Advert
https://www.truvaedebiyatdergisi.com/files/uploads/user/0ef0b676bebbcf5046104c27c642c95c-c1a476c624d95c6a280d.jpg
Mine Çağlıyan
Advert

Sonsuzluğun Frekansı 3-Gölge Güçlerin Yüklelişi

19-04-2026 10:59 973 kez okundu.

“Yeni parçalarım var ama maalesef henüz doğru frekansı bulamadım.”                                                                            BAŞLANGIÇ

Günümüzden on binlerce yıl önce, Birinci İnsanlık döneminde, Mavi Diyar da denilen Dünya, karşı koyamayacağı kadar büyük bir güce yenik düşer ve geri döndürülemez gibi görünen bir biçimde yok olmaya başlar. Bunun sonucunda tüm insanlık yok olur. 

Uzun çağlar boyunca dünya kendini yavaş yavaş iyileştirir ve sonunda İkinci İnsanlık dönemi başlar. Bu defa evren, yeni doğan her bin insandan en az on tanesini özel güçler ile donatır. Amaçları doğayı, yaşamı ve dengeyi korumak olan bu insanlar, “Şamanlar”dır. Her bir şaman, farklı güçlerle doğar ve her on şamandan biri mutlak bir biçimde “Yolcu Şaman” olur. Zamanla, gücü olmayan insanlara göre yaşam süreleri daha uzun olan şamanların küçük bir kesiminin diğerlerinden daha da uzun yıllar yaşayabildiği ve var olan tüm güçlere sahip olduğu anlaşılır. Onlara “Yaşlılar” denir. Yaşlılar, sahip oldukları bilgelikleriyle şamanların yöneticileri ve yol göstericileri olurlar. Birkaç yüz yılda bir doğan “Kâhin Şaman” ise her zaman yeni bir çağın başlangıcının habercisidir. Her bir kâhin şaman, insanlığın farkındalığını bir adım öteye taşır. 

Şamanların insanoğluyla birlikte var olduğu ilk çağa Altın Çağ denir. Fakat bu çağın sonunda evren, aydınlığın yanında karanlığın da varlığına izin verir. Böylece, yer altı varlıklarına hükmeden Kara Şamanlar, büyüyü kendi çıkarları için kullanmaya başlayarak değişim gösterirler ve kendilerine “Büyücü” derler. Var olduklarından beri, şifa ve koruma için birlikte çalıştıkları büyülü varlıkların yerine, karanlıktan doğan yer altı varlıklarını hizmetlerine alırlar. Böylece ak şamanlar ve kara şamanlar, ilelebet birbirlerinden koparlar. Ortaya çıkan sonuç, büyük bir kaostur. Hastalıklar, doğal felaketler ve savaşlar…

Etik değerlerini kaybeden kara şamanların karanlık büyüleri karşısında, yeterli güce sahip olmayan ve bu büyülere karşı koyamayan ak şamanların birçoğu öldürülürken onların korumak için savaştıkları doğal yaşam da büyük zarar görmeye başlar ve uzun süren karanlık bir dönem yaşanır. 

Yüz yıl sonra doğan kâhin şaman, çağın karanlığına ışık olur ve akışın seyrini değiştirir. Yeni doğan tüm şamanlar başka bir bilinç ve bilgiyle uyanırlar. Sayıları artan büyücüleri dağıtıp izole etmeyi başarırlar. Ama yok etmezler. Yok etmek doğalarına aykırıdır. Bu seçimleri, çağlar değişirken mücadelenin sürekli tekrar etmesine neden olur. Sonunda onlar da savaşmak ve öldürmek zorunda kalırlar. Bunun sonucunda evren şamanlara daha büyük güçler yaratır, büyünün karanlıktan beslenip büyümesiyle yarışabilecek güce erişirler.  

Günümüzden yüz yıl önceki son büyük sıcak savaşta, büyücüler yenilgiye uğrarlar. Ancak bundan on beş yıl önce yavaş yavaş ve sinsice yeniden toplanmaya başlarlar. İnanışlarına göre önümüzdeki çağ, onların çağıdır ve şimdi hiç olmadıkları kadar güçlüdürler.
 
                               1. BÖLÜM
               İSTASYONDA İKİ KIZKARDEŞ

 
BUGÜN…
ZEKERİYAKÖY

Araba Zekeriyaköy yoluna girdiğinde Mayıs ve Nisan çok heyecanlıydılar. İki sene sonra ilk kez annelerini göreceklerdi. Evin bahçe kapısından girdikleri anda, 70 yaşındaki bedenine kafa tutan bir çeviklikle kapıdan fırlayan Eylül’ü görür görmez ikisi de yavaşlayan arabadan atlayarak yarı yolda onu karşılayıp kucakladılar. Üçü de ağlıyordu. Ancak birbirlerinden ayrılabildikleri anda kapının önünde gülümseyerek dikilen Mevhibe teyzelerini fark edebildiler ve koşarak yanına gidip ona da sarıldılar. Hep birlikte içeri girerlerken arkadan gelen Doğan, Mevhibe’yle göz göze geldi. 

