Advert
https://www.truvaedebiyatdergisi.com/files/uploads/user/0ef0b676bebbcf5046104c27c642c95c-c1a476c624d95c6a280d.jpg
Mine Çağlıyan
Advert

Sonsuzluğun Frekansı -17 / Gölge Güçlerin Yükselişi

26-07-2026 00:17 170 kez okundu.

3.BÖLÜM
MOYAR (MOR DİYAR)
3.BOYUT

DÜNYA
GURRİTLER
POLONEZKÖY

Belirsizliklerle dolu bekleyiş herkesi bıkkın bir ruh haline sokmuştu. Aya’nın ortadan kaybolması, Gökçil’in onun peşinden hiç düşünmeden Mısır’a gitmesi ve hala dönmemiş olması, şaman ve büyücü yaşlılarının bir araya gelmesiyle ilgili her şeyin sürüncemede olması zamanı durdurmuş gibiydi.

Mayıs, diğerlerinden daha fazla etkilenmişti bu durumdan, sanki yine Rocha’daydı. Bir kez daha gelecek belirsizleşmiş ve hareketi kısıtlanmıştı. Tam artık ileri gittiğini düşünürken yeniden geriye düşmüştü. İşte bu his dayanılmazdı. Hayatları hep böyle mi olacaktı? Ayağa kalkıp evin içinde amaçsızca yürümeye başladı. Ama rahatlayamıyordu, “Bir anda her şey havada asılı kaldı. Yine aynı şey, yine aynı şey!” diye bağırarak patladı sonunda. Aslında kimseyle konuşmuyor ve bir cevap beklemiyordu. Kimse de ona cevap vermedi, Mete ve Nisan bile… Ayağını yere vurup bas bas bağırmak üzereydi ki Mevhibe’yle göz göze geldi. Mevhibe’nin bakışı, altında küçük bir uyarı barındırsa da anlayışlıydı.

Bu bakış, ona söylenecek her teselli sözünden ya da azarlamadan daha etkiliydi. Pişmanlıkla omuzları düştü. Her zorlukta böyle patlayamazdı, oradaki kimseden daha özel biri değildi. Herkes nasıl yapıyorsa o da artık olanı olduğu gibi kabullenmeyi öğrenmeliydi. Sessizce gidip yerine oturdu ve tam o anda annesinin enerjisini algıladı. Az sonra da sesini duydu zihninde.
“Merak etme, iyiyim kızım, gelmek üzereyim. Lütfen kapıyı sen aç, olur mu ve mümkünse de Mete’yi uzak tut.”

Mayıs, bunun nedenini sormadı hatta düşünmedi bile. Annesi iyiydi ve önemli olan da buydu. Kapıya doğru yürürken annesinin yalnız olmadığını fark etti, yanında enerjisini tanımlayamadığı biri vardı. Fakat merakla adımlarını hızlandırdığı anda Mete yerinden fırlayarak onu durdurdu,gözlerinden ateş fışkırıyordu. Oradaki kimse onu daha önce bu kadar öfkeli görmemişti. Mayıs annesinin uyarısını hatırladı; Mete’ye engel olmalıydı,
“Sevgilim, önümden çekilir misin? Annem özellikle beni…” 

Fakat Mete sakinleşecek gibi görünmüyordu, Mayıs’ın dediklerini duymadı bile. Ve başka birinin daha müdahale etmesine izin vermeden Mayıs’ı sertçe geriye itip kapıyı kendi açtı. Gökçil’in yanında yüzü peçeli, eski çağların savaşçıları gibi giyinmiş bir adam duruyordu. Bu adam bir gurritti. Mete onun tam önünde durarak içeri girmesini engelledikten sonra olağanüstü soğuk bir ifadeyle Gökçil’e dönüp, “Onun burada ne işi var?” diye sordu.

Karanlık dünyanın gurritleri dünyaya yolcu şaman olarak gelmişlerdi. Yolcu şamanlar asla döndürülemez ve etki altına alınamazlardı. Ama bu gerçekleşmişti ve artık gurrit olan bu yolcu şamanlar, yalnızca büyücü yaşlılarına hizmet ediyorlardı. Dünyanın en tehlikeli suikastçileriydiler. Mete, bir yolcu şaman olarak kendi soyundan, kanındanmış gibi gördüğü herhangi bir başka yolcu şamanın gurrite dönüşmesini hazmedemiyor ve bunun nasıl gerçekleştiğini aklı almıyordu. Şaman yaşlıları dahil, o güne kadar hiç kimse de bunu açıklayamamıştı. Bu dönüşümün bedeli, gurritlerin gözleri dışında yüzlerinin tamamen silinmesiydi bu yüzden de bir diğer isimleri; “yüzü olmayanlar”dı.

“Bir mesajı var Mete ve doğru söylediğine eminim.” dedi Gökçil, Mete’nin tavrını anlayışla karşılamaya çalışarak ama kırıldığını saklayamamıştı. Mete hiç yumuşamadı, yine de Mevhibe’nin geri çekilmesini söyleyen kararlı sesini duyunca istemeyerek de olsa ona itaat ederek gurritin içeri girmesine izin verdi. Gurrit, önce odanın ortasına yürüyüp yaşlılara saygılı bir selam verdi ve ancak en yaşlı şaman yaşlısının onayını aldıktan sonra söze girdi. Ağzı ve sesi olmadığı için zihinlerine konuşuyordu, 
“Öncelikle, Mısır’da bulduğunuz yerden bizim haberimiz yoktu, arkadaşınıza biz bir şey yapmadık. Ama Kahire’de başka bir yerimiz var. Orası Boleslav’ın asla algılayamayacağı ve bulamayacağı bir yer. Oranın varlığını biz gurritler ve yaşlılarımızdan başka hiç kimse bilmiyor. Sonuç olarak yaşlılarımız, siz şaman yaşlılarıyla orada buluşmak istiyorlar. Eğer kabul ederseniz oraya geçitleri kullanarak gitmek hepimiz için riskli olacak fakat biz oraya fark edilmeden gitmenin başka bir yolunu bulduk. Böylece kuşku uyandırmadan ve takip edilmeden gidip gelebileceksiniz. Yaşlılarımızın tek bir şartı var; insan olmayan kimse gelmeyecek.”

“Sizi de insan olarak mı kabul edeceğiz?” dedi Mete. Bir adımda yeniden gurritin önüne dikilmişti. Aslında zihnini herkese tamamen açmış olan bu gurritin yalan söylemediğinin farkındaydı ama yine de içindeki öfkeye engel olamıyor ve ona güvenmek istemiyordu. Fakat sonra birden aslında ona kızmadığını fark etti. Dünyayı bu kadar karıştıran ve bu kaosu yaratanlar bu dünyadan bile olmayan ölümsüz varlıklardı ve bu varlıklar olağanüstü güçleriyle gelip tüm dengeleri bozmuşlardı. Belki de gurritleri bile onlar yaratmışlardı. Mete sustu, sanki her şey kafasında daha bir netleşmişti. Bir iki adım geriye giderek gurritin önünden bir kez daha çekildi ve onun devam etmesine izin verdi.
“Çabuk karar vermelisiniz. Yaşlılar endişeli. Ben ormanda sizi bekleyeceğim ve gelmeye karar verirseniz de sizi oraya ben götüreceğim.”

AYA 
(BİRKAÇ SAAT ÖNCE) MISIR

Aya, dönüp ulu yolcu şaman kartal Aker’e son bir kez baktığı sırada tuhaf bir şekilde içi kıpır kıpırdı. Hatırlayamadığı kadar uzun bir süredir böyle bir heyecan duymamıştı ve bunun nedeni hakkında hiçbir fikri yoktu. “Burayla alakalı olmalı.“ diye düşünürken bir çekim alanına girdiğini hissetti ama rahatsız olmadı, sanki tanıdık bir enerjiye doğru çekiliyordu. Yine de tam adını koyamıyordu. Önüne dönüp son bir adım attı ve kendisini yer altında bir yerde bulacağını sanırken görkemli ağaçlarla çevrelenmiş uzun bir yürüyüş yolunda buldu. Gözlerini kısınca uzaktaki şehri gördü. Burası o kadar tanıdık bir yerdi ki. Şehre doğru yürümeye başladı ve bir süre sonra arkasında nal sesleri duydu. Dönüp bakınca özgürce koşan atları gördü ve niye heyecanlandığını o anda anladı; Moyar’daydı.

