2. BÖLÜM / GERÇEKLERİN ÖTESİ
VALA
Gökçil, Aya, Nisan ve Korya, ulu yolcu şaman kartal Marcus’la birlikte Ulan Batur’dan hızla uzaklaşmaya devam ediyorlardı fakat o travmatik kaçış anından beri hiçbiri tek kelime konuşmamıştı. Sonunda güneş ışıklarının görsel bir şov yaparcasına kâh yürekleri hoplatan bir patlama gibi göründüğü kâh sımsıcak bir kucaklama hissi yaratan o hem korunaklı hem de tekinsiz olan noktaya, yalnızca oldukça uzaklarda süzülerek uçan birkaç kartalın görülebildiği, başka da hiçbir varlığın olmadığı yüksekliğe; bulutların üstüne çıktıklarında Marcus yavaşladı. O da diğer kartallar gibi gökyüzünde tüm ihtişamıyla süzülmeye başladı.
Nisan, Korya’yı göğsüne sımsıkı bastırmış sessizce ağlıyordu. Gökçil’le Aya ise onunla nasıl konuşacaklarını, ne diyeceklerini bilemedikleri için sessizce Nisan’ın biraz kendine gelmesini bekliyorlardı ama yakın bir zamanda bu olmayacak gibi görünüyordu. Sonunda Gökçil dayanamadı, “Nisan, kızım…”
Nisan, onların varlığını unutmuştu ya da kaçınılmaz olanı kabullenmeyi geciktiriyordu bilinçsizce. Başını kaldırıp biri Uzak Doğulu öteki annesi olan ve en fazla onun yaşlarında hatta belki de çok daha genç görünen bu iki kadına boş gözlerle baktı. Gökçil, annesi bildiği Eylül’ün gençlik fotoğraflarındaki halini andırıyordu biraz ama gözleri bambaşka birine ait gibiydi. Bu gözlerin derinliklerinde Eylül’den eser yoktu ve Eylül olarak yaşadığı 70 yılı normal bir insanın hafıza kapasitesiyle kıyaslandığında neredeyse eksiksiz hatırlasa da bunlar onun yaşanmış anıları değildi. Bunlar yalnızca o döneme ait verilerdi onun için. Nisan, bunu Korya’dan kendine akan bilgilerden dolayı biliyordu ama bunun ne demek olduğunu tam olarak anlamış değildi ve bu konuda ne hissedeceğini de bilemiyordu.
“Zayıf da olsa kalp atışlarını duyuyorum an…” diye sonunda var olan o huzursuz sessizliği kırdı Nisan ama cümlesini bitiremedi, o kelime boğazında düğüm olmuştu.
- Tuhaf geliyor biliyorum ama annenim senin. Daha rahat edeceksen şimdilik Gökçil diyebilirsin.
“Korya’nın kalp atışlarını biz de duyuyoruz. İzin verir misin ona bir de biz bakalım?” diye araya girdi Aya. Biraz da hassas konulardan uzaklaştırmak istemişti onları. Nisan kendisinin yapabileceği bir şey olmadığını biliyordu. Uysalca Korya’yı Marcus’un sırtına bıraktı. Çocukla bağı çok güçlü olan Marcus, onun acı içindeki zihnini ve bedenindeki negatif enerjiyi kendisininmiş gibi hissediyordu. Çocuğun bedeni sırtına değdiğinde ise bu hissi o kadar arttı ki acı bir çığlık attı. Gökçil, hemen şefkatle boynunu okşayarak önce onu rahatlatmaya çalıştı sonra da Korya’ya dönüp onun bedenini taramaya başladı. Aya ise Korya’nın başını tutarak zihninin derinliklerini tarıyor, bir yandan da elinden geldiğince ona şifa veriyordu. Biraz sonra ikisi göz göze geldiler. Nisan ikisinin bu bakışmalarını fark etmişti, “Ne oldu? İyileşecek mi?” diye sordu endişeyle.
“Yardıma ihtiyacımız var kızım. Marcus! Yemen’e gidiyoruz. Sana şehrine.” dedi Gökçil ve sonra Korya’yı olabildiğince hayatta tutmak için Aya’yla birlikte ona enerji vermeye başladı.
- Nisan, kızım taşını çıkarır mısın?
Nisan önce anlamadı ama “Hangi taş?” diye sorarken Korya’nın verdiği kırmızı taşı hatırladı. Hemen cebinden çıkarıp “Bu mu?” diye sordu.
“Evet kızım. Bunları da al.” dedi Gökçil ve Aya’nın turkuaz renkli taşıyla kendi mor taşını da ona verdi. Sonra, “Yemen... Sana...” diye tekrarladı. Nisan, anlamaz gözlerle bir avucundaki taşlara bir annesine bakıyordu.
- Aynı çatıya çıkmak gibi kızım ama bu kez geçit açacaksın.
Nisan, gözlerini kapayarak ne yapması gerektiğini düşündü bir an ama içgüdüleri cevabı düşünerek bulamayacağını söylüyordu. Hiç görmemiş olsa da Yemen’in Sana şehrini hayal etmeye, oraya vardığı anı hissetmeye çalıştı bir süre. İlk içgüdüsü, avuç içlerine hapsettiği taşları birbirine sürterek yuvarlamak oldu. Enerjiyi hissedebiliyordu artık.
Gerçekten de bir süre sonra taşların renkleri avuç içlerinden birbirine karışmış bir şekilde sızmaya başlayarak önce onun etrafını saran parlak bir enerji alanı yarattı sonra giderek büyüyen bu enerji alanı Marcus dahil hepsini içine alan bir fanusa dönüştü. Nisan, bunların hiçbirini bilerek ya da bir bilgi akışıyla yapmıyordu, yalnızca hissediyordu ve bir sonraki hissine uyarak ellerini açıp taşları ayırdığı anda fanus yok oldu, taşlar da parlak renklerini kaybederek normal hallerine döndüler.
Nisan şaşkındı, her şeyi doğru yaptığından emindi ama geçit açılmamıştı. Soran gözlerle annesine döndüğünde onun yüzünde de şaşkın bir ifade vardı ama tam o sırada Marcus hızla alçalmaya başlayınca Gökçil anlayışla gülümsedi ve,
“Geçit açmadın kızım ama bize hızlı bir atlayış yaptırdın. Bunu nasıl yaptın bilmiyorum ama sonuç olarak olmamız gereken yerdeyiz.” dedi.
Sana şehrinin eski yerleşim bölgesine yakın, yüksek kaya dağların eteklerinde bir yere indiler. Gökçil ve Aya, Korya’yı Nisan’ın kucağına bırakıp etraflarında bir görünmezlik duvarı yarattıktan sonra hep birlikte oturup beklemeye başladılar. Beş dakika geçmeden bir at kişnemesi duyuldu, sonra dört nala gelen hayvanı gördüler. Bu şaşaalı, heybetli ve süslü püslü atın üzerinde kırmızının hâkim olduğu boncuklu örgülü yerel kıyafetleri içinde çok güzel bir Arap kadını vardı.
Kadın yeterince yaklaştığında elini hafifçe kaldırıp görünmez duvarı geçti ve inanılmaz bir çeviklikle atının üstünden yere atladı. Onun başını okşayıp bir şeyler mırıldandı ve poposuna bir şaplak atıp arkasından biraz kıkırdayarak güldükten sonra, “Selamün Aleyküm! Hoş geldiniz canlarım.” dedi Gökçil ve Aya’ya doğru dönerek.
Üç kadın özlemle birbirlerine sarıldılar. Sonunda birbirlerinden kopabildiklerinde Arap kadını hemen Nisan’a yaklaştı ve sıcacık bir gülümsemeyle, “Merhaba Nisan. Ben Vala.” dedi.
- Biliyorum anladım. Merhaba Vala.
“Vala, çok vaktimiz yok.” dedi Gökçil, araya girerek.
Vala, hemen Nisan’ın kucağında yatan Korya’nın üzerine doğru eğildi. Başını onun alnına dayayıp bir süre dinledi çocuğu. Vala’nın gücü evrenden gelirdi. Yüce şifacı ve denge koruyucusuydu. Korya’yı kurtarabilecek bir güç varsa o Vala’ydı.
“Boleslav mı?” diye sordu az sonra. Sonra cevabı beklemeden, “Çocuk aldığı darbeden bu halde değil. Fiziksel olarak onu iyileştirmişsiniz ama…” dedi ve sustu. Sonra yeniden Nisan’a döndü,
“Ona uzun süre dokundu mu?”
Yine cevabı beklemedi. Nisan’ın yüz ifadesi her şeyi anlatıyordu. Biraz düşündükten sonra, “Hepinize ihtiyacım var ama sonucundan emin değilim.” dedi ve hemen Nisan’ın yanında yere oturup Korya’yı yavaşça onun kucağından kendi kucağına geçirdi. Sonra iki eliyle çocuğun başını neredeyse avuçladı. Nisan, onun inanılmaz büyük ellerini o anda fark etmişti ama kısa bir şaşkınlık anından sonra hemen Vala’nın talimatlarına uyarak Gökçil ve Aya’yla birlikte onun arkasındaki yerini aldı ve iki elini de onun sırtına koydu. Vala, yarım saat sonra Korya’yı şefkatle tekrar Nisan’ın kucağına bırakarak ayağa kalktı.
“Artık bekleyeceğiz. Yapabileceğimizi yaptık.” dedi.
“Yani?” dedi Nisan. Korya’nın hemen uyanacağını düşünmüştü.
- Kurcalanan yerleri buldum ve temizledim ama onun yaşama isteği yani yaşam gücü elinden alınmış. Bu büyük boşluğa hepimizin enerjisinden bir parça yerleştirdim. Zihni bunu kabul edip yeniden açılıp yeşerebilir ya da karanlığı tercih ederek hepsini görmezden gelebilir. Zaman gösterecek bunu. İçindeki sevgiyi ve yaşama arzusunu tetikleyecek, güvende olacağı, güçlü enerjili bir yere götürmelisiniz onu.