Mevhibe “Merak etme.” dedi.

 “Her şeyi ayarladım.”

Bir süre havadan sudan ve Rocha’daki hayatlarından konuştuktan sonra hepsi ansızın ciddileşti. 

Nisan, “Annecim, ne oldu? Yani… Babama?” diyerek konuyu açtı. 

“Ah kızım! Babanı bilirsin, siz kaçmak zorunda kalınca yıkıldı, yavaş yavaş kontrolünü kaybetmeye başladı. Size özenerek öğrettiğimiz bütün kuralları kendisi unuttu. Dikkati dağıldı. Üniversitede ders verirken, sosyal toplantılarda ve benzeri her yerde yarı deli konuşmalar yapmaya başladı. Zaten mimliydik. Yalvardım, ‘Emekli ol, biraz uzaklara gidip gözden kaybolalım.’ diye. Alp de onunla defalarca konuştu. Onu da dinlemedi. Sonunda okula gittiği bir gün öğle vaktinde haberi geldi. Odasında ölü bulunmuş. Kalp krizi, dediler. Mümkün değildi. Babanızın kalbi çok sağlamdı, hiçbir sağlık sorunu yoktu. Biliyorsunuz, onu bizzat ben kontrol ediyordum. Ama takip ediliyorduk ve izleniyorduk. Kabul etmesi zor da olsa bunu ikimiz de hissediyorduk. Onu öldüren şey, karanlık bir büyüydü. O öldürüldü, canlarım.”

Geceyi hep birlikte Zekeriyaköy’de geçirdiler. Hem kayıplarının acısını hem de uzun bir zaman sonra yeniden buluşmanın mutluluğunu bir arada yaşadıkları çok yoğun bir gece olmuştu. Güzel bir bahar sabahına uyandıklarında çiçek kokuları, kuş sesleri ve ılık hava, hüzünlerini biraz dağıtmıştı. Bahçeye kurdukları kahvaltı masasında otururken geçmişin tatlı anılarından bahsederek bir nebze de olsun huzur bulabilmiş ve gülümsemeyi başarabilmişlerdi. Kahvelerini içerken Doğan konuya girdi, 

“Toplantıyı öne almaya çalışıyorlar Mayıs. Frekans hazır mı? Hızlı davranmamız ve daha çok kişiye ulaşmamız gerek.”

“Yeni parçalarım var ama maalesef henüz doğru frekansı bulamadım.” dedi Mayıs, biraz sıkılarak. Doğan’ın ifadesi anında değişti, biraz panik olmuş gibiydi.

“E peki ne olacak şimdi?”   

Mayıs üzgün bir ifadeyle Doğan’a bakarken birdenbire gülmeye başladı, 

“Sen benim asla tek bir plana bel bağlamayacağımı bilmiyor musun Doğan? Aşk olsun!”

“Aman Mayıs! Her defasında kandırıyorsun beni.” dedi kırgın bir ifadeyle.

“Funda Şen ve Mert Güler’i tanıyor musun?”

“Hani şu pop starlar? Onlar şaman mı?”

“Evet. Özellikle Mert çok özel bir genç adam. Onları tek tek ben hazırlamıştım ve albümlerini de piyasaya ben çıkartmıştım ama tabii ki adımı kullanmadan. Yeni albümleri hazır, frekansı bekliyor. Bu arada seni kandırdım; frekansı da buldum. Rocha’da istemediğim kadar çok zamanım vardı. Neyse, gençler benden haber bekliyorlar, bugün ikisini de göreceğim. Bu arada birbirlerinden haberleri yok.”

Doğan biraz kızmıştı Mayıs’a ama yine de yanına gidip ona sarılmadan yapamadı, 

“Sen bir harikasın Mayıs, harikasın! Peki ya korumaları?”

“Melek bir ordu kurdu onlar için, abartmayı hiç sevmez biliyorsun.”

Tam o sırada odanın ortasına düşen Melek, Mayıs’ın başına vurup hemen ondan uzaklaştı. 
“Aa! Nerelerdeydin sen?”

“Senin kadar tatlı bir hayatım yok benim, durmadan çalışıyorum.”

