Advert
https://www.truvaedebiyatdergisi.com/files/uploads/user/0ef0b676bebbcf5046104c27c642c95c-c1a476c624d95c6a280d.jpg
Mine Çağlıyan
Advert

Sonsuzluğun Frekansı -2 / Gölge Güçlerin Yükselişi

11-04-2026 23:57 1009 kez okundu.

1. BÖLÜM
İSTASYONDA İKİ KIZ KARDEŞ

 
ATATÜRK HAVALİMANI

Doğan, havaalanına vardığı anda bir sorun olduğunu anlamıştı. Bu tür önemli yerlerde her zaman ajanlar olurdu ancak bu kez enerjiler normalin kat kat üzerindeydi ve acımasızca tüm zihinlere saldırıyorlardı. Onu okuyamazlardı, Doğan’ın korkusu bu değildi, bundan çok daha kötüsüydü. İçeri girdiği anda bu kalabalığın Mayıs’la Nisan için toplandığından emin olmuştu. Sessiz çağrısını yaparak korumaları uyardı ve takviye istedi. Buradan çıkışları zor ve olaylı olacaktı. İnsanların zarar görmelerini engellemek için alabileceği önlemleri düşünürken bir anda aklına gelen bir fikirle gözleri parladı. Hemen telefonundan aramalar yapmaya başladı. En etkili olabilecek üç kişiyle konuşmasını bitirdiğinde rahatlamıştı. Kızların dönüşü artık gizli saklı değil ama oldukça görkemli olacaktı.

Mayıs ve Nisan, temkinli bir şekilde ve dışarıya karşı aralarında şakalaşarak yolculuktan dönen iki turist tavırlarında uçaktan indiler. Bavulları olmadığından bagaj bölümünü geçip doğrudan çıkışa yöneldiler ancak Mayıs biraz panik olmuştu; düşündüğünden daha fazla enerji algılıyordu. Öte yandan, onu bu sefil haliyle bile tanıyan insanlar birbirlerine Mayıs’ı gösterip fısıldaşıyorlardı. Peşlerindeki de onların kim olduğunu anlamış olmalıydı. 

Doğan’ın bir planı olduğuna güvenerek ve sakin kalmaya çalışarak çıkışa doğru ilerlediler. Kapılar açılmadan önce kendilerini olası her şeye hazırlamak için durup son bir nefes aldılar. Son adımlarıyla birlikte otomatik kapılar yanlara doğru kaydı ve o anda flaşlar patladı. 

“Mayıs Hanım! Mayıs Hanım, neredeydiniz? Temelli mi döndünüz? Yeni bir albüm mü var?”

“Mayıs Hanım! Buraya bakın lütfen!”

“Aşk için mi gittiniz?”

Sorular ardı ardına geliyordu. İkisi de kameraların önünde şaşkınlık içinde tek bir kelime bile edemeden öylece duruyorlardı. Nisan, sonunda arkalarda bir yerde duran ve gülümseyerek el sallayan Doğan’ı görünce durumu kavrayıp hemen kendini toparladı:

“Arkadaşlar! Arkadaşlar bir dakika sessizlik lütfen! Teşekkür ederim. Çok uzun bir yolculuk oldu. Bizi karşılamanız çok hoş ama Mayıs Hanım çok yorgun. Şu anda size söyleyebileceğimiz tek şey: Evet, geri döndük.  En kısa zamanda bir basın toplantısı yapacağız. Şimdi izninizle. Teşekkürler.” 

Mayıs da planı anlamıştı ama son iki sene boyunca izole yaşadıktan ve son 24 saatin yoğunluğundan sonra iyice sersemlemişti. Aklına söyleyecek tek bir kelime bile gelmediğinden basına öpücük yollayıp el sallamakla yetindi. Dışarıya çıktıkları anda bu defa haberi alan Mayıs hayranlarının oluşturduğu olağanüstü kalabalığın içine düştüler ama korumalar gerekli önlemleri almışlardı. O hengâmede olası tehlikelerden kolayca sıyrılarak güvenli bir şekilde Doğan’ın arabasına ulaşabildiler ve sorunsuzca uzaklaşmayı başardılar.