Marcus, alçak bir tepenin üstünden onları izliyordu. Vala’nın son sözlerini duyunca havalandı ve yavaşça aşağıya doğru inmeye başladı. Nisan ve Korya’ya yakın bir yerde yere inip Nisan’ın gözlerine dikti gözlerini. Birkaç saniye geçtiğinde Nisan onu anlamıştı. Önce itiraz etmek istedi ama içgüdüleri Korya’yı bırakması gerektiğini söylüyordu. Sonunda onu nazikçe yere bırakıp ayağa kalktı ve bir iki adım geriye gidip beklemeye başladı. Büyük pençeleriyle çocuğu incitmekten korkar gibi yumuşakça kavradı onu Marcus sonra başını hafifçe öne eğerek herkese veda etti ve Korya’yla birlikte göklere yükseldi.
“Işıkla git, ışıkla gel!” dedi Nisan onun arkasından. Sonra hepsi gözlerinden yaşlar süzülürken aynı sözleri tekrarladılar.
Marcus gözden kaybolduğunda Nisan hemen Alp’e ulaştı.
- Alp!
- Ah sevgilim! İyi misiniz? Neredesiniz?
- Alp, dinle beni bu çok önemli!
Nisan, küçük kızın aslında Şule, gerçek adının da Boleslav olduğundan başlayarak Afrika ve Ulan Batur’da olup bitenleri, Yemen’e gelişlerini ve Korya’nın durumunu hızlıca anlattı. Alp duyduklarına inanamıyordu,
- Çok üzgünüm, hepsi benim suçum. Hemen oraya geliyorum.
- Hayır Alp, gelmiyorsun ve sakın kendini suçlama. Hiç kimse bilemezdi ki. Seni o kurtarmıştı ve doğal olarak hepimiz ona güvendik. Sen İstanbul’a dön. Biz senden daha hızlı geliriz.
* * *
Durumu kabullenen Alp, rotasını yeniden İstanbul’a döndürdüğünde Nisan’ın sözlerine rağmen suçluluk duygusundan kurtulamıyordu. Bu duygu tüm benliğini sarmış, onu tüketmeye başlamıştı. Kendi eliyle Nisan ve Korya’ya olabilecek en tehlikeli düşmanı yollamıştı. Korya onun yüzünden bu durumdaydı. O küçük kız gerçekten Şule miydi en başından beri? Peki o zaman niye kaçmasına yardım etmişti? Filiz’i başından beri biliyordu da neden bekleyip o gün öldürmüştü? Onun öldürdüğünden emindi Alp. Şule ya da her kimse büyücülerle birlikte çalışıyordu ama tam olarak onların yararına çalışıyor gibi de değildi. Bu çok korkutucuydu. Büyücüler daima güç, kontrol ve kaos istemişlerdi. Gücü elinde tutan normal insanların da çıkarları doğrultusunda yüzyıllardır istekleri aynıydı. Bunlar tanıyıp nasıl savaşacaklarını bildikleri düşmanlardı. Oysa şimdi büyük bir bilinmezliğin içindeydiler. Alp’in içgüdüsü büyücülerin de gerçeklerin farkında olmadıklarını ya da kandırıldıklarını söylüyordu.
* * *
Nisan Alp’le konuşurken, Vala yanında getirdiği bohçalardan birini açıp içinden çeşit çeşit yiyecekler çıkarmış ve büyük bir kayanın üzerine mütevazi bir sofra kurmaya başlamıştı. Az sonra birkaç çeşit taze meyve, peynir, zeytin ve ekmekten oluşan yemekleri hazırdı. Vala, bir anne edasıyla sofraya oturmalarını istedi. Ona karşı koymak çok zordu. Uysalca yerlerine geçtiler ama hiçbirinin iştahı yoktu. Lakin bir iki lokmadan sonra açlıklarını fark etmişlerdi. Hiç konuşmadan her şeyi silip süpürdüler. Vala sonra aynı bohçadan bir cezve çıkardı ve parmak şıklatarak yarattığı ateşte kakuleli Arap kahvesi pişirmeye başladı. Hepsi onun bulunduğu alana hâkim, becerikli ve her zaman ne yapılması gerektiğini bilen kendinden emin halini hayranlıkla izliyordu. Onun, ellerine tutuşturduğu fincanlardaki mis gibi kokan kahveden ilk yudumlarını aldıklarında yürekleri ısınmış ve sıkıntıları biraz dağılmıştı.
“Her şeyi düşünmüşsün kardeşim.” dedi Gökçil birkaç yudumdan sonra.
“Bir Bedevi her zaman hazırlıklı olmalıdır.” dedi Vala gülümseyerek.
- Bizimle gelmelisin Vala. Tek başına hedef olursun.
- Şimdi değil Gökçil. Burada durum çok karışık. Yemen başbakanı büyücü danışmanlarla çevrilmiş durumda. Atamayı düşündükleri vekil ve hâkim de büyücü. Güçlü mevkilerdeki şamanlar tek tek ortadan kayboluyorlar. Katar ve Suudi Arabistan daha beter durumda. İşim başımdan aşkın.
- Vala, tüm bunlar önemli ama Boleslav ve Kaikara’nın başka ne tür planları olduğunu bilmiyoruz. Bu konuları şamanlara bırakıp bizim onlarla ilgilenmemiz lazım yoksa kontrol edemeyeceğimiz bir durumla karşı karşıya gelebiliriz.
Vala biraz düşündükten sonra, “Haklısınız ama birkaç gün verin bana. Sonra İstanbul’a geleceğim.” dedi.
“Çocuklarını da getir. Hepsi birer hedef.” dedi Aya. Boleslav’ın kuklası haline gelen kendi kızını düşünüyordu o anda.
Vala, Aya’nın düşüncelerini istemeden de olsa okumuş ve kızı Rin’den bahsettiğini anlamıştı. Bir anda çok huzursuz oldu.
- Nasıl olur Aya? Senin elinden nasıl aldı onu?
“Onu ben büyütmedim Vala.” dedi Aya, utançla gözlerini kaçırarak.
Vala kardeşini yargılamasa da bir an için çok kızmıştı. Gökçil onun eline dokunarak bir şey söylemesini engelledi ama Aya anlamıştı, hemen kalkıp yanlarından uzaklaştı. Vala ise verdiği tepkiye anında pişman olmuştu. Aya’nın peşinden gitmek istedi ama Gökçil onu durdurdu.
- Senin onu yargılamadığını biliyor ama şu anda yalnız kalmak istiyor canım.
- Tamam ama bence bu iş yeni değil Gökçil. Rin’in karanlığa geçişi en başından Boleslav’ın işi bence. Onu çocukluğunda hatta bebekken bile bulmuş olabilir. Çocuklarımı alıp bu gece geleceğim İstanbul’a. Siz şimdi gidin. Geçit arkamızdaki büyük kaya.
Dedi Vala ve uçarcasına atına atlayıp yeşil taşını kayaya doğru tutmasıyla anında açılan geçitten geçerek gözden kayboldu. Veda etmeden giden kadının arkasından bakakalan Nisan, bu kadar hızlı geçit açan birini ilk kez görüyordu. Ama az sonra Aya’yla birlikte yanına gelen Gökçil de aynı hızla mor taşını kullanarak geçidi açınca bunun, onlara has bir durum olduğunu anladı. Gökçil ve Aya, Afrika olayından sonra dikkatli olmaları gerektiğini biliyorlardı. Önce geçitten gelen enerjiyi kontrol ettiler ve ancak ondan sonra hep birlikte geçide girdiler.
MERT ve FUNDA
İstanbul Global Yaşama Saygı ve Barış Anlaşması’nın (İGYSBA) erkene alınması sebebiyle tüm dünyada konserler, ödül törenleri ve eğlence sektörüyle ilgili buna benzer tüm organizasyonlar ve zaruri ihtiyaçlar dışında ticaret, borsa ve bankacılık işlemleri de dahil olmak üzere her şey üç haftalığına durdurulmuştu. Bu süreç yeni sistemin kurulması, gerekli kadroların oluşturulması ve tüm dünya vatandaşlarını sistemin işleyişi hakkında bilgilendirecek eğitimlerin yapılması için kullanılacaktı. Dünya çapında alkol ve uyuşturucu kullanımı yasaklanmıştı. Anlaşmanın imzalandığı gün, İstanbul başta olmak üzere dünyanın her yerinde bir hafta sürecek festivaller düzenlenecek ve bu önemli değişim bir gelenek haline gelmesi planlanan bir şekilde kutlanacaktı.
Ertelenen yurt dışı konserleri yüzünden Mert ve Funda da İstanbul’a dönmüşlerdi. Mert döndüğü için mutluydu ama iner inmez telefonda konuştuğu Mayıs’ın ses tonunu hiç beğenmemiş ve bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştı. Basın ve hayranlarının havaalanındaki şaşaalı karşılayışlarından kurtulabildiği anda hemen Mayıs’a gitmeyi planlıyordu. Sonunda kalabalıktan sıyrılıp kendilerini götürecek araca binebildiklerinde Funda da Mert de gülümseyip selam vermekten yorulmuşlardı; Funda’nın evine varana kadar pek konuşmadılar.
“Gelmek ister misin? Leziz bir kahvem var.” dedi Funda.
- Hayır Fundacığım, teşekkür ederim ama ailemi çok özledim. Başka bir zaman.
Son dönemlerde, Mert’i etkilemek için rol yaparken Funda gerçek bir değişime uğramış ve yaptıkları işin yalnızca eğlenmek olmadığını fark etmişti. Her şey bir gecede olmuştu. O gece Funda, sahnede Mert’i dinlerken onun yorumunda daha önce yalnızca yüzeysel olarak dinlediği için duyamadığı bazı nüansları duymuştu.