Melek’le Mayıs’ın çekişmeleri herkesi çok eğlendiriyordu. Haberler güzeldi ve artık hepsi bir aradaydılar. Bu mutlu anın tadını çıkarırlarken telefon çaldı. Eylül, “Merhaba, nasılsın?” faslından sonra Mayıs’a döndü ve gülümseyerek telefonu ona uzattı.

“Sevgilim!”

“Mete!” 

Mayıs’ın gülümseyen yüzü, âdeta o anda yüzüne düşen büyülü bir ışıkla parlamaya başlamıştı.
“İstanbul’a indim ama maalesef oraya gelemiyorum. Başka bir görev verildi. Yarım saate yeniden uçuyorum.”

Mayıs, “Bir gün bile kalamıyor musun?” diye hayal kırıklığıyla sorarken aslında bunun mümkün olmadığını biliyordu.

“Seni seviyorum.” 

“Ben de seni seviyorum, dikkatli ol!” 

Mayıs’ın tüm neşesi kaçmıştı. Uzaktan onu izleyen Eylül, kızını bu ruh halinden çıkarmak için hemen yanına gidip onun saçını okşamaya başladı:
“Zamanı gelecek kızım, az kaldı. Hadi şimdi git hazırlan. Senin de çok işin var.” deyip bir öpücük kondurdu kızının yanağına. 
 
GEÇMİŞ

Alp’le tanışıp gerçek gücünün farkına vardıktan sonraki altı yıl boyunca, Mayıs’ın art arda çıkardığı albümler, şamanları bir araya getirmiş ve onları eski güçlü pozisyonlarına taşımıştı. Daha sonra İngilizce versiyonlarını da yaptığı parçalarıyla Mayıs, dünya çapında bir üne ulaşmış ve şamanların etki alanlarını iyice genişletmişti. Şamanlar artık birçok hükümette etkili pozisyonlara gelmişlerdi. 

Mayıs, Rocha’ya kaçışından hemen önceki yılbaşı gecesi, Amsterdam’daki büyük bir konser etkinliğine davet edilmişti. On bin kişilik büyük bir salonda gerçekleşecek olan bu konserde çeşitli ülkelerden birçok sanatçı yer alıyordu ve o da gecenin finalinde sahne alacaktı. 

O gece kulisteki büyük ekrandan Nisan’la birlikte sahneye çıkan diğer grupları izliyorlardı.

“Bu çocuklar bir harika ya Nisan!”

“Bence de. Onlarla ortak bir albüm yapmalısın.”

“Aynı şeyi düşünüyordum. Sırada kim var?”

“Patricia Long, şu yeni Amerikalı kız.” derken yüzünü buruşturdu Nisan, “Onu niye tam senin önüne koymuşlar, anlamadım. Ne müziğini ne de kendisini sevdim.” diye devam etti.

“Ha ha ha! Aman Nisan! Gençler bayılıyor ona, bir ayda parladı kız, hakkını vermek lazım ama haklısın ben de sevemedim pek.”

Tam o sırada salonda büyük bir alkış kopunca gözleri yeniden ekrana kaydı. Beğendikleri genç grup, seyircileri selamlayarak sahneden iniyordu. Mayıs’la Nisan da kendi aralarında onları coşkuyla alkışladılar. Sunucular yeniden sahneye çıkıp klişe sözlerle biraz gevezelik ettikten sonra abartılı bir coşkuyla Patrica Long’u anons ettiklerinde Mayıs dikkat kesildi. Salondaki tezahürat ve coşku büyüktü, alkışlar hiç kesilmeyecek gibiydi ve Mayıs o anda artık bu kadını hiç sevmediğine karar vermişti. 

“Bakalım canlı performansı nasılmış.” derken hoşnutsuz ifadesini saklayamıyordu.

Nisan, Mayıs’ın bu çocuksu kıskançlığına için için gülüyordu. Nihayet intro duyuldu, etkileyici bir ışık ve görsel bir şovla dansçılar sahneye çıkarlarken aynı anda yukarıdan da büyük parlak bir top inmeye başladı.

“Ah çok orijinalmiş, hoş geldin Madonna!” dedi Mayıs hafiften küçümseyerek. Nisan artık kendisini tutamayarak kahkahalarla gülmeye başlamıştı.

Yavaşça açılmaya başlayan topun ortasında muhteşem vücuduyla ve yüzünde herkese tepeden bakan ifadesiyle Patricia göründüğü anda müzik durdu. Patricia etkileyici duruşunu hiç bozmadan alkışların dinmesini bekledi sonra mikrofonu yavaşça kaldırarak şarkıya girdi. Enstrümansız söylediği ilk mısranın sonunda önce bir bas sesi duyuldu, o anda Mayıs’ın hafifçe başı döndü ama bunu önemsemedi. Fakat sonra Patricia’nın nakarata girdiği yerde tüm orkestra aynı anda çalmaya başlayınca şakaklarına keskin bir ağrı saplandı. Nisan’ın da burnu kanıyordu.  