“Gerçekten de çok gizli geldik. Kimsenin ruhu duymadı.” diyerek şaka yollu Doğan’a takıldı Nisan. Ama bu harika bir plandı. Minnettardı ona. Doğan da bunu biliyordu, 
“Eh, kısa sürede en etkili çözüm yolu buydu.” dedi sırıtarak. Üçü de olanların şoku, birbirlerine kavuşmanın heyecanı ve buna benzer birçok karışık duyguyu aynı anda yaşarken bir süre daha sessiz kaldılar ama Mayıs, Doğan’ın sıkıntısının farkındaydı. Alp’in yokluğuyla başa çıkmakta zorlandığından emindi, “Nasılsın Doğan?” diye sordu. Sessizliği bozup gerçeklere dönmenin zamanıydı.

“Açıkçası nasıl olduğumu bilmiyorum. İki aydır Alp’in yokluğunu saklamak için o kadar çok çalışıyoruz ki… Bir de yaklaşan uluslararası büyük toplantı var ve bu yüzden de bir dakika bile oturup düşünecek vaktim olmadı. Ama sizi görmek bana çok iyi geldi. Sonunda ekip toplanıyor ve bu içimi ferahlatıyor.” 

Doğan sonra Mayıs’a bakıp muzipçe bir tonlamayla, “Yarın Mete de geliyor.”  dedi. Mayıs o anda her şeyi unuttu, kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. O kadar uzun bir zaman olmuştu ki… Ama bu heyecanını hemen bastırdı. Alp kayıpken ve her şey tehlikedeyken kendine bu sevinci çok görmüştü. Başı önüne düştü ama Nisan hemen onun çenesinden tutup yüzünü kendisine çevirdi, “Utanma Mayısım, biraz mutluluk ve heyecan hakkın. Hepimizin buna ihtiyacı var.” 

GEÇMİŞ 
MAYIS

Mayıs, profesyonel müzik hayatına 17 yaşında başlamıştı. İlk albümüyle büyük bir başarı kazanmış ama bu başarıyı istikrarlı bir şekilde devam ettirememişti. İstediği farklılığa ulaşamadığını hissettiğinden dolayı yaptığı hiçbir şeyden memnun olmuyor, bu yüzden de yaratımları arasında geçen zaman çok uzadığı için meslektaşlarına göre daha az verimli görünüyordu. Bu kendini bulma arayışı 20li yaşlarının sonuna kadar sürdü. Sonunda da her gün bir yandan sözler karaladığı bir yandan da melodiler mırıldanıp durduğu yaratıcı bir sürece girdi. Yine de kafası hâlâ biraz karışıktı ve dikkati çok çabuk dağılıyordu. Evin her yerinde yığınlar halinde kağıtlar, telefonunun hafızasını sonuna kadar dolduran birbirinden bağımsız yüzlerce yeni melodi vardı. Dikkatini toplayıp onları bir araya getiremiyor, başladığını bitiremiyordu. Bir süre sonra bu bir işkenceye dönüştü. Yapması gerekeni yapamadığından uykuları kaçmaya, yemek yiyememeye başlamıştı. Ancak fikirler beyninden fışkırmaya devam ediyordu ve o da bir robot gibi sadece kayıt düğmesine basıyordu. 

Bir gün farklı bir enerjiyle uyandı. Yataktan kalkar kalkmaz bütün evi temizledi, etrafa saçılan kağıtları topladı, kahvesini alıp kayıtları dinledi ve ilk şarkılarını yazmaya başladı. Akışın içinde bir kanal gibi hissediyordu kendini. Hızla karaladığı yarım kalan şiirler şarkı sözlerine dönüşüyor ve melodileri kendiliğinden tamamlanıyordu. Yine de bitirdiğini düşünmüyordu çünkü şarkıları kafasında basıyla davuluyla duyuyor, hatta son halinin yarattığı frekansı bile duyabiliyordu. Aranjörlere bunu anlatabilmek için müzik programlarını kurcalayıp öğrenmeye başladı. Aylar sonra sonunda bir gün, zihninde duyduğu frekansı buldu. Aslında demo kaydı yapmaya çalışırken ortaya çıkan sonuç, son dokunuşlarına kadar bitmiş ve yayınlanmaya hazır hale gelmiş parçalar olmuştu. Nasıl yaptığını bilmiyordu, sanki zihni kendisinden bağımsız bir varlığa aitmiş gibi durmadan neyi nasıl yapacağını kulağına fısıldamıştı. 