Mert’in o kadar kendine has bir tınısı vardı ki gerçekten de kimseye benzemiyordu. O gece, ona olan hayranlığının şekli tamamen değişmiş ve kendi Mayıs taklidi yorumundan utanmıştı. Sonraki günlerde müziğin içine kendi duygularını katabilmek ve gerçek tarzını bulmak için çok çabalamıştı. Son konserlerden birinde gözlerini kapayıp seyirciyi tamamen unutarak ve tüm dikkatini yalnızca müziğe vererek söylemişti.
Parçayı bitirdiğinde, seyirciden hayatı boyunca daha önce hiç almadığı bir tepki almıştı. Bu, yalnızca bir hayranlık ya da müziğin güzelliğiyle ilgili bir tepki değildi. Funda ilk kez gerçekten sevildiğini hissetmişti ve Mert de sahneden iner inmez ona sarılıp yanaklarından öpmüştü. Sonra da “İşte bu! Seninle gurur duyuyorum.” demişti. İkisi o günden sonra gerçekten iyi arkadaş olmuşlardı.
- Tamam Mertçiğim. Sonra görüşürüz.
Mert, Funda’yı bıraktıktan sonra yoğun trafikte Etiler’e doğru milim milim ilerlerken Funda’yı ve onun değişimini düşünüyordu. Alp’in ne düşünerek onu turneye dahil ettiğini artık çok iyi anlamıştı. Bir daha kimse hakkında peşin yargılı olmayacağına kendi kendine söz verdi. Az sonra Mayıs’ın evine varmışlardı. Araba durunca Mert düşüncelerinden sıyrıldı, şoföre teşekkür edip araçtan indi.
Kapıyı açan Mayıs’ın yüzü gülüyordu, Mert’i gördüğü için sevindiği çok belliydi ama Mert ona sarıldığında onun huzursuzluğunu neredeyse fiziksel olarak algılayabiliyordu. Yine de o anda bir şey söylemedi.
“Hadi gel içeri.” dedi Mayıs.
Salonda, simsiyah saçları ve bembeyaz teniyle güzelden çok çekici ama bir o kadar da üzgün görünen bir kadın oturuyordu. “Katya.” dedi kadın, ayağa kalkıp elini uzatarak.
- Ee merhaba. Ben de Mert.
Mert’in kalp atışları hızlanmış, Katya’dan çok etkilenmişti. Katya’nın hüznü de onun gelişiyle biraz olsun dağılmıştı. Yüzünde hafif bir tebessümle, “Hayatım boyunca bu kadar ünlü insanı bir arada görmemiştim. Memnun oldum.” dedi.
Mert kızardı, “Şey ben de.”
Mayıs, ilgiyle Mert’i izliyor ve içinden onun bu haline gülüyordu. Bu sert mizaçlı ve her zaman ciddi görünen genç adamı hiç böyle görmemişti. Katya ise onun bu halinin farkında bile değildi. Yerine oturup kendi hüzünlü dünyasına çekilmişti bile.
Mayıs, “Bize biraz izin verir misin Katya? Konuşacaklarımız var da.” dedi ama Katya kalkmaya yeltenince, “Yok yok. Sen otur, biz bahçeye çıkarız. Hava çok güzel.” dedi.
Az sonra kahvelerini alıp bahçedeki rahat koltuklara oturduklarında Mayıs olanları anlatmaya başladı. Duydukları karşısında Mert’in içi kararmıştı.
- Peki son durum ne? Korya’dan bir haber var mı?
- Henüz yok. Yemen’delermiş. Orada dünyanın en iyi şifacısı mı varmış ne, Korya’yı ona götürmüşler.
Annesi ve onun kardeşleri hakkındaki gerçeği henüz bilmeyen Mayıs, kendi anlattıklarındaki tutarsızlıkların ve bilgi eksikliğinin farkındaydı.
“Bence de bu olanlarda çok bilinmeyen var.” diye Mert onun zihninden geçenleri onayladı.
- Değil mi?
Kahvelerini yudumlarken bir süre sessiz kaldılar. İkisi de Şule denen kadını düşünüyordu.
* * *
Funda kapıdan içeri girdiği anda telefonu çalmaya başladı, çok yorgundu, üzerindekilerden kurtulup güzel bir banyo yapmak istiyordu ama arayan ısrarlıydı.
- Merhaba Funda. Televizyonda harika görünüyordun. Sana bir özür borçluyum. Kendimi affettirmek için bu gece seni yemeğe çıkarmak istiyorum.
Birkaç hafta önce olsa onu mutluluktan havalara uçuracak bu sözler nedense şimdi aynı hissi vermemiş hatta Funda’nın kalbini sıkıştırmıştı.
- Merhaba Nolan. Teşekkür ederim. Özre hiç gerek yok ama bu gece olmaz, daha şimdi eve girdim. Çok yorgunum. Belki başka bir zaman.
Nolan, ondaki değişimi anında sezmişti ve bu çok hoşuna gitmişti; zorlanmayı severdi.
“Tabii haklısın. Sen dinlen ama bu yalnız ve çaresizce seni özleyen adamı çok bekletme.”
Nolan, daha önceki karşılaşmalarında da onunla seksi bir tavırla flört etmiş ve onu arzuladığını hiç saklamamıştı. Eski Funda’nın onun gibi bir erkekten beklentisi de buydu zaten ve bu davranış şekli ona göre samimiydi. Şimdiyse Nolan’da algıladığı şey samimiyetsizlik ve art niyetti. ‘Ne isteyebilir ki benden yatmak dışında?’ diye düşünürken, “Tamam görüşürüz.” dedi kibar olmaya çalışarak ama sesi yine de çok soğuk çıkmıştı.
Telefonu kapayınca birden bunaldı ve huzursuzca evi arşınlamaya başladı ama ev üstüne üstüne geliyordu. Camı bile açılmayan ve merkezi sistemle havalandırılan bu evdeki her şey ne kadar yapaydı. Tıpkı eski Funda gibi… Artık o Funda kimdi onu bile bilmiyordu. Evde bir dakika daha kalamayacağını anlayınca çantasını kapıp kendini dışarıya attı.
Funda, Mert’le turneye çıkmadan bir gün önce Mevhibe arayıp ona uğrayacağını söylemişti. Funda bundan hiç hoşlanmamış ve “Of, ne istiyor yine bu moruk?” diye düşünmüştü. Mevhibe’nin yanında hep rahatsızlık duyar, sıkılır ve kendini mercek altında hissederdi.
Mevhibe, tam yarım saat sonra gelmiş, yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle içeri girip oturmuş ve çay istemişti. Biraz turneden konuşup tatlı tatlı Mert’in dedikodusunu yaptıktan sonra da “Hadi kızım iyi şanslar, Yolun ışıklı olsun.” diyerek Funda’yı çok mutlu eden bir hızla kalkmış ve onu sıkan konulara hatta öğütlere bile girmeden onu iki yanağından öpüp gitmişti.
Mevhibe, yüzeydeki korku, güvensizlik ve onu geri bırakan egosuna rağmen Funda’nın kalbinin temiz olduğuna inanıyordu. Bu yetim ve fakirlik içinde büyüyen kızın kendi hayatı için yaptığı seçimler, onun durumundaki herkesin şaman olsun olmasın yapabileceği şeylerdi. Ekseriyetle yoktan var olanların hırsı sınır tanımaz ve onları yüzeyselliğe götürürdü. Bu tür insanlar empatiyi bilmez ve etik kuralları kolaylıkla hiçe sayarlardı. Funda’ya önce insan sonra şaman olduğu hatırlatılmalıydı. Bu yüzden de Mevhibe, onu akışa sokacak yeni bir şey denemeye karar vermişti. O günkü ziyaretinin amacı buydu ve giderken geride Funda’nın fark etmediği iki yeni şaya bırakmıştı. Funda’nın ışığı bir yandığında bir daha sönmeyecekti.
VALA, YEMEN
Vala’nın milletvekili olan en büyük oğlu Şihab, meclis oturumuna katılmak üzereyken annesinin çağrısını duyunca büyücülerle dolu salona girmekten vazgeçip hemen odasına döndü.
- Toplantıya girmek üzereydim. Ne oldu?
- Bir saate geçidin orada buluşalım. Kimseyle konuşma.
- Gelemem anne. Bu oturumun önemini biliyorsun.
- ŞİHAB! Bu çok önemli, benimle tartışma! Bir saat!
Şihab annesinin böyle bir tonda konuştuğunu hiç duymamıştı. Onunla tartışmadı, “Tamam.” dedi.
Vala, biri liseye diğeri anaokuluna devam eden diğer iki çocuğunu yanına alarak hiç vakit kaybetmeden doğrudan geçide gitmeyi planlıyordu. Büyük oğlu Şihab’la konuşması bittiğinde kocası Ahi’nin müdürü olduğu anaokuluna varmıştı. Kızı Minel de bu okula gidiyordu. Dersler bitmişti ve Vala içeri girdiğinde Minel babasının odasında oyun oynuyordu. Vala kızına sarılıp öptükten sonra girer girmez onun endişesini sezen kocasına yaklaşıp ellerini onun başına koydu. Kelimelerle vakit kaybetmek istemiyordu. Kocası Ahi, olan biten her şeyi öğrendiğinde anlayışla tamam der gibi başını salladı. Hemen kızının ayakkabılarını giydirdi, küçük çantasını sırtına taktı ve ona sarılıp alnından öptü. Vala’yla kocası tek kelime konuşmadılar.
Vala, onun gelmeyeceğini, okulu ve ona ihtiyacı olan küçük şaman çocuklarını asla bırakmayacağını biliyordu. Bu, ne kadar süreceğini bilmedikleri bir ayrılıktı. Belki de bir vedaydı. Karı-koca birbirlerine sımsıkı sarıldılar. Son bir öpücükten sonra da Vala, kızı Minel’in elinden tutup arkasına bile bakmadan orayı terk etti.