Aya, yoldan çekilip atlara yol verdi. Atlar onu hafifçe süzerek yanından geçip gittiler. En geriden gelen acı kahverengi at ise yavaşlayarak Aya’nın yanında durdu ve, “Tam olarak düşündüğün yerde değilsin.” dedi.

Aya, bu atın kayıtsızlıkla karışık hafif alaycı ifadesi karşısında önce şaşırdı ama birkaç saniye geçmeden gerçeği kavradı.

“Evet, Bağımsız Bölge’desin. Biri sana kötü bir şaka yapmış olmalı.” dedi at ve kendi etrafında bir kere dönüp diğerlerine yetişmek için dörtnala koşarak uzaklaştı.

Aya, gösteriş yaparak uzaklaşan atın ardından bakakaldı. Şaşkındı, tüm bu olanlara bir anlam veremiyordu. Dünya’dan Moyar’daki Bağımsız Bölge’ye geçmişti ama algıladığı enerji bir geçit enerjisi değildi, sanki bir şekilde ışınlanmıştı buraya ama nasıl? Hemen Moyar’a geçmeli ve bu soruların cevaplarını bulmalıydı ama sonra bir içgüdüyle duraksadı. Belki de cevaplar buradaydı, gerçekten de tüm bölgenin enerjisinde bir tuhaflık vardı. Sanki bir şeyler fena halde yanlış gibiydi ve hisleri, asıl burayla ilgili bir şeyin Dünya’yı etkilediğini söylüyordu. Belki Boleslav’ın işiydi bu belki değildi ama ne olursa olsun kalıp gerçeği öğrenmeliydi. Nasıl olsa bu keyif ve eğlence diyarında kimse kimseye fazla dikkat etmezdi. Planı her neyse...

Boleslav her şeyi burada kurgulamış olabilirdi, çocuklarının babasının burada olması ve birlikte çalışıyor olmaları da çok olasıydı. Onlar gibi, Kaikara gibi başkalarının da olmadığını kim söyleyebilirdi. Aslında daha önce Bağımsız Bölge’yi hiç düşünmemiş olduğuna inanamıyordu. O anda aklına Aker’in hikayesi ve turkuaz rengi gözler geldi. O gözler o kadar tanıdıktı ki… Her zaman sakinliğini koruyabilen Aya, bir anda öfkelendi. “Her şey tanıdık geliyor zaten. Hatırlamam gereken bir şey var ama ne?” diye düşünürken öfkesi geldiği hızla yok oldu.

Şehre gitmekten vazgeçip kararlı bir şekilde ağaçların arasından ormanın iç taraflarına doğru yürümeye başladı. Neler döndüğünü bilmeden bu şehrin kendisi için tehlikeli olmayacağını düşünmek aptallıktı. Turkuaz rengi gözlerin sahibini bulmakla başlayacaktı işe. Ama önce hazırlanmalıydı. Sihrinin tüm gücüne ihtiyacı vardı. Biraz ilerleyince ormanın içinde istediği gibi açıklık bir alan buldu. Önce, kendi etrafında varlığını ve enerjisini gizleyecek güçlü bir kalkan yarattı. Sonra, oturup derin nefesler alıp vererek kendisini gireceği derin trans haline hazırlamaya başladı. Daha önce Gökçil’le birlikte yaptığı gibi geçmiş anılarına gidecekti. O zaman işleri daha kolaydı çünkü Gökçil nereye ve hangi zamana gideceğini tam olarak biliyordu ve bunu yaparken iki kişiydiler. Aya, yalnız başına bunu başarabilecek tüm Moyar’daki birkaç kişiden biriydi ama bu kez aklında spesifik bir an yoktu. Geçmişi bütünüyle tarayacak vakti de yoktu. Derin bir nefes daha aldı. Bu nefesi verirken zihnindeki soruları susturmayı başardı. Kendini akışa bırakarak ve yalnızca turkuaz gözlere odaklanarak beklemeye başladı.

Gözlerinin önüne gelen ilk görüntüler, Moyar’da hemen hemen her yerde bulunan sayısız portrelerin bir slayt gösterimi gibiydi. Aya hiç şaşırmadı, akış ona yolu gösteriyordu. Hemen odağını değiştirdi, ilk önce nereye gitmesi gerektiğini anlamıştı. Yüce kâhinin de yaşadığı Moyar’ın en büyük, en kutsal tapınağına… Tüm günü orada geçirdiği, özellikle her bir portreyi uzun uzun incelediği günlerden birini seçti. Artık gerisi kolaydı. Az sonra, tapınağın içinde, bir tablodan ötekine geçerek yavaş yavaş dolaşan kendisini izlemeye başladı.

“Önemli biriyse kesin buradadır. Tanımadığıma ama hatırladığıma göre bu gözleri burada bir portrede görmüş olma ihtimalim yüksek.” diye düşünüyordu bir yandan. Diğer yandan da geçmişi; burada Yüce kâhinle yaptıkları uzun sohbetleri ve devasa arşiv bölümünde okuyup araştırarak geçirdiği zamanları düşünüyordu. Ne çok severdi orada olmayı, bilgiyle dolarken yaşadığı andan kopmayı... Şimdi kendi geçmişine bakarken içi o günlerin özlemiyle dolmaya başlamıştı.

Aya, tavandakiler dahil her bir portreyi uzun uzun incelediği o günü büyük bir zevkle yeniden yaşıyordu fakat turu tamamlayıp kalan son dört tabloyu görmek için salonun diğer ucuna doğru yürümeye başlayan kendini izlerken aradığının orada olmadığına dair bir hisse kapıldı. Yine de bu anıdan çıkmak istemedi, nedense biraz daha orada kalması gerektiğini düşünüyordu. Son portrenin önüne geldiğinde birinin kendisine seslendiğini duydu. Boleslav’ın sesiydi bu. Aya, bu turu hemen hemen eksiksiz hatırlıyor ama bu anı hiç hatırlamıyordu. Aslında bu tapınakta, daha önce Boleslav’la aynı anda bir arada bulunmadıklarından da emin gibiydi. Dikkat kesilip izlemeye devam etti: Aya, portredeki gizemli kadın ve erkekten gözlerini zorla alarak Boleslav’a doğru döndü. Boleslav yalnız değildi, yanında Aya’nın o güne dek gördüğü en yakışıklı adam vardı. Adamın turkuaz rengi gözlerinde bir an için kayboldu. Kalbi o kadar hızlı ve gürültülü atıyordu ki tapınakta çınlıyor olmalıydı. Ve adamla tokalaştığında…

Aya, kendini adamla tokalaşırken izliyor ve geçmişte dokunduğu bu elin sıcaklığını şimdi de sanki gerçekmiş gibi hissediyordu. Bu his onu bir anda altüst etti, kafası karıştı ama sonra bedeni ve zihni uyuşmaya başladı. Bu uyuşukluğun verdiği his harikaydı, içinde kaybolmak istiyordu ama beyni düşünmeye devam ediyordu. ”Neden bu kadar heyecan duyduğum bir adamı hatırlayamıyorum?” Bu dokunuş o kadar tanıdık ki… Aya’nın zihni bir düşüncede sabit kalamıyordu. ”Portredekileri de tanıyorum sanki… Ah! Tamam, Korya ve Minel! Ama ne işleri var Moyar’da? … Çok uykum var…”

Aya, kendi kendine mırıldanırken birisi elini okşamaya başlamıştı. Yüzünde bir nefes hissetti ve birden dudaklarına yumuşacık bir öpücük konduruldu. Sonra aynı dudaklar bir kez daha öptü onu. Aya bu dudakları tanıyordu. Bu öpüşmeyi biliyordu. Dudakları aralandı, daha fazlasını istercesine. İstediği hemen gerçekleşti. Sonra iki beden iyice dolandı birbirine…

— Gözlerini aç sevgilim.
— Emon? 
— Bana döneceğini biliyordum.  
— Emon…

Aya, Emon’un kollarında gözlerini açtığında artık her şeyi hatırlıyordu. Kendisini bir kez daha sevdiği adamın kollarına bıraktı.