Mayıs, duyuları açık, algısı ve içgüdüleri yüksek bir kadındı. Her zaman korunduğunu düşünür ve bir gücün varlığını hissederdi. Fakat 17 yaşında sahip olduğu bu farkındalık, 20’li yaşlarında uykuya dalmış ve bu durum kalabalıkların içinde bile kendisini hep yalnız hissetmesine neden olmuştu. Bu yeni yaratım sürecinin sonunda, kendisini yeniden o zamanlardaki gibi hissetmeye başlamıştı ve sanki o eski Mayıs daha da güçlü olarak geri gelmişti. Bir görevi olduğunu hissediyordu. Ama ne olduğunu bilmiyordu. Yakında bulacağından emindi. Bu yüzden de tüm konsantrasyonunu ve enerjisini işine verip zamanını beklemeye karar vermişti.

Cesaretini toplayıp şarkılarından birini radyolara yolladığı bir günün akşamında herkes onu ve yeni şarkısını konuşmaya başlamıştı. Plak şirketleri, mekanlar, klip yönetmenleri, basın, herkes ona ulaşmaya çalışıyordu. O dönemde Mayıs’a bugünkü kadar yakın olmayan Nisan ise uzaktan da olsa ondaki değişimi gururla gözlemliyor ve sabırla Mayıs’ın kendisini aramasını bekliyordu. Ne var ki Mayıs onu aramak yerine, şarkısı duyulduktan birkaç gün sonra telaş içerisinde, “Nisan yardım et! Ben çok ünlü oldum galiba!” diyerek ofisine dalmıştı. Nisan da o günden sonra işini ve diğer her şeyi bırakıp Mayıs’ın menajerliğini yapmaya başlamıştı.

-8 ay sonra-

Mayıs, radyolara dağıttığı ve onu bir günde en tepeye taşıyan şarkısının hemen ardından bir albüm çıkartmış, art arda klipler çekmiş ve uzun bir turneye çıkmıştı. Eylül ayı sonunda nihayet Etiler’deki evine dönmüştü. Birkaç gün yalnız kalıp yorgunluğunu üzerinden attıktan sonra bir akşamüstü Nisan onu ziyarete gelmişti. Bahçede karşılıklı oturup turnenin komik olaylarını hatırlayıp gülüşüyorlardı. 

“Ee tatlım, ne dersin güzel bir tatile?”

“Dur ya Nisan! Evimi, yatağımı ve kedilerimi özledim. Bıkmadın mı seyahat etmekten, uçaklardan ve otellerden?”

“Asla!” dedi Nisan gözleri parlayarak, “O iş, bu eğlence.”

“Tamam ya gideriz ama hemen değil, aklıma sürekli yeni bir şeyler gelip duruyor. Biraz dinlenip yazmaya ve üretmeye devam etmem lazım sanki. Küçük notlar ve kayıtlar dünyasına girdim bile.” 

Nisan gözlerini devirdi ama Mayıs Çetin’i kucağına almak için yere eğildiğinde yüzünde artık sıcacık bir tebessüm vardı. Telefonu, o çok sevdiği ve tek bir kişiye atadığı melodiyle çalmaya başlayınca tebessümü daha da büyüdü. Mayıs, kucağında Çetin’le koltuğa kurulurken o ayağa kalkıp bahçede yürümeye başladı. Böylece, mutluluktan ağzı kulaklarına varmış yüz ifadesini Mayıs’ın meraklı bakışlarından saklamayı başarmış oldu ama tüm konuşma boyunca karşısındakini dinledikten sonra tam telefonu kapatmadan önce söylediği o iki kelimede sesine yansıyan tınıyı, Mayıs’ın hassas kulaklarından saklayamadı. 

Yerine döndüğünde, Mayıs tek kaşı havaya kalkmış, şüpheli gözlerle kendisini izliyordu. Nisan, renk vermemeye çalışmaktan yorulmuştu. Nasıl olsa bu gece her şey açığa çıkacaktı ve şu anda açıklama yapacak hali de yoktu, bu yüzden en otoriter tavrını takınarak, “Hazırlan! Şık ol!” diye emretti. 

Mayıs, “Bu kadar mı yani? Kim o? Bu gece hiçbir yere gidemem zaten, koltuğa yayılıp film izlemeyi planlıyorum.” dedi kararlılıkla ama Nisan’ın ciddi yüz ifadesi ve sessizliği sinir bozucu bir şekilde başka çaresi olmadığını söylüyordu. 