Küçük oğlu Aiman’ın okulu yürüme mesafesindeydi ama kalabalık sokakta kızıyla birlikte insanlara çarpmadan yürümeye çalışırlarken hızlı ilerleyemiyorlardı ve Vala,sokağa çıktığı anda kendisini kötü hissetmeye başlamıştı. Bir şekilde tehlikenin yaklaştığını seziyor fakat etrafını dikkatle taramasına rağmen kendisini tehdit edebilecek hiçbir güç bulamıyordu. İçindeki bu his ve beynindeki alarm sinyalleri yanlış olamazdı; herhangi bir enerji algılamıyor oluşu tehlikenin orada olmadığını göstermezdi. Bir an önce oğlunu alıp buradan gitmeliydi.
Okula yüz metre kala birden durdu. Artık onun varlığını hissediyordu, telaşla sağına döndü ve yolun karşısındaki kaldırımda yanında Aiman’la duran Boleslav’la göz göze geldi. Kanı donmuş gibiydi. Harekete geçmek istiyordu ancak olasılıkları hesaplayamıyordu. Sonunda Minel de abisini gördü ve şen şakrak ona seslenip el sallamaya başladı ama Aiman ne Minel’e ne de annesine baktı. Sanki etrafındaki tüm sesler ve enerjiler perdelenmiş gibi onların oradaki varlıklarının farkında değildi. Boleslav’ın çekim gücüne kapılmıştı ve gözlerini ondan alamıyordu.
Vala, abisine doğru koşmaya çalışan Minel’i yerinden kıpırdamaması için daha da sıkı tutup oğlunun zihnine ulaşmaya çalıştı. Ama korktuğu gibi bir güçlü blokajla karşılaştı. Yeniden denedi fakat Boleslav’ın onun zihninde yarattığı kalkanı aşamıyordu.
Boleslav, Vala’nın ne yapmaya çalıştığını biliyordu. Kardeşine gülümsedi ve ondan gözlerini ayırmadan Aiman’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Vala,oğlunun heyecanlandığını görebiliyordu. Gerçekten de az sonra oğlu her heyecanlandığında, sinirlendiğinde ya da gücü açığa çıktığında olduğu gibi etrafındaki başı boş nesneler havalanmaya başlamıştı. Yoldan gelip geçen insanlar önce bu garip manzaraya şaşkın şaşkın bakakalıyorlar sonra hemen onlar da Boleslav’ın çekim gücüne girip yüzlerinde nefret dolu bakışlarla Vala’ya dönüyorlar ve hiç kıpırdamadan oldukları yerde kalıyorlardı.
Boleslav’la Aiman’ın etrafında etten bir duvar vardı artık. Aslında Boleslav’ın korunmaya hiç ihtiyacı yoktu ama Vala’nın, insanlara zarar vermek pahasına harekete geçip geçmeyeceğini görmek ister gibi bir hali vardı.
Sonunda Boleslav olayları hızlandırmak için iki elini de Aiman’ın başına doğru yaklaştırdı. Bu hareketi, onun zihniyle istediği zaman oynayabileceğini anlatmak içindi ve Vala’yı harekete geçmeye zorluyordu. Vala can havliyle aklına gelen en zararsız şeyi yaptı ve elinin bir hareketiyle zamanı durdurdu. İkisi dışında herkes donup kalmıştı.
Boleslav kıkırdadı, “Merhaba kardeşim. Ne güzel bir gün değil mi?” dedi.
- Oğlumu bırak!
- Hmm. Beni hiç özlememişsin… Ama biliyor musun, ben Aiman’ı çok sevdim. Tam eğilip bükülecek yaşta ve çok da sevimli.
- Son uyarı! Onu bırak!
Boleslav, Vala’nın uyarılarından hiç etkilenmemişti. O muhteşem gülümsemesi daha da büyüyerek konuşmaya başladığında, sözlerinin anlamına aykırı bir biçimde sesi yumuşacıktı, şefkat doluydu, “Tatlım, hangi çocuğunu koruyacaksın?”
Vala dehşetle hareketsiz duran kızının elini daha da sıkarak etrafını taramaya başladı. Enerjiyi hemen buldu, tam arkasındaydı ve hedefi Minel’di. Hiç bu kadar çaresiz kaldığını hatırlamıyordu.
- Bak Vala, seninle bir derdim yok hatta seni severim. Bu sıkıcı şehirde büyücülerle ve şamanlarla istediğin oyunu oyna ama sakın İstanbul’a gelme yoksa küçük kızını da alırım ve onu da kuklam yaparım. Büyük oğlunu ve kocanı öldürürüm. Anladın mı canım? Eğer dediklerimi yaparsan zamanı gelince Aiman’a kavuşabilirsin.
Bunlar, Boleslav’ın son sözleri oldu. Parmağını şıklattı ve Aiman’la birlikte ortadan kayboldu. Vala’yla Minel’in arkalarındaki tehditkâr enerji de yok olmuştu. Vala son gücüyle zamanı normal akışına döndürdü ve dizlerinin üstüne düşüp var olduğundan beri ilk kez çığlık çığlığa ağlamaya başladı.
POLONEZKÖY
Ormanın derinliklerine doğru ilerleyen beyazlar içindeki küçük grup, hüzünlü bir sessizlik içindeydi. Geçitlerin bulunduğu daire şeklindeki boş alana vardıklarında ellerindeki meşaleleri toprağa sapladılar. Sonra ateşin etrafında kendileri de bir daire oluşturarak el ele tutuştular ve hep bir ağızdan bir dua okumaya başladılar.
Dua, birleşmiş ellerinden rengarenk ışıklar çıkana kadar devam etti ve tam ortalarında elinde şaman davuluyla tek başına bekleyen yolcu şaman bu renkli ışıklarla birlikte davulu çalmaya başladı. Bir sonraki duaları, bu ritmin eşliğinde hem bir ağıt hem de ölenlerin ruhuna bir çağrı ve vedaydı. Böylece ruhun yolu aydınlanacak, yolunu kaybetmeyecek ve bir sonraki yolculuğuna huzurla başlayabilecekti. Bu tören, ölen her bir şamanın ardından yapılırdı ve geride kalanlara da huzur verir, kayıplarını acıyla değil sükunetle karşılayarak kabullenmelerini kolaylaştırırdı. Bu gece, Filiz ve manastır savaşında hayatlarını kaybedenler için toplanmışlardı.
İkinci dua bittiğinde yolcu şaman tempoyu düşürdü ve bu defa altı sekizlik bir ritimle çalmaya başladı. Biraz sonra da Mayıs tek başına ona eşlik etmeye başladı:
“Uzanmış yatıyorsun.
Kör sağır hep uyuyorsun.
Karanlığa sığınıp gün gece hep kaçıyorsun.
Yıldızlar bir bir kayıyor.
Sen uyuyorsun bir dilek tutmadan.
Umutsuz, yaşamdan uzak.
Yüzün soluyor.
Uyan uyan, dayandım onca zaman.
Uyan uyan, ışığın solmadan…”
Mayıs, bundan iki gece önce ulu yolcu şaman Kartal Marcus’a emanet edilen çocuğunun özlemiyle sessizleşen ve iyice içine kapanan Katya için endişelenmeye başlamıştı. Katya hiç normale dönemeyecek gibi görünüyordu. Mayıs onun için ne yapabileceğini düşünürken zihninde bir melodi dönmeye başlayınca hemen stüdyosuna inmiş ve melodi kısa zamanda bugün söylediği şarkıya dönüşmüştü. Her zaman olduğu gibi, yaratımının tam olarak ne için olduğunu bilmiyordu. Emin olduğu tek şey; bunun ölmüş olanlar için değil, hayattayken kaybolan Korya için olduğuydu ve törende bu şarkıyı mutlaka söylemesi gerektiğini hissetmişti. Yine de önce Mevhibe'ye sormuş, onun onayını alınca da kararını vermişti.
Mayıs şarkıyı söylerken Katya’nın enerjisi giderek değişmeye başlamıştı. Sanki hem bedeni hem de zihni gevşiyor, her bir notayla içine daha büyük bir huzur doluyordu. Şarkı bittiği anda Katya, Mayıs’a sımsıkı sarıldı. İki kadın bir süre öyle kaldılar, Mayıs ondaki değişimi algıladığı için çok mutluydu, şarkısı gerçekten işe yaramıştı.
Kızını sessizce izleyen Gökçil, Katya onun yanından ayrılır ayrılmaz cesaretini toplayıp ona yaklaştı ve şefkatle onun sırtını okşadı. Mayıs dönüp annesine gülümsedi ama bu zoraki bir gülümsemeydi, ona karşı mesafeliydi, daha iki gün önce öğrendiği gerçeği kabullenmekte hâlâ zorlanıyordu. Bildiği, canından çok sevdiği annesi Eylül artık yoktu ve kendisiyle aynı yaşta görünen bu kadını annesi olarak nasıl benimseyebileceğini hiç bilmiyordu.
Nisan’ın onunla ilgili gerçeği Korya sayesinde çok başka bir yoldan öğrenmiş olduğunu biliyordu, belki de bu yüzden onun bu bilgiyi hazmetmesi Mayıs’a göre biraz daha kolay olmuştu. Yine de nasıl öğrendiklerinin ne önemi vardı ki. Mayıs için sonuç aynıydı.