BOLESLAV                                       

YEŞİLKÖY

Ofisindeki koltukta uzanmış dinlenmeye çalışan Boleslav, birden ayağa fırladı. Nedenini anlayamadığı ani ve yoğun bir hüzün kaplamıştı içini fakat bir yandan da çok tanıdık bir histi bu, sanki aynı duyguyu daha önce de yaşamıştı. Kendisini sakinleştirip gözlerini kapadı ve onu yerinden fırlatan bu duygunun peşine düştü: “İçimi burkuyor, beni halsiz ve mutsuz hissettiriyor. Başka? Kıskançlık da nereden çıktı?”

Bir anda Boleslav’ın gözünün önünden geçmişten bir anın görüntüleri gelip geçti. Hayatını değiştiren o an… Ve şimdi de o anda hissettiklerinin tıpatıp aynısını hissediyordu. Tabii ki o günü hiç unutmamıştı ama niye şimdi aynı duyguyu yaşıyordu?

“Bir şeyler oluyor.” diye düşündü ve hemen kardeşlerinin enerjilerine odaklandı. Hiçbirini bulamadı. Gökçil ya da Vala’yı umursamıyordu, onun istediği Aya’yı bulmaktı. Ve onun yokluğu da korktuğunun gerçekleşmiş olabileceğini gösteriyordu. Boleslav bunu düşünmek bile istemiyordu, yine de eğer öyleyse gerçeği öğrenmeliydi. Hemen en güvendiği üç kızını yanına çağırdı. Az sonra birbirinden güzel üç kadın odaya girdi.

“Bir süre burada olmayacağım. Yaşlılar iletişime geçerse onları oyalayın. Anita, sen Mert’in yanından ayrılma, siz de diğerleriyle ilgilenin. Onları kontrol altında tutun. Şamanlara dikkat edin!” dedi. Sonra hepsini tek tek öptü ve parmağını şıklatarak anında ortadan kayboldu.

MOYAR
BAĞIMSIZ BÖLGE

Aya ve Emon bir saniye bile kopmadan defalarca seviştikleri Bağımsız Bölge’deki ormanda, toprağın üzerinde çırılçıplak yatıyorlardı.

— Nasıl unuttum seni? Kim yaptı bunu bana? 
— Sen kendin istedin sevgilim ve beni de sana yardım etmek zorunda bıraktın.

Aya, duyduklarına inanamıyordu, şaşkınlıkla doğrulmaya çalıştı ama Emon onu kendisine çekip yeniden dudaklarına yapıştı. Aya, zorlanarak da olsa bu defa kendine hâkim olabildi.

— Lütfen sevgilim, bilmek istiyorum.
Emon gülümseyerek doğruldu ve Aya’nın da doğrulmasına yardım etti.  
— Peki ama lütfen gel göğsüme dayan, sana dokunmadan duramıyorum.

Aya hemen kendini onun göğsüne bıraktı.

— Mavi Diyar görevi için ailen seçildiğinde aslında sen değil, Gabor gidecekti oraya. Yüceler Kurulu ve Yüce Kâhin senin için başka bir görev düşünüyordu. Senin sihrinin gücü Moyar’da tek olduğundan gelecek için çok önemli olduğuna inanılan yeni bir oluşumun başına geçecektin. Ve biz evlenecektik. Fakat bir gecede her şey değişti sevgilim. Gabor gitmekten vazgeçti ve sen gitmek zorunda bırakıldın.
— Bunu da hatırlamıyorum.
— Gabor’a çok kızmıştın çünkü. Mavi Diyar’a gitmeyeceğini Yüceler Kuruluna bildirip başka bir görev için Bağımsız Bölge’ye geçmeden önce aileden kimseye tek bir söz söylemeyi bile düşünmediği için. Ve o sabah uyandığında senin bütün hayatın değişmişti. Sana gitme dedim, Bağımsız Bölge’de birlikte yaşamayı önerdim ama sen Moyar’ı ve görevini seçtin. Ve hem beni hem de tüm bu olanları, özellikle Gabor’a duyduğun kızgınlığı unutmak istedin…

Cümlesinin sonuna doğru Emon’un sesindeki kırgınlık iyice barizleşmişti. Aya kendi verdiği karara inanamıyordu, bu hiç karakterine uygun değildi.

— Bunu istemiş olamam. Acı çekmeyi, özlemeyi tercih eder ama bu aşkı unutmak istemezdim. Gerçekten böyle mi oldu?
— Ben de inanamamıştım. Ama sen karakterine çok aykırı bir şekilde serttin ve kararın kesindi. Tanıdığım ve âşık olduğum kadına hiç benzemiyordun o anda. Enerjini taradım, başka birinin etkisinde misin diye ama buna dair bir iz ya da enerji yakalayamadım.

Aya’nın gözleri dolmuştu. Hâlâ inanamıyordu.

“Başka bir şey olmalı.” diye sessizce mırıldandı. Sonra başını Emon'un göğsünden kaldırıp doğrudan onun gözlerinin içine bakarak,

— Ne oldu bilmiyorum ama öğreneceğim bunu. Sen beni affedebilecek misin?
— Affetmemiş gibi mi duruyorum? Sonunda bana geri geldin. Bu bana yeter ve artık kimse seni benden ayıramaz.

Dudakları yeniden birleşti, bedenleri ve ruhları birleşti ve dışarıyla tüm bağları koptu. Onları izleyen gözleri görmediler. Ne o gözlerin sahibinin oraya gelişini ne de onun öfkeyle ortadan yok oluşunu algıladılar.

POLONEZKÖY

“Alp biraz konuşalım mı?” dedi Mete, sıkıntılı bir ruh haliyle.

“Mete ne oluyor?” diye sordu Mayıs hemen. Mete’nin bir derdi olduğunun farkındaydı ama bu her neyse artık başa çıkamıyormuş gibi görünüyordu. Daha da kötüsü, bir süredir Mayıs’ı dışlıyor ve soğuk davranıyordu.

Mete, “Arda’dan bir haber aldım. Alp’le konuşmam lazım.” dediğinde Alp dahil hiçbiri ona inanmadı ama üstelemediler. Sonunda iki adam diğerlerinden biraz uzaklaştıklarında, “Neden bu kadar kabasın? Mayıs’ı kırıyorsun.” dedi Alp, biraz kızgın bir tonda.

— Of, biliyorum Alp.

Mete hemen dönüp Mayıs’a baktı, çok sinirli görünüyordu, kendini ona affettirmek hiç kolay olmayacaktı. Yine de önce Alp’le konuşmalıydı.

— Kafam çok karışık Alp! Biriyle konuşmazsam patlayacağım. Eylül’ü çok severdim biliyorsun ve ona hayatımı teslim edecek kadar güvenirdim. Ama aslında Eylül diye biri hiç var olmamış gibi. Tamam, itiraf etmeliyim ki onun, yani Gökçil’in Mevhibe’yle yaptığı plan gerçekten işe yaradı. Gökçil iki harika kadın dünyaya getirdi ve onların şamanlar için ne kadar önemli olduklarını söylememe bile gerek yok. Ve tabii ki Mayıs için ona ne kadar teşekkür etsem az gelir. Ama bir de işin öbür tarafı var, söylemek istediğim; Gökçil’in ve kardeşlerinin niyeti, en başından itibaren insanlara yol gösterip yardım etmek olabilir ancak artık inanıyorum ki bugün yaşadığımız kaosun önemli bir bölümüne onlar neden oldu. Boleslav’ı bir kenara koysak ve onu diğerlerinden ayrı tutsak bile, Gökçil, Aya ve Vala da bence en az onun kadar dünyamıza zarar verdiler, ne kadar iyi niyetlerle yola çıkmış olursa olsunlar. Çünkü güç dengeleri bozuldu. Nasıl olacak bilmiyorum ama artık burada olmaları doğru gelmiyor bana. Geçitler kapanmalı ve herkes kendi boyutunda kalmalı. Bak Alp! Bir yolcu şaman olarak iyi biliyorum ki asla bir gurrite dönüşmem. Yani Boleslav’la karşılaşıncaya kadar bundan emindim. Oysa şimdi hiç değilim. Gurritler büyücüler tarafından yaratılmadılar. İşte bundan eminim!