“Tamam efendim.” diyerek asker selamıyla ayağa kalkarken kucağındaki Çetin de kendini yerde buldu ve söylenerek uzaklaştı. 

“Peki nereye gittiğimizi söyleyecek misin yoksa bu da hayatının o benden sakladığın bölümü gibi bir gizem mi?” 

Nisan kahkahalarla güldükten sonra, “Senden de hiçbir şey saklanmıyor. Demek ki yalan söyleyemiyorum.” dedi.

“Tabii ki söyleyemiyorsun ama en ufak bir ipucu da yakalayamadım senden. Tam kafanın içine girdiğimi zannediyorum, bir şey beni kovalıyor oradan.”

Nisan muzipçe güldü, “Eh zamanı geldi, bugün her şeyi öğreneceksin.”

“Ufak bir ön bilgi?”

“Git giyin!”

Mayıs bir selam daha çakıp topukları üzerinde döndü, fakat odasına doğru yürürken içinde yeni bir his uyanmıştı. Sanki beklediği an geliyordu. Bugüne kadar Nisan’ın gizemli yok oluşlarıyla ilgili çeşitli teoriler üretmişti ama şimdi bunların hepsi önemsiz geliyordu. Bugünün kendisiyle ilgili olduğuna emindi. 

Sahne dışında oldukça sade giyinen Mayıs, yüksek belli bir kot, şık bir gömlek ve ince yüksek topuklu bir ayakkabı giydikten sonra uzun kumral saçlarını sıkıca tutacak bir at kuyruğu yaptı. Bol rimel ve hafif bir rujla makyajını tamamladı. Nisan da o sırada makyajını tazeleyip bluzunu değiştirmiş ve ensesinde biten güzel dalgalı sarı saçlarını biraz kabartarak hazırlanmıştı. İkisi de birbirlerini beğenerek onayladıktan sonra dışarı çıktılar. Tam evin önünde resmi plakalı bir araç duruyordu. Mayıs, kendi aracının önünü kapatan bu arabanın şoförüne söylenmeye fırsat bulamadan adam arabadan çıkarak arka kapıyı açtı ve,
“Merhaba Nisan Hanım, Mayıs Hanım… Buyurun lütfen.” dedi saygıyla. Mayıs şaşkın bir halde arabaya binerken Nisan’a söylenmeye başladı,
“Bilseydim daha şık giyinirdim, resmi bir yere mi gidiyoruz? Neler oluyor?”

“Aman Mayıs sakin ol! Üç kişi olacağız, görürsün.” dedi Nisan ve sonra şoförün hâlini hatırını sordu. Kısa bir süre sonra Rumelihisarı’nın tepelerinde Boğaz’a bakan eski tip, restore edilmiş bir köşkün önüne gelmişlerdi. Araba, bahçeye açılan kapıdan geçerken onları korumalar karşıladı. Bunlar da pek sıradan korumalara benzemiyorlardı, daha resmi bir halleri vardı. Mayıs artık iyice meraklanmıştı. Nisan ise onu tamamen unutmuş gibiydi, o sırada gözleri parlayarak eve doğru bakıyordu. Mayıs hemen döndü ve evin ön kapısından çıkıp kendilerini karşılamaya gelen çok hoş, oldukça şık giyimli bir adam gördü. Yüzünü seçemedi ama yine de bu adamda ona çok tanıdık gelen bir şeyler vardı. Kalp atışlarını hızlandıran tuhaf bir heyecan sardı o anda benliğini, artık bir an önce tanışmak istiyordu bu adamla. Fakat Nisan ondan önce dışarı fırlamış ve bu hoş adama sarılmıştı bile. Onların kucaklaşmaları uzayınca Mayıs, “Galiba teorilerimden biri doğruymuş.” diye düşündü. İkisinin arasındaki kimyayı hissetmemek için geri zekalı olmak lazımdı. 

Adam, Nisan’dan kopabildiği anda Mayıs’a döndü ve “Merhaba Mayıs, nihayet tanışabildik.” dedi. Bu hoş adam, Kültür ve Turizm Bakanı Alp Kora’ydı. Mayıs’ın şaşkınlıktan dili tutulmuş ve ona doğru uzattığı eli havada asılı kalmıştı. Alp ise Mayıs’ın bu halini görmezden gelerek ona sarıldı ve iki yanağından da öptü. Sonra da her şey çok normalmiş gibi, “Hadi buyurun, yemek hazır.” dedi. 