Tam iki gün önce Gökçil ve Aya’yla İstanbul’a dönen Nisan, ilk iş olarak hem Katya hem de Mayıs’ı bir an önce olanlardan haberdar etmek için Mevhibe’yi de yanına alıp Mayıs’a gitmişti. İki kardeş özlemle kucaklaştıktan sonra Mayıs, Gökçil ve Aya’yla tanışmıştı, Gökçil’le göz göze geldiği andan itibaren de kendini bir tuhaf hissetmeye başlamıştı. Onu daha önce hiç görmemişti, bundan emindi ama sonra onunla tokalaştığı anda onu bir şekilde tanıdığından emin olmuştu. Fakat Katya, Korya’ya olanları öğrenmek için sabırsızlandığı için Mayıs bu duygusunu o an için bastırmış vediğerleriyle birlikte Nisan’ın anlattıklarını dinlemişti. O andan itibaren bir süre boyunca hepsi Katya’yı sakinleştirmeye çalışmışlardı. Söyledikleri hiçbir şey işe yaramayınca Gökçil, Katya’nın alnına dokunarak onu uyutmuştu. Sonra da Katya’yı yatırıp salona dönmüştü.
Mayıs, artık içinde bir şeylerin patlama noktasına geldiğinin farkındaydı ve kendini daha fazla tutamayacağını anlamıştı. Gökçil odaya girer girmez ayağa fırlayarak “Burada neler oluyor?” diye bağırmış ve sonra da tüm gerçeği öğrenmişti. Fakat son dönemde aklını kurcalayan her şey ve fark ettiği tüm tutarsızlıklar, kendisine açıklandığı anda önemini yitirmişti. Çok sevdiği annesi Eylül’ü sonsuza dek kaybettiği duygusu daha ağır basmıştı. Ondan sonra da hışımla odadan çıkıp kimsenin daha başka bir şey söylemesine izin vermeden koşarak odasına gitmişti. Ertesi sabah uyandığında sakinleşmiş, baş ucunda bekleyen Nisan’a, “Biliyorum saçmaladım.” demişti utanarak.
Nisan, “Hayır canım. Ben de böyle öğrenseydim aynı tepkiyi verirdim. Ama yine de aynı kayıp hissini ben de yaşıyorum Mayıs. Artık Eylül olarak bildiğimiz annemiz yok.” diyerek sarılmıştı kardeşine.
Meşaleler bütün gece yanacak ve şaman davulunu çalan yolcu şaman da ormanda kalarak duaya devam edecekti. Diğerleri ise yavaş yavaş geri dönmeye başlamışlardı. Mayıs ve Mete en önde; birbirlerine yeni kavuşmuş olan Nisan’la Alp onların hemen peşi sıra yürüyorlardı. Çiftlerle aralarında biraz mesafe bırakan Gökçil ve Aya’nın biraz gerisinden de Mevhibe, Katya ve Mert geliyordu. Katya, yaşadığı yoğun endişeden sonra yorgun düşmüş ve Mert’in koluna girmişti ama Mayıs’ın şarkısını dinlediğinden beri kendini çok daha iyi hissediyordu. Yine de Mert’in ona olan ilgisinin hâlâ farkında değildi.
Genç adam yürürken arada bir göz ucuyla ona bakıyor, Katya ise onun bu hayranlık dolu bakışlarını görmüyor ve yere bakarak yürürken çok başka şeyler düşünüyordu. Son günlerin yoğunluğundan dolayı tamamen unuttuğu bir şeyi hatırlamıştı; Mete’ye olan hisleri…Aslında artık öyle hissetmiyordu. Mayıs’la ikisini yan yana gördüğü anda yok olmuştu bu duygusu ve bunun için kendini zorlamamıştı bile, onların birbirlerine olan aşklarını hissettiği anda bu, kendiliğinden olmuştu. İçinden bu iki güzel insana en büyük mutlulukları diledi ve gönlü bir nebze daha huzur buldu.
Katya, artık kendini daha da canlanmış hissediyordu, sağ yanında duran Mevhibe’ye dönüp gülümsedi fakat tam o anda birden yere doğru çekildiğini hissetti ve sonra kendini Mert’le birlikte yerde buldu. Önce dengesini kaybettiğini sandı ama doğrulmaya çalışırken Mert’in baygın olduğunu fark edince telaşla Mevhibe’ye dönerek, “Mert hareket etmiyor.” diye bağırdı.
Mevhibe hemen Mert’in üzerine doğru eğildi ve ona dokunmadan hızlıca bedenini taramaya başladı. Mert’in fiziksel olarak bir sorunu yoktu ama göz kapakları sanki bir çeşit transa girmiş gibi kıpırdıyordu. Bununla birlikte bedeni hareketsizdi. Normalde trans halinde bedende de bilinçsiz bir hareketlenme olurdu. Biraz daha yaklaşınca Mert’in beyninin titreşerek bir rezonans yaydığını fark etti. Bunun üzerine onun yanında yere çöküp zihnine ulaşmak için ellerini Mert’in başına koymak istedi fakat ona değmesiyle biri onu büyük bir güçle yukarıya doğru itmiş gibi yerden havaya fırladı. Tam o anda yetişen Gökçil olmasa sırtüstü yere çarpacaktı. Gökçil onu yavaşlatıp yavaşça yere bıraktı, “İyi misin?” diye sordu.
“İyiyim. Ona dokunmayın! Birisi onun zihnine girmiş ama ne yapmaya çalıştığını hiç anlamadım.” dedi Mevhibe nefes nefese.
Gökçil ve Aya bunun üzerine el ele tutuşarak Mert’in zihnini taramaya başladılar ama büyük bir güç onları engelliyordu.
“Boleslav olabilir mi?” dedi Gökçil.
- Böyle bir geri püskürtmeyi yapabilecek başkasını tanıyor musun?
- Peki neden? Mert’e nasıl ulaştı? Neden o?
- Hiçbir fikrim yok Gökçil.
- Benim de.
O sırada diğerleri de bir şeylerin ters gittiğini sezip geriye dönmüşler ve Mert’in başında toplanmışlardı.
Gökçil, “Sakın ona dokunmayın! Henüz ne olduğunu bilmiyoruz.” diye yeni gelenleri de uyardıktan sonra hep birlikte ne yapacaklarını bilmez bir halde beklemeye başladılar. Bu şekilde taşıyamazlardı onu. Fakat biraz sonra Mert gözlerini açtı. Az evvel uykudan uyanmış ve nerede olduğunu hatırlayamamış gibi şaşkın bir ifade vardı yüzünde.
- Ne oldu? Ben niye yerdeyim?
Mayıs, “Mertçiğim bayıldın. Hatırlamıyor musun?” dedi.
- Yok hatırlamıyorum.
“En son neyi hatırlıyorsun?” diye sordu Aya.
Mert biraz düşündükten sonra, “Bilmem ki, yanımda Katya’yla yürüyordum. Sonra da burada yerde buldum kendimi.” dedi ve büyük bir çeviklikle ayağa kalkıp endişeli gözlerle kendisine bakan arkadaşlarına gülümseyerek,
“Ben iyiyim merak etmeyin. Hadi gidelim artık. Açlıktan ölüyorum. Kocaman bir hamburger istiyor canım.” dedi.
Onun bu sözü üzerine onu yakından tanıyan herkesin tek kaşı havaya kalktı. Mert’in etle ilişkisi haftada bir yediği balıkla sınırlıydı. Hem az hem de sağlıklı beslenirdi ve bunu kendini zorlayarak yapmazdı, zaten sevdiği beslenme tarzı buydu. Kimse bir şey diyemedi, birbirlerine kaçamak bakışlar atarak hafiften alarm durumunda yürümeye devam ettiler. Gökçil, Mert’in zihnini son bir kez daha kontrol ettiğinde blokaj kalkmıştı ve düşüncelerinde yalnızca Katya vardı; Mert, bir kadına vurulmuş her erkeğin olabileceği kadar normal görünüyordu. Ama Gökçil onu gözünün önünden ayırmayacaktı. Az önceki olayın hayati bir önem taşıdığından emindi.
YEMEN
- Planlar değişti. Hemen geri dön.
- Ağlıyor musun sen? Ne oldu?
- Babanın yanındayız. Buraya gel.
Şihab, konuşmakta zorlanan annesini daha fazla zorlamadı, “Hemen geliyorum.”
Minel, zaman normal akışına döndüğünde annesini sokakta yere çökmüş ağlar bir vaziyette bulunca kontrolü eline alması gerektiğini hissederek elinden tutup onu yerden kaldırmış ve çekiştirerek babasının yanına geri götürmüştü. Okula vardıklarında Vala biraz sakinleşmişti ama olan bitenleri kızı duymasın diye fısıldayarak kocasına anlattıktan sonra kendisini onun kollarına bırakıp küçük bir çocuk gibi yeniden ağlamaya başlamıştı. Minel’in anladığı tek şey Aiman'ın kayıp olduğu ve bunun da o güzel kadınla ilgisi olduğuydu. Vala bir müddet daha ağladıktan sonra bir anda susup kocasının kollarından sıyrıldı ve yavaşça yürüyerek odadan çıktı. Yüzünü yıkayıp odaya döndüğünde Şihab gelmiş ve olanları öğrenmişti. O anda öfkeli bir ruh haliyle odayı arşınlıyordu. Annesini görür görmez, “Nasıl olur? Nasıl izin verirsin buna?” diye bağırdı.
“Saçmalama Şihab! Dinlemedin mi beni?” dedi babası Ahi de ona bağırarak.
Vala, Şihab’a kızmamıştı, oğluna yaklaştı ve ellerini onun başına koydu. Biraz sonra Şihab onun yaşadığı her şeyi görmüştü. Duymak ve görmek arasındaki fark büyüktü. O anda asla duygularını belli etmeyen sert mizacı kırıldı ve gözlerinden birkaç damla yaş süzülmeye başladı. Yalnız olsaydı belki hüngür hüngür ağlayacaktı ama kendisini güçlü olmak zorunda hissediyordu. Sonunda bir şekilde kendini topladı ve, “Planımız ne? Aiman’ı kurtaracağız değil mi?” diye sordu.