Mayıs, “Aranjmanı değiştirmişler, aranjmanı değiştirmişler!” derken son gücüyle kumandayı bulup televizyonu kapadı ve o anda bayıldı. Nisan bir an için hareketsiz kalsa da çabuk toparlandı. Durumu hemen kavramıştı; bu konser bir tuzaktı ve Patricia bir büyücüydü…

“Mayıs, Mayıs uyan!” 

Onu birkaç kez tokatladı, yüzüne su çarptı. Bulundukları koridordan çığlık sesleri geliyordu. Panik oldu. Ekiplerinin nerede ve kimin ne durumda olduğuna bakmaya korkuyordu. Tam o sırada kapı açıldı, içeri giren uzun boylu ve çok yakışıklı bir adam, Mayıs’ı kaldırıp kaba bir şekilde omzuna koydu ve Nisan’a, “Beni takip et!” dedi. Nisan itiraz edecek gibi oldu ama adam, “Vakit yok, sizin için geliyorlar.” derken koşmaya başlamıştı bile. Nisan panik ve korku içinde adamın peşinden koşarken ekipten bazılarını yerde debelenirken gördü.  

“Onlara yardım edemeyiz, çabuk ol!” dedi adam ve koridorun sonundaki bir kapıyı açıp merdivenlere yöneldi. İki üç kat indikten sonra otoparka varmışlardı. Hızla yaklaşan bir araba tam önlerinde durunca adam arka kapıyı açıp Mayıs’ı koltuğa bıraktı, sonra hemen öne oturdu. Nisan da o sırada Mayıs’ın yan tarafına yerleşmişti. Otoparkın içinde döne döne çıkışa doğru yaklaşırlarken son dönemeci geçtikleri anda tam çıkış kapısının önünde duran üç adamı gördüler. Ellerinde parlayan beyaz bir ışık vardı. Nisan gözleriyle ilk kez görse de bunun ne olduğunu tahmin edebiliyordu. Hem arabayı kullanan hem de kendilerini kurtaran adamın, daha önce hiç duymadığı bir duanın sözlerini mırıldanırlarken ellerinden çıkmaya başlayan mavi ışığın da… 

Hazır olduğunu sandığı hiçbir şeye aslında hazır değildi, paralize olmuştu. Daha fazla dayanamayacağını hissedince kucağındaki Mayıs’ın üzerine kapanıp gözlerini kapadı. 
Biraz sonra iyice hızlanmışlardı fakat çok geçmeden büyük bir sarsıntı oldu ve araba yan yatarak iki teker üstünde kaldı. Nisan, zamanın akışının yavaşladığı hatta o anda durduğu hissine kapılmıştı; göz kapaklarında yanıp sönen ışıklar, adamların duaları ve olan biten her şey sanki tüm bedenine ve zihnine baskı yapıyor, midesini bulandırıyordu. Bir süre sonra zaman normal akışına dönmüş gibi hızlandı ve o anda oldukça sert bir şekilde dört tekerin üstüne düşüp hiç hız kesmeden otoparktan dışarı çıktılar.

Nisan korkuyla başını kaldırıp geriye baktığında onlara saldıran üç adam da yerdeydi. Kalbi hâlâ küt küt atıyordu ama biraz rahatlamıştı. Mayıs tam o anda gözlerini açtı. Hâlâ başı dönüyordu ama Nisan’ın kucağında yattığını ve bir arabanın içinde olduğunu anlayabilmişti. Doğrulmaya çalışırken önde oturan adamın kendisine bakan yeşil gözleriyle karşılaştı ve hemen ona gülümsedi. Adam da gülümsedi ve, “Merhaba Mayıs, ben Mete.” dedi.

O geceden sonra her şey ters gitmeye, önemli pozisyonlardaki şamanlar ortadan kaybolmaya ve iletişim bozulmaya başlamıştı. Mayıs’ın müziği listelerin alt sıralarına düşerken Patricia’nınki yükseliyordu. Patricia, Mayıs’ı alt etmişti. Mayıs’ın frekansı iletişim kurmak içindi oysa Patricia’nınki şamanları güçten düşürüyor, koruma kalkanlarını deliyor ve ifşa olmalarına neden oluyordu. Bu frekans o kadar güçlüydü ki duydukları anda yeterli güce sahip olmayan şamanları delirtmiş ve işlevsizleştirmiş; güçlü olanları ise baş ağrısı, burun kanaması ve buna benzer etkilerden dolayı pasifize etmişti.