Alp sessizdi. Bir noktada Mete’ye hak veriyor ve onun gibi düşünüyordu. Ama durum o kadar da kolay değildi. İş Moyarlılarla bitmiyordu ki hepsinin burada doğmuş çocukları vardı. Daha da önemlisi, Nisan ve Mayıs vardı. Onlara ne olacaktı?

— Ne düşündüğünü biliyorum Alp. Kızları bu konuşmaya dahil etmek istemememin nedeni buydu. Sonuçta söz konusu olan anneleri.
— Fark etmez Mete. Ne olursa olsun artık gizli saklı iş istemiyorum! Bu konuyu onlarla da konuşmalıyız. Şimdilik yaşlıların kararına göre önümüzde önemli bir toplantı var. Zaten Gökçil gelmeyecek. Sen de gördün hiç tepki vermeden kabullendi durumu. 
— Haklısın.

Mete iç çekti,
— Şimdi gidip Mayıs’ın gönlünü almalıyım. Peki hemen mi konuşalım? 
— Sen onun gönlünü al önce ve konuşacağımızı söyle. Ben de Nisan’la konuşurum. Fazla beklemeye gerek yok.

İkisi birlikte kızların yanına geri döndüklerinde Mevhibe de dışarı çıkmıştı, “Karar verildi, şimdi gidiyoruz. Gökçil ve gurrit nerede?” dedi.

“Annem, orada olmasının şu an için daha doğru olacağını söyleyip Moyar’a gitti.” dedi Mayıs. Sesi çok tatsızdı. Annesinden yine ayrılmak bir yana, olup biten her şey canını sıkıyordu.

“Gurrit ise orman yolunda bekliyor.” diye ekledi omuzları iyice düşmüş bir halde. Mete, yüzünde suçluluk dolu bir ifadeyle ona sarıldığında artık karşı çıkacak ya da kızacak hali kalmamıştı. Başını onun göğsüne yaslayıp bir süre öyle kaldı. 
Az sonra yaşlıların hepsi evden çıkmış, hep birlikte yavaş yavaş, gurritin beklediği orman girişine doğru yürümeye başlamışlardı. Henüz birkaç dakika geçmişti ki Mayıs zihninde Mert’in sesini duydu,
— Her şeyi biliyor! Hiç sansım kalmadı. Mayıs! Yardım et! Yalnızca kadınlar!

Mayıs, hızla Mete’nin kollarından sıyrılıp Nisan’la Mevhibe’nin yanına koştu.

— Mert! Mert’in bize ihtiyacı var, onu oradan çıkarmalıyız!
— Kızım ne diyorsun? Mert’le mi konuştun? Nasıl?  
— Korya gitmeden önce bana bir görev vermişti. Mert’i ancak sen kurtarırsın demişti ve doğru zamanın geldiğini de mutlaka anlayacaksın diye eklemişti. Bir iki kez ona ulaştım, o da bana izin verdi. Yine de henüz annesini bırakmaya hazır değildi. Ama şimdi her şey değişti. Uf, bilmiyorum! Bizim Mert’imiz tehlikede, orada çok kötü bir şey olmak üzere.

Mayıs tüm bunları bir çırpıda söylemişti. Nefes nefese devam etti,
— Annem yok, Aya yok. Ne yapacağız?

O sırada Alp’le Mete de yanlarına gelmiş ve olan biteni duymuşlardı.

“Korya, biz gelmeden Yeşilköy’e müdahale etmeyin demişti.” dedi Alp.

“Ben giderim.” dedi Mete.

“Hayır!” dedi Mayıs, çok kararlı bir şekilde. Mete, onun ifadesinde kendisiyle ilgili bir kızgınlık olmadığını ve bu hayırın başka bir nedeni olduğunu hemen anlayıp sustu.

“Mert’in son sözü “Yalnızca kadınlar.”dı.

“İçimden bir ses, `Erkek gelmesin demek istedi.` diyor.” dedi Mayıs ve Nisan’a döndü.

“Tabii ki geliyorum.” dedi Nisan daha o sormadan.

— Ama Boleslav ne olacak? Ya onun tam kan Moyarlı çocukları?

Mete huzursuzdu.

“Boleslav orada değil. Bundan emin gibiyim.” dedi Mayıs,herkesi şaşırtarak. Mete onu dikkatle süzüyor ve iyi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

“Ben iyiyim!” dedi Mayıs hemen.

— Tamam peki. Plan ne o zaman?

Mayıs, ne yapması gerektiğini, nasıl olduğunu bilmediği bir kesinlikle biliyordu. Yine de konuşmadan önce izin istercesine Mevhibe’ye baktı. Mevhibe’nin uzun bir süredir hiç gülmeyen yüzünde tıpkı eskisi gibi yumuşacık bir tebessüm vardı, gözleri de onun planını anladığını söylüyordu. Mayıs rahatlayarak devam etti,“Gurrite ihtiyacımız var.”

Sonra hemen gurritin zihnine seslendi, olanları kısaca özetleyip, “Bizi oraya hızlıca sokup çıkarabilirsin değil mi?” diye sordu.

Gurrit, az sonra yanlarındaydı, “Evet sonra yapabilirim. Benim enerjimi algılayamazlar. Yaşlıları götürmek için ekibimden birini buraya getireceğim. Ben de sizinle geleceğim.” dedi.

Mete, yine itiraz etmek için ağzını açtı fakat Mayıs’ın yüz ifadesini görünce yutkunarak sustu. Artık karar verilmişti. Gurrit cebinden küçük altın rengi bir taş çıkardı ve Mevhibe’ye bakıp onun onayını aldıktan taşı avuç içine koydu, sonra dua eder gibi avuçlarını birleştirerek ellerini kalbinin üzerine koydu. Az sonra ellerinden altın rengi bir enerji çıkmaya başlamıştı. Birkaç saniye içinde de gözden kayboldu. Fazla beklemelerine gerek kalmadan beş dakika içinde iki kişi olarak geri döndüler. Artık herkes hazırdı.

— Mısır’da görüşürüz. Yolumuz ışık olsun.

Mevhibe son sözü söylemişti. Biri küçük, biri büyük iki ekip kendi dairelerini oluşturarak el ele tutuştular. Polonezköy’deki orman birkaç saniye altın rengi ışıklarla parladı ve aynı anda iki grup birden gözden kayboldu.

YEŞİLKÖY

Boleslav, çocukları Yeşilköy’e geldikten kısa bir süre sonra onların kafa karışıklıklarına ve aşırı ego patlamalarına karşı önlem alması gerektiğini anlamıştı. Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Bir gün, ofisinde yalnız başına otururken çalışma masasının çekmecelerinden biri kendi kendine açıldı, sonra yavaş yavaş düşecekmiş gibi aşağı sarktı ve durdu. Boleslav şaşkınlıkla çekmeceye bakakalmıştı. Buna neyin neden olduğunu düşünürken uzun çekmecenin görünmeyen arka kısmında bir tıkırtı oldu ve çok geçmeden de bu tıkırtıya neden olan gümüş rengi bir taş eğik duran çekmecenin en önüne kadar kaydı. Taş, göz kırpar gibi bir kez parlayıp söndü. Boleslav kendi kendine gülümsedi. Çok eski bir medeniyete ait olan bu güç taşının varlığını neredeyse unutmuştu. Oysa o kadar uzun bir zamandır kendisindeydi ki… Ve onca zaman taşın gücü bir kez bile uyanmamıştı. Şimdiyse, ihtiyacı olan bir anda kendini ortaya çıkarmıştı. Boleslav çocukları için çözümü bulmuştu.