- Önce kardeşim Gökçil’le konuşmalıyım. Bu gece bizi bekliyordu. Ama hepinizin güvende olduğundan emin olmadan hiçbir şey yapamam.
O ana kadar sessiz kalan Minel, “Anneciğim ben korkmuyorum. Gidip abimi alalım o kadından.” diyerek kendisinden emin bir tavırla ayağa kalktınca Vala, “Cesur kızım benim.” deyip sımsıkı sarıldı ona.
Sonra da “Alacağız yavrum. Alacağız” dedi. Tam o sırada zihninde Aya’nın sesini duydu.
- Vala neredesin? Sizi bekliyoruz. Ormandayız şimdi.
“Beklemeyin gelemem.” dedi Vala ve her şeyi ona da anlattı.
“Üzgünüm Vala. Çok üzgünüm ve ne hissettiğini çok iyi biliyorum ama yine de burada beraber olursak daha güçlü oluruz. Vala, bir dakika… Burada bir şey oluyor, biri bayıldı galiba. Gitmem gerek.” dedi Aya ve iletişimi kesti. Filiz için yapılan törenden dönerlerken Mert’in bayıldığı andı bu.
Vala, ‘Umarım kötü bir şey değildir.’ diye düşünerek, “Eve gidelim. Şu an beklemekten başka çaremiz yok. Şihab sen de bizimle gel.” dedi.
KARTALLAR DİYARI
Yeryüzünden çok uzaklarda, insanların hiç var olmadığı bir yerde, Korya gözlerini açtığında bir çift göz ona bakıyordu. Kartal ona selam verdi sonra devasa kanatlarını açıp bir çığlık atarak havalandı. Korya onun neden heyecanlandığını anlamamıştı. Nerede ve neden orada olduğunu da hatırlamıyordu ama içinde tatlı bir huzur vardı. Derin ve zorlu bir uykudan uyandığı halde kendisini çok zinde ve mutlu hissediyordu. Yemyeşil çimenlerde yuvarlanmaya başladı, toprağın ve etrafındaki her şeyin kokusunu içine çekti. Sonra ayağa kalkıp bu huzur dolu ve yüksek enerjili yerin her bir detayının farkına vararak uçsuz bucaksız gibi görünen ve mavinin her bir tonunu barındıran göle doğru yürümeye başladı. Gölün karşı kıyısında yeşilin her tonuna bürünmüş gördüğü en yüksek ağaçlarla dolu sık bir orman başlıyordu.
Bu orman, göl ve alabildiğine uzanan yemyeşil arazi, sanki tüm bu güzellikleri korumak için yaratılmış gibi görünen ve başları bulutlara değen dağlarla çevrilmişti. Korya bu dağların zirvelerine doğru baktığında gökyüzünde süzülerek uçan birbirinden heybetli kartalları gördü ve kendi kendine gülümsedi. Artık nerede olduğunu biliyordu. Evrenin en büyülü ve en gizemli yerindeydi; Kartallar Diyarı’ndaydı.
Korya’yı gören kartallar alçalarak bir bir ona selam vermeye başladılar. Birçoğu yolcu şaman ruhlarıyla birleşmiş ulu yolcu şaman kartaldı. Korya da büyük bir saygıyla eğilerek hepsini tek tek selamlarken yükseklerden doğru hızla alçalarak yaklaşan Marcus’u algıladı. Marcus birkaç dakika sonra yere tam yanına inmişti. Başını eğerek Korya’nın yüzüne dokununca Korya da onun boynuna sarıldı ve onun asıl istediğini anlayarak hemen onun sırtına tırmandı. Marcus, Korya’nın kendisine sımsıkı sarılmasını bekledi ve sonra mutlu bir çığlık atarak yeniden havalandı. Marcus’la birlikte diyarın göklerinde süzülerek uçarlarken Korya ilk kez lunaparka gitmiş bir çocuk gibiydi. O anda sorumluluklarının ve var olma nedeninin ağır yükü yoktu omuzlarında ve şu kısa hayatında ilk kez hissettiği bir duygunun tadını çıkarıyordu; özgürlüğün…
PATRICIA
MIAMI
- Yeter! Çıkın! Beni yalnız bırakın!
Lüks otelin çatı katındaki dubleks dairede, İGYSBA yüzünden konserler ertelendiğinden beri günlerdir aralıksız süren parti sonuna yaklaşmış, artık uyarıcıların ve uyuşturucuların etkisini kaybettiği ana gelinmişti. Azgınlıkları doymuş gençlerin birçoğu çoktan sızmış, diğerleri ise kaybettikleri o kısa mutluluk anlarını yeniden yakalamak istercesine kendilerini zorlayarak kalan son uyuşturucuları alıyorlardı.
Bundan iki yıl önce Amsterdam’daki o yılbaşı konserinde Mayıs’a tuzak kuran ve Nisan’la ikisinin bu iki yıl boyunca saklanmalarına neden olan o dünyaca ünlü şarkıcı ve büyücü Patricia Long’du bağıran. Onun iyice tizleşmiş ve öfkeli sesi, sızmış olanları bile yerlerinden fırlatmayı başarmıştı. İki dakika içinde odadaki herkes tek bir kelime etmeden hatta kıyafetlerini bile almadan orayı kaçarcasına terk etti. Ondan bu kadar çok korkuyorlardı. Fakat Patricia’nın öfkesi dinmemişti, çirkin vaşalarını da birkaç gün yanına bile uğramamaları konusunda uyararak kovaladı. Gerçek yalnızlığına kavuştuğu anda öfkesi dindi, yerini hüzne bırakarak…
Bütün bu partiler, uyuşturucular ve rezil ilişkiler işe yaramıyordu. Ne bir şey unutabiliyor ne de rahatlayabiliyordu. Asıl ihtiyaç duyduğu şeyin bunlarla en ufak bir ilgisi yoktu. Derin bir nefes alıp verdi ve piyanonun başına oturup rasgele tuşlara dokunmaya başladı. Bir iki notaya bastı. Notalar güzel bir melodiye dönüşmüştü az sonra. Hoşuna gidince sesiyle eşlik etmeye başladı. Sol eli bir süre tuşların üzerinde kararsızca bekledikten sonra melodinin ilk akorunu bastı. Beğenmedi. Başka bir akor denedi ve bu onu tatmin etti. Melodi ve akorlar birbiriyle ahenk içine girdiğinde sözler dökülmeye başladı ağzından. Söyledi, söyledi, söylerken gözyaşları da istemsizce dökülüyordu yanaklarından. Gönlünden kopan sıcacık bir şarkı daha yapmıştı ama bu da diğerleri gibi asla dinleyicisiyle buluşamayacaktı. Belki bir süre daha zihninde çalacaktı ve sonra Patricia, diğerlerini olduğu gibi bu şarkıyı da yavaş yavaş unutacaktı.
Kendi şarkılarını söyleyemiyordu. Babası yasaklamıştı. Bir kez televizyondaki bir sohbet programında dayanamayıp bu şarkılarından birini canlı olarak söylemiş ve o gece babasını evde kendisini beklerken bulmuştu. O anı hatırlayınca titredi. Yerinden kalkıp piyanonun kapağını sertçe indirdi. Bir içki koyup bir dikişte içti. Böyle yaşayamazdı, ölüm bile daha iyiydi. Dünyadaki en büyük korkusundan, babasından kurtulmanın bir yolunu bulacaktı, bulmak zorundaydı.
23 YIL ÖNCE
NEW ORLEANS
İlk açıldığı günden bugüne kadar sahnesi ve dekorasyonu hiç değişmemiş ve çalınan müzik dahil çağa ayak uydurmayı reddeden caz kulübünün tamamı zenci olan müşterileriyle tıklım tıklım dolu olduğu bir geceydi. Orkestra şefi trompet ustası Sam’in yeni keşfi Camila az önce sahneye çıkmıştı ve önce güzelliği, şarkıya girdiği andan itibaren de sesiyle herkesi büyülemeye başlamıştı.
Camila, provalar sırasında standart caz klasiklerinden oluşan repertuarına eklemek istediği, sözü müziği kendine ait iki blues parçayı utana sıkıla Sam’e dinletmiş ve adam bu şarkılara bayılmıştı. Sam, yüksek egolu ve şarkıcıları küçümseyip ezen müzisyenlerden değildi. Yeteneği daima alkışlayıp desteklerdi ve Camilla kendi parçalarının aranjelerini yapmak isteyince de bu tavrını bozmamıştı.
Camila, ilk setin sonuna doğru bu şarkılardan ilkini söylemeye başladı. Aslında Sam ne derse desin hâlâ kendisinden, yaptığı müzikten emin değildi ve ne tepki alacağını bilmiyordu fakat şarkının ilk mısrasından itibaren sahnedeki müzisyenlerden çalışan garsonlara kadar kulüpteki herkes transa geçmiş gibi Camila’dan başka hiçbir şey görmez olmuşlardı. Çok geçmeden görünmez varlıklar ve şayalar da gelmeye başladı. Kimi dans ediyor kimi büyülenmiş gibi sallanarak müziği dinliyordu. Camilla onları gördüğüne inanamıyordu. Hepsi onun müziğine gelmişlerdi. Sonunda binbir çeşit duyguyla şarkıyı bitirdiğinde coşkulu bir alkış koptu. Alkışlar hiç susmayacak gibiydi. Heyecandan ne yapacağını bilemedi, dizlerinin bağı çözülüyordu. Dinleyenlerine selam verip teşekkür ederek afallamış bir halde sahneden indi. Herkes ona sarılmak istiyordu. Teşekkür edenler, tebrik edenler, içki ısmarlayanlar… Onlardan sıyrılabildiğinde yarım saat geçmişti. Aslında sahneye dönmesi gerekiyordu ama biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Onca zamandan sonra ilk kez bir şaman olduğunu hatırlamıştı ve bir şaman olarak sonunda gerçek yeteneğini bulmuştu. Bunun notalarda olacağını hayatta düşünemezdi.
