse onları hiçbir şekilde koruyamazdı ve bunu yapabilmesinin tek yolu da gizlice Boleslav’ı takip etmek ve onu gözünün önünden ayırmamaktı. Mısır’da olacakları az çok tahmin ediyordu. Artık dünyadaki varlıkları istenmeyecekti. Bunu, en çok Mete’nin gözlerinde okumuştu. Üzülse de ona hak vermiyor değildi. Yine de kardeşlerinin ve kendisinin burada doğan çocuklarının akıbeti ne olacak diye endişeliydi.

Yeşilköy’e arabayla gitmeye karar verdi. Güçlerini kullanmadan önce düşünmek ve plan yapmak istiyordu. Olası tüm sonuçları gözden geçirmeli ve her şeye hazırlıklı olmalıydı. Bir yandan da varlığını Boleslav’dan gizlemeliydi. Yan koltuğa koyduğu mor taşa göz ucuyla baktı. Bu taş, kendi mor taşından daha küçük ama daha parlaktı. Hatırlayamadığı kadar uzun bir süredir ondaydı bu taş. Varlığını bile unutmuştu. Boleslav’ın peşine düşmeye karar verdiğinde, Mevhibe’nin evindeki çekmeceli dolabın durup dururken sallanmaya başlaması ve çekmecelerden birinin yarıya kadar açılmasıyla, taş kendini göstererek adeta Gökçil’i çağırmıştı. Gökçil onu eline aldığı anda artık Boleslav’dan gizlenmenin yolunu bulduğunu biliyordu.

Yok olmuş bir medeniyetin gizemli güçleri yaşamaya devam ediyordu. Kolay kolay hiçbir şeyden korkmayan Gökçil, Yangi gücünden korkuyordu. Tuhaf bir şekilde eline nasıl geçtiğini hatırlayamadığı bu taşı, başkalarının eline geçmesin diye çağlar boyunca saklamıştı. Eylül’e dönüşmeden önce de Mevhibe’ye emanet etmişti ve taş bugüne kadar asla kullanılmamıştı. Gökçil, amacı için başka bir çözüm yolu olmadığını biliyor yine de ürküyordu. Moyar ve Yangi güçlerinin bir arada ahenkli olmadığı ve kullananı karanlık bir yola sokarak kötülüğe yol açtığı gibi bir bilgi zihninde bir yerde duruyordu. Bunu da nereden duyduğunu hatırlamıyordu. “Çok fazla eksik bilgi var zihnimde.” diye kendi kendine söylenerek arabayı park etti ve taşı cebine koyup arabadan çıktı.

Sıcak ve bunaltıcı bir gündü ama Yeşilköy daha da bunaltıcıydı.

Bir sürü gökdelenin neredeyse denizin dibinden başlayarak yan yana yükselmeleriyle rüzgârın kesildiği bu yeşili olmayan beton yığını semt, belki de İstanbul’da şaman başkanın dokunup güzelleştirmeyi başaramadığı tek bölgeydi. Gökçil, sıcağın veya soğuğun etkilerini insanlara göre daha az hissetse de bölgedeki karanlık enerjinin yoğunluğunu herkesten daha fazla algılıyordu. Burada hiç iyi şeyler olmuyordu. Sokakta gördüğü herkesin yüzü asıktı. Gücü olmayan bu sıradan insanlar, nedenini bilmedikleri endişeli bir ruh hali içindeydiler. Büyücülerin üstüne bir de Boleslav ve çocuklarının buradaki varlıkları insanları iki katı etkilemiş ve içinden çıkamadıkları bir depresyona sokmuş olmalıydı.           ​

Gökçil, büyücü merkezi olan gökdelenin önüne geldiğinde mor Yangi taşı elindeydi ve bu sayede artık görünmez olmuştu. Gücü ne kadar büyük olursa olsun artık hiç kimse onun varlığını ve enerjisini de algılayamazdı. İhtiyacı olan buydu ve yalnızca bir kez düşünmesi bunun gerçekleşmesine yetmişti. Taş bir şekilde ona itaat ediyor ve gücü sorunsuz çalışıyordu. Gökçil gözlerini kapayıp binanın içindeki enerjileri taradı. Boleslav oradaydı ve enerjisi o anda sakin gibiydi. Taşa onun yanına gitmek istediğini söyledi ve az sonra gözlerini açtığında onun odasındaydı fakat henüz birkaç saniye geçmişti ki Boleslav telaşla yerinden fırladı. Gökçil, önce onun kendisini fark ettiğini sandı ama sonra onun bambaşka bir konu yüzünden çılgına döndüğünü anlayarak merakla kardeşinin düşünce akışını dinlemeye başladı.