Yeni uyanan bilinçlerin çoğu yeniden uykuya dönmüştü. Bu ilk darbenin sonunda önlemler alınmış, bir takım koruma kalkanları oluşturulmuştu ama artık olanlar olmuş ve güç bir kez daha el değiştirmişti.
 
DOĞAN, ALP VE FİLİZ
Bugün
          
Doğan; Alp’in çocukluk arkadaşı, dostu, dert ortağı ve öğrencisiydi. Güçlü bir seziciydi. Uzaktan iletişim kurabiliyor ve düşünceleri okuyabiliyordu. Alp onun bu yeteneklerini çok genç yaşlarında fark etmiş ve o andan itibaren de ona bunları nasıl kontrol edeceğini ve geliştireceğini öğretmeye başlamıştı. Doğan’ın ailesi Alp’inkiler gibi şaman değildi. Bu yüzden küçük yaşlardan itibaren neredeyse tüm boş vakitlerini Alp ve ailesiyle birlikte geçirmişti. Orada hep sıcak karşılanmış; öğrenmeye aç beyni ve güzel kalbi sayesinde kendi ailesinin aksine hep takdir görmüştü. 

İki dostun arasındaki bağ çok güçlüydü ama Doğan, kayıp olduğu şu son iki ayda ne kadar uğraşırsa uğraşsın Alp’le iletişim kuramamıştı. Yalnızca bir kez ondan kısa bir mesaj alabilmişti; “İyiyim. Yeşilköy ve Nolan’ı araştır. Kızları çağır, zamanı geldi.” 

Bu bir ay kadar önceydi. Ama Doğan, Nisan’la Mayıs’ı aramadan önce araştırmayı bitirmek istemiş, sonunda da Yeşilköy’deki büyücü merkezini bulmuştu. Tüm bina onlara aitti ve başlarında da Nolan adında İngiltere’den yeni gelmiş bir adam vardı. Doğan, artık Alp’in orada tutulduğundan emindi. Bu yüzden de alabileceği her tür yardımı alarak Yeşilköy’deki bu büyücü merkezine bir ajanını sokmayı başarmıştı. Şimdi de onunla buluşmaya gidiyordu. İlk ay iletişime geçmeme kararı almışlardı, şüpheli hiçbir şey yapmadan aralarına girebilmesi çok önemliydi.

Trafik yoğundu. Doğan saate bakınca endişelendi, geç kalmamalıydı. Filiz’in fazla vakti olmayacaktı. Sonunda trafikten sıyrılmayı başararak az bir gecikmeyle, Yeşilköy’ün kentsel dönüşüme girmiş eski bir mahallesinde yıkılmak üzere olan binalardan birinin önünde durdu. Sokakta kimseler yoktu. Doğan hızla en üst kata çıkarak koridorun en sonundaki daireye girdi. Filiz arkası dönük bir şekilde pencerelerden birinin önünde sigara içiyordu. Oysa daha önce ağzına bile sürmezdi. 

“Filizciğim… Merhaba canım…” dediğinde Filiz yavaşça döndü, sigarasını yere atıp üstüne basarak söndürdü. Geçen bir ayda zayıflamış, göz altları morarmış ve yüzünden eksilmeyen o gamzeli gülüşü yok olmuştu. Daha da kötüsü, tüm bunların üstüne yüzünde bir sürü çizgi oluşmuş ve gözleri donuklaşmıştı. Doğan afalladığını saklayamadı, gözleri doldu. Hemen yanına gidip ona sarıldı, “Bu kadar zor olacağını bilmiyordum, affet beni.” 

Filiz kaskatıydı, vücudu buz gibiydi. Hemen Doğan’ın kollarından sıyrılarak bir adım geriye gitti: “Saçmalama! Buna gönüllü olan bendim, bedelini ve bana olabilecekleri biliyordum. Amcam beni tüm bunlara hazırlamıştı ama yine de bilmekle yaşamak çok farklıymış. Neyse fazla vaktim yok. Mayıs’ın dönüşü büyük bir karışıklık yarattı, alarm durumundalar. Toplantıyı erkene almak için büyük dolaplar dönüyor. Ama güzel haber şu ki beni organizasyona dahil ettiler. Bir takım küçük sabotajlar yapabileceğimi düşünüyorum. Ayrıca sen haklıymışsın, amcam kesinlikle orada, onun varlığını hissedebiliyorum ama henüz yerini bilmiyorum. Bulmaya da çalışmadım, senin dediğin gibi dikkat çekmiyorum.”

“Peki Filiz, dikkatli ol lütfen. Korumaların nasıl?”