Küçücük bir bebekken uyuşturucu bağımlısı olan annesi, onu Pazar ayini sırasında bir kilisenin kapısına bırakmıştı ama kader ona gülmüş ve orta yaşlı yalnız bir kadın ona sahip çıkmıştı. Küçük bebeğin enerjisini hemen tanıyan bu şaman kadın, ona sevgi dolu bir çocukluk yaşatırken eğitimini de ihmal etmemişti. Ergenlik çağına geldiğinde bir gün Camila, “Anneciğim niye benim hiçbir yeteneğim yok?” diye sorunca kadın, “Olur mu hiç güzel kızım! Sen eşsiz bir yeteneğe sahipsin.” diyerek ona itiraz etmişti ama bu Camila’yı tatmin etmemiş ve “Müzikten bahsetmiyorum ki.” diye huysuzluk etmişti.
Bunun üzerine, “Kızım sen yeteneğinin sınırlarını zorla ve müzik seni nereye götürüyorsa oraya git. Asla peşini bırakma ve bütün kalbinle odaklan. Kim bilir nereye varacaksın. Sakın durma bir tanem. Sonunda ödülünü alacaksın.” deyip konuyu kapatmıştı annesi. Camila hiçbir şey anlamamış ve yine yeterli bulmamıştı annesinin sözlerini ama müzik elindeki tek şeydi ve o günden sonra da delicesine sahip çıkmıştı bu konudaki yeteneğine.
Bugün, annesinin sözleri nihayet bir anlam kazanmıştı. Kulisin kapısında durup gözlerini kapadı ve bir sene önce kaybettiği annesi için kısa bir dua okuyup kapıyı açtı. İçerde bir adam oturuyordu. New Orleans’tan olmadığı çok barizdi. Oralılar gibi giyinmişti ama farklı bir duruşu ve enerjisi vardı. Sanki herkesin üstünde ve herkesin ötesindeydi. Camila bunları düşünürken eli kapı kolunda öylece dikilip kaldığını fark etti ama bir şey diyemeden adam kalkıp ona yaklaştı, “Merhaba Camila. Ben Kaikara. Bu gece beni büyüledin ve seninle tanışmak istedim.” dedi.
Camila şaşkın ve biraz da kendisini rahatsız hissederek ona teşekkür etti. Sonra adamın havada kalan elini görünce hemen o da elini uzattı. Ona dokunduğu anda rahatsızlığı artmış ama bir yandan da ona doğru çekildiğini hissetmişti. Camila bir sezici değildi ama kuvvetli içgüdüleri bu adamdan uzak durmasını söylüyordu. Adam onu anlamış gibi hemen tavrını değiştirip sıcacık bir gülümsemeyle,
“Seni rahatsız etmeyeyim. Tekrar görüşmek üzere.” deyip odadan çıktı.
O geceden sonra Kaikara her gece oradaydı. Camila’yla konuşmaya çalışmıyor ve uzaktan selam vermekle yetiniyordu. Birkaç hafta geçtiğinde Camila’nın rahatsızlık hissi kaybolmuş, adamı merak etmeye ve ona ilgi duymaya başlamıştı. Bir gece sahneden inip onun yanına gitti ve tam önünde durup ona elini uzattı. Tüm bunları yaparken kendisinde miydi bilmiyordu ama sanki bedeni ve zihni kendisinden bağımsız hareket etmişlerdi. Kaikara kendisine uzanan eli tutup dudaklarına götürdü. Yumuşacık bir öpücüktü, gözlerini Camilla’dan hiç ayırmamıştı ve Camilla o anda ona âşık olduğunu biliyordu. Fakat o gece başlayan ilişkilerinin heyecan dolu mutluluğu yalnızca birkaç gün sürdü ve Camila bir anda tanımlayamadığı huzursuz bir ruh hali içine girdi. Düşünceleri ve duyguları birbirine karışmıştı. Sanki aklı ve kalbi çatışıyor ama Camila bunun nedenini çözemiyordu. Bir süre sonra yaratıcılığını da kaybetmeye başladı. Şarkı söyleyişi bile değişmişti. Kulübe sürekli gelen müdavimler yerlerini başkalarına bırakmış ve artık şayaları da göremez olmuştu.
Camila bunları fark ediyor ama değiştirmek için hiçbir şey yapamıyordu. Sanki ipli bir kuklaydı. Bir gün hamile olduğunu fark etti. Kaikara bunu duyduğunda Camila’nın evindeki eşyalarını topladı, “O benim çocuğum. Bunu sakın aklından çıkarma! O bana ait! Zamanı gelince geri döneceğim.” dedi ve kadının eline para dolu kalın bir zarf tutuşturup evi terk etti.
Sonraki dönemlerde bu para dolu zarflar düzenli olarak gelmeye devam etti. Camila, o gidince yalnızca çok kısa bir süre için kendisini rahatlamış hissetti ama sonra her şey daha da kötüleşti ve Camila asla eski haline dönemedi. Hiç üretemedi ve şarkı da söyleyemez hale geldiğinde Sam üzülerek onu kovmak zorunda kaldı. Camila bir daha âşık olamadı ve şaman olduğunu unuttu. Yalnızca kızını sevdi ama bu sevgiyi bile gösteremedi. Sanki tüm duyguları elinden alınmıştı.
Patricia büyüdü ve okul çağına yaklaştığında parayla birlikte okul ve buna benzer detaylarla ilgili talimatlar da gelmeye başladı. En sonunda bir gün o korktuğu an geldi. Camila içi kan ağlayarak kızının bavulunu topladı ve onu New York’taki en iyi konservatuarlardan birine götürdü. Patricia sınavı birincilikle burslu olarak kazandı. Camila onu okulun yurduna yerleştirip bir daha göremeyeceğini bilerek ona veda etti. Artık bir robot gibiydi; kızının son işlemlerini bitirip velisi olarak babasının bilgilerini verdikten sonra dışarıya çıktı ve kararlı bir şekilde kaldırımdan yola inip hızla gelen otobüsün altında kalarak öldü.
BUGÜN
MIAMI
Patricia, bulduğu en rüküş kıyafeti üzerine geçirip başına da sarı bir peruk taktı. Sonra kasada sakladığı yüklü bir miktar parayı ve pasaportunu çantasına attı ve büyük güneş gözlüklerini takıp odadan çıktı. Koridorlar bomboştu, rahatça kimseye görünmeden asansörle doğrudan otoparka indi. Biraz dolandıktan sonra aradığı arabayı buldu. Arkadaşı Tom, arabasını asla kilitlemez ve anahtarı da torpidoya koyardı. ‘Sağ ol Tom, seni seviyorum.’ diye düşünerek arabaya bindi ve otoparktan çıktı. Şehir trafiğinden kurtulup otoyola vardığı anda gaza bastı ve havaalanı tabelalarını görünceye kadar da yavaşlamadı. Sonunda havaalanına varınca arabayı otoparka bırakıp hemen içeri girdi. Güvenlik kontrollerinden sorunsuzca geçtiğinde biraz sakinleşmişti.
Derin bir nefes alıp verdikten sonra bu defa bilet satış gişelerine yöneldi. İki yılönce, yine böyle bir ruh hali içindeyken gizlice edindiği ancak kullanmaya asla cesaret edemediği sahte pasaportu elinde satış görevlisine gülümseyerek,
“Merhaba. İstanbul’a bugün uçuş var mı?” diye sordu.
- Merhaba. Hemen bakıyorum…Evet yarım saat içinde Londra aktarmalı bir uçuş görünüyor. Boş yer var. İster misiniz?
- Evet. Ne kadar?
- 500 dolar.
Patricia, satış görevlisinin şaşkın bakışlarını umursamadan parayı nakit olarak ödedi. İki dakika sonra bileti elinde uçağa binmek üzere çıkış kapısının önündeydi. Uçak havalandığında arkasına yaslanıp gözlerini kapadı. Bir süre babasının radarında olmayacağını düşünüyordu. Ama büyücülerden uzak durmalıydı. Ona yardım edebilecek tek insan bir şamandı. Kalbi ve içgüdüleri onu bu insana yönlendiriyordu. İki yıl önce Amsterdam’daki o yılbaşı gecesinde hayatını mahvettiği ve ortadan kaybolmasına neden olduğu insana; Mayıs’a.
Binlerce kilometre ötede Mayıs, gecenin bir yarısında, gördüğü tuhaf rüyanın etkisiyle uyanıp yatağında doğruldu. Gördükleri o kadar gerçekçiydi ki emin olamıyordu bunun gerçekten bir rüya olup olmadığından. Mete’ye baktı, derin uykudaydı. Uyuyamayacağını anlayınca sessizce yataktan kalkıp salona geçti. Kadının yüzü gözünün önünden gitmiyordu. Ve sesi hâlâ kulaklarındaydı, “Lütfen bana yardım et! Tek umudum sensin.”
Bu sözler ve gördüğü yüz birbiriyle uyumlu değildi. Bir gecede hayatını karartıp her şeyi değiştiren kadına, Patricia Long’a aitti bu yüz. Uzun süredir aklına bile gelmeyen ve neredeyse unuttuğu Patricia’nın gerçekten ona ihtiyacı olabilir miydi? Yoksa bu yalnızca tuhaf bir rüya mıydı? İçgüdüleri tek bir şey söylüyordu; bu bir rüya değildi ve Patricia’nın gerçekten de yardıma ihtiyacı vardı. Onun sözlerinin devamını hatırlayıp saatine baktı. Kendine duble bir Türk kahvesi yapıp stüdyosuna girdi. Bir şey yapmadan duramayacağı koskoca iki saati vardı. Yarım kalan bir parçası üzerinde çalışırken iki saat su gibi akıp geçti. Kalkıp Mete’yi uyandırdı. Uyku mahmurluğunda Mayıs’ı yatağa çekmek isteyen Mete onun direnciyle karşılaşınca doğrulup oturdu. Yüz ifadesini de görünce, “Evet güzellik. Anlat bakalım neler oluyor?” dedi.