Taşın gücünü hemen en sevdiği üç kızının üzerinde denemeye karar verdi. Önce bir asa yarattı ve sonra taştan bu asayla çektiği enerji damlalarını kızlarının avuç içlerine gönderdi. Enerji, anında derilerinin altında kaybolup bedenlerine yayılmaya başlamıştı. Sonuç gerçekten başarılıydı, kızlar artık hem daha güçlü hem de bu gücün etkisiyle annelerine daha sadık bir hale gelmişlerdi. Fakat taşın enerjisi yalnızca kızlarla uyumlanıyor, erkekleri reddediyordu. Yine de bu bile Boleslav için yeterliydi, enerjiyi diğer bütün kızlarıyla paylaştı ve erkekleri kontrol etme işini tamamen onlara bıraktı. Artık kendi planlarına dönebilirdi.

Boleslav’ın en sevdiği üç kızından biri olan Anita, onun yokluğunda gücünün ve yönetmenin tadını sonuna kadar çıkarıyordu. Özellikle şaman olarak büyümüş erkek kardeşleriyle uğraşmak ve onlara yeni sahip olduğu gücü kullanarak karşı koyamadıkları büyüler yapmak çok hoşuna gidiyordu. Diğer kızlarla kıyaslandığında taşın enerjisi, onun karanlık tarafını daha çok ortaya çıkarmıştı. Boleslav onun kendisine itaat ettiğini düşünürken, Anita bu gücün sarhoşluğunu yaşıyor ve artık annesinden bile güçlü olduğunu düşünüyordu.

Anita, Mert’den ilk gördüğü andan itibaren hoşlanmamış ve ona hiç güvenmemişti. Gücü ve enerjisi taşın etkisiyle değişmeye başladığında ise onun şaman olmaktan asla vazgeçmeyeceğinden emin olmuştu. Onu defalarca uyarmasına rağmen, Boleslav, Mert’i öldürmesine izin vermediği gibi bir de bunun üstüne onu asla yalnız bırakmamasını istemişti. Anita, annesinin Mert’i herkesten çok sevdiğini de o zaman anlamıştı ve Mert’e olan güvensizliği o andan itibaren büyük bir nefrete dönüşmüştü.

Boleslav gider gitmez, Anita diğer erkek kardeşleriyle biraz eğlenip etrafa emirler yağdırdıktan sonra istemeyerek de olsa odasından çıkmasını yasakladığı Mert’in yanına döndü. İçinde gitgide büyüyen öfkeli bir ruh haliyle içeri girdiğinde, Mert koltukta oturmuş gözleri kapalı, bir şarkı mırıldanıyordu.

“Merhaba kardeşim.” dedi Mert gözlerini açmadan ve şarkıyı söylemeye devam etti. Anita bir süre küçümseyerek onu izledi. Bir anda içindeki karanlık karşı koyulamaz bir şekilde büyümeye başlamıştı. Sanki, “Güç senin! Ne istersen yap.” diye fısıldıyordu birileri kulağına. Anita yapmak istediği şeyi biliyordu, onu öldürmek istiyordu yine de henüz harekete geçecek cesareti yoktu. Kendisini zorlayarak Mert’e arkasını döndü ve odanın diğer köşesindeki bir koltuğa oturdu. Mert, kız kardeşinin kendisi hakkında düşündüklerinin farkındaydı, dikkatli olması ve onu kızdırmaması gerektiğini de biliyordu. Annesi onunla arasındaki tek kalkandı ve şu anda orada değildi.

“İyi misin Anita? Bir şeye ihtiyacın var mı? İçecek bir şey ister misin?” dedi olabildiğince yumuşak bir sesle.

“Ne kadar basit ve aptalsın! Seni okuyamadığımı mı sanıyorsun pis şaman?” dedi Anita sertçe. Mert, ne yaparsa yapsın onu yumuşatamayacağını anlamıştı. Kardeşinin karanlığı gitgide büyüyordu ve biraz daha böyle giderse kendisini tutamayacak ve Mert’i öldürmeye çalışacaktı. Mert o andan itibaren zihnini korumaya alarak sessiz kalmaya karar verdi. Fakat Anita onun ne yaptığını hemen anlamıştı. Korkunç bir kahkaha attı ancak sonra hemen sustu. Bir süre odaya sessizlik hâkim oldu. Sonra Anita sessizce ayağa kalktı. Yavaşça yerden havalanarak hiç ses çıkarmadan Mert’in tam önünde yere indi. Mert, onun bu hareketini algılamıştı, tam karşısında durduğunu biliyordu. Derin bir nefes alıp verdi ve gözlerini açtı. Anita yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Fakat az sonra bu gülümseme, yüzünden tamamen silindi, sanki gözleriyle Mert’in gözlerini delip geçerek onun zihnine sızmaya çalışıyor gibiydi. Çok geçmeden Mert acıyla kıvranmaya başladı. Anita gerçekten de zihnine girmeye çalışıyor ve bunu yaparken de keskin bir bıçağı gözüne saplıyormuş gibi canını acıtıyordu. Mert ona karşı koyamıyordu, tüm kalkanları yok olmak üzereydi ki Anita bir anda durdu.

“Biliyordum! Demek ki Mayıs’la haberleşiyorsun.” dedi ve bir kahkaha daha attı. Bu kez hiç de korkutucu değildi kahkahası, aksine büyük bir rahatlama hissi yansıtıyordu. Sonunda istediği kanıtı bulmuş, artık önünde hiçbir engel kalmamıştı. Ve Mert'in de fazla vakti kalmamıştı.
“Her şeyi biliyor! Hiç sansım kalmadı. Mayıs! Yardım et! Yalnızca kadınlar!”

                           ***

Büyücü merkezinin gözlerden uzak bir köşesinde, tutsak edildikleri odada, Rin birden gözlerini açtı. İçinde bulunduğu derin meditatif durumdan kendisini neyin çıkardığını anlamamıştı. Tuhaf bir enerji algılıyor ama nereden geldiğini çözemiyordu. Ama birinin hayatı kesinlikle tehlikedeydi. Çok geçmeden diğerleri de uyandı.

“Ne oldu?” dedi Patricia esneyerek gerinirken, “Annen mi geliyor?”

— Hayır ama buradan çıkmalıyız. Bir şeyler oluyor.

Nolan, hemen dikkatle dışarıdaki enerjileri taramaya başladı. O da ne olduğunu çözemedi ama az sonra bulundukları odanın kalkanının zayıflamaya başladığını fark etti.

“Farklı bir güç hissediyorum… Ve Boleslav burada değil. Dışarıda çok karışık enerjiler algılıyorum, sanki herkes biraz dağılmış gibi ve büyücüler korkuyorlar. Tam olarak anlayamıyorum ama Rin haklı, sanırım buradan çıkmanın tam sırası.” dedi.

                           ***

Anita, tüm gücüyle Mert’in zihninin derinliklerine inmeye devam ediyor ama öldürücü darbeyi bir türlü göndermiyordu. Onu işkenceyle korkunç acılar çektirerek yavaş yavaşöldürmeye karar vermişti. Mert, beyninin patlamak üzere olduğunu hissediyordu, dayanma gücünün sınırlarındaydı, yine de mücadeleye devam ediyor, ölümle arasında duran tek şeyi, zihnine koyduğu kalkanı korumaya çalışıyordu. Ama kalkan da Mert’in umudu da parçalanmak üzereydi. Fakat Anita birdenbire durdu, geriye doğru yalpaladı. Gözlerinin rengi kararmaya ve güzel yüzü, kendi karanlık enerjisiyle bozulmaya başlamıştı. Az sonra tüm yüzü ve bedeni simsiyah damarlarla kaplanmaya başladı ve o anda acıyla yere kapaklandı fakat bir süre yerde kıvrandıktan sonra dönüşümünü tamamladı ve ondan sonra da kendini toplaması çok çabuk oldu. Yavaş yavaş doğruldu, ayağa kalkarken ellerinden simsiyah bir enerji çıkmaya başlamıştı. Mert, biraz vakit kazanmış ve bu süre içinde kalkanını biraz güçlendirmeyi başarmıştı ama içgüdüleri, son hamlesini yapmak üzere olan Anita’nın karanlık enerjisinin bu kalkanı da onu da anında yok edeceğini söylüyordu.

“Mayıs! Ya şimdi ya da…” diye bağırdı Mert son bir umutla.