Mevhibe, Filiz’in kendisini bildiğinden beri birlikte çalıştığı şayaların yerine, bu zor görevde onu korumak için, “vaşa” denilen; güçleri daha karanlık, çirkin ama sadık başka varlıklar seçmişti. Filiz omuzlarını silkti, “İşlerini yapıyorlar.” dedi fakat yüz ifadesi bir anda değişmişti. Küçük, korkmuş bir kız çocuğu gibi bakıyordu Doğan’a, “Nolan beni çok korkutuyor. Cinsel olarak çok aktif, gözüne kestirdiği her kadınla yatıyor, ben de gözünden kaçmadım. Onunla yatardım ama bu çok tehlikeli. O hem bir sezici hem de bir hafıza çekici. Doğan Amca… O benim gördüğüm en güçlü büyücü.”

Doğan ne diyeceğini bilemedi. Hafıza çekiciler, zihne yerleştirilmiş gerçek olmayan düşünce selini bozabilir ve zihinden istedikleri bilgiyi çekip çıkarabilirlerdi. Özellikle hormonları aktive eden seks, mutluluk ve acı duyma durumlarında işleri çok kolaylaşırdı. Filiz’in tek koruması düşünce seliydi. Bu yöntem şamanların düşünceyi değiştirme ve koruma altına almalarının bir yoluydu. Özel bir dua ve meditasyonla gerçek düşünceleri kamufle ederek sezicileri başka düşüncelerle kandırma şekliydi. Her bir şaman ilk önce bunu öğrenirdi.

Bu kendini koruma yönteminin başarılı olması, kişinin özel kabiliyeti ve eğitiminin ne kadar iyi olduğu doğrultusunda farklılık gösterirdi. Filiz hem çok iyi eğitilmişti hem de doğuştan büyük bir kabiliyeti vardı. Bir hafıza çekici şüphe duyup kurcalamazsa onun için tehlikeli olamazdı. Ama Nolan için şüphe bir yaşam biçimiydi. Filiz bunu hemen anlamıştı. Onun yanındayken hep başı ağrıyordu. 

Doğan, Alp’in biricik yeğeni için korkuyordu, onu kendi çocuğu gibi severdi. Filiz’e bir kez daha sarıldı. Filiz bu defa karşı koymadı ve bu sıcak kucağın güvenliğinde bir süre kaldı. Az sonra da hiçbir şey söylemeden saatine bakıp uçarcasına dışarı çıktı ve birkaç sokak boyunca koşarak kalabalığa karıştı.

Filiz, bu bir ay içerisinde merkezde çalışan herkesi gözlemlemişti. Fazla zeki olmadığını hemen anladığı Faik’i gözüne kestirmiş; biraz kurcalayınca onun sakarlığı ve lafları karıştırması sebebiyle büyü yapmasının yasaklandığını öğrenmişti. Ama getir götür işleriyle her yere girip çıkabildiği için o tam aradığı kişiydi. Onunla hemen yakınlık kurmuş ve adamın cinsel açlığını sezince de onunla yatmaya başlamıştı. Faik onun kölesi olmaya hazırdı. Filiz ise ondan iğreniyordu ama görevi şimdilik bunu gerektiriyordu.

Amcasını ve Nolan’ın ona nasıl acı çektirdiğini düşününce kendi durumu önemini yitiriyordu ve hiçbir görev zor gelmiyordu. Yine de onun acı çektiğini bilmek içini acıtıyordu. Amcası, “Kişilerin önemi yok.” demişti bir gün Filiz’e, henüz 14 yaşındaydı. “Gururun ve şahsi ihtiyaçlarının da bir önemi yok. Gerektiği zaman gerektiği yerde fedakârlık yapacaksın. Gerekirse başını öne eğecek gerekirse ateşe atlayacaksın.” Filiz korkmuştu, ateşe mi atlaması gerekiyordu yoksa ölecek miydi, anlamamıştı. Amcası ona her gün yeni bir şeyler öğretiyor ama o ne öğrendiğini bile bilmiyordu. Yine de bu göreve başladığı anda, hayretle tek bir ayrıntıyı bile unutmadığını fark etmiş ve öğrenirken zihnini zorlayan karmaşık detaylar bir anda çözülüp anlam kazanmaya başlamıştı. Amcası bir gün bunun olacağını biliyordu ve tam da bunun için, bugün için eğitmişti Filiz’i.