Masada havadan sudan konuşuldu, lezzetli yemeklerle birlikte yıllanmış şaraplar içildi. Mayıs, Alp’e karşı adını koyamadığı bir yakınlık hissediyordu. Sanki çok eski iki dost uzun bir zaman sonra yeniden birbirlerini bulmuş ve aynen kaldıkları yerden devam ediyorlarmış gibi bir his… Ona çok doğal gelen bir şekilde sonunda “Bey”i bir kenara bırakıp “Alp” demeye başlamıştı. Fakat yemek bitip de köşkün bahçesine geçtiklerinde ve birlikte kahvelerini yudumlamaya başladıklarında artık meraktan ölmek üzereydi. 

“Ee, söyleyin bakalım, ne kadar zamandır birliktesiniz ve neden benden sakladınız?” diye sordu. Nisan için mutluydu, Alp harika bir adamdı yine de onların birlikteliğinde adını koyamadığı başka bir şey, büyük bir gizem vardı sanki ve Mayıs bir şekilde bunun kendisiyle ilgili olduğuna emindi.

“Her şey sırayla Mayıs ve evet haklısın, seninle ilgili olan kısım daha önemli. Ama saklayacak bir şey de yok artık. Nisan’la birbirimizi seviyoruz. 1,5 sene önce tanıştık, yaklaşık 5 aydır da sevgiliyiz.” 

Mayıs duyduğu sözlere ne tepki vereceğini bilemedi. Bu ilişkinin bu kadar uzun bir geçmişi olduğuna inanamıyordu ve Nisan’ın bu kadar zaman bunu saklaması çok tuhaftı. Bunun için eve gidince onu bir güzel haşlayacaktı. Ama aklından geçen düşünceye Alp’in doğrudan cevap vermesi… İşte bu çok saçmaydı.

“Sakin ol lütfen Mayıs, Nisan’ı da rahat bırak, ben izin vermedim söylemesine. O da buna uymak zorundaydı. Birazdan her şeyi daha iyi anlayacaksın.”

Mayıs başını sallamakla yetindi ve ikisine de dik dik bakıp sabırsız bir ifadeyle bekledi.

“Bundan 1,5-2 sene kadar önce kendi şarkılarını yapma isteği duydun. Hemen olmadı. Kafanı toplaman biraz zaman aldı.” 

“Biraz mı?” diye tatlı bir alaycılıkla araya girdi Nisan ama Mayıs ters ters bakınca hemen ciddi bir ifade takınmaya çalıştı. Alp ikisinin bu halleriyle çok eğleniyor gibiydi, yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle devam etti,  “Parçaları yaptın ama kimseye vermedin. Kendin aranje etmek istedin. Frekanslara takılmıştın değil mi?”

“Evet, yani?”

“Sonunda ortaya çıkan ses seni tatmin etti. Nedenini biliyor musun Mayıs?”

“Öyle duymak istedim.” 

Mayıs anlamıyordu. Aslında bu soruyu kendisine defalarca sormuştu. Kendisinin iki ay uğraşarak bulduğu sesleri ve yarattığı frekansı iki günde ortaya çıkarabilecek çok yetenekli aranjörler vardı. Ama o istememişti. Egodan ötürü değildi, “her şeyi ben yapmalıyım” da değildi. Sanki bu yalnızca onun göreviydi. Mayıs’ın düşündüğünü gören Alp ise susmuş onu izliyordu, sonunda onun zihninin sustuğunu hissetmiş gibi,
“Evet Mayıs, bu senin görevindi ve hayır, dünyanın en iyi aranjörü bile senin yaptığını yapamazdı.” dedi.

Mayıs nedenini tam olarak anlamasa da aslında bir şekilde bunun doğru olduğundan emindi ama Alp’in sözleriyle iyice rahatlamış ve kendine olan güveni daha da güçlenmişti. Üstelik artık Alp’in düşüncelerini okuması da normal gelmeye başlamıştı. 

“Peki ben bununla neyi başardım?”

“Bizim gibi insanları bir araya getirdin Mayıs, bir iletişim ağı kurdun.”