Anita onu duymadı bile, zalim gözleriyle Mert’e bakıyor ama artık onu görmüyor gibiydi. Ellerini Mert’e doğrulttu ve saldırmadan önce yalnızca bir an durdu. Ve sonunda ölümcül enerjiyi ona yolladı. Fakat darbe Mert’e ulaşamadı. Anita, oraya ait olmayan enerjiyi fark ettiğinde artık çok geçti,gardını alamadan nereden geldiğini görmediği bu enerji onu tam karnından vurdu ve olduğu yere yığıldı. İçindeki yaşamın yok olduğunu hissediyordu. Son sözü, “Dalya!” oldu.

Mert’in, Nisan, Mayıs ve yanlarındaki yüzü peçeli adamı gördüğünde hiçbir şeyi sorgulayacak ya da düşünecek hali yoktu, hemen ayağa fırladı.
“Gitmeliyiz! Dalya geliyor!” dedi. Fakat tam gurritin etrafındaki yerlerini alarak gitmeye hazırlanırken büyük bir patlama sesi duyunca durdular.

“Rin!” diye bağırdı Nisan.

— Uyanmışlar ve kaçmaya çalışıyorlar.

“Onlara yardım edemeyiz.” dedi gurrit, ilk defa endişeli görünüyordu ama Nisan’ın kimseyi arkada bırakmaya niyeti yoktu.

“Binanın diğer tarafındalar. Bizi oraya götür!” dedi.

Dalya, kız kardeşi Gorya ile Mert’in odasına ışınlandığında oda bomboştu. Anita’nın yerde duran cansız bedenini görünce hissettikleri ilk şey acımaydı fakat sonra bu duyguları hemen öfkeye dönüştü ve nefretle etraflarındaki enerjileri taramaya başladılar.

— Gitmişler fakat diğer tarafta bir şeyler oluyor. Tutsaklar!

Rin ve Nolan, geçtikleri her yeri patlatarak ve önlerine çıkan büyücüleri hiç düşünmeden öldürerek rahatça ilerliyorlardı. Çünkü karşılarına kendilerine denk bir güç çıkmıyordu. Bunun nedeni de büyücüler savaşırken Boleslav’ın çocuklarının müdahale etmemeleriydi. Birçoğu, kız kardeşleri tarafından sersemletilmiş bir halde olan erkekler olan biteni umursamaz bir haldeyken Boleslav’ın hep ön planda tuttuğu üç kızını kıskanan diğer kızlar da son ana kadar hiçbir şey yapmamayı tercih etmişlerdi. Sanki kardeşlerinin başarısızlığını istiyor gibiydiler.

“Vaşaları ve şayaları çağırın! Şimdi!” dedi Nolan. Moyar çocuklarının neden müdahale etmediklerini bilmiyordu ama kısa bir sürede bunun değişeceğinden emindi ve o zaman hiç şansları olmayacaktı. Tam o sırada karşılarına Megan’ın başı çektiği bir grup büyücü çıktı. Rin, önüne çıkan kimseye acıyacak durumda değildi fakat ölümcül enerjisini salmak üzereyken Nolan son anda ona engel oldu. Megan’ın yüzündeki ifade onu etkilemişti. Kadın ölümüne korkuyordu ve Nolan belki de ilk kez ona karşı şefkate benzer bir his duymuştu.

“Bizimle gelin.” dedi.

Megan’ın yüzü bir anda aydınlandı, Nolan’a doğru bir adım atıp bir şey söylemek istedi fakat bir anda gözleri şoka girmiş gibi kocaman açıldı ve elleri karnında açılan boşluğa gitti. Acı bile hissetmiyordu, başına geleni idrak ettiğinde çaresizlik içinde son bir kez Nolan'a baktı ve bu ifade yüzünde dondu kaldı. Yere düştüğünde çoktan ölmüştü. Diğer büyücülerin akıbeti de aynı oldu, onlara arkadan saldıran iki kadınla mücadele edecek bir anları bile olmamıştı.

Dalya ve Gorya’nın nefreti canlı bir varlık gibiydi ve Rin, Nolan, Patricia ve Funda’yla aralarında artık kimse kalmamıştı. Ellerinde büyüyen ölümcül enerjilerini hedeflerine doğrultmuş acımasızca yaklaşıyorlardı. Bir süre için her şey ağır çekim yaşanıyormuş gibiydi; iki kadının yankılanan ayak seslerinden başka hiçbir ses yoktu. Sonunda sesler geri geldi ve zaman normal akışına döndü. İki kadın aynı anda saldırdılar fakat siyah ölümcül enerjileri, altın rengi bir enerjiye çarparak onları büyük bir şiddetle havaya fırlattı. Enerjinin gücüyle duvara çarpıp yere düştüklerinde hâlâ yaşıyorlardı fakat hem yaralanmış hem de oldukça sersemlemişlerdi. Oradaki herkesle aynı anda, zihinlerinde, “Şimdi!” diyen, ama acı çektiği çok bariz olan bir ses duyduklarında tepki verebilecek durumda değildiler. Nisan ve Mayıs, onların tutsaklarını da alarak orayı terk etmişlerdi bile…

— Ne oldu burada? Dalya?

Geri dönüşü tam da bu ana denk gelen Boleslav, büyücülerin cansız bedenlerinin arasından geçerek yerde yatan kızlarının yanına vardığında, ikisi de panik olmuş bir halde doğrulmaya çalışıyorlardı.

— Ne olacak! Senin sevgili kızların her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

Konuşan, koridordaki odaların birinden çıkan diğer kızlarından biriydi. Bu kız, kardeşleri Dalya ve Gorya’dan önce davranıp hemen olanları anlatmaya başladı. Boleslav, dikkatle onu dinledi, kız sözlerini bitirdiğindeyse yavaşça onun yanına gidip tam karşısında durdu. Yüz ifadesinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Sonunda konuşmaya başladığında sesi yumuşaktı, sanki olanları anlayışla karşılamış gibi görünüyordu.

— Ve siz seyrettiniz.

Boleslav o kadar sakindi ki kız olayı tam kavrayamadı.

“Onların göreviydi…” dedi kendine güvenli bir tavırla. Boleslav kollarını açtı. Kız düşünmeden ona sokuldu. Boleslav ona sarıldı, sonra geri çekilip kızın dudaklarına bir öpücük kondurdu ve kimse ne olduğunu anlayamadan bir anda kızın boynunu kırdı. Onun kollarına yığılan bedenini anında yere bırakıp, “Ortalığı toplayın. Dalya, Gorya, benimle gelin!” dedi.

MISIR

Yeşilköy’den ışınlandıkları andan itibaren hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir on dakika boyunca bir girdabın içinde sürüklendiler. Sürekli dönmekten mideleri bulanmaya başlamış ve sonunda oldukça sert bir düşüşle kendilerini yerde bulduklarında hepsi oldukça sersemlemişti. Nisan, nihayet kendini toplayabildiğinde sinirliydi, gurrite dönüp ters ters baktı ama onun hiç kıpırdamadan yerde yattığını görünce telaşla ayağa fırlayarak hemen onun yanına koştu. Gurritin hayat enerjisi çok zayıftı, Dalya ve Gorya’nın ölümcül enerjisini geri püskürtürken enerjinin etkisinden kaçamayarak yaralanmış olmalıydı. Yine de buna rağmen onları gelmeleri gereken yere getirmeyi başarmıştı. Yanına çöküp çaresizce onun başını okşamaya başladığı anda odanın kapısı açıldı ve iki gurrit içeri girdi. Arkadaşlarını yerde görünce hiçbir tepki vermeden onu yerden kaldırdılar, diğerlerine kendilerini takip etmelerini işaret edip yeniden dışarı çıktılar.