Boleslav’ın duyguları karmakarışıktı; önce nedenini kendisinin bile çözemediği kötü bir iç sıkıntısıyla bir süre kıvrandı fakat sonra Gökçil’in tam olarak anlayamadığı bir şeyler hatırladı ve sıkıntısı o anda yoğun bir kıskançlığa dönüştü. Bu duygu onu çok sarsmış gibiydi, bir süre kendisine acıyarak iyice bunaldı ancak çok geçmeden hissettiği yoğun acı yüzünden sinirlenmeye başladı. Sonra birden düşünce akışı durdu, sakinleşmiş gibiydi ama bu çok kısa süren bir andı ve artık zihninde tek bir isim vardı; Aya…

Bir süre onu bulmaya çalıştı, bulamayınca daha da sinirlendi. Gökçil, onun Aya’yla ilgili düşüncelerini takip etmeye çalışıyordu ama bir türlü bunun tam olarak neyle ilgili olduğunu çözemiyordu. Boleslav o kadar hızlı bir şekilde düşünceden düşünceye atlıyordu ki… Sonra Boleslav birdenbire sakinleşti, artık kararını vermiş gibiydi, Bağımsız Bölge’ye gidecekti. Gökçil, onun bu kararını duyar duymaz içinde bazı soruların cevaplarını sonunda bulabileceğine dair bir his uyanmıştı. Boleslav’ın çocuklarının babası orada olabilirdi ve bu anlayamadıkları bir sürü ayrıntıyı açıklayabilirdi.

Boleslav karar verdiği için rahatlamıştı, kızlarını yanına çağırdı. Az sonra odaya enerjileri oldukça karanlık olan üç kız girdi. Gökçil, Boleslav’ın kızlarına verdiği emirleri dinlerken şaşkındı. Bu kızlar nasıl bir güç kullanarak erkek kardeşlerini kontrol ediyorlardı? Gökçil’in içgüdüleri bunun da Yangi gücüyle ilgisi olabileceğini söylüyordu ama tüm bunları düşünecek vakti yoktu. Boleslav gitmeye hazırlanıyordu. Gökçil elini mor taştan ayırmadan kendini onun enerjisine bağladı ve başka bir şey yapmasına gerek kalmadan kendini Boleslav’la birlikte Bağımsız Bölge’de buldu.

Gökçil, Boleslav’ın peşinden ormanın iç taraflarına doğru ilerlerken orada yalnız olmadıklarını hemen anlamıştı. İki farklı enerji algılıyordu; biri çok tanıdık bir enerjiydi ama Gökçil henüz bu enerjinin kime ait olduğunu anlayamadan diğerinin etki alanına girmişti; o güne kadar hiç karşılaşmadığı kadar güçlü ve farklı bir enerjiydi bu. Boleslav’ın bulmak istedikleri onlar olmalıydı. Artık onlara iyice yaklaşmışlardı. Gökçil aniden durup saklanan Boleslav’ın arkasından biraz daha ilerledi ve sonunda o da onları gördü. Şaşkınlığı büyüktü, hemen gözlerini kapadı. Aya orada ne arıyordu? Tutkuyla seviştiği bu adam kimdi? Her şey çok tuhaftı. Sonunda utanmasına rağmen merakı baskın çıktı ve yeniden gözlerini açtı. Aya o kadar mutlu görünüyordu ki…

Diğer yandan Boleslav yıkılmış bir haldeydi, mutsuzluğu can acıtacak kadar büyüktü fakat tuhaf olan şey gördüklerine hiç şaşırmamış olmasıydı. Gökçil olanlardan nasıl bir sonuç çıkarması gerektiğini bilemiyordu fakat tüm bunların çok eskiye dayandığını algılayabiliyordu. Boleslav’ın kıskançlığı büyük bir öfkeye dönerken bundan iyice emin oldu ve bir an için onlara saldıracak diye korktu. O zaman kendisini açık ederek müdahale etmesi gerecekti. Fakat Boleslav bir süre daha onları izledikten sonra bir hışımla arkasını dönerek oradan gitmek için parmağını şıklattı. Kardeşiyle birlikte orayı terk ederken, Gökçil, “En azından Aya iyi hatta çok iyi.” diye düşünüyordu.      ​

Tam bir kaosun içine döndüler. Her yerde büyücülerin cansız bedenleri vardı. Gökçil’in Boleslav’ın odasında gördüğü üç kızdan ikisi yerdeydi, oldukça sersemlemiş gibi görünüyorlardı. Onlardan başka Boleslav’ın çocuklarından hiçbiri ortalıklarda görünmüyordu.

Sonunda Dalya ve Gorya annelerini görüp doğrulmaya çalışırlarken Boleslav’ın diğer kızlarından biri odaların birinden çıkarak hemen olan biteni anlatmaya başladı. Sonra her şey çok hızlı gelişti; Boleslav’ın diğer üç kızını suçlayan bu kızını soğukkanlılıkla öldürüşü, etrafa emirler yağdırıp odasına yönelişi ve Dalya ve Gorya’yla birlikte yaptığı planlar… Kardeşi artık durmayacaktı. Onu şimdiye kadar tutan her neyse o artık yoktu. Boleslav son güç saldıracaktı. Gökçil, önceki haline göre onun artık daha tehlikeli olduğunu seziyordu. Çünkü artık ne istediğini bilmiyordu, sanki hiçbir amacı kalmamıştı. Önüne ne gelirse yakıp yıkacaktı ve o andan itibaren bu yıkımı engelleyebilecek tek kişi Gökçil’di.

- Devam- edecek

***

Editör: Deniz İmre

Neler Söylendi?