FUNDA VE MERT

Funda’nın rüyaları tuhaflaşmıştı. Uyandığında bile bu rüyalarda gördüklerinin gerçeklik hissi kaybolmuyordu. Rüyalarındaki olaylar, kişiler ve yerler sanki gerçek anılara dönüşüyor gibiydi. Tüm bunlara hazırlıklıydı. Koruyucuları ve öğretmenleri olacağını biliyordu, Mayıs bunların hepsini ayrıntılarıyla anlatmıştı. Ama tüm bunlar onu korkutuyor, bu korku da bir sezici olarak gelişmesini, şayaları görmesini hatta zihninde onların sesini duymasını bile engelliyordu.

Ünlü bir şarkıcı olarak yaşadığı tatlı hayatı seviyor, bir şaman olarak üstleneceği görevleri olduğunu kabullenemiyordu. Aslında kısaca şaman olmak istemiyordu. Konserleri, yakışıklı erkekleri, partileri düşünüp iç çekti. O anda göğsü sıkıştı, birden çok utanmıştı bu düşüncelerinden. Yalnız olmadığını hatırlayıp kendisini çırılçıplak hissetti. Ağlamaya başladı. Sanki omuzlarında dünyanın yükünü taşıyordu.

Mert büyük bir heyecanla Mayıs’ı bekliyordu. Yerinde duramıyordu. Asırlar gibi gelmişti bu bekleyiş. Nihayet gerçek hayatı başlayacaktı. Müziği de sahneyi de seviyordu ama onun için hepsi sadece birer araçtı. Bugüne kadar yaşadığı her günü, bu hayatın tatlılığına kapılmadan kendisini geliştirmek ve her şeye hazırlıklı olmak için çalışarak geçirmişti. Koruyucu ve öğretmen şayalarıyla uzun saatler boyunca çalışıyordu. Mert’in bir sezici olarak gücü büyümüş ve başka güçleri de açığa çıkmıştı bu süreçte. 

Bahçe kapısına yanaşan arabayı görünce hemen dışarıya fırladı ve arabanın içinden çıkan Mayıs’ı kucaklayarak onun ayaklarını yerden kesti. 
“Ben de seni çok özledim canım.” dedi Mayıs, yüzünde sıcacık bir tebessümle.

İçi içine sığmayan Mert, “Hey ben de buradayım.” diyen Nisan’a da aceleyle sarılıp öptükten sonra ikisini de dosdoğru aşağıdaki stüdyosuna sürükledi. 

“Aa çok iyiyiz canım, evet bir kahveni içeriz.” diye alaycı bir biçimde ona görgü kurallarını hatırlatan Nisan’ı kabaca, “Şşt! Daha fazla bekleyemem, bunu dinlemeniz gerek.” diyerek susturdu.

Mayıs onda kendisini görmüştü hep. Kendisinin daha özgüvenli ve genç hali. Nisan da aynı şekilde düşünüyordu, bu sahneyi daha önce Mayıs’la defalarca yaşamıştı. Anlayışla gülümseyerek oturup merakla beklemeye başladılar. Mayıs, aslında Mert’in müziğini ve yeni parçalarını biliyordu ama kesinlikle yeni bir şeyler eklemiş olmalıydı, Mert’in heyecanı bunu gösteriyordu. Aranjeleri çok iyiydi, kendine has bir frekansı da vardı ama yeterli değildi. Tek eksiği Mayıs’ın frekansıydı. Aranjeyi Mayıs’ın frekansına göre ayarlayıp albümü bugün tamamlayacaklardı.

Mert, monitörün düğmesine bastığında müzik programı ekranda belirdi. Heyecanlanan Mayıs, “Hadi ya artık!” deyince o da hemen oynat tuşuna bastı. Müzik çok güçlü bir yaylı dörtlüsü ile başlıyordu ve canlı çalınmıştı. Sonra sesler biraz bozularak elektronik bir synth sesi eklendi ve Mert’in sesi duyuldu. Şarkı sözleri değişmişti, ikinci kıtada bas girince Mayıs ayağa fırladı. Kalbi deli gibi atıyordu. Önce Melek göründü, onun ardından odaya tanıdık tanımadık bir sürü şaya ve başka varlıklar doluşmaya başladı. Hepsi huşu içindeydi ve odadaki enerji elle tutulur bir varlık gibiydi.

Patricia’nın karanlık frekansı da dahil olmak üzere Mayıs’tan sonra ilk kez biri bu derece güçlü bir frekans yakalayabilmişti. Mayıs, böyle bir olasılığı düşünmemiş değildi ama yine de şaşkındı. Kendisini biraz toparladığında Mert’e yaklaşıp ona sımsıkı sarıldı, onunla gurur duyuyordu. Her zaman söyleyecek bir lafı olan Nisan bile şaşkınlıktan konuşamaz bir haldeydi. Yine de biraz kendine geldiğinde Mayıs’a takılmadan duramadı, “Boynuz kulağı geçermiş ha?” dedi ama Mayıs’ın tersyüz ifadesini görünce sustu.