İçinde bulundukları oldukça geniş, yüksek tavanlı ve bomboş oda, uzun, dar ve iç bunaltacak kadar alçak tavanlı bir koridora açılıyordu. Gurritlerin peşinden bu koridora çıktılar. Koridorun sonunda yan yana üç kapı vardı. Gurritler sağdaki küçük kapıya yönelirken ortadaki iki kanatlı kapı açıldı ve ciddi ifadesinin altında saklamaya çalıştığı endişe dolu gözleriyle Mevhibe dışarı çıkıp onları karşıladı. Onun, olduğundan da küçük görünmesine neden olacak kadar sonsuzluk hissi veren büyüklükte bir salona açılıyordu bu kapı. Bu salon, tavanı yüksek bir kubbe olan dev bir yarım daire şeklindeydi. Bu kubbe ve duvarlar portrelerle doluydu. Sanki binlerce göz aynı anda onları izliyor gibiydi ve her göz bir spot ışığı gibi parlıyordu. Dolayısıyla salondaki aydınlık oldukça ürkütücü bir şekilde göz kamaştırıyordu.

Şaman ve büyücü yaşlılarının ilk kez bir araya geldiği bu tuhaf enerjili salona giren herkesin ilk tepkisi donup kalmak oluyordu. Kaygı, korku ve buna benzer duygu değişimlerinden sonra da büyülenmiş gibi bu enerjinin etkisi altına giriyorlardı. 19 Şaman ve 17 büyücü yaşlısı büyük bir daire şeklinde dizilmiş koltuklarına oturmuşlardı. Gurritler ise salonun duvarlarına heykeller gibi dizilmiş hiç kıpırdamadan duruyorlardı. Herkes salona girip Mevhibe de yaşlıların yanındaki yerini aldığında kapılar kapanıp mühürlendi ve tavandaki gözlerin keskin ışığı zayıfladı. Böylece her birinin değişik renkleri olduğu ortaya çıkmış, gözler biraz daha normalleşmişti.

Hem şaman hem de büyücülerin en yaşlısı olan şaman yaşlısı önce kısa bir dua okuyup biraz bekledikten sonra söze girdi:
“Boleslav’ın oğlu, Moyar çocuğu! Ölümsüzlerin buraya girmesi yasaktı ancak aramızda konuşup sana izin vermeye karar verdik. Biz kararlarımızı almadan önce bize söylemek istediğin bir şey var mı?”

Mert ayağa kalktı ve yaşlıların ortasındaki boş alana yürüdü. Sonra hepsine saygıyla selam verdi, “Ben her şeyden önce bir şamanım. Hayatım ve hizmetim dünyamıza, doğaya ve insanlığadır. Gördüklerimden sonra ölümsüzlük ya da Moyar gücüyle ilgilenmiyorum. Eğer ölmeyeceksem daima dünyamızı koruyacağım demektir.” dedi.

— Duygularına ve düşüncelerine inanıyoruz. Ancak sahip olduğun güç dünyamızın yeniden karışmasına neden olabilir. Kalıp kalamayacağına daha sonra karar vereceğiz. Şimdi bize bildiklerini anlat. Annenin planı ne?

— O benim annem değil! 

Mert’in sesi çok sert ve öfkeli çıkmıştı. Ama hemen kendini topladı ve, “Özür dilerim. Kendi düşüncelerini ve hareketlerini kontrol edememek korkunç bir deneyimdi.” dedi başı önüne düşerek.

— Peki oğlum. Bu kabul edilebilir. Anlat.

“Bütün planını bilmiyorum. Ama ilk etapta İGSYBA anlaşmasının sorunsuz imzalanması onun için çok önemliydi. Büyücü yaşlılarını aksinin olacağına inandırmıştı. Yani sizi oyalıyordu.” dedi büyücü yaşlılarına dönerek ve devam etti.

— Davranışlarından, asıl istediğini gerçekleştirmek için dünyada yeni düzenin oturmasını ve barışın rehavetini bekleyeceğini anladım ben. Bize, kendi evlatlarına bile planıyla ilgili başka hiçbir ayrıntıyı anlatmadı.

— Peki sizden, yani Boleslav’ın çocuklarından başka bir Moyarlı daha var mı işin içinde?  
— Yok. Yani ben görmedim.
— Diğer kardeşlerinin durumu ne?
— Boleslav çağrısını yaptıktan ve hepimiz bir araya geldikten kısa bir süre sonra ona olan bağlılık hissimiz onun yanında olmadığımızda dağılmaya başladı. O, kayıtsız şartsız bir bağlılık bekliyorken ve kendi ordusu olacağımızı düşünüyorken şaman kardeşlerim ve ben uzaklaşmanın ve bu bağı koparmanın bir yolunu aramaya başlamıştık bile. Büyücü kardeşlerim ise yeni güçlerinin etkisinde çok daha başka nedenlerle bağımsız olmak istiyorlardı. Boleslav’a saygı duyuyorduk hatta bunu korku olarak da tanımlayabiliriz ama bunun dışında hiçbirimiz ona karşı gerçek bir bağlılık duymuyorduk. Yine de hepimiz onun dediklerini yapıyorduk. Bir süre sonra onun yorulmaya başladığını fark ettik. Aramızda kopmalar oldu, gruplaşmalar başladı. Fakat sonunda Boleslav başka bir yol buldu. Nasıl bilmiyorum ama kız kardeşlerimi kullanarak bizi bir arada tutmayı ve kendisine itaat etmemizi sağladı. Özellikle kız kardeşlerimden biri, kaynağını hiçbirimizin tanımlayamadığı bu karanlık gücün etkisiyle çok güçlenmişti. Fakat buraya gelmeden önce yaşadıklarımdan anladığım kadarıyla, Boleslav onu bile kayıtsız şartsız bağlayamamış kendisine.

O ana kadar hiç konuşmayan büyücü yaşlıları, aralarında bir şeyler konuştuktan sonra içlerindeki en yaşlı büyücü, “Kız kardeşlerinde ne gibi farklı güçler vardı?” diye sordu.

— Benim ve erkek kardeşlerim üzerinde daha önce hiç görmediğimiz ve duymadığımız büyüler deniyorlardı. Dilini bile anlamadığımız bu büyüler bizi uzun süre paralize ediyordu. Zihnimize bize hiç fark ettirmeden girebiliyorlardı. Kardeşim Anita, Mayıs’la haberleştiğimi böyle anladı. Ve Nisan ve Mayıs beni kurtarmaya geldiklerinde beni öldürmek üzereydi. Yalnız beni öldürmeden hemen önce çok tuhaf bir şey oldu; kardeşimin gözleri bir anda kapkara oldu ve yüzü birkaç saniye içinde simsiyah damarlarla kaplandı. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemiştim ve açığa çıkan enerjinin karanlığına denk bir güce de şahit olmamıştım. Açıkçası bu gücün ne olduğuyla ilgili hiçbir fikrim yok. Emin olduğum tek bir şey var; şamanlarda, büyücülerde hatta Moyarlılarda bile böyle bir güç olduğunu sanmıyorum.

Mert, sözlerini bitirdiğinde yaşlılar oldukça tedirgin görünüyorlardı. Bir süre sessizce birbirleriyle bakıştılar. Hepsi, bu gücün uzun çağlar öncesinde yok olmuş bir medeniyete ait olduğunu biliyordu.

“Yangi.” dedi büyücü yaşlılarından biri.

“Boleslav kadim Yangi büyülerine mi ulaştı?” dedi Mevhibe hayretle.

“O da bizim kadar hatta daha iyi biliyordur. Onları tanımış bile olabilir.” dedi büyücü yaşlısı.

— Ama güçlerinin kaynağı taşlar yok olmuştu. Büyü arşivlerine ulaşsa bile kaynak olmadan onlar hiçbir işe yaramaz.

Mevhibe yerinden kalkıp en yaşlı şaman yaşlısının kulağına bir şeyler fısıldadı. Ondan onay alınca büyücü yaşlılarına döndü ve,
“Bizden bir şey sakladığınızı düşünüyoruz. Burası ve buraya gelme şeklimiz ve tüm bu konuşulanlar birleşince asıl sizin Yangi taşlarına sahip olduğunuzdan şüpheleniyoruz. Eğer dünyamızın kaderini konuşacak ve birlikte hareket edeceksek gerçekleri anlatmanızın zamanıdır. Yoksa bu toplantı burada bitmiştir!”

Birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra en genç büyücü yaşlısı konuşmak için izin istedi ancak en yaşlı büyücü yaşlısının bir el hareketiyle tekrar yerine oturdu. En yaşlı söze girdi:

— Bundan otuz yıl önce Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve kutsal bölgelerde yaptığımız araştırma kazılarından birinde altın rengi bir taş bulduk. Üzerindeki kadim yazıları okuduğumuzda bunun bir Yangi taşı olduğundan emin olduk. Ne işe yaradığını bulmamız on yılımızı aldı.
— Nasıl buldunuz?
— Aslında biz bulamadık. Bulamayınca Boleslav’a danıştık.

Salonda sesler yükseldi.

— Boleslav bu taşı ve burayı biliyor o zaman.
— Taşı biliyor, gücünü bize o anlattı ama taşın gücünün uyandığını bilmiyor. Eski ve işe yaramaz bir taş olduğunu sanıyor. Taşın gücü, onun ziyaretinden hemen sonra uyandı ve rengi parlamaya başladı. İlk denememizde bizi istediğimiz yere götürüp getirdi. Sanki Boleslav’ın enerjisi onu uyandırmıştı ama taş kendini ondan saklamayı seçmişti. Bu kadim taşların nasıl çalıştığını ya da tam olarak neye hizmet ettiklerini hâlâ tam olarak anlamıyoruz ama tüm gücü teslim ettiğimiz Boleslav karşısında bir avantaja sahip olmamız gerektiğini başından beri biliyorduk. Bu yüzden de taşın uyandığını ondan gizledik. Sonra da en önemli sihir uzmanlarımız taşın üzerinde çalışmaya başladılar ve sonunda taşı kopyalamayı başardılar. Tüm gücünü değil tabii ki sadece ışınlama özelliğini. Her bir gurrit bu taşa sahiptir ve biz yaşlılar da. Bu taşlar, önümüzdeki mücadelede bize zaferi getirecekti. Sonuç olarak burayı da bu taşın gücüyle yaptık. Asıl taş, bu salonda kubbe tavanın tam ortasında duruyor. Yani burası tam olarak Yangilere ait değil ama Yangi gücüyle var oldu. Sonrasında başka taşlar var mı diye çok aradık ama bulamadık. Belli ki Boleslav birini bulmuş ya da belki geçmişten beri hep elindeydi de yakın zamana kadar kullanma gereği duymamıştı.

Şamanlar hayretle büyücü yaşlısının sözlerini dinlerken aralarında bakışıyor ve ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Sonunda Mevhibe, “Peki. Bu konuyla sonra ilgileneceğiz ancak şimdilik karşılıklı güven oluşturabilmemiz için taşların yarısını istiyoruz.” dedi.

Büyücü yaşlılarının itiraz sesleri en yaşlı büyücü tarafından susturuldu ve o “Tamam.” der demez işaret ettiği gurritler taşlarını çıkardılar. Mevhibe’nin bir işaretiyle de Mete onları toplamaya başladı. Artık salonda onun ayak seslerinden başka bir ses yoktu, kimse konuşmuyordu. Bir süre sonra en yaşlı şaman söze girdi:

— Çağlar önce birbirimizden koptuk. Durmadan savaştık. Siz kendinize büyücü dediniz. Ama gerçekte hepimiz şamanız. Gücümüzün kaynağı aynı. Zaman içinde karanlıktan çekip aldığınız başka güçler de oldu ama onlar bile bizim kendi evrenimizin güçleriydi. Sonra Moyarlılar geldi. Önce denge getirdiler. Tarafsızdılar. Elbette bir ya da iki Moyarlının suçunu hepsine atacak değiliz. Siz de biz de onlarla yaşamayı, onların yardımını ve güçlerini almayı kabul ettik. Burada doğurdular, burada yaşadılar. Ancak biz büyük değişime ve aydınlanmaya doğru ilerlemeye başladığımızda bir şeyler değişmeye başladı, bu değişimle birlikte kaos da büyüdü. Şu an için bu, tek bir Moyarlının planı gibi görünse de arkasında başkaları da olabilir. Ama şimdilik bildiğimiz tek şey, Boleslav’ın dünyaya hükmetmek için bizlerin barış anlaşmasının rehavetine kapılarak savunmasız kaldığımız zamanı bekleyeceğidir. Demek ki bugünden itibaren dünya başkanlarını bilgilendirmemiz ve anlaşmayı ertelememiz gerekiyor. Biz size güvenmeyi seçtik çünkü sizin de köle olmak istemeyeceğinizi düşünüyoruz. Bugün aramızdaki savaşa son vermeyi ve dünyamızı kurtarmaktan başka bir hedef koymadan birlikte çalışmayı teklif ediyoruz.

— Son birkaç aydır olanlar ve özellikle son iki haftanın hızlı akışı…

En yaşlı büyücü birden sustu. Salonun enerjisinde bir dalgalanma olmuş, o anda farklı bir enerji açığa çıkmıştı. Gurritler hemen yaşlıları ortalarına alarak alarm durumuna geçtiler. Çıt çıkmıyordu. Az sonra enerjinin etkisi daha da büyüyünce en genç büyücü yaşlısı, “Taşlar! Taşları dağıtın!” diye bağırdı. İki tarafın da yaşlılarından onay gelince Mete elindeki taşları dağıtmaya başladı.

“Mert, annen olabilir mi?” dedi Mevhibe.

— Emin değilim. Burası kafamı karıştırıyor.

“Gidelim o zaman. Sizinleyiz. Anlaşmayı erteliyoruz ve aramızdaki savaşı şu anda sonladırıyoruz. Herkes yapması gerekeni biliyor.” dedi en yaşlı büyücü.

Küçük gruplar halinde altın taşların etrafında toplandılar. Gurritlerin ellerindeki taşlar parladı ama sonra hepsi birden söndü. Yeniden denediler fakat bu defa taşlar hiç parlamadı. Sanki giderek büyüyen bu tuhaf enerji alanı taşların gücünü bloke ediyor gibiydi. Az sonra, bir anda salonun duvarları da sarsılmaya ve ışıklar yanıp sönmeye başlayınca, Gurritler, bu defa herkesi bir araya getirip ortalarına alarak bir daire oluşturdular. Mete, Nisan, Rin ve Nolan da onların aralarına katılmışlardı ve hepsi el ele tutuştuklarında artık düşünce ve duyguları da birleşmişti. Aynı anda tüm şamanların ortak kadim savaş duasına başladılar. Yaşlıların da güçlerini onlara aktarmalarıyla yarattıkları kalkan aşılmaz bir güce ulaşmıştı. Artık içlerinde, gelene karşı bir korku yoktu ve hepsi her şeye karşı hazırdı.

Sarsıntı giderek şiddetlenmeye başlamıştı, sonra birden tüm ışıklar söndü. Birkaç saniye boyunca yalnızca kendi yarattıkları kalkanın ışığında kaldılar ve sonra birden tüm salon altın rengi bir ışıkla yeniden aydınlandı. Kubbe tavanın tam ortasında duran gerçek altın taş, birçoğunun ilk kez şahit olduğu farklı gücünü açığa çıkararak uyanmıştı. Sonunda duvarlarla birlikte yer de sallanmaya başlayınca birkaç kişi yere düştü ama hemen kalkıp kopan ellerini yeniden birleştirdiler. Salon artık hareket ediyordu, sanki yerden kopup uçmaya başlamış gibiydiler. Sarsıntı büyüktü ama en azından dönmüyorlardı ve zor da olsa ayakta durabiliyorlardı.

“Bir yere doğru çekiliyoruz. Kalkan duasını bırakın! Bizi çeken gücü ortaya çıkması için zorlamalıyız.” dedi Mevhibe. Sesinde korku yoktu ancak bilinmezliğin tedirginliğiyle doluydu.

Yan yana duran Nisan ve Rin, aynı anda aynı şeyi düşünüp konuşmaya başladılar.

— İkimiz buradan çıkıp…
— Hayır! Sakın!

Onların sözünü kesen Mert’in sesi çok kaygılıydı.

— Şu anda çıkmaya kalkarsanız iki boyut arasında sıkışırsınız. Çünkü olan bu; boyut değiştiriyoruz.

- Devam edecek

Editör: Deniz İmre

Neler Söylendi?