“Bizim gibi insanlar derken?”

“Şamanlar.” dedi Nisan.

“Biz şaman mıyız?” 

Mayıs bu konuda bir iki yazı okumuştu ama detayları tam olarak hatırlamıyordu.  

“Nasıl yani? Bu bir din mi yoksa büyücülük gibi bir şey mi?” 

Büyü de nereden aklına gelmişti bilmiyordu, herhalde duymuştu bir yerlerden.

“Yavaşla Mayıs, hızına yetişemiyorum. Bu konulara geleceğiz ama her şey sırayla.”
“Peki şamanlar, yani biz birbirimizle neden iletişim kuramıyormuşuz?”

“Önceleri böyle bir sorun yoktu. Sonra düşmanlarımız oldu. Ve onlarla savaşa girdik. Maalesef çok büyük darbeler aldık. Çoğumuz bilgiye karşı uyutulduk, bazılarımız kim olduğunu unuttu ve iletişim ağımız kopartıldı.”

Mayıs artık itiraz etmek istiyordu. Kendini bir kurgu romanın ya da bir filmin içindeymiş gibi hissediyordu ama kalbi kabulleniyordu duyduklarını. Sanki küçükken öğrenip sonra unuttuğu bir şarkıyı tekrar hatırlıyor gibiydi. 

“Evet Mayıs, sen bu bilgiyle doğdun ama sonra unuttun.” 

Mayıs bir süre suskun kaldı sonra,  “Peki düşmanımız kim?” diye sordu.

“Şimdilik bu kadar bilgi yeterli ama tanışmanı istediğim biri var.” dedi Alp. Bu defa yüzünde oldukça muzip bir ifade vardı. Mayıs önce küçük bir hayal kırıklığı yaşadıysa da sonra merakı baskın geldi ve başka biri var mı diye etrafına bakınmaya başladı. Ama kimse yoktu. Önüne döndüğü anda birisi saçını çekince hemen ayağa kalkıp arkasına döndü ama bahçede hala üçünden başka kimse yoktu. Nisan’la Alp ise kendi aralarında kıkırdayarak gülmeye başlamışlardı. Mayıs onlara ters ters baktı ama henüz yeterince çileden çıkmamıştı. Onu çileden çıkaran şey, bir kez daha saçının çekilmesi oldu. Dönüp bas bas bağırmak üzereydi ki bahçe koltuklarından birinde bir anda genç bir kız beliriverdi. Güzelliği anlatılabilecek gibi değildi.

Kız, “N’aber deli?” diye alaycı bir şekilde sordu. Mayıs hala şaşkındı ama yine de onun sesini duyduğu anda, “Hah, işte bu kafamdaki ses.” diye düşündü ve sonra da bundan emin oldu. Alp’e dönüp, “Şey… Acaba kendisi melek mi?” diye sordu biraz da çekinerek. 

“Evet ben Melek ama melek değilim, abartma yani.” diye alaycı tarzını sürdürdü kız, sonra da “Ben senin şifacın, öğretmenin, koruyucun vesaire gibi şeylerinim.” dedi.

Çok mantıklı geldi Mayıs’a, “Peki ama o kafamdaki ciddi olan diğer ses kime ait? Onu da tanımak isterim. Bana daha saygılı biri gibi geldi.”

Melek bunun üzerine, “Hıh! Saygılıymış, sinirin biri.” deyip sahte bir öfkeyle bacak bacak üstüne atınca Mayıs daha fazla kendini tutamadı ve kahkahalarla gülmeye başladı. Bu kahkahalar, içinde biraz aklını kaçırmışlık biraz da rahatlama hissi taşıyordu. Az sonra Melek dahil herkes ona katılmıştı ve nihayet susabildiklerinde Melek yüzünde kocaman, sıcacık bir gülümsemeyle,

“Ben bir “Şaya”yım Mayıs. Biz Şayalar şamanlarla çalışan büyülü varlıklarız ve bir değil birkaç arkadaşımla beraber senin koruyucularınız. Seninle çalışmak aynı anda hem bir zevk hem de bir felaket!” dedi. 

“Ee, şey… Memnun oldum Melek. Sağ ol ve aşk olsun diyorum ben de.”

- Devam edecek

***

Editör: Deniz İmre

Neler Söylendi?