Mayıs kısaca durumu özetledi. Mete duyduklarından hiç hoşlanmamıştı.
“Nisan’a haber verelim. Yalnız gitmeni istemiyorum” dedi ve saate bakıp devam etti. “Benim de birazdan çıkmam gerekiyor, seninle gelemem.”
Mayıs, “Merak etme sevgilim, Nisan az sonra burada olur. Şimdi şu endişeli ifadeyi sil yüzünden!” deyip bir öpücük kondurdu Mete’nin dudaklarına. Sonra hızla koşup kapıyı ardına kadar açtı. Bir süredir Nisan’la aralarındaki bağ daha da kuvvetlenmişti. Onu her düşündüğünde ona ulaşabiliyordu. Daha hiçbiri farkında değildi ama Korya’nın yaralandığı gece, Boleslav ona dokunamadan Nisan’ı uyandıran Mayıs’tı. Bu gece de onu uyandırıp çağırmıştı ve yaklaştığında da varlığını hissetmişti. Nisan biraz panik bir halde içeri girdi, “Ne oldu? Herkes iyi mi?”
“Sakin ol canım! Gel otur.” dedi Mayıs ama saatine bakınca, “Yok oturma! Çıkmamız lazım, yolda anlatırım.” deyip o sırada yanlarına gelen Mete’nin dudaklarına bir öpücük daha kondurduktan sonra Nisan’ı neredeyse çekiştirerek evden çıkardı.
Patricia’nın adını duyar duymaz canı fena halde sıkılan Nisan, Mayıs’ın saçmaladığını düşünüyordu. Mayıs, onun bu düşüncesinin farkındaydı, bir içgüdüyle elini onun direksiyondaki elinin üstüne koydu ve bu dokunuşuyla Nisan zihninde onun rüyasını olduğu gibi görmeye başladı. Nisan affalamıştı ama rüya bitene kadar bir şey demedi.
- Nasıl yaptın bunu"
“Bilmiyorum. Bir içgüdü… Ama sanırım seninle aramızdakine benzer bir bağ, Patricia’yla benim aramda da var.” dedi Mayıs, omuz silkerek.
- Annemle ilgisi olmalı bu yeni yeteneklerin.
- Bence de ama Patricia’yı nasıl duydum? Çok tuhaf değil mi?
Mayıs ve Nisan artık yarı sesli, yarı telepatik bir şekilde konuşuyorlardı aralarında.
“Bilmiyorum.” dedi Nisan ama artık Patricia’nın Mayıs’a gerçekten ulaştığından emindi. Yine de bunun bir tuzak olması olasılığını gözardı edemezdi. Dikkatli olmalı ve tedbiri elden bırakmamalıydı.
Güvenlikten geçerek içeri girdikleri anda Nisan etraftaki enerjileri taramaya başlamıştı. İçerde bir sürü büyücü vardı ama anormal bir durum ya da tehlike sezmiyordu. Londra’dan gelen tek bir uçak vardı ve o da tam zamanında inmiş görünüyordu. Hemen yolcu karşılama bölümüne geçerek Patricia’yı beklemeye başladılar. Yakın zamanda inmiş bir sürü uçağın yolcuları kalabalık gruplar halinde dışarıya çıkıyorlardı. Mayıs ve Nisan dikkatle Patricia’ya benzer birini arıyorlarken sarı peruğu ve kocaman güneş gözlükleriyle sonradan görme olduğu bariz oldukça rüküş zenci bir kadın onlara yaklaşıp yanlarında durdu.
“Merhaba Mayıs. Teşekkür ederim geldiğin için. Buradan hemen çıkabilir miyiz lütfen?” dedi kadın.
Nisan, Mayıs’ın bir şey söylemesine izin vermeden Patricia’yı kolundan sertçe çekiştirerek yürümeye zorladı fakat ona dokunduğu anda hissettikleri yüzünden bir anda altüst oldu; hayatı boyunca acı çekmiş çaresiz bir ruha dokunmuştu. Hemen elini gevşetti ve “Hoş geldin Patricia. Kusura bakma.” dedi şefkatle.
***
SONSUZLUĞUN FREKANSI / GÖLGE GÜÇLERİN YÜKSELİŞİ
13. BÖLÜM OKUYUCU REHBERİ EK METNİ
Sevgili okuyucular, boyutlar arası geçişler hızlanır ve gölge güçler yükselirken zihninizin bu kadim simülasyonda kaybolmaması için bir frekans haritası hazırladım.
Henüz bilinmeyen bir boyutun (diyarın) varlıklarıyla ilgili şunlar söylenebilir ya da çizilebilir.

Gökçil (Eylül)
Bu dünyada 70 yıl başka biri oldu ve böylece iki şaman kız dünyaya getirdi. Kendisi olarak da doğum yapabileceği halde birkaç yüzyıl önce yaşayan kâhin şamanın sözleri üzerine böyle zorlu bir yol seçti. Diğer kardeşlerinin de benzer güçlerde çocukları olmasına rağmen bu şekilde doğum yapmasıyla Nisan ve Mayıs’a başka bir güç ve misyon yüklenmiş oldu. Hikâye ilerledikçe hepsini tek tek yaşayacağız.
Gökçil, Aya ve Vala’nın ortak özelliği, şamanlara duydukları hayranlık ve tarafsız olmaları gerektiği halde onların, ışığın yolunu seçmeleri. Aya büyük bir sihir gücüne sahip, Vala ise yüce şifacı.
Boleslav ve Kaikara ise farklı sebeplerden gücün peşindeler. Henüz tam olarak ne planladıklarını, o kendi gelişmiş medeniyetlerinden, gelişmiş zihin ve farkındalıklarından nasıl çıkabildikleri bir muamma. Manipüle mi edildiler yoksa karanlık bu kadar ulu varlıkları bile etkileyecek kadar büyük ve güçlü mü?
Öyleyse eğer bu karanlığın bir adı var mı?
Ve neden kendi kardeşlerinin çocuklarının peşindeler?
Bu hafta yeni bir boyuta (diyara) daha geçiyoruz. İlerleyen zamanda buranın size hissettirdiği sıcaklığın (yani öyle umuyorum) nedenini göreceksiniz.
O kadar önemli bir yer, bir kilit noktası ki burası...
Korya’nın orada şifa bulmasıyla başlıyor her şey ve her şey dönüp dolaşıp oraya bağlanıyor. Buranın adı "Kartallar Diyarı".
Ve kilit karakterlerden biri, artık hep önünüze çıkacak olan karakter; önce bir yolcu şaman olarak tanıdık onu ama o artık bir ulu yolcu şaman kartal ve adı da Marcus.
Şu an geri plandalar: Yüzeysel görünen Funda ve çalışkan yetenekli ve azimli, biraz da sert mizaçlı Mert. Onlar bizim ünlü şarkıcılarımız. Önde bir macera sürerken onlar biraz arka planda kalıyorlar. Acaba bu bir şeylerin hazırlığı mı? Ama biz biliyoruz ki bu hikâyede her şey birbiriyle bağlantılı ve biz bunu birlikte göreceğiz.
Reddedilen ve tüm haklarını kaybeden eski İstanbul büyücü merkezi başkanı Nolan ne yapacak? Funda’nın peşine mi düşecek yoksa büyücü yaşlılarının kesin talimatlarına rağmen Şule (Boleslav)’ye mi ulaşmaya çalışacak? Bu karakterin şu anda kafası çok karışık. Bildiği her şey değişti, değişiyor. Bunu da göreceğiz.
Rin kendi zihninin sahibi olabilecek mi?
Boleslav’ın kuklası olmaktan kurtulabilecek mi ve asıl soru kurtulsa bile gerçek Rin kim, onu bulabilecek mi?
Yoksa karanlıktan asla çıkamayacak mı, annesi Aya’ya ve Nisan’a rağmen?
Peki normal insanların dünyası tüm bunlardan nasıl etkilenecek? İnsanlar bu savaşın tam ortasına mı düşecekler ve hatta bu savaşa onlar da katılacaklar mı?
Asıl soru: Kim kimle savaşacak? T.C. Cumhurbaşkanı Abike’yle, diğer tüm ülke başkanları ne olacak? Kendi varlıklarını ve halklarını koruyabilecekler mi ya da içlerinden tüm dengeleri değiştirecek fırsatçılar çıkacak mı?
En önemlisi, dünyanın akışını değiştirecek o büyük barış anlaşması (IGYSBA) gerçekleşebilecek mi?
Şaman yaşlıları ve büyücü yaşlıları neyi ne kadar yönetebilecek ve kontrol edebilecekler?
Dost düşman dengeleri değişecek mi?
Doğan’a ne oluyor? Onun da zihni Şule (Boleslav) tarafından ele geçirilmiş olabilir mi ve eğer öyleyse Doğan bunun farkına varabilecek mi, daha da önemlisi birilerine zarar verecek mi?
Alp ve Mete dünyalar kadar sevdikleri Nisan ve Mayıs’ı koşulsuzca sevmeye devam edecekler mi yoksa bir şeyleri sorgulamaya mı başlayacaklar?
Baş karakterlerimiz Mayıs ve Nisan, omuzlarındaki bu büyük yükle ve sorumluluklarıyla kırılmadan ayakta kalabilecekler mi? Güçleri nereye kadar evrilecek, farkındalıkları hangi boyutlara ulaşacak?
Siz soracaktınız, ben sordum…
Evet bir harita çizdim ama define haritaları gibi ipuçlarıyla dolu ve çözümler yavaş yavaş akacak. Belki bazen bazı şeyler olmadan önce hissedeceksiniz Öyle olursa bilmek isterim…
-Devam Edecek