“Evet kabul ediyorum, hem kendini hem de beni aşmışsın Mert, hatta şu anda senden biraz nefret bile ediyor olabilirim.” dedi Mayıs sonunda ve gülmeye başladı. 

Mert’in ağzı kulaklarındaydı, “Ne içersiniz?”

NOLAN

Yeşilköy’de, büyücü merkezi olan gökdelenin çatı katındaki ofisinde Nolan kendi kendine gülümsüyordu. Beklediği sıcak savaş sonunda başlıyordu. Bunun olması için tüm taşları dikkatle ve sabırla üst üste koymuştu ve artık hazırdı. Şamanlar güçlü olabilirlerdi ama birbirlerine bağlılıkları ve kim olursa olsun herkesi koruma içgüdüleri en büyük zayıflıklarıydı. Alp’i kurtarmaya çalışırken zaman ve güç harcayacaklar ve ne olup bittiğini anlayamadan tuzağına düşeceklerdi. Onları hiç tahmin edemeyecekleri bir yerden vuracaktı. İçeride bir adamları olduğundan da şüpheleniyordu. Elbet bulacaktı onu. Önünde sonunda bir hata yapacak ve o zaman da Nolan onun işini bitirecekti.

Herkes yanlış yapardı. Önemli olan planını uygulamaktı. Bu düşünce yine dudaklarını yukarıya doğru kıvırdı ama bu gözlerine hiç yansımadı.

Şamanların içinde başka zayıflıkları olanlar da vardı. Hırslı, açgözlü, korkak ve sefahate düşkün olan bu şamanları da zamanı geldiğinde istediği gibi kullanacaktı. Nolan’ın uzmanlığı zayıf zihinleri manipüle etmekti. Bundan Alp gibi güçlü bir şamanı zayıf düşürmeyi başardığında aldığı zevki almıyordu ama gerekliydi. 

Yerinden kalktı, Alp’i günlük ziyaretinin vakti gelmişti. Bugün ona yaşatacağı acı oldukça farklı ve kendisi için çok eğlenceli olacaktı çünkü bunu yalnız yapmayacaktı. Kadını düşündüğünde yüzünde her zamankinden farklı, neredeyse gözlerine bile ulaşan bir gülümseme belirmişti, onu hemen aradı, “Şule tatlım, benimle konuğumuzun odasında buluşur musun?”

“Hmm, eğlenceli görünüyor. Hemen mi?”

“Evet ama istersen öncesinde biraz eğlenebiliriz.”

“Çok tatlısın ama bugün oldukça tokum, belki yarın.”

Nolan ikisi arasındaki bu oyundan hoşlanıyordu. Şule sıradan bir büyücü değildi. Nolan’ın dengiydi, ona diğer kadınlara yaklaştığı gibi yaklaşmıyor ve saygı duyuyordu ancak sabrı da tükenmek üzereydi. Hiçbir kadın için bu kadar uğraşmamıştı ve hiçbirini bu kadar istememişti. Yine de bu duygusunu ona belli etmedi, “Peki güzellik, senin dediğin gibi olsun bakalım. Aşağıda görüşürüz.”

Az sonra Alp’in tutulduğu odanın önündeydiler. Şule her zamanki kadar göz alıcıydı ve yüksek topuklarının üzerindeyken Nolan’la yüz yüze gelecek kadar uzundu. Yaklaşıp Nolan’ın dudaklarına kısa ama çok baştan çıkarıcı bir öpücük kondurdu ve hemen geri çekilip sordu,

“Nasıl yardımcı olabilirim?”

“Biliyorsun.”

“Ah, içeride demek istedim.”

“Tamam Şule, bugün hiç oyuncu değilsin.
İletişime gireceği adamına bir hediyem olacak ama Alp’in zihninde tek başıma yeterince derinlere ulaşamıyorum. O farkına varmadan büyüyü yerleştiremem ve o ne olduğunu anladığında büyü yerine ulaşmış, iş işten geçmiş olmalı. Burada sen devreye giriyorsun.”

“Kolaymış, bari izin ver büyüyü de ben yerleştireyim yoksa çok sıkılacağım.”

“Peki tatlım, acılı bir ölüm olsun.”

“Ah Nolan, çok basit düşünüyorsun, ben olsam onu felç ederdim. Asla uyanamayacağı acı dolu bir uykuda sevdiklerinin gözü önünde olurdu.”
Nolan yine tahrik olmuştu, “Hep söylüyorum, sen tam benim kadınımsın. Girelim mi?”

Devam edecek...
***

Editör: Deniz İmre

Neler Söylendi?